İlmi Konu Günlük İlim (15. Gün): Kul Hakkı ve Müflis Hadisi

Nysa Çevrimdışı

Nysa

Üye
İslam-TR Üyesi
Selamun aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh değerli kardeşler,

Dün ilim öğrenirken niyetimizi halis kılmanın, ihlası muhafaza etmenin ve amelsiz ilmin tehlikelerini selefin sarsıcı ikazları eşliğinde mütalaa etmiştik. Bugün ise doğrudan hayatın içine, insan ilişkilerimize ve ahiretteki en büyük muhasebe noktalarından birine değinmek istiyorum: Kul hakkı ve dilimizin afetleri.

Özellikle internet ortamlarında, forum sayfalarında veya sosyal medyada klavye arkasına sığınarak Müslümanların şereflerine, haysiyetlerine dil uzatmak, gıybet etmek, suizanda bulunmak ya da hakaret etmek ne yazık ki çok kolaylaştı. Karşımızdaki insanı görmediğimiz için yazdıklarımızın faturasını hemen hissetmiyoruz. Ancak unutmamalıyız ki melekler her harfi kaydediyor ve ahirette bizi bekleyen çok çetin bir terazi var.

Rabbimiz bu hassas teraziyi Zilzâl Suresi'nde bizlere şöyle haber vermektedir:

“Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl Suresi, 99/7-8)

Gelin, zerrelerin bile hesap edileceği o günde amellerimizi eritip yok eden bu tehlikeyi Rasulullah ﷺ’in diliyle ve sahabelerin anlayışıyla maddeler halinde ele alalım:

1. Hakiki müflis kimdir?

Peygamber Efendimiz ﷺ bir gün sahabilerine çok sarsıcı bir soru sordu: “Müflis (iflas eden kişi) kimdir bilir misiniz?” Sahabiler fıtri olarak dünyalık bir cevap vererek: “Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir” dediler. Bunun üzerine Rasulullah ﷺ hakiki iflası şöyle tarif etti:

“Şüphesiz ki ümmetimin müflisi; kıyamet günü namaz, oruç ve zekat sevabıyla gelen, fakat şuna sövmüş, buna iftira atmış, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş ve şunu dövmüş olarak gelen kimsedir. Bunun üzerine onun hasenatından (sevaplarından) alınıp hak sahiplerine verilir. Eğer üzerindeki haklar ödenmeden önce sevapları tükenirse, hak sahiplerinin günahlarından alınır da onun üzerine yüklenir. Sonra da cehenneme atılır.” (Müslim, 2581)

Bir insan düşünün; dağlar kadar namaz, oruç, cihat, ilim ve zekat sevabı biriktirmiş ama diliyle veya eliyle insanlara zulmettiği için ahirette elleri bomboş kalıyor. Bu, kelimenin tam anlamıyla en büyük hüsrandır.

2. Hakiki Müslümanın alameti

Müflis hadisinin işaret ettiği bu tehlikeyi tamamlayan bir diğer ölçüyü de yine Efendimiz ﷺ bizlere şöyle bildirmektedir:

“Müslüman, Müslümanların dilinden ve elinden emin olduğu kimsedir.” (Buhârî, 4; Müslim, 64)

Dikkat edilirse Efendimiz ﷺ Müslümanlığın en temel alametlerinden birini bu hadiste namaz veya oruçla değil, insanların kişinin dilinden ve elinden zarar görmemesiyle, yani kul hakkına riayetle açıklamıştır. Bu da ahlak ile ibadetin birbirinden ayrılamayacağının en net delilidir.

3. Zandan sakınmak (kul hakkına giriş kapısı)

Kul hakkının ve dil afetlerinin kalpteki ilk çıkış noktası zandır. Rabbimiz bizleri bu gizli tehlikeye karşı şöyle uyarır:

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır...” (Hucurât Suresi, 49/12)

Birçok gıybet, iftira ve kul hakkı aslında kötü zandan (suizandan) doğar. İnsan, din kardeşinin niyetini tam olarak bilmeden onun hakkında zihninde olumsuz bir hüküm verir; sonra da bu zanlarını kesin birer hakikatmiş gibi başkalarına aktarmaya başlar. Böylece kişi tek bir amel ile hem suizan hem de gıybet günahına birden düşmüş olur. Bu durum, özellikle niyetlerin çok rahat sorgulandığı forum ve sosyal medya ortamları için en büyük tehlikelerden biridir.

4. Gıybet ve dilin afetleri

Kötü zanla başlayan bu sürecin dildeki (veya klavyedeki) neticesi olan gıybeti Rabbimiz aynı ayetin devamında en tiksinç benzetmeyle yasaklamıştır:

“...Biriniz diğerinizin gıybetini yapmasın. Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan tiksindiniz...” (Hucurât Suresi, 49/12)

İbn Kesîr (rahimehullah) bu ayetin tefsirinde, gıybetin haramlığı hususunda alimlerin ittifak ettiğini belirterek şöyle der: “Bu ayet, gıybetin ne kadar çirkin ve iğrenç bir şey olduğunu gösteren şer‘î bir delildir. Allah Teâlâ gıybeti, ölmüş kardeşinin etini yemeye benzetmiştir.” (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 7/378)

5. "Sadece hakkı söylüyorum" yanılgısı

Bazen bir Müslümanı eleştirirken ya da arkasından konuşurken, “Ama ben yalan söylemiyorum ki, onda olan şeyi söylüyorum” diyerek kendimizi rahatlatmaya çalışırız. Sahabe de bunu merak etmiş ve Peygamberimize sormuştu. Rasulullah ﷺ ise gıybet ile iftiranın sınırını çok net çizmiştir:

“Gıybet, kardeşini onun hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır.” Denildi ki: “Esirgemez misin, eğer söylediğim şey kardeşimde varsa?” Efendimiz ﷺ buyurdu ki: “Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet etmiş olursun; eğer yoksa ona iftira etmiş olursun.” (Müslim, 2589; Tirmizî, 1934)

6. Gıybet karşısında Müslümanın ameli

Peki, bir mecliste veya internet ortamında bir kardeşimizin arkasından konuşulduğunu gördüğümüzde sadece dinlemekle mi yetineceğiz? Selef bu konuda bize korkutucu tablolar çizmekle kalmamış, ne yapmamız gerektiğine dair pratik bir çözüm de sunmuştur. Hasan el-Basrî (rahimehullah) şöyle demektedir:

“Bir mecliste kardeşinin gıybeti yapıldığında onu savun. Eğer savunamıyorsan o meclisi terk et.”
(Mânâ olarak nakledilmiştir; benzer rivayetler için bkz. İbn Ebî Şeybe, Musannef, 5/281)

7. Muhaliflere karşı bile dilde adalet

İlim ehli veya din gayreti olan insanlar bazen bir fikri eleştirirken ya da bir şahsa reddiye yaparken sınırları aşabiliyorlar. Rabbimiz bizlere muhaliflerimize, hatta düşmanlarımıza karşı bile adaleti muhafaza etmemizi kesin bir dille emretmektedir:

“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”
(Mâide Suresi, 5/8)

Şeyhülislâm İbn Teymiyye (rahimehullah) de eserlerinde muhaliflere karşı bile adalet ve insafın korunması gerektiğini vurgulamış; Müslümanların şereflerine dil uzatmanın ve haksız ithamlarda bulunmanın büyük günahlardan olduğunu belirtmiştir. (Mecmûu’l-Fetâvâ, 28/48)

8. Selefin kul hakkı korkusu

Selef-i salihîn, üzerlerinde zerre kadar kul hakkı kalmasından öyle korkarlardı ki, birinin hakkına girdiklerini hissettikleri an hemen helallik almaya koşarlardı. Süfyân es-Sevrî (rahimehullah) bu hassasiyeti şu muazzam sözüyle özetlemiştir:

“Kıyamet günü Allah’ın huzuruna, O’nunla senin aranda olan yetmiş günahla çıkman; seninle kullar arasında olan tek bir günahla çıkmandan senin için çok daha hafiftir.”
(İbn Receb, Câmi‘u’l-Ulûm ve’l-Hikem, 2/132)

Bu sözü şerh eden İbn Receb el-Hanbelî (rahimehullah) ise meselenin özünü şu şekilde açıklar: “Kul hakları üzerine kurulan günahlar, Allah ile kul arasında kalan günahlardan daha çetindir. Çünkü Allah Teâlâ affedicidir (Kendi hakkını dilerse bağışlar); fakat kul hakkı doğrudan hak sahibinin talebine ve helal etmesine bağlıdır.” (İbn Receb, Câmi‘u’l-Ulûm ve’l-Hikem, Hadis 35 Şerhi)

9. Helallik istemenin önemi

Eğer üzerimizde bilerek ya da bilmeyerek girilmiş bir kul hakkı varsa, bunu ahirete bırakmanın bedeli çok ağırdır kardeşler. Rasulullah ﷺ kurtuluş reçetesini daha dünyadayken şu şekilde vermiştir:

“Kimin üzerinde kardeşinin namusu veya malı konusunda bir hak varsa, altın ve gümüşün bulunmayacağı gün gelmeden önce bugün onunla helalleşsin.”
(Buhârî, 2449)

10. Müslüman kardeşinin ayıbını örtmek

İslam ahlakı sadece gıybeti yasaklamakla kalmaz, aynı zamanda Müslümanların kusurlarını yaymak yerine gizlemeyi teşvik ederek toplumsal sevgiyi korur. Rasulullah ﷺ bu konuda sarsıcı bir denge kurarak şöyle buyurmuştur:

“Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıplarını örter.”
(Müslim, 2699)

Kardeşlerimizin eksiklerini ve hatalarını internet ortamlarında ifşa edip onları küçük düşürmeye çalışmak yerine, onlara özelden nezaketle yaklaşmak ve hatalarını örtücü olmak bu hadisin yaşayan birer muhatabı olmamızı sağlayacaktır.

Ben olsam ne eklerdim? (Kişisel muhasebe)

Kardeşler, bu mesele bugün özellikle biz sosyal medya ve forum kullanıcıları için tam bir ateş çemberidir. Bazen bir tartışma anında sırf üste çıkmak için karşımızdaki Müslümana "cahil", "sapık", "gevşek" veya daha ağır sıfatları çok rahat yakıştırabiliyoruz. "Ben onun fikrini eleştiriyorum" kılıfının arkasına sığınarak şahsiyetini rencide ediyoruz. Yarın kıyamet gününde, o hiç tanımadığımız, sadece bir kullanıcı adından ibaret gördüğümüz insanların gelip yakamıza yapışacağını ve o zor günde sevaplarımızı birer birer elimizden alacağını hiç düşünüyor muyuz? Klavyeye basan parmaklarımızın da hesaba çekileceğini unutmamamız gerekir.

Sonuç

Ahiret azığı sadece seccade başında namaz kılmak veya kitaplar arasında ilim ezberlemekten ibaret değildir. Bilakis, hakiki dindarlık; elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu bir ahlaka erişmektir.

Nice insanlar vardır ki geceleri namaz kılmakla, gündüzleri oruç tutmakla ömür geçirirler; fakat dilleri sebebiyle ahirette tüm amellerini kaybedip iflas ederler. Nice insanlar da vardır ki nafile ibadetleri azdır; fakat insanlara zulmetmekten, onların gıybetini yapıp haklarına girmekten titizlikle sakındıkları için Allah Teâlâ'nın huzuruna temiz bir sayfa ile çıkarlar.

Rabbim bizleri amellerini diliyle, gıybetiyle ve zulmüyle eriten müflislerden eylemesin. Bizleri dünyadan üzerinde hiçbir kulun hakkı, sitemi ve ahı olmadan temiz bir şekilde göç eden salih kullarından kılsın. Dilimizi gıybetten, kalbimizi hasetten muhafaza buyursun.

Vallâhu A’lem.
 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt