İnananın mı yoksa ateistin mi ispat etmesi gerekir?

M Çevrimdışı

Marrakushi

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi

İnananın mı yoksa ateistin mi ispat etmesi gerekir?​


Ateistlerin en yaygın safsatalarından biri, Tanrı'nın varlığına dair tartışmalarda ispat yükünün ateiste değil, inanana ait olduğu iddiasıdır. Bu safsatayı savunanlara göre inanan kişi, "olumlu/pozitif bir iddia" (ispat iddiası) sahibiyken; ateistin kendi görüşünün doğruluğunu ispatlaması için inananın sunduğu delillerin geçersizliğini veya zayıflığını ortaya koyması yeterlidir. Onlara göre ateizm, yalnızca "Tanrı inancının yoksunluğu"dur (1); bu sebeple ateist, "negatif" olan bu görüşünün doğruluğu için kanıt sunma zorunluluğundan muaftır.


Söz konusu ateist safsata, reddedilmiş bir dizi öncüle dayanmaktadır:


Birincisi: Ateizmin klasik tanımı "Tanrı'nın yokluğunun bilinmesi"dir. Daha az kesinlik bildiren tanımıyla ise ateizm, "Tanrı'nın varlığına dair delillerin zayıflığı sebebiyle yokluğunun ağır basması" durumudur. Her iki durumda da ateizm, Tanrı'nın varlığına dair bir bilgi iddiası barındırır. Temel kural şudur: "İddia sahibi, iddiasını ispatla yükümlüdür." Dolayısıyla, tartışma makamında Tanrı'nın varlığını iddia eden inanan gibi, ateist de bir iddiacıdır ve kanıt sunmak zorundadır.


Bir şeyin varlığını delilsiz reddetmek, salt "inançsal" bir iddiadır. Bir şeyin yokluğunu bilmek, o şeyin gerçeklik düzleminde bulunmadığına dair bir bilgi gerektirir; bu durum, sadece onun varlığına dair bilgi sahibi olmamakla aynı şey değildir. Örneğin, "Komşumun bahçesinde kırmızı bir çiçek var" demem nasıl ispat gerektiriyorsa, "O bahçede kırmızı bir çiçek yok" diyenin de bu yokluğu ispatlaması gerekir. Dolayısıyla, bir şeyin varlığının bilinmiyor oluşu, o şeyin yokluğuna delil teşkil etmez; zira bir şey, gizli olduğu için veya biz aramada kusurlu olduğumuz için var olduğu halde biz onun varlığını bilmiyor olabiliriz.


Kuzey Amerika'nın önde gelen ateistlerinden Kai Nielsen, bu gerçeği şu sözlerle ikrar etmiştir:


"Tanrı'nın varlığına dair tüm delillerin çökmesi mümkündür; ancak buna rağmen Tanrı'nın var olma ihtimali baki kalır. Kısacası, delillerin yetersiz olduğunu göstermek tek başına yeterli değildir; Tanrı'nın varlığı ihtimali hâlâ masadadır." (2)

İkincisi: Ateistin, ateizmi "Tanrı inancının yoksunluğu" olarak tanımlaması, evrenin bir tasviri değil, kendi zihni durumunun bir beyanıdır. Tartışma esnasında ihtiyacımız olan şey ise, ateizmin doğruluğu lehine sunulabilecek kanıtlardır; bir bireyin ateizme dair kişisel kanaati değildir. Biliyoruz ki, geçerli bir delilin varlığı ile o delile ikna olmak farklı şeylerdir. Kişi, delili yanlış anladığı veya savunucuları onu kötü sunduğu için doğru bir delile ikna olmayabilir.


Üçüncüsü: Doğru görüşe göre hem inanan hem de ateist, kendi kozmik tasavvurlarını ispatlama yükünü taşırlar. Görüşünün doğruluğunu ispatlamak zorunda olmayan tek taraf, hüküm vermekten kaçınan (mütevekkıf) taraftır; çünkü o henüz bir hüküm verme cüretinde bulunmamıştır. Burada "hüküm vermekten kaçınan" derken, agnostisizmi kastetmiyorum—eğer bu agnostisizm, iman ve küfür delilleri arasında bir tercih yapmanın imkansızlığını veya aklın Tanrı konusunda karar vermekten aciz olduğunu iddia ediyorsa. Zira bu iddialar da agnostiğin savunması gereken pozitif birer önermedir (delillerin birbirine denkliği veya aklın acziyeti gibi).


İspat yükünden beri olan "masum mütevekkıf", şahsen karar verme gücünü kendinde hissetmediğini söyleyen kişidir (bu durum temelde öznel ve hissi bir meseledir); ya da her iki görüşü de karar vermeye yetecek kadar iyi tanımadığını söyleyen kişidir (bu durum ise kaynağı cehalet olan fikri bir meseledir). Bu durumdaki biri, iman ile ateizm arasındaki ihtilafta taraf olmaktan kaçınmış olur.


Dördüncüsü: Tanrı'nın varlığına dair tartışma, ateistlerin insanlara empoze etmeye çalıştığı gibi sadece "bir yerlerde, hiçbir yerde veya her yerde bir zatın bulunup bulunmadığına" dair bir araştırma değildir.


Mesele bundan çok daha derindir; özünde şu temel sorunun cevabıyla ilgilidir: "Mevcut özellikleriyle bu evrenin varlığının açıklaması nedir?" Zira Tanrı'nın varlığı veya yokluğu, içinde bulunduğumuz bu gerçek varlık alemini anlama biçimimizle doğrudan bağlantılı sonuçlar doğurur. Tıpkı bir teist gibi, ateist de varlığı açıklamakla yükümlüdür. Teist, Tanrı'nın varlığının gerçekliğin genel özelliklerini doğrudan veya dolaylı olarak açıkladığını savunurken; ateist, bu varlığın "hikmetten yoksun bir rastlantısallığın" dışavurumu olduğunu ileri sürer.


Örneğin bir ateist, eğer kendi evren tasavvurunu temellendirmek istiyorsa şu soruların cevabından kaçamaz:

  • Geçmişe doğru olaylar dizisinin sonsuzca uzanıp gitmesi (teselsül) imkansızken, evren nasıl ezeli olabilir?
  • Ateist fizikçilerin bile evrenimizin bir başlangıcı olduğu konusundaki icmasına rağmen, evrenin ezeli olması bilimsel olarak nasıl kanıtlanabilir?

  • Evrenimizin kendisiyle başladığı Büyük Patlama'nın (Big Bang) açıklaması nedir?
  • Bir patlama, düzenli bir evrenin ve karmaşık bir hayatın ortaya çıkışını nasıl açıklar?
  • Karmaşık canlı gruplarının çoğunun aniden belirdiği Kambriyen Patlaması'nın açıklaması nedir?
  • Maddeden bilincin fışkırmasının açıklaması nedir?
  • İnsandaki ahlaki eğilimin açıklaması nedir?
  • Evrendeki estetik/güzellik tezahürlerinin açıklaması nedir?
  • Hatta, absürt ve ezeli (rastlantısal) bir evrende "anlam"ın var olmasının açıklaması nedir?

Ateist düşünce, evrensel fenomenler karşısında sadece sessiz kalmak (veya reddetmek) değil, bu pek çok varoluşsal soruya cevap teşkil etmek zorundadır.


Beşincisi: Teistin Tanrı’nın varlığını ispatlamada aciz kalması, Tanrı’nın yok olduğu anlamına gelmediği gibi ateistin lehine bir üstünlük de sağlamaz. Çünkü ateist de bu varoluşun mahiyetine dair açıklayıcı bir kanıt sunmakla yükümlüdür. Kendi görüşü için delil sunamayan bir teistin karşısında, ona zıt bir (ateist) kanıtın da bulunmadığı bir durumda, hüküm "askıda" kalır. Zira teistin burhan getirmedeki acziyetinin varabileceği son nokta; Tanrı’nın varlığına dair olumlu bir kanıtın eksikliğidir, yoksa Tanrı’nın yokluğuna dair olumlu bir kanıtın varlığı değildir.

Ateist de kendi dünya görüşünün doğruluğunu ispat etme yükümlülüğünü taşır; zira onun evren tasavvurunun doğruluğu, ateizmin geçerli olabilmesi için öncelikle doğru kabul edilmesi gereken bir dizi öncülün sıhhatine bağlıdır.

(1) The lack of belief in God.
(2) Kai Nielsen, Reason and Practice: A Modern Introduction to Philosophy (New York: Harper & Row, 1971), s. 144.

Nefis, Akıl ve Bilim Ekseninde Tanrı'nın Varlığının Delilleri - Sâmî Âmirî
 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt