1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.
  2. Site iletişim adresimiz islamtrforumu(at)gmail.com dur. İstek, eleştiri, ban sorunları ve hak sorunları ile alakalı yazabilirsiniz. HAYIRLI RAMAZANLAR
    Duyuruyu Kapat

Anayasa Referandumu Denilen Düzeni Kabullendirme Çabaları

Konu, 'Demokrasi' kısmında ibni kayyım tarafından paylaşıldı.

  1. ibni kayyım

    ibni kayyım Aktif Üye Üye

    Anayasa Referandumu Denilen Düzeni Kabullendirme Çabaları
    Ahmed Kalkan [email protected]

    “Onlar isterler ki, sen taviz verip uzlaşasın da onlar da sana taviz verip uzlaşsınlar.” (68/Kalem, 9) Tâğutlar, verdikleri (taviz olup olmadığı bile tartışılacak) küçücük tavizlere karşılık, büyük tavizler koparıyor. Bırakın düzeni değiştirmeyi, hatta eleştirmeyi, üzerindeki tozları silinip cilalanarak cildi “ak” renge boyanmış içi “kapkara” harflerle yazılmış anayasa sizin evet’inizi bekliyor. Sonra gelsin dünyada huzur, âhirette de tükenmeyen ödül... İslâm ve İslâmcılık adına daha başka ne istiyorsunuz?

    İnancımızı tanıtıp sevdiremediğimizden diğer mahalleye bilinçli-bilinçsiz taşınan kayıp çocuklarımızı konu dışı tutarsak; bizim mahallenin durumu, bu konuda da içler acısıdır. Giderek sağcılaşıp muhafazakârlaşıyor insanımız; uzlaşmacı, pragmatist, liberal bir çizgiye doğru devamlı bir kırılma yaşanıyor. "Lâ"sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaati ve olumlu anlamda isyanı olmayan, düzene uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların düzenleriyle, anayasalarıyla uzlaşan, tâğutların râzı olduğu yapay müslümanlık(!) hâkim kılınmak isteniyor. Bu kırılma yeterli düzeye gelmiş olmalı ki, düzene pasif destek veren mahallemizin insanları, artık düzenin en temel kaynağı ve dayanağı olan anayasayı sahiplenmeye çağrılıyor. İçlerinde tevhid erlerinin de bulunduğunu bildiğimiz bazı büyük kuruluşlar, hormonal büyü(tül)menin gereği olarak, “yetersiz ama evet” mesajlarını kamuoyuyla paylaşmaya başladı bile. Kaçıncı defa, büyük savrulmalar yaşanıyor. Alın size kendi ellerinizle ikinci 28 Şubat. Bir sınavın daha kaybedilmek üzere olduğu uyarısını yapmak durumundayız. Global güçler oyunun nasıl oynanacağını biliyor gerçekten. İnsanları kandırmanın, avlamanın yöntemini de. İyi de, mü’minlerde olması gereken basirete, bir delikten iki defa ısırılmama bilincine ne oldu? Muvahhid mü’minler, özellikle cemaat ve kanaat önderleri ve yılların İslamcıları, İslâmî ilkeler ışığında, çok iyi düşünmeliler. Hayır diyen şer cephesine ve bu değişikliklere bazılarını mecbur eden baskıcı, zorba ve çirkef zihniyete doğal tavır, başka bir bâtılı savunmaya götürmemeli. İlkesiz ya da temel ilkelerimize ters şekilde, konjonktürel kararlar almak, yarınlarda bizi mahcup ve suçlu duruma düşürebilir. Kendimizle, inançlarımızla çelişmemeliyiz. Bir taraftan düzen düşmanlığı, diğer taraftan düzenin en temel sütununu savunur duruma itilmemeliyiz. İskelete kendi kanımızla güç verip canlandırmaya çalışmayalım. Yıkılası düzeni güçlendirme bize yakışmaz. Komünizme düşmanlık, kapitalizm dostluğuna, Sovyetler Birliğine tavır, Amerika safında yer almaya sürükledi; insanlarımız 60’lı yıllardan 80’li yıllara kadar böyle kandırıldı. Solcu kâfirler öcü gösterilerek sağcı kâfirlerin çobanlığına râzı ettirildi insanımız. Ölüm gösterildi, sıtma tercih ettirildi. Belki on defa, belki yirmi defa, aynı delikten yılana ısırtılan insanımız yine içinde yılan bulunan sandığa elini uzatıyor. Oyla besleme sandıktaki yılanı, seni ve çocuklarını sokmasın.

    Tâğut, velâ ve berâ, hâkimiyet, hüküm koyma, ilâhlığa yeltenme, tevhidî ilkeler, şirkten sakınma, beşerî ideolojileri red, haramda ve küfürde yardımlaşma gibi kavramları güncel siyasi çıkarımlarıyla bilen bir mü’min nasıl “evet” veya “hayır” demeyi, nasıl olur da aklının ucundan bile geçirebilir? Kendini yalanlama yanında, Kitabın da bir kısmını red anlamı taşımaz mı bu tavır? İslâmcı kimliklerini inkâr edip mânen intihar edercesine şirk anayasasına evet kampanyası başlatanlara şâhit oluyor insanımız.

    Bu tavırlar, şirki izâle ve tevhidi ikame etme görevini üstlenen İslâmî değişim ve dönüşüm taraftarı muvahhid gençleri daha bileyecek, kendilerine daha çok iş düştüğü bilinciyle onlar maratona devam edecek. Ama bu mürcie benzeri tavırlar, aynı zamanda bunun karşıtı olan hâricî zihniyetini de besleyecek, bu ılıman İslâm anlayışı, radikalliği ve “tekfirciliği” de körükleyecek, bölünmeler ve sertlikler daha artacaktır.

    Bizim gönlümüzdeki anayasamızın ilk maddesi olan kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğutlara ve onların İslâm dışı düzenlerine isyan anlamı ve eylemi vardır tevhid mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere isyan! Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan önderlerdir. “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan (Allah’ın hükmüne isyan edip azgınlaşan ve insanları Hakk’a isyana zorlayan egemen şahıs ve anlayışlardan) kaçının diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.” (16/Nahl, 36)

    Peygamberlerin tevhid mücâdeleleri, yozlaşmış bir toplum içinde, bireyin nasıl seçkin ve kirlenmemiş bir hayat süreceği, onurlu bir direniş ve muhâlefeti nasıl ortaya koyacağı sorusuna verilen cevabın etrafını örmektedir. "İbrâhim'de, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır.” (60/Mümtehıne, 4) "Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: 'Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk yaparım. Çünkü O, beni doğru yola iletecektir. Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (tevhid inancına) dönsünler." (43/Zuhruf, 26-28)

    İbrâhimî mirasa sahip çıkmak ve İbrâhim’i (a.s.) örnek almak demek; İbrâhim olup Allah’tan başka en çok sevdiğimiz “İsmâil”lerimiz ne ise onları Allah yoluna fedâ edebilmek demektir. Putlara, putlaştırmaya ve putçulara karşı tek başımıza da olsa mücâdele içinde olmak demektir. Âhiret ateşine atılmamak için dünya ateşlerinden korkmamak, ateşle imtihanı göze alabilmek demektir. Babamız ya da Nemrut gibi zâlim devlet reisi de olsa muhâtaplarımıza hakkı haykırabilmektir. Ne yapmıştı Hz. İbrâhim, bedeli ağır da olsa putları kırmış, putperestlerin yüzüne şöyle haykırmıştı: "Yuh olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Siz, aklınızı kullanmaz mısınız?" (21/Enbiyâ, 67)

    Muvahhid mü’minler olarak biz, bugünkü yapay kamplaşmanın tarafı olmamalıyız. Biz bu anayasa değişikliği cephesinde ne “evetçi” ne “hayırcı” olabiliriz. Hayırcı olmak; içinde despotizmle, askerî ve yargısal oligarşiyle, her iki cepheden ırkçı şovenizmle aynı kategoriye girmek ve hayırcı hayırsız koalisyona katılmak olarak damgalandırılabilir; “evetçi” olmak ise, düzeni güçlendirmek demek. Biz hakkın şâhitleri olmaya çalışan Hak taraftarı olmalıyız. Mevcuduyla ve değişecek şekliyle bu anayasaya evet demeyenleri nasıl ve hangi İslâmî ölçülere göre suçlayabilirsiniz? Veya yine, vahyi reddeden, hiçbir ilkesi Kur’an’dan referans alınmayan, anayasaya hangi şer’î gerekçeyle evet diyebilirsiniz? Biz hak-bâtıl farklılaşmasından, İslâm-küfür kategorisinden, tevhid-şirk eksenli bir ayrışmadan yanayız. Böyle bir ayrışma olduğunu da görmüyoruz.

    “Anayasa değişikliğine evet demek, değişen maddeleriyle birlikte değişmeyen ilkeleriyle şirk anayasasını kabul etmek değil midir?” diye sorulsa, iknâ edici cevabımız var mıdır? “Evet oyu vermek; uzlaşmacılığı seçmek, demokrasiyi kabullenmek, kendisinin ya da bazı insanların, İlâhî kanunlara ters ana kanun koyabileceğini, bunların onaylanabileceğini kabul etmek demektir” dese birisi, ne cevap verilecektir? Anayasaya evet demek, mevcut anayasal düzene de evet demek anlamına gelmez mi? Evet diyenlerin düzeni, anayasayı eleştirmeye ne kadar hakları olabilir?

    “Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'ndan başkasını dostlar edinip peşlerine düşmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (7/A’râf, 3)

    “Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet. Onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah'ın hükmünden yüz çevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratıp belâlarını vermek istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkmış fâsıklardır. Yoksa cahiliye hükmünü mü arayıp istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?” (5/Mâide, 49-50)

    Demokrasi, anayasa değişikliği, Ergenekon karşıtı söylemler, nutuklar… derken memleketin nasıl yönetildiğini unutuyor insanımız. Anayasayı, babayasayı kim takıyor bu ülkede? Hâkimler mi, yöneticiler mi, subaylar mı? Herkes Özal gibi açıktan söyleyecek değil ya: “Anayasayı bir defa çiğnesek bir şey olmaz” diye. Allah’ın hükmünü devamlı çiğneyenler, anayasaya tümüyle uysa ne olur, çiğnese ne olur? Politikacılar değişiklik metinleri hazırlasın, biraz anayasa mahkemesi müdahale etsin. Halka onaylamak düşsün. Sonra, yöneticilerin eline ülkeyi bununla yöneteceksin diye bir “kırmızı kitap” tutuşturulsun. MGK’da askerlerin isteğine ters bir görüş çıksın bakalım. Anayasa referandumu için bu kadar gürültüye bakan birisi, sanki bu ülke, anayasa ile yönetiliyor sanacak. Şu günkü yapı ile, baştan aşağı değişse ne yazar? Bilmeyen yok, ama bilmezlikten gelmek âdet demek ki; bu düzeni anayasa yönetmiyor. Devrimlerine ve ilkelerine ters bir kanunun meclise bile getirilememesi, Anayasa’nın değiştirilmesi teklif bile edilemez (nass hükmünde) giriş bölümleriyle, sistemi, öncelikle yattığı yerden Atatürk yönetir. Sonra silahlı kuvvetler, düzenin koruyucu ve kollayıcısı vasfıyla düzeni ve halkı yönetme hakkına sahiptir. Seçilmiş yöneticilerin (daha doğrusu perde gerisindeki fiilî yöneticilerin memurlarının) ellerine hemen, yönetim sınırlarını belirleyen ve anayasanın da anayasası şeklinde Kırmızı Kitap verilir. Milli Güvenlik Kurulu kararlarını, Genel Kurmay’ın isteklerini geri çevirme hakkına sahip değildir hiçbir hükümet; istedikleri zaman, hükümetlere ültimatom verir, yönettikleri bu ülkenin çıkarları icabı diye değerlendirdikleri kendi inanç ve yönetim anlayışları icap ettirdiğinde postmodern darbelerle istediklerini uygula(tı)rlar. Üçüncü sırayı bürokrasi alır ülkede. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, HSYK gibi sistemin içindeki bürokratlar hükümetin de üstünde bir konum arzederler. Amerika’yı, Avrupa’yı ve hatta İsrail’i; yöneticiler sıralamasında sonlara koymak büyük yanlış olur. Onlar istemeden onlarla ilişkide olan sistemin ve yöneticilerin karar alması, alsa bile uygulaması mümkün değildir. Daha sonra derin devlet gelir, JİTEM gibi askerî ve sivil örgütler vardır adı konulmamış yöneticiler arasında. Devletin içindeki derin devletle ilgili daha önceki yıllarda meclis araştırmalarında görev yapan Ersönmez Yarbay’ın basına verdiği bilgiye göre, bu ülkede Ergenekon tipinde tam yirmi beş tane benzer yapılanma vardır. Bunlardan biri tasfiye olsa ne olur, olmasa ne olur? Televizyon ve gazete ağırlıklı medyanın yönetimdeki etkinliği gelir sonra. Memleket, biraz ekranlardan ve gazete manşetlerinden yönetilip yönlendirilir. Sonra TÜSİAD gibi para babaları. “Egemenlik kayıtsız şartsız paranındır” bu sistemde. Değil mi ki, düzen kapitalist düzendir. Paranın yöneticiliği inkâr edilemez. “Paranın dini imanı olmaz” denilmesi biraz bununla ilgilidir. Kimse sormaz: “Madem dini imanı olmaz da, üzerinde Kemalizm dininin simgesi Atatürk resimleri olmadan niye para düşünülemez?” diye. “Para kazanmak için haram-helâl hükmü aranmaz” anlamında kullanılan bu söz, kapitalizmin, yani paranın, yani para babalarının yönetimdeki önceliğini gösterir. Uygulamaya bakıldığında, herhalde bu yönetme mücadelesinin içinde bulunan kesimlerin içinde (başında veya sonunda) “halk”ın olduğunu iddia eden bir kişi çıkmaz. En son sırada, bütün bu öncelikli yöneticilere ters düşmemek şartıyla halkın oy vererek yönetici olarak seçtikleri gelir. Onlar “miş gibi” yapar. Sekreterdir, memurdur. Demokrasi adlı tiyatroda; sahne arkasındakilerin emirlerini uygulayan sahne görevlileridir. Bu oyunda halk sadece seyircidir. Hükümet denilen kurum, yukarıda sayılan esas yöneticilerin çıkarlarını öncelikle hesap eder, onlara “hayır” deme hakkını kendinde gör(e)mez. “Kim kimin emrinde?” diye sorulmaz bu ülkede. Bilinir ki, hükümet resmen (kâğıt üzerinde) kendi emrinde olan Genel Kurmayı, bürokrat kesimi değil; onlar hükümeti ve sistemi yönetirler ve yönlendirirler. “Efendim, evet deyin, bütün bu yapı kökten değişsin, İslâmî ve insanî bir rejim gelsin…” Öyle mi, güldürmeyin insanı. Çocuk yerine konulmayı yeğleyin isterseniz; bitmeyen bir masalın bin birinci dinletisini tercih edin: “Aslında bunlar değiştirecekler, ama yavaş yavaş…”

    “(Allah’ın indirdikleriyle hükmetmediği veya İlâhî yasalarla hükmedilmek istemediği için) zâlim olan kimse, o gün (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke Peygamber’in gösterdiği yolu izlemiş olsaydım! Yazıklar olsun bana, ne olurdu filancayı kendime dost edinmeseydim! Kur’an bana ulaşmışken, beni (nasıl da ondan) saptırdı.’ Şeytan insanı yapayalnız ve çaresiz bırakır. Peygamber (şikâyet ederek) diyecek ki: ‘Ey Rabbim! Benim halkım (onların içinde, Müslüman olduğunu iddia eden bazı kimseler) bu Kur’an’ı (anlamını öğrenip hayatlarına geçirmek istemediklerinden) terk ettiler.” (25/Furkan, 27-30)

    Gündeminde Kur’an ve Onun gündemleştirdiği temel kulluk görevleri olmayan edilgen ve yönlendirilmeye müsait insanımız eski “anayasa” ile yatıyor, yeni anayasa, daha doğrusu kısmî “anayasa değişikliği” ile kalkıyor. Gündemleştirilmesi yönüyle onunla yatıp onunla kalkıyor dediğimiz anayasa, geceden sabaha kolaylıkla değişmese bile, sık sık yenilenme ve değiştirilme ihtiyacı duyulan bir belge. 14 Asırdır hiçbir kelimesi değişmeden bize ulaşan İslâm Anayasasının temel kurallarını içeren Kur’an ise, aynı tazelikle duruyor, eskimediği için hiçbir hükmünün değiştirilmesi düşünülmeyecek şekilde çağlara meydan okuyor. Câhiliye yasa ve anayasaları ise, palyaço Erbil’in şarkı yarıştırmasındaki “değiştir”ine benziyor. Bir gün önce suç olan şey, ertesi gün hak olabiliyor. Çocukların yapboz oyunu gibi egemen güçlerin isteği doğrultusunda veya izin verdikleri oranda, anıtkabir çarpmasın diye tabu olan kurallara uygun şekilde oynanıyor. İnsan bu; “putunu kendi yapar, kendi tapar” misali, kendi üzerine zindanlar örüyor.

    Daha bir asırlık bir devlet bile olmayan T.C. 1924, 1961 ve 1982 anayasalarıyla üç ayrı temel anayasayla yönetildi. Özellikle darbe dönemlerinde kendilerinden önceki ihtilalciler tarafından yapılan anayasalar rafa kaldırılıp geçici anayasa uygulamalarına muhatap olunup bazı maddeleri arada sırada değiştirilirken, Atatürk ilkeleriyle ilgili maddeleri nass gibi kabul edilerek, daha doğrusu dogmatik bir şekilde tabulaştırılarak değiştirilmesi teklif bile edilemez olarak başlangıç maddelerinde yer aldı.

    Yapılan anayasalar, üç-beş yıl geçmeden destekleyenler tarafından bile eleştirilip değiştirilmek istenir. Dün yapılan anayasalar nasıl yetersiz kalmışsa, bu gün de yapılmaya çalışılan anayasa insanı mutlu etmeye yetmeyecek, yarın yine değiştirilmek istenecektir.

    Kendi kendisini idare etmesini tam beceremeyen insanoğlu, kendi kafasından hükümler koyarak ülkesinde yaşayan tüm vatandaşları yönetmeye cür’et ediyor. İşte burada “tanrılaşma”ya kalkmak konusu devreye giriyor. İnsanlar üzerinde tahakküm, onları yönlendirme, onları inşâ etme, yönetip terbiye etme, yani “rableşme” iddiası sözkonusu oluyor. “Yöneten râzı, yönetilen râzı, kim ne diyebilir ki?” denilse, bir mü’min olarak; “Allah râzı değil bu efendilik-kölelik ilişkisinden” deriz. Allah, kullarına zerre kadar zulmetmediği, tümüyle ve mutlak şekilde âdil hükümler, anayasa kabilinden temel ilkeler ve yasalar koyduğu gibi, insanların birbirlerine zulmetmesine de râzı değildir. O, Kur’an adlı kitabını hem hidâyet, ibâdet, ilim, şifa ve rahmet kaynağı olarak, hem de anayasa ve yasaların temel referansı olarak insanlığa göndermiştir. Bir olan Rabbimiz, tek ilâhımız, yegâne hüküm sahibi Allah, gerçek anlamıyla hüküm koyma, yani anayasa ilkelerini tespit etme hakkı ve gücü olan tek zâttır. “Yoksa onlar câhiliye hükmünü mü (anayasa ve yasalarını mı) arayıp istiyorlar? İyi anlayan bir toplum için hüküm (kanun koyma, yasa ve anayasa yapma) yönüyle Allah’tan daha güzel kim vardır?” (5/Mâide, 50); “Hâkimiyet (kanun koyma ve yönetme hakkı) sadece Allah’a aittir.” (12/Yusuf, 40) Yani, egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır. Mü’minler olarak böyle inanır ve bu inancımızı hayata tatbik etmeye çalışırız.

    Bütün bu Kur’anî gerçeklere rağmen “müslümanım” diyen halk, Allah’ın hakkını, kendisi gibi insan olduğu halde, ilahlaştırdığı kimselere vermeyi fazilet sanıyor. İbâdet coşkusu ile yarın anayasa oylamalarına katılacak, tutsaklık zincirlerinin birazcık gevşetilmesini özgürlük sanarak kabul edecek. Allah’ın indirdiğiyle değil, birilerinin hevâsından kaynaklanan hükümleri, ana hükümleri onaylayarak zulme sadece rızâ göstermekle kalmayıp ortak da olacak. Bununla birlikte, halk açısından durum kısmen anlaşılacak şekildedir: Sıkıyönetimlerle, birçok hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılan, ihtilal yapan askerlerin yaptığı anayasalarla huzur bulamayan halk, “darbe anayasası” yerine “sivil anayasa”yı tercih etme şansına kavuştuğunu düşünüyor. Dar çerçeveli de olsa göreceli bir özgürlük isteğini, ehven-i şer veya kısmî ıslahat olarak görüyor ve tercihini olumlu gördüğü değişimden yana kullanıyor. Tevhidden koparılmış halk için şerrin ehveni, kötünün iyisi gibi tercihler sürpriz sayılmaz, ama muvahhid mü’minlerin hele böylesine siyasal ve sosyal düzenlemeleri içeren temel konuda tercihi, çok farklıdır, farklı olmalıdır. Onlar, temel yapıyı değiştirmeyen sistem içi basit değişiklikleri değil, köklü değişimi savunur. Temeli tümüyle beşerî görüşlere, Kemalizme ve dolayısıyla şirke dayanan câhiliye hükümlerini onaylayamaz. Allah’a teslim olmuş tevhid eri bir mü’min; Allah’la, O’nun kitabıyla, O’nun emir ve yasaklarıyla zerre kadar ilgisi olmayan bir hüküm kaynağını kabul edemez. “Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm verdiği zaman, hiçbir mü’min erkek ve kadının bu konuda farklı bir görüşü tercih hakkı yoktur/olamaz. Bu hakkı kendisinde görerek Allah’a ve Rasûlüne karşı gelen kimse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüştür.” (33/Ahzâb, 36)

    Aklî yorumları, pragmatist yaklaşımları öne çıkaran “ehven-i şer” ve “yetersiz ama evet” yaklaşımını savunanlar tarafından unutulan ve görmezlikten gelinen gerçek şu: Mevcuduyla ve değişmesi istenen şekliyle T.C. anayasası, bir şirk anayasasıdır. Değiştirilen maddeler Allah’ın hükmü doğrultusunda değişmiyor. Kur’an’ın emrettiği veya yasakladığı tek bir hüküm yok, değişmeyeni ve değiştirilmesi isteneniyle câhiliyye anayasasında. Eski anayasa, bir müslümana göre kabul edilemeyecek anayasa da; yenisi Kur’an ilkelerine göre oluşturulan müslümanın kabul edebileceği bir anayasa mı? Değiştirileni bâtıl da yenisi hak ise, biri beşerî diğeri İlâhî ise, biri câhiliyye diğeri İslâm ise, böyle bir değişikliğe kim karşı çıkar?

    Hakkın ve bâtılın ortaya çıkacağı şekilde bir referandum gelsin, o zaman bizden “evet” dememizi istesinler. Düzen gerçekten demokrat ise, insanları kandırmıyorsa, yönetimi gerçekten halk belirliyorsa; referandum yapsınlar, insanlara sorsunlar bakalım: Kur’an-ı Kerim’in hükümleriyle mi yönetilmek istiyorsun, yoksa kendini tanrı yerine koyan senin gibi insanların koyduğu hükümlerle mi? Allah’ın indirdiği hükümler mi anayasa olsun, Atatürk ilkeleri istikametinde tâğutî uydurmalar mı?
  2. eL_Muhacir

    eL_Muhacir İlimsiz mucahid katil,cihadsız alim belam olur. Yetkili Kişi Forum Yöneticisi

    kendileri hüküm koyma,değiştirme gibi şirk amellerini kendilerine ortak yapmak amacı ile halkı referanduma götürüyorlar

    kendileri sapmış olduğu halde başkalarınıda kendileri ile beraber doğru yoldan saptıran bu düzenin kurucuları bu kadar insanın vebalini nasıl hesab vericeksiniz ALLAHa
  3. ibni kayyım

    ibni kayyım Aktif Üye Üye

    Hem müşrikler dediler ki: "Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak geçen zaman yokluğa sürükler. Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, sadece böyle zannederler. (CASİYE/24)


    Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: "Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti." derler. De ki: "Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?" (A'RAF/28)


    Bunu söylemelerinin sebebi şu: Kıyamet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklendikten başka, bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yükleneceklerdir. Dikkat edin, yüklendikleri günah ne kötüdür! (NAHL/25)
    İnkâr eden ve (insanları) Allah yolundan çevirenler, diğer kimseleri de bozdukları için onlara azab üstüne azab artırdık. (NAHL/88)
    Çalım atarak ve halka gösteriş yaparak yurtlarından çıkanlar ve Allah yoluna engel koyanlar gibi olmayın. Allah onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır. (ENFAL/47)
  4. alkazan

    alkazan Yeni Üye Üye

    Gerçekten yazık arkadaşlar siz hangi akla hizmet ettiğinizin ya farkında değilsiniz ya da acınacak haldesiniz.Referanduma hayır diyenlerin çoğu sözcü gazetesi hürriyet gazetesi okuyan islam düşmanı Allah düşmanı rakı masalarına gömülmüş vatan hainleri ile aynı görüşte olmanız çok şaşırttı beni.Ya bu site kasten kurulmuş ya da gerçekten yanlış yerdeyim...
  5. ibni kayyım

    ibni kayyım Aktif Üye Üye

    alkazan kardeş Şüphesiz ki hamd Allah’a aittir, O’ndan yardım diler ve O’na istiğfar ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allahu Teala kime hidayet ederse onu saptıracak ve kimi de saptırırsa ona hidayet edecek yoktur. Allah’tan başka ilah olmadığına, tek olup ortağının bulunmadığına, Muhammed’in Sallallahu Aleyhi ve Sellem O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet ederiz.

    Allahu Teala şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Allah'tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (3 Ali İmran/102)

    Elde edilen neticeler iyi bile olsa, İslam dininde amaca ulaşmak için kullanılacak her türlü araç mübah değildir. Müslümanın amacı, büyük ve temiz olduğu gibi, bu amaca ulaşması için kullandığı araçlar da böyle olmalıdır.

    Şüphesiz anlatmak istediklerimiz burada yazdıklarımızdan daha da fazladır. En önemli ricamız birbirimiz hakkında hüsn-ü zannı bırakmamak ve hak konusunda azimli olmaktır. Çünkü bizler beşeriz... Beşer ise şaşar... Beşer zayıftır... Korkar... Eğer Rabbi ona işini kolaylaştırmazsa Firdevs’in yolunu gözü kolay kolay yemez...

    “O hiç bir kimseyi hükmüne ortak yapmaz.”

    Bütün bunlara rağmen şöyle demekten de kendilerini alamıyorlar: "Küfür ile yönetimde ortak olmak bazı hallerde Müslümanlar ve İslâmi hareketler için gerçekten pek büyük faydalar sağlamaktadır. Hatta bazen tağutu ortadan kaldırarak hakkı gerçekten ikame edecek neticelere bile götürebilir. Görüşlerinin iç yüzünü ve tuttukları yolun şer'i düşünme metodundan ne kadar uzak olduğunu daha iyi kavramak için onlara ait bazı sözleri aşağıya sıralayalım:

    - Müslümanların cahiliye yöntemlerine iştirak etmesi büyük bir çelişkidir. Müslümanlardan tağut olan devletlerle savaşması istenmiş iken nasıl olur da bu tağuti hükümleri ikame ederler? Zira Allahu Teâla inandığını iddia edip de ardından tağutta muhakeme olmak üzere gidenlerin durumuna şaşmaktadır.

    “Sana ve senden önce indirilene inandığını iddia edenleri görmedin mi! İnkar etmekle emrolundukları halde tağuta gidip muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları büsbütün saptırmak istiyor.”


    İslam, bir hayat nizamıdır, yaşam biçimidir. Bütün bir hayatı, ölümü ve ölümden sonraki dönemi kapsar. İslam sadece hedefler belirlemiş değildir. Aynı zamanda bu hedeflerin keyfiyetini ve ulaşılması için kullanılacak yollar ile bu yolların keyfiyetini de belirlemiştir. Mesela sadece namaz kılmak ile bizleri sorumlu tutmamış, aynı zamanda namazın keyfiyetini ve namaz kılmak için uymamız gereken yolları da bize bildirmiştir. Peki buna göre abdest almadan namaz kılan bir kişinin durumu nedir? Eğer o kişi cahil ise ve bu cehaleti, muteber ise şüphesiz bu namazı nedeni ile Allah katında mazur olması umulur. Ancak cahil değil ise veya cehaleti muteber değil ise şüphesiz alnını hiç secdeden kaldırmasa, kılmış olduğu namazın her bir rekatında Allahu Teala’nın Kitabı’nın tamamını kıraat olarak okusa bile bu kişinin namazı muteber değildir. Ahiret gününde hüsrana uğrayacak olanlardandır. Halbuki bu kişi emek vermiş, belki saatlerce kıyamda durmuş, secde etmiş ve belki de kıraatinin uzunluğu nedeni ile ayakları şişmiştir... Dolayısıyla Allahu Teala, yerine getirilen şer’i bir emri, şer’i bir yol ile yerine getirilmediği sürece kimseden kabul eylemez. Aynen münafıkların cihadını kabul eylemediği gibi. Halbuki onlar, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birçok gazvede bulunmuşlar ve belki de mallar feda edip canlar vermişlerdi.. Ama bununla birlikte münafıklar, bütün amellerin kabul olması için en önemli ve ilk şart olan Allah’ı birlemek ve tağutlardan uzak durmak emrini yerine getirmediler.. Yani imanın aslı konusunda Allah’a itaat etmediler.

    Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye’nin Rahimehullah bu konuda bir fetvası vardır. Ona Ehl-i Sünnet’ten olan bir kişinin davet yöntemi ile ilgili bir soru soruldu. Hakkında soru sorulan bu kişi, döneminde saygı duyulan bir kişi idi ve kendisine büyük günahlar işlemek, yol kesmek, adam öldürmek gibi fiiller işleyen bir grubun durumu haber edildi. Bu kişi, kendisine durumları haber edilen bu grubun doğru yolu bulmalarına sebep olmak istiyordu. Ancak bu isteğini bir türlü gerçekleştirememişti. Son çare olarak onlara içerisinde kötü bir söz olmayan ve davetinin bulunduğu sözleri içeren bir türkü hazırladı ve bunu def eşliğinde onlara dinletti. Bunun üzerine bu gruptan bir çoğu kötülükleri işlemeyi terketti. Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye Rahimehullah bu gruba böyle bir yöntem ile davetini ulaştıran adam hakkında özetle şunları söylemektedir: “Böyle bir yöntem bid’attir. Davet için Allah Rasulü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem yöntemi bizim için yeterlidir.” (Mecmuu’l-Fetava, 11/337)

    Elde edilen neticeler iyi bile olsa, İslam dininde amaca ulaşmak için kullanılacak her türlü araç mübah değildir. Müslümanın amacı, büyük ve temiz olduğu gibi, bu amaca ulaşması için kullandığı araçlar da böyle olmalıdır.
  6. ibni kayyım

    ibni kayyım Aktif Üye Üye

    Medaricu-s salikin kitabında ibni kayyım rububiyet tevhidini açıklarken;’’RUBUBİYET YARATMA VE HÜKMETMENİN SADECE ALLAHA MAHSUS OLUŞUDUR’’diye tanımlamıştır.yani bir insan yaratma ve hükmetme yetkisini kime ait kılıyorsa onun rabbı odur..yine kuranı kerimde naziat süresinde firavunun şu sözüne dikkat edelim.’’sizin yüce olan rabbiniz benim’’..müfessirlerden Fahreddin er-Razı bu sözü şöyle açıklar;’’kimsenin benim halkım üzerinde benden başka emir ve yasak koyma yetkisi yoktur.

    Peki şöyle bir soru soralım?

    Acaba bugün yönetme yetkisini oy kullanarak, yüce Allah’tan başkalarına veren insanlar,bu yetkiyi verdikleri varlıkları rab edinmişler midir?

    Cevabı yine kuran ve onu tefsir eden peygamberimizden alalım…tövbe süresi 31. ayette;

    ‘’ONLAR PAPAZLARINI VE RAHİPLERİNİ ALLLAHIN DIŞINDA RABLER EDİNDİLER’’

    Peygamberimiz (s.a.v.) bu ayeti şöyle tefsir etmişlerdir.’’onlar Allah’ın helal kıldıklarını haram,haram kıldıklarını da helal kıldılar’’

    İşte yüce Allah’ın emretme ve yasaklama,helal ve haram kılma yetkisini din adamlarına veren insanlara, yüce Allah ‘’onları rabler edindiler’’diye yaklaşıyor..bugün bu yetkiyi ve allahın helal ve haramlarını değiştirme yetkisini meclise girecek olan partilere, oy vererek veren insan da ayetin nassıyla onları Allah’ın dışında rabler edinmiştir…
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş