İlmi Konu Günlük İlim (13. Gün): İstikamet Meselesi

Nysa Çevrimdışı

Nysa

Üye
İslam-TR Üyesi
Selamun aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh değerli kardeşler,

Biz forumlarda veya kendi aramızda akide konuşurken çoğu zaman teorik meselelere çok yoğunlaşıyoruz. Küfrün çeşitleri, nâkızlar, tağutun tanımı, kim ne dedi, kim kimi tekfir etti... Bunlar elbette önemli mevzular. Ama iman ettikten sonra o çizgide kalabilmek, rüzgar tersine döndüğünde duruşu bozmamak da en az bunlar kadar önemli bir mesele. Hatta dürüst olmak gerekirse belki daha zor olan kısmı bu. Sorsan çoğumuz tevhid konusunda tavizsiz olduğumuzu söyleriz; fakat amele ve istikrara gelince hepimizin ciddi muhasebeye ihtiyacı var.

Bu konuda dikkatimi çeken birkaç nokta var, maddeler halinde paylaşmak isterim:

1. İstikamet, imandan sonraki asıl imtihanlardan biridir

Fussilet Suresi'nin 30. ayetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Şüphesiz 'Rabbimiz Allah'tır' deyip de sonra istikamet üzere olanlar var ya, onların üzerine melekler iner..." Ayetin sıralaması bana hep çok çarpıcı gelmiştir. Önce tevhidi ikrar etmek, hemen peşinden de o çizgide sabit kalmak şart koşuluyor. Yani iman etmek başka, o iman üzerinde kalabilmek bambaşka bir mesele. Dün neysek bugün de o olmak, yarın dünyalık bir menfaat görünce değişmemektir.

Nitekim bu ayetin manasına dair Hasan el-Basrî (rahimehullah) çok net bir ölçü koyarak şöyle demiştir: "'Rabbimiz Allah'tır' dediler, sonra da dosdoğru oldular. Allah'a itaat ettiler ve O'nun dininde sebat ettiler. Sonra sağa sola sapmadılar." (Taberî, Câmiu’l-Beyân, Fussilet 30 tefsiri). Selefin anlayışında istikamet, sadece doğru bir inanca sahip olmak değil; o inanç üzerinde sabit kalmak ve hayatı onunla şekillendirmekti.

2. Peygamberimizin öğrettiği ölçü

Müslim'de geçen çok meşhur bir hadis var, muhtemelen çoğunuz biliyorsunuzdur. Süfyân bin Abdullah (r.a.) Peygamberimize geliyor ve "Ey Allah'ın Rasulü! Bana İslam hakkında öyle bir söz söyle ki, senden sonra artık hiç kimseye bir şey sormayayım, bana yetsin" diyor. Efendimiz de ona lafı hiç uzatmadan, tek cümleyle işin özünü söylüyor: "Allah'a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol!" (Müslim, Îmân 62, Hadis No: 38).

Bu hadisi ilk okuduğumdan beri hep düşünürüm; demek ki işin aslı çok amel yapmak ya da sabahlara kadar teorik tartışmalar içinde kaybolmak değil. Rüzgar nereden eserse essin o çizgiyi bozmamak, popülizme kurban gitmemek. Fudayl b. İyâd’ın (rahimehullah) şu meşhur sözü de aslında bu dengenin ne kadar hassas olduğunu gösteriyor: "Amelin Allah için olması ihlâs, sünnete uygun olması ise doğruluktur. Allah ancak ihlâs ve doğruluğun birlikte bulunduğu ameli kabul eder." (İbn Receb, Câmiu'l-Ulûm ve'l-Hikem).

3. En ağır yük: Emrolunduğun gibi dosdoğru olmak

Rabbimiz Hûd Suresi'nin 112. ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol." Bu ayet, istikametin ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu gösteren en çarpıcı naslardan biridir. Birçok müfessir bu emrin Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) gelen en ağır yükümlülüklerden biri olduğunu söyler.

Zaten İbn Abbas’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre, kendisine "Sizi hangi sure yaşlandırdı?" diye sorulduğunda Rasulullah (s.a.v.): "Hûd Suresi ve kardeşleri beni ihtiyarlattı." buyurmuştur
(Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân 57, Hadis No: 3297). Âlimler de bu ihtiyarlamanın en büyük sebeplerinden birinin, Hûd Suresi'ndeki bu sarsıcı emir olduğunu belirtmişlerdir. Peygamberlerin bile omuzunda bu denli ağırlık yapan bir sebat imtihanı, bizim gibi aciz kullar için çok daha büyük bir uyanış vesilesi olmalıdır.

4. Kendimizi muhasebe etmemiz gereken yer

Belki ben yanlış gözlemliyorumdur ama son yıllarda kendisini sahih akideye, selefe nispet eden biz gençlerin en çok zorlandığı yer tam olarak burası. Daha dün kendi aramızda "asla caiz değil, gevşekliktir" diye eleştirdiğimiz ne kadar sınır varsa; bugün sosyal medyadaki popüler hocaların konseptleri, YouTube canlı yayınları ya da o büyük konferans salonlarının cazibeli havası yüzünden çok rahat esnetebiliyoruz.

Geçen gün bir yayında denk geldim, adını vermeyeyim ayıp olmasın; geçmişte birçok âlimin hassasiyetle üzerinde durduğu ihtilat meselesi bile bazı çevrelerde oldukça hafif şekilde ele alınabiliyor. Bu noktada bazı söylemlerle eski hassasiyetler arasındaki fark dikkatimi çekiyor. İşin içine kameralar, beğenilme arzusu, "aman kitleyi kaçırmayalım, marjinal kalmayalım, modern dünyaya da şirin görünelim" kaygısı girince eski hassasiyetlerimizden eser kalmıyor. Böyle olunca insan ister istemez kendi duruşunu sorguluyor, bu noktada hepimizin kendini ciddi şekilde muhasebe etmesi gerekiyor.


5. İnsanlara değil, hakka bağlanmak

Geçenlerde İbn Abdilberr'in Câmiu Beyâni’l-İlmi ve Fadlih eserinde (Cilt 2, Sayfa 947, Hadis No: 1810) Abdullah bin Mes’ûd’un bir sözünü okumuştum. Şöyle diyor: "Sizden kim birini örnek alacaksa, vefat etmiş olanları örnek alsın. Çünkü hayatta olan fani bir insan için fitneye düşmeyeceğine dair hiçbir teminat yoktur!" Hakikaten öyle. Bugün çok dik durduğunu iddia eden adamın yarın nerede savrulacağını kimse bilemez. Çizgiyi şahıslara değil, doğrudan kitaba ve sünnete sabitlemek zorundayız.

6. Selefin korktuğu şey: Kalbin kayması

Selef-i salihîn, amellerinin çokluğundan ziyade sonlarının nasıl biteceği konusunda endişe ederlerdi. Bu sebeple kişi kendi nefsine güvenmemeli, daima Allah'tan sebat istemelidir.

Ehl-i sünnet âlimleri, kulun hidayet üzere sebat etmesinin ve Allah'tan hüsn-i hâtime istemesinin önemini sürekli vurgulamışlardır. Hiç kimse kendi nefsi adına son nefese kadar emniyette olduğunu iddia edemez. Bu sebeple selef, amellerine güvenmekten ziyade Allah'tan hüsn-i hâtime istemeye büyük önem vermiştir.

İmam Ahmed b. Hanbel'e (rahimehullah) ölüm döşeğinde iken oğlu Abdullah'ın anlattığına göre kelime-i tevhid telkin edilmeye çalışıldığında, "Henüz değil, henüz değil..." dediği nakledilir. Bu rivayet hakkında yapılan açıklamalarda, şeytanın insana son nefesine kadar musallat olup onu saptırmaya çalışabileceğini hatırlatmasıyla ilgili olduğu söylenmiştir
(İbnü'l-Cevzî, Menâkıbu'l-Imâm Ahmed, s. 536). Bu sebeple onlar, kendi amellerine değil sadece Allah'ın rahmetine ve hidayette sabit kılmasına güvenirlerdi. Nitekim Rabbimiz de şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Allah'tan O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin." (Âl-i İmrân, 3/102).

7. Sebatın yolu Allah'tan yardım istemektir

Kul ne kadar ilim öğrenirse öğrensin, ne kadar amel işlerse işlesin asla kendi nefsine güvenmemelidir. Çünkü hidayeti veren de, o hidayeti kalpte muhafaza eden de yalnızca Allah’tır. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Âdemoğullarının kalpleri, tek bir kalp gibi Rahmân'ın iki parmağı arasındadır; onu dilediği gibi çevirir." (Müslim, Kader 17, Hadis No: 2654).

İşte bu yüzden, ümmetin en hayırlısı ve en takvalısı olmasına rağmen Efendimiz (s.a.v.) bile ellerini açıp sık sık şu duayı dilinden düşürmezdi:

«يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ»
"Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl."
(Tirmizî, Kader 7, Hadis No: 2140)

İbn Kayyim el-Cevziyye (rahimehullah) şöyle demiştir: "Kerametlerin en büyüğü istikamet üzere olmaktır." (Medâricu's-Sâlikîn, 1/440).

Rabbim bizleri hakkı öğrendikten sonra ona tabi olanlardan, hidayeti tattıktan sonra ondan sapmayanlardan ve son nefesine kadar istikamet üzere yaşayan kullarından eylesin. Kalplerimizi popülizmin, beğenilme arzusunun ve nefsin fitnelerinden muhafaza buyursun. Bizlere hakkı hak olarak gösterip ona uymayı, batılı da batıl olarak gösterip ondan sakınmayı nasip etsin. Kalplerimizi hidayetten sonra eğriltmesin ve bizleri son nefesimize kadar Kitap ve Sünnet üzere sabit kılsın.

VAllahu Âlem.
 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt