İslam Akaidi - Şeyh Hasan Karakaya

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
ŞEYH HASAN KARAKAYA'nın Uzun süredir beklenen 40 senelik İlmin Eseri olan Ehli Sunnetin "İslam Akaidi" kitabı Beka yayınları tarafından satışa sunulmuştur.

Akaid konusunda Ehli sunnet alimlerinin ve farklı gurupların mukayeseli delillerinin ortaya konulduğu muhteşem bir eserdir. İlim ve delil peşinde olan akıl sahibi muslumanların kutubhanesinde bulunarak devamlı el altında tutulması gereken bir eserdir.





ŞEYH HASAN KARAKAYA : İSLAM AKAİDİ * ÇIKTI *
KİTABI BASAN BEKA YAYINLARINDA FİYATI : 20 TL



BEKA YAYINLARI 0 212 512 51 66




Kitaptan yapılmış olan bir dersi dinlemek için burayı tıklatabilirsiniz.




KİTABIN FİHRİSTİ


ÖNSÖZ

BİRİNCİ BÖLÜM: İMAN



BİRİNCİ KONU: İmanın Lügat ve Istılâhî Manaları
Birinci Mesele: İmanın lügat manası
İkinci Mesele: İmanın ıstılâhî manası ve tarifi
Birinci Görüş: İman kalple tasdiktir
Bu görüşte olan âlimlerin delilleri
Naçiz kanaatimiz
İkinci Görüş: İman kalple tasdik ve dille ikrârdır
Bu görüşte olan âlimlerin delilleri olarak şu hadisler zikredilmiştir:
Üçüncü Görüş: İman kalple tasdik, dille ikrar ve organlarla amel etmenin tümüdür

İKİNCİ KONU: İman Edilmesi Gereken Temel Esaslar

ÜÇÜNCÜ KONU: Sadık İmanın Nasıl Olacağını Beyan Eden Naslar

DÖRDÜNCÜ KONU: Kabul Edilmeyen Batıl İman

BEŞİNCİ KONU: Amelin İmandan Bir Parça Olup Olmadığı
Birinci Kısım: Amel imandan bir parça değildir, diyen âlimler
İkinci Kısım: Amel imandan bir parçadır, diyen âlimler
Birinci Grup: Ameli terk etmek kişiyi imandan çıkarmaz, diyen âlimler
İkinci Grup: Ameli terk etmek kişiyi imandan çıkarır, diyenler

ALTINCI KONU: İmanın Artıp Eksilmesi
Birinci Görüş: İman artar ve eksilir
İkinci Görüş: İman artmaz ve eksilmez
Üçüncü Görüş: İman artar fakat eksilmez

YEDİNCİ KONU: İman ve İslam Aynı Mıdır Yoksa Farklı Mıdır?
Birinci Görüş: İman ile İslam aynı şeydir
İkinci Görüş: İmanla İslam farklıdır

SEKİZİNCİ KONU: Mukallidin İmanı


İKİNCİ BÖLÜM: İNKÂR


BİRİNCİ KONU: Küfrün Lügat Manası ve Tarifi

İKİNCİ KONU: Küfrün Kısımları
Birinci Kısım: Açık küfür
1) Cehaletten kaynaklanan küfür
2) Bilinçli olarak ısrar edilen küfür
İkinci Kısım: Gizli küfür

ÜÇÜNCÜ KONU: Tekfirde İhtiyatlı Olmak
Birinci Mesele: Bugün insanlar inançlarında kararlı değillerdir
İkinci Mesele: Küfür hükmü vermek ağır sorumluluğu gerektirir
Üçüncü Mesele: Her küfür imandan çıkarmaz
Dördüncü Mesele: Küfre düşmeyi önleyen mazeretler
Birinci Mazeret: İkrah (zorlama)
İkinci Mazeret: Te'vil etmek
Üçüncü Mazeret: Cehalet

DÖRDÜNCÜ KONU: Allâh'ın İndirdikleri ile Hükmetmeyenlerin Hükmü
Birinci Olarak: İbn-i Cerîret-Taberî'nin izâhı
İkinci Olarak: Kurtubî'nin izâhı
Üçüncü Olarak: Âlûsî'nin izâhı
Dördüncü Olarak: Mevdûdî'nin izâhı
Beşinci Olarak: Şinkîtî'nin izâhı
Altıncı Olarak: Şehit Abdulkadir Udeh'in izâhı
Yedinci Olarak: Şehit Üstad Abdullah Azzam'ın izâhı
Sekizinci Olarak: Şehid Üstad Seyyid Kutub'un izâhı
Bu konu hakkındaki kanaatimiz:

BEŞİNCİ KONU: Tağutun Manası

ALTINCI KONU: Büyük Günâh İşleyenin Hükmü
Birinci Mesele: Büyük günâhların sayısı
İkinci Mesele: Dinden çıkarıp çıkarmayacağı ihtilaflı olan büyük günâhlar
Birinci Büyük Günah: Namazı kasıtlı bir şekilde terk etmek
İkinci Büyük Günah: Kanı helal olmayan bir mümini kasten öldürmek
Üçüncü Kısım Büyük Günâhlar: Bunlar zina etmek, içki içmek, hırsızlık yapmak, gasp etmek ve benzeri günahlardır.


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TEVHİD VE ŞİRK


BİRİNCİ KONU: Tevhid ve Şirkin Anlamları

İKİNCİ KONU: Tevhidin Delilleri

ÜÇÜNCÜ KONU: Tevhid ve Şirkin Kısımları
Birinci Mesele: Cumhur Ulemaya Göre Tevhid ve Şirkin Kısımları
İkinci Mesele: İbn-i Ebî'l-İzz'e Göre Tevhid ve Şirkin Kısımları
Üçüncü Mesele: Selefiyye Grubu'na göre tevhid ve şirkin kısımları
Birinci Olarak: Tevhidin kısımları
İkinci Olarak: Şirkin kısımları

DÖRDÜNCÜ KONU: Hadislerde Şirk İsmi Verilen Bazı Meseleler
Birinci Mesele: Afsunlamak
Evvela: Afsunlamanın anlamı
İkinci olarak: Afsunlamanın hükmü
İkinci Mesele: Muska takmak
Birinci olarak: Muskanın anlamı
İkinci olarak: Muska takmanın hükmü
Üçüncü Mesele: Mavi boncuk veya nazar boncuğu takmak
Birinci olarak: Anlamı
İkinci olarak: Hükmü
Dördüncü Mesele: Bir şeyi uğursuz görmek
Birinci olarak: Anlamı
İkinci olarak: Hükmü
Beşinci Mesele: Allâh'tan başkasına yemin etmek
Birinci olarak: İzahı
İkinci olarak: Hükmü
Altıncı Mesele: Yağmuru yıldızların yağdırdığına inanmak
Birinci olarak: İzahı
İkinci olarak: Hükmü


DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: ALLÂH'A İMAN


BİRİNCİ KONU: "Allâh" Kelimesinin Lügat Manası

İKİNCİ KONU: Allâhu Teâlâ'nın İsimleri

ÜÇÜNCÜ KONU: Allâhu Teâlâ'nın Sıfatları
Birinci Mesele: Allâhu Teâlâ'nın sıfatlarının kısımları
İkinci Mesele: Bu sıfatların izahı
Birici Kısım: Sıfat-ı Zatiyye
1. Vücud Sıfatı (Allâh'ın var olması)
2. Kıdem Sıfatı (Allâh'ın başlangıcının olmaması)
3. Beka Sıfatı (Allâh'ın Sonunun Olmaması)
4. Vahdaniyet sıfatı (Allâh'ın Bir Olması)
5. Kıyam Bi Zâtihî Sıfatı (Allâh'ın Varlığının Kendisinden Olması)
6. Muhalefetün li'l-Havâdis Sıfatı(Allâh'ın Yaratılanlara Benzememesi)
İkinci Kısım: Sıfat-ı Subûtiyye veya Sıfatu'l-Me`ânî
1. Hayat Sıfatı:
2. İlim Sıfatı
3. İşitme Sıfatı
4. Görme Sıfatı
5. İrade Sıfatı (Allâh'ın Dilemesi)
6. Kudret Sıfatı (Allâh'ın GüçYetirmesi)
7. Kelam Sıfatı (Allâh'ın Konuşması)
8. Tekvin Sıfatı (Allâh'ın var etmesi)

DÖRDÜNCÜ KONU: Allâhu Teâlâ'nın Gözle Görülmesi
Birinci Mesele: Allâhu Teâlâ'nın dünyada görülmesi
1. Bazılarına göre görmemiştir.
2. Bazılarına göre ise Yüce Mevlâ'yı, Rasûlullah görmüştür.
İkinci Mesele: Allâhu Teâlâ'nın mahşerde görülmesi
Üçüncü Mesele: Allâhu Teâlâ'nın cennette görülmesi

BEŞİNCİ KONU: Müteşâbih Naslar (el-Esmâ'u ve's-Sıfât)
Birinci Mesele: Müteşâbih nasların kısımları
1. Yüz Anlamına Gelen "Vech" Kelimesi
2. Göz Anlamına Gelen "Ayn" Kelimesi
3. El Anlamına Gelen "Yed" Kelimesi
4. El İçi Anlamına Gelen "Keff" Kelimesi
5. Sağ El, Anlamına Gelen "Yemîn" Kelimesi
6. Bir Avuç, Anlamına Gelen "Kabza" Kelimesi.
7. Parmak Anlamına Gelen "Isba" Kelimesi
8. Ayak Anlamına Gelen "Ricl" ve "Kadem" Kelimeleri
9. Baldır Anlamına Gelen "Sâk" Kelimesi
10. Şekil ve Biçim Anlamına Gelen "Suret" Kelimesi
11. Yüksekte Olma Anlamına Gelen "Uluvv" Kelimesi
12. Oturma (Tahtın Üzerine Kurulma) Anlamına Gelen "İstiva" Kelimesi
13. Gelmek Anlamına Gelen "Etâ" ve "Câe" Kelimeleri
14. İnmek Anlamına Gelen "Nuzûl" Kelimesi:
15. Gülmek Anlamına Gelen "Dıhk" Kelimesi:
16. Sevinmek Anlamına Gelen "Ferh" Kelimesi:
17. Beraber Olmak Anlamına Gelen "Maiyyet" Kelimesi:
18. Sevmek Anlamına Gelen "Muhabbet" Kelimesi:
19. Kızmak, Öfkelenmek Anlamına Gelen "Gadab" Kelimesi:
İkinci Mesele: Bu gibi naslar hakkında âlimlerin görüşleri
Birinci Kısım Âlimler: Teslimiyetçi Selef-i Sâlihîn Ulemâsı
İkinci Kısım Âlimler: Tevilci Halef Ulemâsı
Üçüncü Kısım Âlimler: Zahirci Selefiyye Ulemâsı
Halef ulemâsı Selefiyye Grubu'na bu meselede şu cevabı vermişlerdir:
Selefiyye bu iddialarına dair şu iki delili ileri sürmüşlerdir
? Muhammed Ebû Zehra'nın konu ile ilgili görüşü:
Dördüncü Kısım: Ta`tîlci Mutezile Fırkası Mensupları
Beşinci Kısım: Benzetici Müşebbihe ve Mücessime Fırkalarına Mensup Olanlar
Üçüncü Mesele: Müteşâbih Naslara En Bariz İki Örnek
Birinci Misâl: Allâhu Teâlâ'nın Arş'ın Üzerinde Bulunması Meselesi
1. Selefiyye Grubu:
2. Halef Uleması:
İkinci Misâl: Allâhu Teâlâ'nın Dünya Semasına İnmesi Meselesi
Bu konudaki naçiz kanaatimiz şudur:

ALTINCI KONU: Muhkem ve Müteşâbih Kavramları
1. Muhkem, manası bilinen; müteşâbih, manası bilinmeyendir
2. Muhkem, manası açık olan; müteşâbih, manası kapalı olandır
3. Muhkem, nesh eden; müteşâbih ise nesh edilendir
4. Muhkem, hikmetleri aklen bilinen; müteşâbih ise hikmetleri idrak edilemeyendir
5. Muhkem, farzları, vaadleri ve tehditleri içeren; müteşâbih ise kıssaları ve misalleri zikredendir
6. Muhkem, Allâhu Teâlâ'nın helal ve haramlarını kesin beyan eden; müteşâbih ise bunlar dışında kalanlardır


BEŞİNCİ BÖLÜM: MELEKLERE İMAN


BİRİNCİ KONU: Meleklerin Tarifi

İKİNCİ KONU: Meleklerin Varlığını Ispat Eden Deliller:
1. Naklî Deliller
2. Aklî Deliller

ÜÇÜNCÜ KONU: Meleklerin Müşterek Sıfatları
1. Melekler nurdan yaratılmışlardır
2. Melekler insanlardan önce yaratılmışlar ve Hz. Âdem'e saygı secdesi yapmakla emrolunmuşlardır
3. Meleklerde insanlardaki özel beşerî haller yoktur
4. Melekler günâh işlemezler
5. Melekler kısa zamanda uzun mesafeler kat ederler
6. Melekler kanatlıdır
7. Meleklerin sayıları oldukça çoktur, onların adedini ancak Allâh bilir.
8. Melekler güzel şekillere girebilirler.
9. Melekler hayâlı ve edeplidirler.
10. İnsanların rahatsız oldukları şeylerden melekler de rahatsız olurlar.
11. Melekler, köpeğin veya canlı bir şeyin resminin yahut çanın ya da cünüplükten uzun süre yıkanmamayı adet edenin bulunduğu bir mekana girmezler.
12. Melekler, Allâh'ın sevdiği kulu severler, buğzettiğine de buğzeder-ler.
13. Melekler müminler için dua ederler.
14. Melekler kâfirlere lanet okurlar.
15. Melekler savaşlarda, kâfirlere karşı müminlere yardım ederler.
16. Melekler gaybı bilmezler.

DÖRDÜNCÜ KONU: Meleklerin Sınıfları
Birincisi: Bulundukları yer bakımından kısımları:
İkincisi: Yaptıkları görevler bakımından kısımları:
Birinci Kısım: Meleklerin en ileri gelenleri
1. Cebrâîl
2. Mîkâîl
3. İsrâfîl
4. Ölüm Meleği Azrâîl
İkinci Kısım: Arş'ı Yüklenen Melekler
Üçüncü Kısım: Cennette Görevlendirilen Melekler
Dördüncü Kısım: Cehennemde Görevlendirilen Melekler
Beşinci Kısım: Dağlar Meleği
Altıncı Kısım: Anne Rahmine Görevlendirilen Melek
Yedinci Kısım: Amelleri Yazmakla Görevli Olan Melekler
Sekizinci Kısım: İnsanı Korumakla Görevli Olan Melekler
Dokuzuncu Kısım: Münker ve Nekir Melekleri
Onuncu Kısım: Yeryüzünde Seyahat Eden Melekler


ALTINCI BÖLÜM: KİTAPLARA İMAN


BİRİNCİ KONU: "Kitap" Kelimesinin Anlamı

İKİNCİ KONU: İlahi Kitapları Bilme Kaynağı

ÜÇÜNCÜ KONU: İlâhî Kitaplara İmanın Delilleri

DÖRDÜNCÜ KONU: İlâhî Kitapların Sayısı

BEŞİNCİ KONU: Üç Büyük Kitabın Bugünkü Durumu
Birinci Büyük Kitap: Kur'an-ı Kerim
Birinci Mesele: Kur'an'ın, diğer ilahi kitaplar arasındaki mertebesi
1. Kur'an-ı Kerim önceki kitapları nesh edip yürürlükten kaldırmıştır
2. Kur'an-ı Kerim diğer kitaplara hâkimdir
3. Kur'an-ı Kerim evrenseldir
4. Kur'an'ı, Allâh korumaktadır.
5. Kur'an mükemmel bir hayat sistemidir
İkinci Mesele: Kur'an'ın Özellikleri
1. Kur'an hak bir kitaptır
2. Kur'an, akılların eremeyeceği her şeyi açıklamaktadır
3. Kur'an doğru yolu gösteren rehberdir
4. Kur'an âlemlere rahmettir
5. Kur'an-ı Kerim nurdur
6. Kur'an-ı Kerim en büyük öğüttür
7. Kur'an-ı Kerim şifadır
8. Kur'an-ı Kerim ilahi bir zikirdir
9. Kur'an-ı Kerim bedenler için bir ruhtur
10. Kur'an-ı Kerim tümüyle hayırdır
11. Kur'ân, kendisine iman edip onunla amel edene hazine kapılarını açar, kâfirler ise ondan nasiplenemezler
12. Kur'an'ın hazineleri tükenmez
13. Kur'an-ı Kerim ilahi bir fermandır
İkinci Büyük Kitap: Tevrat (Yazılı Dinî Metinler)
Birinci Mesele: Tevrat'ın lügat manası
İkinci Mesele: Tevrat'ın tahrif edilmesi
a. Hz. Lut'a iftiraları
b. Hz. Davud'a iftiraları
c. Hz. Harun'a iftiraları
d. Hz. Süleyman'a iftiraları
Üçüncü Mesele: Tevrat'ın bugünkü durumu
Dördüncü Mesele: Talmud (Sözlü dini metinler)
1. Mişna'nın oluşturulması
2. İki Gemeraların (Tamamlayanların) oluşturulması
Beşinci Mesele: Yahûdîlerin Mezhepleri
1. Rabbaniyyun (Rabbanistler) Mezhebi
2. Karraist Mezhebi
Altıncı Mesele: Hz. İsa'dan önce Yahûdîlerin sapık halleri
Üçüncü Büyük Kitap: İncil
Birinci Mesele: İncil'in lügat manası
İkinci Mesele: Asıl İncil'in mahiyeti
Üçüncü Mesele: Şu andaki İncillerin içerikleri
Dördüncü Mesele: İncil'in tahrifi
Beşinci Mesele: Bugünkü İnciller'in son şekli
1. Matta'nın İncil'i
2. Markos'un İncil'i
3. Luka'nın İncil'i
4. Yuhanna'nın İncil'i
Altıncı Mesele: Barnabas İncil'i
1. Bunun Yazarı
2. Barnabas İncil'inin ortaya çıkışı
3. Barnabas İncili'nin diğer İnciller'den farkı
Yedinci Mesele: Konsüller
Sekizinci Mesele: Hıristiyanların bugünkü inancı
Dokuzuncu Mesele: Hıristiyanların mezhepleri


YEDİNCİ BÖLÜM: PEYGAMBERLERE İMAN


BİRİNCİ KONU: Peygamberin Tarifi

İKİNCİ KONU: Peygamber Gönderilmesinin Hikmeti

ÜÇÜNCÜ KONU: Peygamberleri ve Getirdiklerini Tasdik Etmek İmanın Şartıdır:

DÖRDÜNCÜ KONU: Peygamberlerin Sıfatları
1. Sıdk (doğru söylemek) sıfatı
2. Emanet (güvenilir olmak) sıfatı
3. Tebliğ sıfatı
4. Fetânet (akıllı, zeki, uyanık olmak) sıfatı
5. İsmet (masum olmak) sıfatı
Birinci Mesele: Peygamberlerin masum oldukları hususlar
İkinci Mesele: Peygamberlerin zelleleri ve izahı
1. Zellenin anlamı
2. Zellelere misaller
3. Bu zellelerin izahı
Üçüncü Mesele: Peygamberlerin masumiyetini sağlayan güç

BEŞİNCİ KONU: Peygamberlerin Sayıları

ALTINCI KONU: Peygamberlerin Ulu'l `Azm olanları:

YEDİNCİ KONU: Peygamber oldukları ihtilaflı olanlar
1. Lokman
2. Zülkarneyn
3. Üzeyr
4. Hızır
5. Yûşâ b. Nûn
6. Meryem ve Âsiye

SEKİZİNCİ KONU: Kur'ân'daki Peygamberlerden Bir Kısmının Kıssaları:
Bir: Âdem aleyhisselam
Hz. Âdem'in özetle hayatı:
Hz. Âdem'in hayatından alacağımız öğütler:
İki: İdris aleyhisselam
Üç: Nuh aleyhisselam
Dört: İbrahim aleyhisselam
Beş: Hz. Musa aleyhisselam
Altı: İsa aleyhisselam
Yedi: Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem
Birinci Mesele: Hz. Muhammed'in Nesebi:
İkinci Mesele: Hz. Muhammed'in Hayatı
1. Hüzün Yılı ve Taif Seferi
2. İsra ve Mirac Hadisesi
3. Gizli Davet, Açık Davet
4. Medinelilerden İlk İman Edenler
5. Birinci Akabe Beyatı
6. İkinci Akabe Beyatı ve Hicret
7. Medine'deki Hayatı

DOKUZUNCU KONU: Peygamberlerin Mucizeleri
Birinci Mesele: Mucizenin Tarifi
İkinci Mesele: Mucize ile Diğer Akıl Ötesi Şeyler Arasındaki Fark
Üçüncü Mesele: Mucizeyi İnkâr Etmenin Hükmü
Dördüncü Mesele: Peygamberlere Verilen Mucizelere Örnekler
1. Hz. Nuh'a verilen mucizeler:
2. Hz. Salih'e verilen mucizeler:
3. Hz. İbrahim'e verilen mucizeler:
4. Hz. Musa'ya verilen mucizeler:
5. Hz. İsa'ya verilen mucizeler:
6. Hz. Muhammed'e Verilen Mucizeler:
Birinci Mesele: Rasûlullah'ın Mucizelerinin Kısımları


SEKİZİNCİ BÖLÜM: AHİRETE İMAN


BİRİNCİ KONU: Âhirete İmanın Mahiyeti

İKİNCİ KONU: Âhirete İmanın Önemi
1. Âhirete iman etmek, İslâm'ın temel esaslarının en önemlilerindendir
2. Âhirete iman etmek kulu kötülüklerden alıkoyar

ÜÇÜNCÜ KONU: Âhiretin Hak Olduğunu Gösteren Deliller
1. Kâinatın yoktan var edilmesi
2. Kâinatta sayısız vakıaların meydana gelmeleri
3. İlahi adaletin ortaya çıkması

DÖRDÜNCÜ KONU: Kıyamet Gününün İsim ve Sıfatları

BEŞİNCİ KONU: Kıyametin Ne Zaman Kopacağını Ancak Allâh Bilir :

ALTINCI KONU: Kıyametin Alâmetleri
Birinci Kısım Alâmetler: Kıyametin büyük alâmetleri
Birinci Büyük Alâmet: Mehdî'nin gelmesi
Birinci Mesele: Mehdî'yi tanıtan vasıfları
İkinci Mesele: Mehdî'nin geleceğini beyan eden hadis-i şerîfler
Üçüncü Mesele: Mehdî'nin geleceğine işaret eden hadisler
Dördüncü Mesele: Mehdî hakkındaki hadisler manen mütavatirdir
Beşinci Mesele: Mehdî hakkında yazılan eserlerden bazıları
Altıncı Mesele: Mehdî'nin geleceğini inkâr edenler
Yedinci Mesele: Mehdî'nin geleceğini inkâr edenlerin delilleri
Sekizinci Mesele: Mehdî'nin geleceğini inkâr edenlerin delillerine cevaplar
İkinci Büyük Alâmet: Deccâl'in çıkması
Birinci Mesele: Deccâl hakkındaki hadisler mütevâtirdir
İkinci Mesele: Deccâl ile ilgili uzun hadislere misaller
Üçüncü Mesele: Deccâl'i tanıtan sıfatları
Dördüncü Mesele: Deccâl'in çıkacağı yer
Beşinci Mesele: Deccâl'in ordusu
Altıncı Mesele: Deccâl'in istidrâcları (akıl üstü harikaları)
Yedinci Mesele: Deccâl'e uyacak insan sınıfları
Sekizinci Mesele: Deccâl'in şerrinden korunma
Dokuzuncu Mesele: Deccâl'in kalma süresi
Onuncu Mesele: Deccâl'in âkıbeti
On Birinci Mesele: Deccâl'den önceki küçük deccâller
Üçüncü Büyük Alâmet: Hz. İsâ'nın semâdan inmesi
Birinci Mesele: Hz. İsâ'nın ineceğini beyan eden deliller
İkinci Mesele: Hz. İsâ'nın ineceğini beyan eden hadisler mütevatirdir
Üçüncü Mesele: Hz. İsâ'yı tanıtan sıfatları
Dördüncü Mesele: Hz. İsâ'nın ineceği zaman ve mekân
Beşinci Mesele: Hz. İsâ'nın yapacağı icraatlar ve son durumu
Dördüncü Büyük Alâmet: Ye'cûc ve Me'cûc'ün yeryüzüne yayılması
Birinci Mesele: Ye'cûc ve Me'cûc hâdisesini beyan eden naslar
İkinci Mesele: Ye'cûc ve Me'cûc'ü tanıtan sıfatları
Üçüncü Mesele: Ye'cûc ve Me'cûc'ün önlerine sed yapılması
Beşinci Büyük Alâmet: Dâbbetu'l-Arz'ın çıkması
Altıncı Büyük Alâmet: Güneşin batıdan doğması
Yedinci Büyük Alâmet: Ateşin çıkması
Sekizinci Büyük Alâmet: Dünyayı duman kaplaması
Dokuz, On ve On Birinci Büyük Alâmetler: Yerde çökmelerin olması, insanların şekillerinin değişmesi ve üstlerinden sert cisimlerin atılması
İkinci Kısım Alâmetler: Kıyametin küçük alâmetleri
Hz. Muhammed'in (sav) peygamber olarak gönderilmesi
Hz. Muhammed'in (sav) vefâtı
Kudüs'ün fethedilmesi
Müslümanların çokça ölmeleri
Malın dolup taşması
Fitnelerin çıkması
Peygamberlik iddia eden yalancıların çıkması
Güven ve emniyetin hâkim olması
Emanete ihanet edilmesi
İlmin kalkması, cehaletin hâkim olması
İyi insanların azalması, kötülerin yükselip yönetime el koymaları
Güvenlik güçlerinin artması
Giyinmiş oldukları halde çıplak gibi olan kadınların çoğalması
Zinanın yayılması
İçkinin çokça içilip helal görülmesi
Çalgı ve şarkıcıların ortaya çıkmaları ve bunların helal görülmeleri
Yalan söylemenin çoğalması, asılsız haberlerin yayılması
Yalancı şahitliğin çoğalması, doğru şahitliğin örtbas edilmesi
Akrabalık bağının koparılması, hayâsızlığın yayılması ve kötü komşuluğun açıkça görülmesi
İnsanî ilişkilerin koparılması ve kimsenin kimseyi tanımaması
Kişinin sadece tanıdığına selam vermesi
Kadınların çoğalıp erkeklerin azalması
Cariyenin, efendisini doğurması
Bu ümmette Allâh'a ortak koşmanın görülmesi
Müminlerin rüyalarının doğru çıkması
Yırtıcı hayvanların ve cansız varlıkların insanlarla konuşmaları
Ticarî pazarların birbirlerine yakınlaşmaları
Ticaretin artması ve insanların sapması
Faiz alıp vermenin yaygınlaşması
Cimriliğin artması
İnsanların bina yükseltmede yarışmaları
Camilerin süslenilmesi ve onlarla övünülmesi
Arap topraklarının çayıra dönüşmesi
Fırat Nehri'nin altın olan bir dağı açığa çıkarması
Kahtanlılar'dan bir kişinin çıkıp insanları sopayla idare etmesi
İnsanların çokça öldürülmeleri
Acemlerle savaşılması
Türklerle savaşılması
Rumlar'ın (Hıristiyanlar'ın) çoğalıp Müslümanlarla savaşmaları
İstanbul'un savaşsız fethedilmesi
Yahûdîlerle son savaşın yapılması
Yağmurların bolca yağması, bitkilerin bitmemesi
Depremlerin çoğalması
Zamanların birbirlerine yaklaşmaları
Ölümün arzulanması
Bütün insanların Medîne'yi terk etmeleri ve orayı vahşi hayvanların istilası
Yumuşak bir rüzgârın esip müminlerin ruhlarını alması
Kâfirlerin Müslümanların başlarına üşüşmeleri
Beytullah'a saldırma ve Kâbe'yi yıkma
Yeryüzünde "Allâh! Allâh!" diyen kimsenin kalmaması

YEDİNCİ KONU: Ölüm:
Birinci Mesele: İnsana ölümü anında yapılması gerekenler
Kelime-i şehâdetin telkin edilmesi
Ölenin yanında Yâsîn Sûresi'nin okunması
Ölenin yanında hayırlı olan şeylerin söylenmesi
Ölenin canı çıktıktan sonra gözlerinin kapatılması
İkinci Mesele: Ölüm dehşetinin zorluğu
Üçüncü Mesele: Ölüm anında gökten meleklerin inmesi
Dördüncü Mesele: Ani ölümler mümin için rahatlık, fâcir için ise 'gazablının (Allâh'ın) yakalaması'dır
Beşinci Mesele: Kul öleceği yere kendisi gider
Altıncı Mesele: Can veren kişiyle önce ölenlere selâm gönderilmesi

SEKİZİNCİ KONU: Ölümden Sonra Ruhların Durumu
Birinci Mesele: Ruhların yok olmaması
İkinci Mesele: Ölümden sonra ruhların karargâhlarının farklı olması
Peygamberlerin ruhlarının karargâhları
Şehitlerin ruhlarının karargâhları
Müminlerin ruhlarının karargâhları
Kâfirlerin ruhlarının karargâhları
Üçüncü Mesele: Ölümden sonra ruhların bedenlerle irtibat halinde olmaları
Dördüncü Mesele: Ruhların birbirleriyle görüşmeleri
Beşinci Mesele: Ruhların, yeni ölenin ruhundan sağ bıraktıklarını sormaları

DOKUZUNCU KONU: Kabir Azabı
Birinci Mesele: Kabir azabı haktır
İkinci Mesele: Kabir azabı kimlere yapılır?
Kabir azâbı müminlerin günahkârlarına yapılır
Kabir azabı kâfirlere, fetret döneminde ölenlere ve ehl-i kitâba da yapılır
Üçüncü Mesele: Kabir azabının çeşitleri
Kabrin sıkması
Ölünün tokmakla dövülmesi
Öleni ejderhaların ve yılanların ısırmaları
Ölenin, kendisini bakırdan tırnaklarla tırmalaması
Ölenlerin, avurtlarının kancalarla yırtılması, kafalarının taşla ezilmesi, tandırda yanmaları ve kandan nehir içinde yüzmeleri
Ölenin, kıyamete kadar yerin dibine doğru gömülmesi
Ganimetten çalınan malın ateşe dönüşüp çalanı kıyamete kadar yakması
Ölene cehennemden pencere açılıp oradaki yerinin gösterilmesi, ona ateşten elbiseler giydirilmesi ve altına ateşten sergiler serilmesi
Dördüncü Mesele: Kabir azabından korunmanın yolları
Kabir azabından Allâh'a sığınmak
Kabir azabına sebep olan amelleri yapmamak
Beşinci Mesele: Kabir azabına dair bazı hükümler

ONUNCU KONU: Şefaat Etmek
Birinci Mesele: Şefaatin şartları
Allâhu Teâlâ'nın, şefaat edecek kimseye, şefaat etmesi için izin vermesi
Allâhu Teâlâ'nın, şefaat edilecek kimseye, şefaat edilmesi için izin vermesi
Şefaat edilecek kimsenin imanlı olarak ölmesi
Mutezile ve Hariciye fırkalarına göre şefaat edilenin, ölmeden önce, işlediği büyük günahlardan tevbe etmesi
İkinci Mesele: Şefaat edecek olanlar
Bizzat Allâhu Teâlâ'nın Şefâat Etmesi
Kur'ân-ı Kerîm'in Şefâat Etmesi
Melekler'in Şefâat Etmeleri
Peygamberler'in Şefâat Etmeleri
Hz. Muhammed'in (sav) Şefâat Etmesi
Birinci Husus: Kıyamette ilk şefaat edecek olan Hz. Muhammeddir (sav)
İkinci Husus: Rasûlullâh'ın (sav) şefaatinin çeşitleri
Üçüncü Husus: Rasûlullâh'ın (sav) şefaatine erişecek olanlar
Âlimlerin şefaat etmeleri
Şehitlerin şefaat etmeleri
Sıddıkların şefaat etmeleri
Müminlerin birbirlerine şefaat etmeleri
Çocukların ana ve babalarına şefaat etmeleri
Hz. Osman'ın şefaat etmesi
Yaşlı insanın şefaat etmesi

ON BİRİNCİ KONU: Cennetteki Nimetler

ON İKİNCİ KONU: Cehennemin Azabı

ON ÜÇÜNCÜ KONU: Cennet ve Cehennemin Sonsuzluğu
Birinci Mesele: Cennetin sonsuz olması
İkinci Mesele: Cehennemin sonsuz olması

DOKUZUNCU BÖLÜM: KAZÂ VE KADERE İMAN


BİRİNCİ KONU: Kazâ ve Kaderin Anlamları
1. Lügat manaları
2. Istılahî manaları

İKİNCİ KONU: Kazâ ve Kaderin İzâhı
Birinci Husus: Allâhu Teâlâ ezelde her şeyi bilir
İkinci Husus: Allâhu Teâlâ her şeye kadirdir
Üçüncü Husus: Allâhu Teâlâ mutlak adalet sahibidir
Dördüncü Husus: Allâhu Teâlâ yaptıklarından asla hesaba çekilemez

ÜÇÜNCÜ KONU: Kaderin Hak Olduğunu Bildiren Naslar

DÖRDÜNCÜ KONU: Kader Hakkında Tartışmak Yasaklanmıştır

BEŞİNCİ KONU: Kaza ve Kadere Razı Olmak Gerekir

ALTINCI KONU: Kadere Dayanıp Ameli Terk Etmek Yasaklanmıştır:

YEDİNCİ KONU: Kadere Dayanıp Sebepleri Terk Etmek Caiz Değildir :

SEKİZİNCİ KONU: Salih Ameller Kurtuluşun Teminatı Değillerdir :

DOKUZUNCU KONU: Kaderi İnkâr Edenlerin Âkıbetleri Vahimdir :

ONUNCU KONU: Kaderin Değişip Değişmeyeceği
Birinci Mesele: Allâhu Teâlâ'nın ilmi değişmez
İkinci Mesele: Levh-i Mahfûz'da yazılanların değişmesi
Üçüncü Mesele: Meleklerin Levh-i Mahfûz'dan aldıkları bilgilerin değişmesi
Dördüncü Mesele: Kaza ve kaderin genel anlamda değişmeyeceğini beyan eden naslar
Beşinci Mesele: Kaza ve kaderin değişebileceklerini imâ eden naslar
Altıncı Mesele: Kaza ve kaderin değişebileceklerini imâ eden nasların izahı
Birinci Olarak: Kaza ve kaderin değişeceğini imâ eden şu ayetin izâhı
İkinci Olarak: Kaderin değişeceğini imâ eden hadislerin yorumu

ONUNCU BÖLÜM: KERÂMET


BİRİNCİ KONU: Kerâmet ve Velînin Tarifleri

İKİNCİ KONU: Velîlerin Sıfatları

ÜÇÜNCÜ KONU: Kerametin Delilleri
Birinci Kısım: Kur'ân'da zikredilen deliller
İkinci Kısım: Hadislerde zikredilen deliller
Üçüncü Kısım: Sahabîlerde müşâhede edilen vâkıalar

DÖRDÜNCÜ KONU: Velilerin Sayıları ve Mertebeleri
Birinci Mesele: Velilerin sayılarını ve mertebelerini zikreden hadislere örnekler
İkinci Mesele: Âlimlerin, velîlerin sayılarını ve mertebelerini bildiren hadislere dâir görüşleri

ON BİRİNCİ BÖLÜM: CİNLERİN VARLIĞINA İMAN


BİRİNCİ KONU: "cin" Kelimesinin Lügat ve Istılâhî Manaları :

İKİNCİ KONU: Cinlerin Varlığı Haktır
Birinci Mesele: Cinlerin varlığını beyan eden deliller
İkinci Mesele: Cinlerin varlığını inkâr edenler
Birinci Kısım İnkârcılar: Cinler hakkındaki naslara itibar etmeyenler
İkinci Kısım İnkârcılar: Cinler hakkındaki nasları tevil edenler
Üçüncü Mesele: Cinleri inkâr etmenin hükmü

ÜÇÜNCÜ KONU: İblîs'in Aslı
Birinci görüş: İblîs cinlerdendir, meleklerden değildir
İkinci görüş: İblîs meleklerdendir, cinlerden değildir

DÖRDÜNCÜ KONU: Cinlerle Şeytânların Aynı Cins Olup Olmamaları :
Birinci görüş: Cinlerle şeytânlar aynı cinstir
İkinci görüş: Cinlerle şeytânlar ayrı cinslerdir

BEŞİNCİ KONU: Cinlerin Ortak Sıfatları
Birinci sıfatları: Ateşten yaratılmışlardır
İkinci sıfatları: Akıl sahibidirler
Üçüncü sıfatları: Cinsiyetleri vardır
Dördüncü sıfatları: Yiyip içerler
Beşinci sıfatları: Cinler çeşitli şekillere girebilirler
Altıncı sıfatları: Cinler Rasûlullâh'ın (sav) şekline giremezler
Yedinci sıfatları: Cinler insanları görürler, insanlar onları görmezler
Sekizinci sıfatları: Cinler gaybı bilmezler
Dokuzuncu sıfatları: Cinler ve şeytânlar belli yerlerde yaşamayı tercih ederler
Onuncu sıfatları: Belli zamanlarda çevreye yayılırlar
On birinci sıfatları: Cinler göklere tırmanırlar
On ikinci sıfatları: Cinler oldukça zor ve ağır işleri başarırlar
On üçüncü sıfatları: Cinlerin, sâlih kullar üzerinde hiçbir hâkimiyetleri yoktur
On dördüncü sıfatları: Cinler, mucize ve keramet gibi akıl üstü şeyler yapamazlar
On beşinci sıfatları: Cinler de ölürler
On altıncı sıfatları: Cinler de yükümlülerdir
Birinci Mesele: Cinlerin peygamberleri kimlerdir?
İkinci Mesele: Cinlerin dinin hangi hükümleriyle yükümlü oldukları?
Üçüncü Mesele: Cinlerin ahirette cezalarının ne olacağı?
Dördüncü Mesele: Cinlerin müminlerine ahirette mükâfat var mıdır?
Beşinci Mesele: Cinlerin müminlerinin ahirette kalacakları yer

ALTINCI KONU: Cinlerin İnsanlarla Alakaları
Birinci kısım ilişkiler: Cinlerin insanlarla dostluk ilişkileri
Evlenme ilişkileri
Savunma ilişkileri
İkinci kısım ilişkiler: Cinlerin insanlara karşı düşmanlık ilişkileri
Birinci tür eziyetleri: Cin ve şeytânların insanlara verdikleri manevî zararlar
İkinci tür eziyetleri: Cin ve şeytânların insanlara verdikleri maddî zararlar

YEDİNCİ KONU: Cinlerin Sara Hastalığında Katkıları
Birinci Mesele: Saranın türleri
İkinci Mesele: Sara hastalığının tedavisi
Birinci Olarak: Maddî etkenlerden kaynaklanan saranın tedavisi
İkinci Olarak: Şeytanların çarpmaları sonucu oluşan saranın tedavisi
Üçüncü Mesele: Saralıyı meşru olmayan vasıtalarla tedavi etmek caiz değildir
Dördüncü Mesele: Cinlerin sara hastalığına sebep olduğunu inkâr edenler

SEKİZİNCİ KONU: Cinlerin Hayvanları

ON İKİNCİ BÖLÜM: SİHİR (BÜYÜ YAPMAK)


BİRİNCİ KONU: Sihrin Lügat ve Istılahî Manaları

İKİNCİ KONU: Sihirle Diğer Harikulade Hususlar Arasındaki Farklar:
1. Sihirle mucize arasındaki fark
2. Sihirle keramet arasındaki fark

ÜÇÜNCÜ KONU: Sihrin Etkisi Haktır

DÖRDÜNCÜ KONU: Sihrin Gerçek Etkisinin Olduğunu İnkâr Edenler :

BEŞİNCİ KONU: Sihrin Türleri
Birinci Kısım: Gerçeği olmayan aldatmalar
El çabukluğuyla aldatmak
Kâhinlik veya falcılık yaparak aldatmak
Kovculuk yaparak insanları birbirlerine düşürmek
İkinci Kısım: Gerçekten insanın aklını ve vücudunu etkileyen sihirler

ALTINCI KONU: Sihirde Kullanılan Vasıtalar

YEDİNCİ KONU: Sihir Yapanların Sınıfları

SEKİZİNCİ KONU: Sihir Yapanlara Gitmenin ve Onlara İnanmanın Hükmü:

DOKUZUNCU KONU: Sihir Yapanın Dinen Hükmü
Birinci Mesele: Mezhep âlimlerinin görüşleri
İkinci Mesele: Mezhep âlimlerinin delilleri

ONUNCU KONU: Sihir Yapanın Dünyadaki Cezası
Birinci Mesele: Müslüman olduğu halde sihir yapanın cezası
İkinci Mesele: Gayrimüslim olan sihirbazın cezası

ON BİRİNCİ KONU: Sihir Yapanın Tevbe Ettirilmesi

ON İKİNCİ KONU: Sihir Yapana Verilen Ücretin Hükmü

ON ÜÇÜNCÜ KONU: Sihri Öğrenme ve Öğretmenin Hükmü

ON DÖRDÜNCÜ KONU: Sihri Bozdurmanın Hükmü ve Yolu

-------------


Kitapdan Yapılmış Dersleri Dinlemek İçin :

EHL-İ SÜNNET AKİDESİ

https://www.islam-tr.org/konu/ehl-i-sunnet-akidesi-tum-delilleriyle.7345/
 

berae24

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Allah razı olsun . harika bir eser. özellikle tekfir virüsüne yakalananlara tavsiye ediilir... Bu arada hasan hocayla tanışma imkanımız var mı ? bir dernek vakıf yada numara ???
 

usamezeyd

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Allah razı olsun . harika bir eser. özellikle tekfir virüsüne yakalananlara tavsiye ediilir... Bu arada hasan hocayla tanışma imkanımız var mı ? bir dernek vakıf yada numara ???
Allah Hasan hocaya hatalarından dönmeyi nasip etsin.tekfirde ihtiyatlı olmak Allahın indirdiği ile hükmetmiyenler, isim ve sıfat bölümü başta olmak üzere birçok yerde hata var ve birçok yerde çelişiyor.Allah bizede hocamızada hatalarımızı göstersin Allahumme amin
 
M

mercan11

Guest
Bismillah, elhamdullillah, we-essalatu we-esselamu ala rasulillah...
Bu mesajı yazmakla yazmamak arasında oldukça düşündüm lakin durumun ciddiyeti açısından yazmakta karar kıldım.
Evvela Hasan KARAKAYA hocayı yıllardır takip ederim, (şahsen olmasa da) kendisini ve görüşlerini yakinen bilirim sanıyordum, fakat bu kitabı okuduktan sonra biraz kanaatim değişti. Öncelikle eserdeki hemen hemen her konuda fırkaların görüşleri detaylı olarak verilerek, sünnet ehlinin görüşünün ortaya konmasına gayret edilmesi yönü ile bu kitap oldukça faydalı bir eserdir. Konulara gelince yukarıda usamezeyd künyeli arkadaşın biraz behsettiği gibi birkaç yerde sanırım sıkıntı var gibi görünüyor. Ben hüküm bölümü veya halkın durumu ile ilgili tespitler konularına girmek istemiyorum, Allahu alem ilim ehli kimseler bu gibi konularda gerekli değerlendirmeleri yapacaklardır. benim bahsetmek istediğim bölüm isim -sıfat bölümüdür. Nitekim hocamız bu bölümde selefin amenheci olarak mufevvida (yani isim sıfat nasları manasızdır diyenler) fırkasının görüşünü kabul etmektir ki bu belkide kitaptaki en sakat görüşlerden biridir, başka sakat görüştemi var dediğinizi duyar gibiyim. Örneğin yine isim sıfat konusunda baş tarafta yapılan sınıflandırmalar (zatı- subuti- müteşabih v.b.) tam anlamıyla yanlıştır, nitekim hocamız müteşabih naslar olarak ele adığı isim sıfat naslarından -vech- yani yüz sıfatı ile ilgili olarak te'vil ehlinin görüşünü tasdikler mahiyette bir tutum sergilemiştir ki buda naçiz kanaati ile çelişmektedir. Devamla 'bu konu hakkında alimlerin görüşleri' başlığı altında yapılan sınıflandırmada tam bir dezanfaktasyon (iki doğru arasında bir yanlışın doğru veya iki yanlış arasında bir doğrunun yanlış gösterilmesi) söz konusudur, çünkü yakinen bilinen ve daha selefin fehmi üzere ilim tahsiline yeni başlayan talebeler tarafından bile ulaşılabilecek (hatta birçoğu türkçeye çevrilmiş) bir çok kaynak eserde selefin mufevvida olmadığı ve te'vil ehlinin şiddetle yerildiği görülmektedir. Kaldı ki bu bölümde sunulan bilgiler kitabın genelinde yazımın başından takdirlerimi sunduğum usulden tamamen uzaaktır. Şöyle ki te'vilci halef ulamasının görüşleri verilmiş devamla zahirci selefiyye uleması (bu tanım bu kitapta ilk olarak karşılaştığım bir tanımdır, tabi Zahid el kevserinin ve takipçilerinin kitaplarını saymazsak) başlığı altında oldukça sınırlı bilgiler verilmiştir. Daha sonra bu iki gurubun biribirine yaptığı eleştiri, tenkit ve cevaplara yer verilmiş fakat buradada ne yazık ki teslimiyetçii selef uleması adı verilen (aslında selefin anlayışını savunan) alimlerin görüşlerinin çok cüzi bir kısmına yer verilmiş ve sanki te'vil ehlinin bunlara karşı bir haklılığı varmış havası estirilmiştir. İlim tahsil etmeyip bu kitapla işe başlayanlar bu bahsettiğimden başka birşey anlayamayacaklardır ne yazık ki.
Devamla hocamız Muhammed Ebu Zehra'nın görüşlerine yer vermiştir lakin ben bunu neden yaptığını anlayamadım (ebu zehranın eski bir mason olduğunu açıkça itiraf etmesi bugün hala mısır askeri akademisinde ebu zehranın itirafları ders olarak okutulması göz önüne alınırsa bu adl sahibi kimselere adaleti zede görmüşlere tercih gibi görünüyor) ebu zehra'nın zahid el kevseri hayranı olduğunu sağır sultan duymuşken, açıkça ibni teymiye düşmanlığı yaptığını bilmeyen kalmamışken hocamızın tevhidin bir cüzü olan bir meselede ebu zehranın görüşüne başvurmasını sadece el ezherde hasan hocanın hocalığını yapmış olmasına bağlıyorum, başka da bişey aklıma gelmiyor doğrusu. Ebu zehra'dan yapılan nakilleri hocamızın dikkatle incelemediğini düşünüyorum nitekim o şöyle diyor ; <<görülüyorki İbn teymiyye, selefi salihinin mezhebini Kur'an'da ve hadislerde zikredilen"üstte ve altta olmak" "Arşın üzerinde oturmak" "yüz ve el sahibi olmak" "sevmek ve kızmak " gibi sıfatları herhangi bir te'vil yapmadan Allah'a isnad eden bir mezhep sayıyor>>(merak eden Hasan hocanın kitabının 309.sayfasına bakabilir) şimdi ben bunu okuduktan sonra birde ebu zehranın kitabının arapça aslına da müracaat ettim emin olmak için böyle yazdığına evet gerçekten Ebu zehra ibnii teymiyyeyi eleştireyim derken Kur'an, sünnet ve bu ümmetin alimlerinden İbn teymiyye ye iftira etmektedir. Nitekim yukarıda altını çizdiği Altta olma sıfatı diye bir sıfat Allah'a isnat edilemez ve bu ne Kur'anda ne sünnette ne de ibni teymiyyenin kitaplarında geçmemektedir. Yukarıda ki adalet hatırlatmamı yadırgamadınız sanırım.
İkinci bir örnekte ebu zehradan hocamız kitabının 310. sayfasında (bu konuda hüccet olması selefe muarız sözleri ile meşhur oluşu ve imamların kavillerinin onun kavillerini çürütmesi gibi iki yönden geçersiz olmasına rağmen)İbnul cevzi'den yaptığı naklin son kısmında şöyle diyor <<Kim Allah mukaddes zatı ile oturmaktadır derse O'nu gözle görülebilen elle tutulabilen hissi şeylere benzetmiş olur>> gerçektende sadece bu söz okunduğunda ne kadar doğru bir sözdür değilmi? Fakat hocamız nakili burada kesitiği için iş böyle görülüyor metnin orjinal aslında ebu zehra şöyle devam ediyor <<Allah'a hissi işaretler (el hareketi vb.) nispet etmek caiz oluyorsa teşbih ve tescime nasıl götürmez>> Yani birisi eli ile semayı işaret etse Allah semadadır dese Ebu zehra ya göre teşbih ve tescime nasıl götürmez...Allah aşkına siz cariye hadisinde eliyle işaret eden cariyeye mü'min diyen peygamber(sas)i okumadınız mı?
Birde isim sıfat bölümünde en çok dikkat çeken iki durumdan birincisi : el,göz, yüz gibi sıfatların nasları ile ilgili olarak "bunları zahirleri üzere almak Allah'a haşa organ isnat etmektir" şeklindeki sözün çokca tekrarlanmasıdır, gerçi hocamızda gayet iyi bilmektedir ama ben genede hatırlatayım bunların örneğin el için "etten kemikten sinirden oluşmuş organdır" tanımı mahlukat içindir, Şura :11. ayet gereği bu tanımı Allah için düşünmek doğru değildir. İkincisi ise İbn teymiyeye te'vil yaptırma çabasıdır ki ana metinde ve dipnotlarda toplam 3 kere ibni teymiyyede te'vil yapmak zorunda kalmıştır sözü geçmektedir. Bu zorlamadır nitekim şeyhulislamın kitaplarında bugünkülerin anladığı manada (sözün delil nedeniyle ikinci manaya döndürülmesi) te'vilin te si yoktur. Örneğin Allah'ın yüzü meselesinde "Rabbinin yüzü müstesna..." ayetini İbn teymiyyenin zat olarak te'vil ettiği sürekli tekrarlanmıştır. Halbuki bir ibn teymiyye kitabı okusanız hemen görürsünüzki burada geçen vech zat olarak te'vil edilmemiş bilakis vech zatın bir cüzü olduğu için vechin baki kalması zatında baki kalması demektir manasında açıklanmıştır. Ebu zehranın ve hocamızın isim sıfatlar ile ilgili sözlerini incemeye devam etsek birgün yazmak gerekeceğinden burada kesiyorum merak edenler ebu zehranın (ki te'vil ehli olduğunu hocamız nakletmiş elhamdulillah) ve diğer ulemanın mesela İbn teymiyenin kitaplarının asıllarına bakmalıdır.
Ne yazık ki isim sıfat bölümü baştan yeniden ele alıncak bir bölüm olarak bu kitaptaki yerini almış gibi görünüyor...
Son olarak amacımın kırmamak tamir etmek olduğunu bu yazıma cevap yazacak muhtemel arkadaşlara hatırlatırım lütfen sizde hatam varsa güzelce tamir ediniz...
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun
(böyle yazınca bu da tekfirci demeyesiniz sakın bu söz kelamullahtan bir ayettir unutmayasınız)

..
*****
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

karatasyas

Yasin Karataş
İslam-TR Üyesi
Buradaki meseleler teknik konulardır ve buyurduğunuz gibi: İlim tahsil etmeyip bu kitapla işe başlayanlar bu bahsettiğimden başka birşey anlayamayacaklardır ne yazık ki. Derin ilim gerektiren meselelerin forum sitelerinde gündeme getirilmesi mutlaka gereksiz tartışmaları beraberinde getirecektir.

Size tavsiyem hata olarak gördüğünüz konuları yayınevine bildirmenizdir. Arş ezelîdir diyen birisinin görüşlerini tercih etmek mi daha selametlidir yoksa İmam Tahavi'nin de dediği gibi 6 cihet Allah'ı kuşatmaz, diyenlerin görüşünü tercih etmek mi daha selametli... Bu ancak, denk ilim seviyesinde olan kişilerin ilmî müzakeresiyle ortaya çıkar. Bu açıklamayı buraya yazmakla zannediyorum müellifin bu siteye girerek bir açıklama yapmasını murad ediyor değilsinizdir. Peki bu açıklamayı buraya yazmakla size göre hata olan görüşlerin düzeltilmesi nasıl sağlanacaktır?
 

EBU NİDA

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
ALLAHU alem bu sitedeki arkadaşlar hasan hocayı iyi tanıyorlar belki bunlar vasıtasıyla yukarıdaki arkadaşın söylediklerini hasan hocaya ulaştırırlar.Zaten hocamızda hatalarımız olduğunda bize bildirin demişti.gerçi biz katılmadığımız bazı görüşlerini talebelerine söylemiştik yani belkide anlayamadık anlamaya çalışmak istediğimiz yerleri açıklamasını istedik fakat onlar bize tekrardan dönüş yapmadılar.
 
A

Ahl Sunnah

Guest
Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh

Bu kitabı incelemiştim, bu başlık altında bazı kardeşler de değinmişler, bu kitaptaki bazı itikadi hatalardan özetle bahsetmek istiyorum:

1)Selefin İsim ve Sıfat Tevhidi'ndeki Menheci kitapta Mufavvidalık olarak takdim ediliyor. Bu batıldır fakat maalesef çokça düşülen bir hatadır. Özellikle kelam ehli, mesela muasırlardan sayılabilecek Zahid El Kevseri Selefe bunu nisbet etmektedir. Gerçi bu hatanın tarihi epeyi eskilere dayanır. Şeyhulislam İbn Teymiyye (Rahimahullah) Mufavvıdalığın sıfatların tevilinden daha kötü olduğunu, tevfid ile Allah'a içi boş bir kelam indirmenin nisbet edildiğini söylemektedir.

Ehl-i Sünnet'e göre malum sıfatların manası Arabca zahiri üzerinedir, keyfiyetleri mechuldur, Ama Mufavvıdalara göre manaları da mechuldür. Bu meselede daha geniş bilgi edinmek isteyip Arabca bilen kardeşlere Şeyh Abdullah Ğuneyman'ın, Şeyhulislam'ın aynı mevzular üzerine eseri olan El-Fetava El-Hameviyye'ye yaptığı şerhi tavsiye ederim, toplamda 17 ders:


Şerh:





****
 
A

Ahl Sunnah

Guest
2) Bir diğer mesele Allah'ın indirdikleri ile hükmetmemenin hükmü ile ilgili yapılan itikadi hata...

Bu meselede bir ilim ehline soru umum sorulsa da, o ilim ehli tafsilli cevab vermelidir. "Allah'ın indirdiği ile hükmetmemenin hükmü nedir" sorusuna verilen cevab umum olmamalıdır. Yani "küfürdür, küfür değildir, küçük küfürdür" v.b olmamalı tafsile gidilmelidir.

Teşride bulunma, önceden yapılmış bir teşri ile hükmetme, mücerred olarak Allah'ın hükmü ile hükmetmeyi terk etme ayrı ayrı izah edilmelidir. Gerçi bu meselede denecek söz çok fakat dediğim gibi, özet olarak gördüğüm hatalara değinmek istiyorum, tafsilli olarak değil.

Fakat bu meselede kitapta umumen cevab verilmiş ve sonuç olarak da kesin bir neticeye varılmamış, birazdan değineceğim "ne Müslümandır, ne kafirdir" sonucu ile örtüşen bir sona bağlanmış.


***


Abdulmuizz Fida :


Allahın indirdiğiyle hukmetmeyenlerin hukmu bellidir ki, küfürdür. Fakat bu durum Dar'ın durumu, Kişinin Allahın hukmunu reddedip uygulaması ile reddetmeden uygulamaması, kendi imani durumu gibi durumlarda İşlediğinin küfür olmasına rağmen, ebedi cehennemlik kafirlikten kurtulma durumu olabilme imkanının çok düşük bir ihtimal de olsa olabilir endişesiyle sizin gibi kanı malı namusu helal görülüp, ebedi cehennemlik kafir demekten, kendi imanının ahirette heder olup cehenneme yuvarlanmasına korkarak, ilminin azlığından dolayı kişinin kafirlik hükmünü Allaha havale etmektedir.
 
A

Ahl Sunnah

Guest
3) "Ne Müslümandır, ne kafir" veya "bir yönüyle Müslümandır, bir yönüyle kafirdir" sözü çok tehlikeli itikadi bir bid'attır. Mutezilenin meşhur sözünü hatırlatmaktadır.

Bu kitapta bu sözle kendini İslama nisbet eden ve genel olarak İslamla amel eden bir kimse küfürler işlerse o bir yönüyle Müslümandır, ama bir yönüyle de kafirdir kastediliyor anladığım kadarıyla...

Aslen Müslüman olan bir kimse bir küfür dahi işlese, tekfirinin önündeki engeller kalkmış ise kafir olur, eğer kalkmadı ise Müslümandır arası düşünülemez ve hiçbir Sünni alim böyle bir söz söylememiş, aksine buna benzer bir söz söyleyen malum fırka Ehl-i Sünnetce bu sözü sebebiyle devamlı kınanmıştır.

Ahir zamanda akşam Müslüman, sabah kafir olacakların anlatıldığı hadise gelince, birincisi Ehl-i Sünnet bu hadisten bu batıl sonucu çıkarmamıştır, ikincisi bir insanın Müslüman olması için sahip olduğu küfürden beri olması gerekir, bir söz vardır "bir insan İslam'dan hangi kapıdan çıktı ise yine o kapıdan girer", üzerinde kendinin kafir olmasına sebeb olan vasfı taşıyan bir kimse namaz kıldığı an veya şehadet kelimesini söylediği an İslam'a girmiş olmaz.

Ayrıca bu kaide benimsendiğinde çıkacak sonuçları bir düşünelim. Mesela Beşar Esed kafirinin, hem Baasçı hem de Nusayri olmasına rağmen, namaz kılar halde videoları var, yine babasının da, bu kimselere de "ne kafir ne Müslüman" mı denilecek, amacım şahıslar üstünde konuşmak değil ama bu kaidenin batıllığını göstermek istiyorum.

Tekrar ediyorum, aslen Müslüman olan bir kimse küfür işlerse tekfirinin önünde bir engel yoksa kafirdir, İslam üzere yaptığı diğer ameller bu sonucu değiştirmez, küfür işler ama tekfirinin önünde engel/ engeller varsa da şahıs hala Müslümandır, onun için "bu kafirlik ve Müslümanlık arasındadır" denilemez.


***


Abdulmuizz Fida :


Kardeşim çelişkili meselelerden ve ilmimin yetmemesinden dolayı net kafir diyemediği gibi, musluman hukmunu de veremiyorum. Hukum vermeye ilmim yetmiyor, Daruulharbte yaşadığımızdan bu kişilere tekfirin engellerini de uygulayamadığımızdan hukum veremiyorum demek;
Mutezile gibi Menzileteyn beynel menzileteyn hükmünü vermiş gibi 'dinden çıkmış ama kafir olmamıştır, fakat ahirette kafirdir" mi demiş oluyor ki aynı görüyorsun? Allahtan korkun!
 
A

Ahl Sunnah

Guest
4) Hadiste geçen Muaz bin Cebel'in secdesinin ibadet secdesi olduğu, şirk olduğu halde mazur görüldüğü iddia edilmiş yine bu kitapta.

Ehl-i Sünnet bu secdenin selamlama secdesi olduğu, önceki ümmetlerde caiz olduğu, bu sahabenin (Radıyallahu anh) Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)'e bu secde türünden yaptığında haram kılındığı üzerinde birleşmiştir. Bu sahabenin bu amelini şirk olarak vasfetmek de bir itikadi hatadır.

Bu hadis ile cehaletin şirkte mazeret olması ayrı bir mevzudur, bahsettiğimin o mevzuyla ilgisi yoktur. Malumunuzdur ki İbrahim (Aleyhisselam)'ın En'am Suresinde zikredilen kıssasında da benzeri bir hata yapılmakta, Ehl-i Sünnet'in Peygamberlerin ömürlerinin başından sonuna kadar şirk koşmadıkları itikadına muhalefet edilmektedir.

****

Abdulmuizz Fida:

Şeyh Hasan Karakaya'nın "İslam Akaidi" isimli eserinin Küfre Düşmeyi Engelleyen Mazeretler başlığı altında sayfa 114'de Muaz bin Cebel'in (r.anh) Rasulullah (s.a.v.)e secde hadisi zikredilmekte ve dediğinizin aksine ibadet değil, selam secdesi olduğu zikredilmektedir!


Abdullah b. Ebî Evfâ (radıyallahu anh) şöyle demiştir: Muaz b. Cebel Şam’dan geldiği zaman, Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) secde etti.
Rasûlullah (s.a.v.) O'na: “Bu ne Ya Muaz?” buyurdu.
Muaz: “Ben Şam’a vardım, onların, papazlarına ve patriklerine secde ettiklerini gördüm. Bunu sana yapmamızı içimden arzuladım” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): Sakın böyle bir şey yapmayın. Çünkü eğer ben Allah’tan başkasına secde etmeyi her hangi bir kimseye emretmiş olsaydım, kadının kendi kocasına secde etmesini emretmiş olurdum. Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, kadın, kocasının hakkını ödemedikçe, Rabbi’nin hakkını ödemiş olmaz…”[1]

Bu hadis-i şerifi İmam Ahmed de Abdullah b. Ebî Evfa’dan, rivayet etmiştir. Bunun rivayetinde Muaz’ın Yemen’den veya Şam’dan geldiği zikredilmekte ve ilaveten şu ifade bulunmaktadır.
“Muaz Hristiyanlara dedi ki: “Siz bunu niçin yapıyorsunuz?”
Onlar da “Bu bizden önceki peygamberlere verilen selâmdır” dediler.[2]

Heysemî, Mecmau’z-Zevaid adlı eserinde, bu hadis-i Bezzâr ve Taberânî’ nin Suheyb-i Rumi’den rivayet ettiklerini,[3] Ahmed b. Hanbel ve Taberânî’nin Ebû Zabyan’dan, Onun da Muaz’dan rivayet ettiklerini,[4] Bezzâr ve Taberânî’nin Zeyd b. Erkam’dan[5] rivayet ettiklerini zikretmektedir.

[1] İbni Mâce, Nikah, bab. 4, hn. 1853; (Heysemî bu hadisi İbni Hibban’ın da zikrettiğini söylemiş, Sindi’de Heysemî’nin bunu söyleyerek hadisin isnatinın sahih olduğunu söylemek istediğini belirtmiştir.)

[2] Konu ile ilgili olarak bkz. Musned, İmamı Ahmed, IV, 381; Mecmau’z-Zevaid, IV, 309. (Heysemî: “Bu hadisi tam olarak Bezzar rivayet etmiştir, Ahmed ise özet olarak rivayet etmiştir. Ahmed’in ravi zincirindeki adamlar sahih hadis kitâplarının ravileridir. Taberani de bunun bir bölümünü rivayet etmiştir,” demiştir.)

[3] Bkz. Taberani, Mucemu’l-Kebir, VIII, 31, hn. 7294; Bezzar, II, 17.

[4] Bkz. Müsned, İmam Ahmed, V, 227-228; Taberani, Mucemu’l-Kebir, XX, 174, hn. 373.

[5] Bkz. Taberani, Mucemu’l-Kebir, V, 208-209, hn. 5116-5117; Bezzar, hn. 1468, 1469, 1472.
 
A

Ahl Sunnah

Guest
5) Kitabın bir yerinde Şeyhlere istiğasede ve istimdadda bulunmak ihtilaflı bir mesele olarak anılmış, geri bu meselede müellif böyle amelleri yapmamayı tercih ettiğini açıkça zikretmiş ama bu şirk amellerini ihtilaflı gibi sunmak dahi çok ciddi bir itikadi hatadır.


***


Abdulmuizz Fida :

Kardeşim, şeyhlere veya kabirlere istiğase, istimdada bulunmak değil, Yüzü süyü hürmetine diyerek dua etmenin batıllığına rağmen, bu kişilere net olarak kafir demekten sakınmak gerek demektedir!
 
A

Ahl Sunnah

Guest
Yukarıd bahsettiklerim benim şahit olduklarımdır. Kitabın okumadığım kısımlarında hataların olup olmadığına dair bir bilgim yoktur, fakat yazdığım 5 maddeyi ihtiva eden kısımları dikaktli bir şekilde okuduğumu da belirtmek isterim.

Son olarak şunu demek isterim. Hemen hemen tüm dalalet fırkaları Kur'an ve Sünnet nasları ile delil getirmektedir, bu delillerle amel ettiği için de kendisini hak olarak görmektedir.

Doğru olan ise nasları Selef-i Salihin'in anladığı şekilde anlamaya çalışmak, onların delil getirdiği gibi delil getirmek, onlara tabi olmaktır. Kur'an ve Sünnet'in işareti de bu minvaldedir.

Bol bol delil getirmek eğer delillerle murad edilen batıl ise, deliller yanlış fehm ediliyor ise kısacası Selef-i Salihin'in (Rahimahumullah) menhecinden ayrılarak delil getiriliyor ise fayda değil zarar getirir, hidayete değil dalalete düşmeye sebeb olur.

Selef devrinden itibaren Ehl-i Sünnetin itikadını beyan eden pek çok eser yazılmıştır. Elbette ölçü olması yönüyle Selef devrinde yazılanları daha da önemlidir, İmam Ahmed bin Hanbel (Rahimahullah)'ın Sünne'si gibi, Sünni'yim diyen kaç kişi bunlardan haberdar?

veya Sünni ilim ehli iddiasında olup, deliller getirip neticelere varan kimseler ne kadar bu veciz eserlere dayanıyor?

Selef-i Salihin'in üzerinde birleştiği hak olan görüştür, batıl ehlinin dalaleti hatta Sünnet ehlinden olup hata edip şaz kalanların reyleri bu hakkı değiştirmez, az da olsa ihtilaflı hale de getirmez, itikadi ve menheci olarak sarih ve sabit olmamız gerekir eğer hak taife, Ehl-i Sünnet, Ashab'ın yolunda olma iddialarımız varsa, sadece mücerreden onlara kendimizi nisbetimiz bize fayda sağlamaz.

Sözlerimden muayyen bazı kimseleri hedef aldığım düşünülmesin, fakat özellikle şu an bu ülkede şahid olunan bu menheci ve itikadi belirsizlik problemine dikkatinizi çekmek istiyorum. Allah bizlere hakkı hak olarak gösterip bizi ona tabi olmakla, batılı da batıl olarak gösterip bizi ondan uzaklaştırmakla rızıklandırsın.
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Bismillah, elhamdullillah, we-essalatu we-esselamu ala rasulillah...
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun
(böyle yazınca bu da tekfirci demeyesiniz sakın bu söz kelamullahtan bir ayettir unutmayasınız)
Selamsız başlayıb, kafirlere verilen selamla bitirmeniz sebebiyle kendinizi deşifre etmiş olmanızdan ötürü 5 gün (yazma) yasaklandınız.

"Hemen gidin de Firavun'a deyin ki: "Biz Rabbinin (sana gönderilen) elçileriyiz. Artık İsrailoğulları'nı bizimle gönder, onlara azab etme; biz sana Rabbinden bir mucize ile geldik. Selam hidayete tabi olanlaradır." (Ta ha 47)





Mufevvida mevzû'na gelirsek; Bu görüş Hasan Karakaya'nın gündeme getirdiği bir tâbir değildir. Eğer hocanın kitabını okumuş olsaydın, Hoca bunu oldukça uzun alıntılamalarla İbn Cevzi (rahimehullah)'a dayandırmaktadır. Kitabın Pdf veya word formatı elime geçmediği için uzun zamandır aklımda olmasına rağmen siteye bunu aktaramadım. Eğer samimiysen, kitabı eline al ve hocanın kimi ve neleri delil aldığını buraya birebir aktarırsın !
Söz konusu mufevvida, İbn Cevzi (rahimehullah) olunca kimse onu ve eserlerini terk etmez ama, aşırı tekfir hastalarının hedef tahtası olan gariban Hasan Karakaya oldu mu, vurun abalıya öyle mi?



***********

Mufevvida Meselesi:

Selef-i salihin (ilk dönem mutekaddim) ve (sonraki gelen muteahirin) takibçilerin muteşeabih konularda birbirinden farklı oldukları ne kadar inkâr edilse de aşîkârdır. Nitekim ;
Selef, “Şari’nin kelamından neyi kastettiğinin kullara gizli olması” anlamına gelen “muteşabihat”ı anlarken iman ve tasdikle yetinmeyi yeterli görmüş, keyfiyeti beyan etmekten uzak durmuştur. Nitekim İmam Malik kendisine “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”(Ta ha 5) ayetindeki “isteva” kelimesinin tefsirini soran kişiye, “İstiva malumdur. Keyfiyeti ise bilinmemektedir. Bu konuda soru sormak bidattır. Zannederim ki sen kötü niyetli bir adamsın.” dedikten sonra çevresindekilere “Onu yanımdan çıkarın” diye emretmiştir.(Muhammed Abdulazim ez-Zurkani, Menahilu’l-İrfan, Beyrut, 2001, II, 231)
İmam Malik örneğinde de görüldüğü gibi selef, muteşabih ayetlerin manalarını Allah Teala’ya havale etmek anlamına gelen “tefvîz” usulunu kullanmıştır. (Bu yüzden kendisine mufevvida denmiştir. Hicretin üçüncü veya beşinci yüzyılından önce gelen Selef-i Sâlihîn âlimlerinin çoğunluğu ve ilm-i kelamcıların bir kısmı bu gruptandır.)
Bunu yaparken ayetlere, insanın uzuv ve hareketlerinin karşılığı olan zahir anlamları vermekten şiddetle kaçınmışlardır.
Cenab-ı Hakk’ın şu ayette beyan ettiği muteşâbih naslardandır:
“Sana kitabı indiren O’dur. Onun bir kısım ayetleri muhkemdir (manası açıktır.) Bu ayetler kitabın anasıdır (esasıdır.) Diğer bir kısım ayetleri de muteşâbihtir, (anlaşılması güçtür.) Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle muteşâbih olanlarına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise ‘Biz bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındandır’ derler. Ancak akıl sahipleri düşünür.” (Âl-i İmran 7)

Bu âlimler sözlerine şöyle devam etmişlerdir: “Allahu Teâlâ ve O'nun peygamberi Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) bu nasların lafızlarını Allah’a isnad ettiklerinden biz de bunların lafızlarını Allah’a isnad ederek okuyup geçeriz. Oldukları gibi yürütürüz. Bunların üzerine manalar serpiştirmeyiz.”

Sufyan b. Uyeyne bu hususta şunu söylemiştir: “Allah’ın Kur’an’da kendisini sıfatlandırdığı her şeyin okunması onun tefsiridir. Bunları nitelendirmek, örneklendirmek olmaz.”(Lalikai’nin “Usulu İtikadi Ehli’s-Sunne” isimli eseri, III, 431, Beğavi’nin “Şerhi’s-Sünen” isimli eseri, I, 171; Darekutni, “es-Sıfat” isimli eseri, 7)Yani bu sıfatların nasıl veya ne gibi oldukları bilinemez.

Suyuti, Fahreddin er-Razi’nin bu konuda şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Ehl-i Sünnet’in cumhuru -ki Selef-i Sâlihîn de bunlardandır- ve hadis ehli bu gibi naslara iman ederler. Bunlardan hangi mananın kastedildiğini ise, Allah’a bırakırlar. Bu nedenle biz bunları tefsir etmeyiz. Allah’ı bunların gerçek manalarından tenzih ederiz.” (Suyuti’nin “el-İtkan fi Ulumi’l-Kur’an” isimli eseri, III, 12. Muhammed Ebu’l-Fadl’ın Tahkiklisi)

İmam Şâfi`î diyor ki: “İmam Malik’ten ‘Rahman Arşın üzerine kurulmuştur (hâkimdir).’ (Ta ha 5) ayeti sorulunca şu cevabı vermiştir:
‘İstiva kelimesi manası bilinmeyen bir lafız değildir. Ancak istivanın nasıl olduğunu aklen bilmek imkânsızdır. Buna iman etmek farz, buna dair soru sormak ise bid’attır.’ İmam Malik bu gibi naslardan aslında neyin kast edildiğini sormayı yasaklamış ve devamla şöyle demiştir: ‘İkinci bir kez bunu sormaya çalışırsan boynunun vurulmasını emrederim.’ Allah bizi de onları da kendisini, yarattıklarından birine benzetmekten uzak kılsın.” (İmam Şafii’nin “Fıkhu’l-Ekber Fi’t-Tevhîd” isimli eseri, madde, 13)
......



Fakat sonraki gelen selef alimleri bu şekilde yorumlamamışlardır. Bu konunun geniş ve tam anlaşılması için Hasan karakaya'nın islam akaidi kitabında ilgili konunun bulunduğu sayfalar ve delilleri dikkatlice incelenmelidir.


İkinci Kısım Âlimler: Tevilci Halef Ulemâsı

Bunlara, muteşâbih nasların zahirî manalarını almayan, onları mecâzî manalarıyla te’vil edenler anlamına gelen “Muevvile” ismi verilmiştir.
Hicretin üçüncü veya beşinci yüzyılından sonra gelen halef âlimleri, ilm-i kelâmcıların çoğunluğu ve Selef-i Sâlihîn’in bir kısmı bu âlimlerdendir.
Selef-i Sâlihîn’den Hz. Ali’nin, Abdullah b. Mesud’un, Abdullah b. Abbas’ın ve Ummu Seleme’nin (radıyallahu anhum) bu görüşte oldukları rivayet edilmiştir. (Şevkâni’nin “İrşadu’l-Fuhul” , 167) Yine İmam Ahmed b. Hanbel’in, Buhârî’nin, Şâfi`î’nin, Hammad b. Zeyd’in ve Cafer-i Sadık’ın da bir kısım nasları te’vil ettikleri rivayet edilmiştir.
Bu kısımdan olan âlimler, selefin cumhuru gibi Allah’ın yaratılanlara benzediği vehmine sebep olabilecek nasların hak olduğuna iman etmişler ancak teslimiyetçi seleften farklı olarak bu gibi nasları lügatteki mecazî manalarında te’vil etmişlerdir. Mesela: “Allah’ın yüzü”nden maksadın “O’nun zatı”; “gözü”nden maksadın “O’nun koruması, bilmesi, emri”; “elin”den maksadın” O’nun kudreti, nimeti, desteklemesi, hâkimiyeti altında olması”; “baldırın açılmasın”dan maksadın, “durumun vahameti, dehşeti, şiddeti”; “gelme”sinden maksadın, “O’nun vaadinin, tehdidinin, emrinin, hükmünün gelmesi”, yahut “kıyamette kendisinin gelmesi”; “beraber” olmasından maksadın, “O’nun kudretinin, saltanatının, ilminin, yardımının, korumasının beraber olması”; “gazap”ından maksadın “O’nun cezalandırmayı istemesi”; “parmağı”ndan maksadın “O’nun kudret ve irade sıfatları”, “Arş’ın üzerine kurulma”sından maksadın “Onu hâkimiyeti altına alması” ve “Âdem’i kendi şeklinde yaratması”ndan maksadın “Âdem’in de işitme, duyma, canlı olma gibi sıfatları bulunduğunu beyan etmek” olduğunu söylemişlerdir.
Bu kısımdan olan âlimler, görüşlerine delil olarak Allahu Teâlâ’nın yaratılanlara benzemediğini ifade eden nasları zikretmişlerdir.
Bu hususta Yüce Mevlâ şöyle buyurmuştur:
“…O’nun hiçbir benzeri yoktur. O, her şeyi işiten ve görendir.” (Şûra 11)
“Allah’a örnekler vermeyin. Muhakkak Allah bilir, siz bilemezsiniz.”Nahl 74)
“O’nun hiçbir dengi yoktur.” (İhlas 4)


Hicretin 239. yılında doğup 331. yılında vefat eden İmam Tahâvî “Akide” isimli eserinde şöyle demektedir:
“Kim Allah’ın sıfatlarını inkâr etmekten ve O’nu yaratılanlara benzetmekten kaçınmazsa ayağı kayar, Allah’ı tenzih etmiş olmaz. Çünkü yüce ve büyük olan Rabbimiz bir olma sıfatları ile sıfatlanmıştır. Tek olma nitelikleri ile nitelendirilmiştir. Yaratıklardan hiçbiri, Allah gibi değildir. Allah sınırlardan (boyutlardan), son noktalardan, azalardan, organlardan ve diğer parçalardan uzaktır. O’nu, diğer yaratılanlarda olduğu gibi altı yön kuşatmamaktadır.” (“Tahavi Akidesi”, 11, şiir rakamı: 37, 38)



İmam Maturidî diyor ki: Allahu Teâlâ’nın yüzü, eli, gözü ve diğer sıfatları bulunduğunu zikreden haberler muteşâbih naslardır. Bunlar muhkem naslara bakılarak tefsir edilirler. Mesela: “Rahman Arş’ın üzerine kuruldu” (Ta ha 5) ayeti “Allah Arş’a yöneldi. Onu düzgün ve yerinden hareket etmez bir halde yarattı” diye tefsir edilir. Yine Allahu Teâlâ’nın “Biz insana şah damarından daha yakınız” (Kaf 16) ayeti “Allah’ın saltanatı ve mükemmel kudretiyle insana hâkim olduğu” şeklinde tefsir edilir. Böylece Allah’ın cisim, zaman ve yer yönünden yaratılanlara benzetildiği vehmini veren her nas uygun düşeceği şekilde te’vil edilir.

İmam Eş’ari, “İbane” adlı kitabında Selef-i Sâlihîn’in yolunu tutmuş “Allah’ın eli vardır, ama biz onu bilemeyiz ve onu yaratıklara benzetmeyiz. Çünkü O, benzeri olmadığını beyan etmiştir” demekte “el-Lema” isimli eserinde ise: “Bu ayetler Allah’ın yaratılanlara benzetildiği vehmine sebep olmaktadır. Bu nedenle bunlar manaları açık olan muhkem ayetlere göre yorumlanmalıdır” demiştir. İmam Eş’ari’nin bu ikinci eseri son görüşlerini yansıtmaktadır. Aksini iddia edenler de vardır. (Ebu Zehra’nın “İtikadi Mezhebler Tarihi”, 220-221)



Üçüncü Kısım Âlimler: Zahirci Selefiyye Ulemâsı

Bu grup, selefin yolunu takip ettiğini iddia ederek kendilerine “selefçi” anlamına gelen “Selefiyye” ismini vermişlerdir.
Aslında bunlar, selefin cumhuru gibi, muteşâbih nasların sadece lafızlarını Allah’a isnad edip geçmemişler, aynı zamanda bu gibi naslardan zahiri manalarının kastedildiğini iddia etmişler ve şöyle demişlerdir:
“Allah’ın gerçek manada kendisine yakışan yüzü, gözü, eli, ayağı vesairesi vardır. O göklerin üstündedir. Arş’ına zatı ile oturmaktadır. Gecenin son üçüncü bölümünde dünya semasına inmektedir. Ancak bunların niteliğini bilmeyiz ve Allah’ı yaratılanlara benzetmeyiz.”

Görüldüğü gibi bunlar, “Bu nasların gerçek anlamda Allah’ın sıfatları olduklarını, fakat bu sıfatların niteliklerinin bilinmediğini, Allah’ın bu sıfatlarıyla yaratılanlara benzetilemeyeceğini” söylemişlerdir. Bunların iddialarına göre, Selef-i Sâlihîn’in bu gibi nasların manasını Allah’a bıraktıkları sabit değildir. Onlar da kendileri gibi zahiri manalarını gerçek anlamda Allah’a isnat etmişlerdir. Yine bunların iddialarına göre, halefin (daha sonra gelen âlimlerin) yaptığı gibi, müteşâbih nasları zahiri manalarından çıkarıp onları lügatteki mecâzî anlamlarında te’vil etmek; mesela “el”den maksadın, “Allah’ın gücü veya kuvveti” yahut “kudreti” ya da “nimeti” demek, Allah’ın sıfatlarını ta`tîl etmek ve onları işlemez hale getirmektir.

Bu görüş, ilk olarak İbni Kuteybe tarafından ortaya atılmış ve genel olarak Hanbelî Mezhebi’ne mensup olan âlimlerin bir kısmı tarafından benimsenip savunulmuştur. Ancak aynı mezhebin diğer âlimleri tarafından sert eleştirilere maruz kalmıştır. Daha sonra hicretin 728. yılında vefat eden İbni Teymiyye, bu düşünceyi yeniden diriltmiş, kendisine yapılan işkenceler, düşüncesinin yayılmasına vesile olmuştur. Nihayet Suudî Arabistanlı Muhammed b. Abdulvahhâb bu düşünceyi benimsemiş, şu an Suudî Arabistan’a hâkim olan kral ailesiyle işbirliği yaparak bunu Arap Yarımadası’na ve çevresine yaymıştır. Evet, bu düşüncenin öncüleri İbni Kuteybe, İbni Abdi’l-Berr, İbni Ebî Zeyd el-Kayravani, Kadı Ebû Ya`la İbni ez-Zâğûni ve benzerleridir.





İbni Teymiyye konuyla ilgili olarak diyor ki: “Allahu Teâlâ göklerin üstünde Arş’ın üzerindedir. Yaratılanları denetlemekte, onları gözetlemekte ve onları görmektedir. Allah’ın zikretmiş olduğu Arş’ının üzerinde olması ve bizimle beraber olması gerçek anlamlarında haktır. Kelimeleri manalarından saptırıp te’vil etmeye ihtiyaç yoktur.” (İbni Teymiyye’nin “el-Akide el-Vasıtiyye” isimli eseri ve onun şerhi, 135)

Görüldüğü gibi İbni Teymiyye Allah’ın gerçekten Arş’ın üzerinde oturduğuna inanmaktadır. Ancak keyfiyetinin bilinmediğini, Onun bu hali ile yaratılanlara benzetilemeyeceğini söylemiştir.

Selefiyye Grubu, görüşlerine delil olarak muteşâbih nasların zahiri manalarını zikretmişlerdir. Mesela, Allahu Teâlâ’nın zatı ile gökte bulunduğuna ve Arş’ının üzerine oturduğuna dair, daha önce de geçen, şu ve benzeri hadisleri delil göstermişlerdir:

Muaviye b. Hakem es-Sulemî, rivayet ettiği hadiste Rasûlullâh’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu zikretmiştir: “…Sen o cariyeyi bana getir.” Hemen onu getirdim. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ona “Allah nerededir?” diye sordu. Cariye: “Göktedir” cevabını verdi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ben kimim?” dedi. Cariye: “Sen Allah’ın Peygamberisin” cevabını verdi. Rasûl-u Ekram (sallallahu aleyhi ve sellem): “Onu azat et. Çünkü o mu’mindir.” buyurdu.” (Muslim, Mesacid, bab: 33, hn. 537. Ebû Dâvûd, Salât, Bab:171 hn:930)



Halef ulemâsı Selefiyye Grubu’na bu meselede şu cevabı vermişlerdir:

Bu hadîs-i şerîf kesin olarak Allah’ın gökte olduğunu ifade etmez. Çünkü cariye bu sözü ile Allah’ın şanının yüce olduğunu söylemek istemiştir. Nitekim Allahu Teâlâ “Gökte de ilah O’dur. Yerde de ilah O’dur.”[1] buyurmuştur. Yine Yüce Mevlâ “Nerede olursanız olun. O sizinle beraberdır.”[2] buyurmuştur. Cariyenin hadisi gerçek manasında değil, mecâzî anlamdadır. Tıpkı şu hadise benzemektedir:
● Ebû Hureyre (radıyallahu anh): Rasûlullâh’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Şüphesiz Allah (Azze ve Celle) kıyamet gününde şöyle diyecektir: Ey Âdemoğlu! Ben hasta oldum da, sen beni ziyaret etmedin! Âdemoğlu: ‘Ey Rabbim! Ben seni nasıl ziyaret edebilirim? Sen âlemlerin Rabbisin!’ cevabını verecek. Allahu Teâlâ: ‘Bilmez miydin ki, filan kulum hasta oldu. Sen onu ziyaret etmedin. Bilmez miydin ki, onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdunbuyuracak. Yine ‘Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim; beni doyurmadın!’ diyecek. Âdemoğlu: ‘Ey Rabbim! Seni nasıl doyurabilirim ki! Sen alemlerin Rabbisin!’ diyecek. Allahu Teâlâ: ‘Bilmez misin ki, filan kulum senden yiyecek istedi, sen onu doyurmadın. Bilmez miydin ki, onu doyurmuş olsaydın; bunu benim nezdimde bulacaktın!’ buyuracak. (Tekrar) ‘Ey Âdemoğlu! Senden su istedim; bana su vermedin!’ diyecek. Âdemoğlu: ‘Ey Rabbim! Ben sana nasıl su verebilirdim! Sen âlemlerin Rabbisin!’ cevabını verecek. Allahu Teâlâ: ‘Filan kulum senden su istedi; ona su vermedin! Ona su vermiş olsaydın bunu benim nezdimde bulurdun!’ buyuracaktır.”[3]

[1] Zuhruf, 84.

[2] Hadid, 22.

[3] Muslim, el-Birr, bab: 43, hn: 2569.




● Cubeyr b. Mut’im (radıyallahu anh) demiştir ki: Hz. Peygamberin huzuruna bir bedevi gelip: “Ey Allah’ın Rasûlü! İnsanlar bitkin hale geldi, çoluk çocuk zayi oldu, mallar helak oldu, büyükbaş hayvanlar öldü. Bizim için Allah’tan yağmur iste. Biz (yağmurumuzun yağdırılması için) seni Allah’a şefaatçi kılıyoruz. Allah’ı da sana şefaatçi kılıyoruz” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de! “Vay haline! Sen ne dediğinin farkında mısın?” buyurdu. Sonra (tekrar): “Vay haline! (Şunu iyi bil ki) Allah yarattıklarından hiçbirine şefaatçı kılınamaz. Allah’ın şanı bundan yücedir. Vay haline! Sen Allah kimdir, biliyor musun? Onun Arş’ı göklerinin üzerinde şöyledir” buyurdu ve parmak(larıy)la (el boşluğu) üzerinde kubbe gibi bir şekil yaptı ve “Muhakkak ki Arş Allah’la birlikte (Allah’ın azametinden dolayı) semerin süvari ile gıcırdadığı gibi gıcırdar.” buyurdu. İbni Beşşar bu hadisi “Allah Arş’ının üstündedir. Arş’ı da göklerinin üstündedir” diye rivayet etti (ve sonra hadisin geri kalan kısmını) nakletti.”[1]
■ Hattâbî, delil gösterilen bu son hadis hakkında şu izahlarda bulunmuştur: Hadiste geçen “Şüphesiz ki Allah Arş’ının üzerindedir” ifadesi zahirine göre alınırsa Allahu Teâlâ’yı bir türlü nitelendirmek olur. Hâlbuki Allahu Teâlâ’nın zatı ve sıfatları nitelendirilmeden münezzehtir. Bundan anlaşılmaktadır ki: Bu hadîs-i şerîfte gerçek anlamda Allahu Teâlâ’ya bu sıfatın isnat edilmesi ve Allahu Teâlâ’nın bu şekilde sınırlandırılması kastedilmemiştir. Bundan asıl maksat, Allahu Teâlâ’nın azametini akıllara yaklaştırmak, soran kişi bedevi olduğundan onun anlayacağı bir dille konuşmaktır. Zira o bedevi derin manaları anlama kabiliyetinde değildi. Bundan dolayı hadîs-i şerîften şu mana kastedilmiştir: “Sen Allah’ın azametinin ne olduğunun farkında mısın? Allah’ın azameti ve yüceliği o kadar büyüktür ki, O’nun azameti karşısında Arş dahi gıcırdar. Böyle bir yüceliğe sahip olan, nasıl bir kuluna şefaatçi yapılabilir.”[2]
Görüldüğü gibi Selefiyye Grubu, bu gibi müteşabih naslara sarılmışlar ve Selef-i Sâlihîn’in de bu görüşte olduğunu söylemişler; onların bu gibi nasların zahiri lafızlarını Allah’a isnat edip, hakikî manalarını ancak Allah’ın bildiğini söylemediklerini, aksine selefin, bu nasların zahiri manalarını anladıklarını ve onu Allah’a isnat ettiklerini iddia etmişlerdir. Bunlar Selef-i Sâlihîn’in bu nasların hakiki manalarını Allah’a bıraktıklarını bir türlü kabullenememişlerdir. Bu nedenle Selefiyye Grubu ile çevrelerinde bulunan Eş`âri Mezhebi itikat âlimleri arasında büyük tartışmalar çıkmış, her biri Selef-i Sâlihîn’in yolunda gittiğini söylemiştir.
Konuyla ilgili olarak özetle şunları söylemek mümkündür:
Bu meselede şu ittifak konusudur: Bu naslar lügatte delalet ettikleri hakiki veya mecâzî manalarından koparılamaz. Binaenaleyh bunların tefsirinde şu iki izahtan biri ile tefsir etmekten başka bir yol tutulamaz:
1. Bu naslar, Allah’ı benzer ve ortaktan uzaklaştırma ile bağdaşacak bir surette zahiri şekilleri ile okunup yürütülecektir. Bu da Allah’a organ veya cisim isnat etmekten kaçınmayı içerir. Mesela şöyle denilir: “Allah yüceliğine ve birliğine yaraşır bir şekilde, Arş’ın üzerindedir”, “O’nun ulûhiyetine ve yüceliğine yaraşır bir şekilde eli vardır.”
Dikkat edilirse, bu nasları bu şekilde tefsir etmek, detaylı olmasa da özet olarak te’vil etmektir. Zira bu şekilde tefsir edilmeleriyle gerçek lügat manaları terk edilmiş olur. Çünkü el, yüz, göz gibi kelimelerin gerçek lügat manaları, yaratılanlarda bulunan organlardır. Bunlar da etten, kemikten, sinirden, kastan, kandan vesaireden oluşmaktadır. Evet, bunlar özetle te’vil edilerek “Allah’ın azametine yakışan eli vardır. Bizim elimiz gibi bir el değildir” denilir. Bu da te’vilin ta kendisidir. Bu itibarla, Selefiyye’nin iddia ettiği gibi, “Nasları bu şekilde tefsir etmek te’vil değildir” sözleri tutarsızdır. Çünkü bu da özet olarak te’vildir.
2. Bu gibi naslar, lügatte geçerli olan, konuşma örfüne uygun düşen ve yan delillerin icabı olan meşhur mecâzî manalarına tefsir edileceklerdir.
Mesela “istiva” (oturma) kelimesi, “hâkim olma, istila etme” manasında; Fetih Suresi, onuncu ayetteki “el” kelimesi, “kuvvet” manasında; Maide Suresi altmış dördüncü ayetteki “el” kelimesi, “ikram” manasında tefsir edilir. Bu da müteşâbih nasları “tafsilatlı te’vil” etmektir ve selef ulemasının bir kısmının ve halef âlimlerinin genelinin takip ettikleri metottur.
Halef ulemasının, Selef-i Sâlihîn’in yaptığı gibi, müteşâbih nasları okuyup geçmeyi bırakıp bu tür te’villere girişmelerinin sebebi ise, yaşadıkları dönemdeki fikrî karmaşa ve çalkantıların artması, dinî hassasiyetin zayıflaması, inançsızların Kur’an ve Sünnet’te geçen müteşâbih nasları fırsat bilerek Müslümanların inançları ile oynamaları, Allah’ı yaratılanlara benzetmeleri ve O’nu (hâşâ) put mahiyetine sokmalarıdır.

Burada hayret edilecek husus şudur:
Selefiyye Grubu kendilerinin yaptıkları “özet te’vili” hak, halef ulemasının yaptığı “Tafsilatlı te’vili” batıl saymaları ve Allah’ın sıfatlarını iptal ettiklerini iddia etmeleridir.
Selefiyye bu iddialarına dair şu iki delili ileri sürmüşlerdir

1. Bu ümmetin hayırlıları olan Selef-i Sâlihîn, bu nasları detaylı olarak te’vil etmeye yönelmemişlerdir
Selefiyye’nin bu delili doğru değildir. Zira Selef-i Sâlihîn’den birçok âlim, muteşâbih nasları mecâzî anlamlarında yorumlamışlar ve onları detaylı olarak te’vil etmişlerdir. Aşağıda zikredilen misaller bunu göstermektedir.
■ İmam Ahmed b. Hanbel “Rabbin geldi”[3] ayetindeki “geldi” ifadesini “Rabbin emri geldi”[4] ayetine bakarak onu da Rabbin emri geldi şeklinde tefsir etmiştir.[5]
■ İmam Buhârî Rasûlullâh’ın (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bu gece Allah sizin yaptığınıza güldü veya taaccüp etti”[6] ifadelerini “size merhamet etti” şeklinde te’vil etmiştir.[7]
■ Hammad b. Zeyd, “Allah’ın dünya semasına inmesi”ni[8] zikreden hadisteki inmeyi “kullarına yönelme” şeklinde te’vil etmiştir.[9]
■ İbni Teymiyye, Cafer-i Sadık’ın, “…Allah ile birlikte başka bir ilah çağırma. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Allah’ın yüzü hariç her şey helâk olacaktır…”[10], “…Yeryüzünde bulunan her şey yok olacaktır. Bâkî olan yalnız azamet ve ikrâm sahibi olan Rabbin’in yüzüdür…”[11] ayetlerinde geçen ve “yüz” anlamına gelen “vech” kelimesini “din” diye tevil ettiğini nakletmiştir. Dahhak’ın bu kelimeyi “Allah’ın zatı, cennet, cehennem ve Arş” diye te’vil ettiğinin rivayet edildiğini zikretmiştir. Hatta İbni Teymiyye’nin kendisi de “vech” kelimesini “yön” manasına te’vil etmek mecburiyetinde kalmıştır. İbni Teymiyye’ye göre ayetin manası şöyledir: “Her şey helak olacaktır. Ancak Allah’la ilgili olan yön hariçtir.”[12] Görüldüğü gibi İbni Teymiyye “yüz” kelimesini tevil etme mecburiyetinde kalmıştır. Aksi takdirde Allah’a isnat ettiği el, ayak ve diğer organların da yok olacağını kabullenmiş olurdu.
■ Beyhakî, Muzenî’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: İmam Şâfi`î, “Doğu da Batı da Allah’ındır. Her nereye yönelirseniz Allah’ın yüzü oradadır…”[13] ayetindeki “Allah’ın yüzü” ifadesi hakkında şöyle demiştir: “En iyisini Allah bilir ama bundan maksat, nereye yönelirseniz orası Allah’ın sizi yönlendirdiği yöndür.”[14]
■ Yine Beyhakî, Nadr’ın şöyle dediğini nakletmiştir: Mücahid, bu ayetteki “Allah’ın yüzü”nden maksadın Allah’ın kıblesi, olduğunu söylemiştir.[15]
■ İbni Hacer, Beğavî’nin, Tefsiri’nde, “Rahmân olan Allah Arş’a istivâ etti”[16] ayeti hakkında, Abdullah b. Abbas’ın (radıyallahu anh) ve tefsircilerin çoğunluğunun, bu ayette geçen ve “oturdu” manasına gelen “istevâ” kelimesini “yükseldi” diye te’vil ettiklerini nakletmiştir. Yine İbni Hacer, İbni Battal’ın: “‘İsteva’ kelimesini ‘yükseldi’ manasında tefsir, etmek sahih bir tefsirdir, hak mezheptir ve Ehl-i Sünnet’in sözüdür” dediğini rivayet etmiştir.[17]

Görüldüğü gibi Selef-i Sâlihîn’in bir kısmı, muteşâbih nasları detaylı olarak tevil etmiştir. Bu tür te’viller, Beyhaki’nin “el-Esmâu ve’s-Sıfât” isimli eserinde, Hattâbî’nin “Meâlimu’s-Sunen” isimli eserinde ve Beğavi’nin tefsirinde çokça zikredilmektedir. Bütün bunlardan sonra “Allah’ın, yaratılanlara benzediği vehmine yol açan müteşâbih nasları detaylı olarak te’vil etmek, Allah’ın kendisine isnat ettiği sıfatları ta`tîl etmektir. Onları devre dışı bırakmaktır” diye nasıl iddia edilebilir veya “Selef bunları te’vil etmemişti” diye nasıl söylenebilir. Hatta İbni Teymiyye’nin bizzat kendisinin dahi “çehre, yüz” anlamına gelen “vech” kelimesini “yön” diye te’vil ettiğini gördük. Niçin İbni Teymiyye için caiz görülen bu tutum başkaları için caiz görülmemektedir. Bu davranış, kaçınıldığı iddia edilen “mezhebî taassup” değil midir?

2. Tevil etmek Allah’ın sıfatlarını iptaldir
Selefiyye Grubu’nun ikinci delili ise şudur: “Allahu Teâlâ’nın lügat manalarını kendisine ispat ederek, ‘Allah’ın eli, Allah’ın yüzü’ dediği, kelimelerin zahiri manaları, Allah’ı yaratılanlara benzettiği gerekçesiyle mecâzî manalarda te’vil etmek, Allah’ın sıfatlarını bir nevi ta`tîl etmektir. Onları devre dışı bırakmaktır.”
Selefiyye Grubu’nun bu iddiası da tutarsızdır. Daha önce zikredilen misaller, bu iddialarını iptal için yeterlidir. Çünkü Selef-i Sâlihîn’den bir kısım âlimler, bu nasları zahiri manalarından çıkarıp mecâzî manalarında te’vil etmişlerdir.
Hanbelî Mezhebi’nin imamı olan Ahmed b. Hanbel de, Selefiyye’nin önder seçtiği İbni Teymiyye de yerine göre bunu yapmışlardır. Şimdi bunlar da mı Muattile (Allah’ın sıfatlarını işlemez hale getirenler) olmuşlardır? Yoksa taassuba kapılarak bunlara mazeret bulmaya çalışılacak, bunların haricindekiler “Muattile” diye mi itham edileceklerdir? Bu tutum insaf ölçülerine ters düşmekte ve ilim erbabına yakışmamaktadır.
Farz edelim ki Selef-i Sâlihîn’in tümü, sizin iddia ettiğiniz gibi, Allah’ın yaratılanlara benzediği vehmine sebep olan bu tür nasları hiç te’vil etmemişler ve Allah’ın kendisine ispat ettiğini, olduğu gibi Ona isnat etmişlerdir. Böyle kabul edilse dahi, bunların içtihatları, muhalefet edilmesi haram olan kesin bir hüccet, bağlayıcı bir delil midir? Yoksa onlardan sonra gelen müçtehitlerin, nasların ışığı altında, onlara muhalefet etmeleri caiz midir? Özellikle Allah’a organ isnat etme ve O’nu yaratılanlara benzetme gibi en tehlikeli bir meselede, O’nu tenzih eden te’viller nasıl eleştirilebilir?

Diğer yandan Selef-i Sâlihîn’in çoğunluğunun bu gibi nasları, halef ulemâsı gibi detaylı bir şekilde te’vil etmekten kaçınmalarının belli sebepleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

a. İçinde bulundukları şartlar:
Şöyle ki, Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) dönemi henüz yakın olup, akıllar ve kalpler netliğini koruduğundan ve felsefecilerin, inkârcıların düşünceleri insanların fikirlerini bulandırmadığından, Selef-i Sâlihîn bu gibi nasları te’vil etmeyi gerektiren bir durum görmemişler ve kendilerini ilgilendirmeyen bu tür hususlara ihtiyaç hissetmemişlerdir.

b. Kalplerindeki Allah korkusu:
Selef-i Sâlihîn, kalplerindeki Allah korkusunun heybetinden dolayı, ihtiyaç hissedilmeyen bu gibi meselelere dalmayı gerekli görmemişler ve bunlar hakkında fikir yürütmekten kaçınmışlardır.
O halde, Selef-i Sâlihîn’in yaptıkları bütün içtihatlarına ve müteşâbih naslar hakkındaki tutumlarına harfiyyen uymayı icap ettiren herhangi bir sebep yoktur. Bunların içtihatları daha sonraki müçtehidleri bağlar, diye bir kaide bulunmamaktadır. Müçtehitlerin içtihadı icma derecesine ulaşmadıkça diğer müçtehitleri bağlamaz. Bu mesele fıkıh usulünde bilinen bir kaidedir. Çünkü sebepler ve şartlar müçtehitten müçtehide değişebileceği gibi tek bir müçtehit için bile değişebilir. Müçtehit, önceki içtihadını bırakıp yeni bir içtihat edebilir. Nitekim Hammad b. Zeyd, Hattâbî, Beyhakî ve benzeri âlimler, durumların ve zamanların değişmesiyle içtihatların ve görüşlerin değişebileceğini, hatta bu halin tek bir müçtehitte bile görülebileceğini söylemişlerdir. Bu tavır Şevkanî’de, İmam Şâfi`î’de, Hattâbî’de, İmamı Eş’ari’de, Maturidî’de ve benzerlerinde müşahede edilmiştir.[18]

[1] Ebû Dâvûd, Sünnet, bab: 19, hn. 4726; Dârimî, Rikak, bab: 80.

[2] Bkz. Hattabi, Meâlimu’s-Sünen, V, 101, Humus baskısı.

[3] Fecr, 22.

[4] Nahl, 33.

[5] Bkz. Beyhaki, el-Esmau ve’s-Sıfat isimli eseri, 294. Zahid el-Kevseri’nin yorumlarıyla basılan nüsha.

[6] Buhârî, Menakıbu’l-Ensar, bab: 10.

[7] Bkz. Fethu’l-Bari, VII, 82, Beyhaki, “el-Esmau ve’s-Sıfat” isimli eseri, 470.

[8] Buhârî, Teheccüd, bab: 14, Tevhîd, bab: 35, Daavat, bab: 14; Müslim, Müsafirin, bab: 168-173, hn. 758.

[9] Bkz. Beyhaki, “el-Esmau ve’s-Sıfat” isimli eseri, 456.

[10] Kasas, 88.

[11] Rahmân, 26-27.

[12] Bkz. İbni Teymiyye’nin “Mecmû`u’l-Fetâvâ, II, 428.

[13] Bakara, 115.

[14] Bkz. Beyhaki’nin “el-Esmau ve’s-Sıfat” isimli eseri, 309.

[15] Age.

[16] Tâhâ, 5.

[17] Bkz. Fethu’l-Bari, XIII, 315, Tefsîru’l-Beğavi, Taha Sûresi, ayet: 5.

[18] Beyhaki diyor ki: Ebu Süleyman el-Hattabi bazen müteşâbih nasları detaylı olarak te’vîl eder, bazen de hiç te’vîl etmeden zahirlerini Allah’a isnat edip geçerdi. Hattabi’nin bu iki hali şu iki nassın izahında müşahede edilmiştir.
1. Te’vîl ettiği nas:
● Enes b. Malik (radıyallahu anh) diyor ki: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cehennemin içine kâfirler devamlı atılır”. Cehennem de: “Daha ziyâde var mı?” der. Nihayet âlemlerin Rabbi ona ayağını koyacak da cehennem, içine doğru çekilecek sonra cehennem: “Yâ Rabb! Senin izzetine ve keremine yemîn ederim ki, yeter, yeter!” diyecek ve cennette de kendisine girenlerden fazla yer kalacak. Nihayet Allah onun için yeniden birtakım halk yaraTıb da bunları cennetin artan yerine yerleştirecektir.” (Buhârî, Tevhîd, bab: 7; Müslim, Cennet, bab: 37-39, hn. 2848)
Beyhaki diyor ki: Hattabi dedi ki: “Sanki bu gibi hadislerde geçen ‘ayak’ veya ‘bacak’ kelimelerini zikredip onlara herhangi bir mana eklemeyenler bundan çekindikleri için ve bunları yanlış te’vîl etmemek için böyle yapmışlardır. Ebu Ubeyde ilim imamlarından biri iken bunlar hakkında şöyle diyordu: ‘Biz bunları oldukları gibi rivayet ederiz, üzerlerine manalar serpiştirmeyiz.’”
Hattabi diyor ki: “Bizlerin, bizden ilmi daha çok, zamanı daha önce ve yaşı daha büyük olanların önlerine geçmememiz bizlere daha evladır. Ne var ki bu zamanda insanlar bu gibi naslar hakkında iki hizbe ayrıldılar.
a. Rivayet edilen bu türlü hadisleri daha baştan inkâr edenler ve onları kökünden yalanlayanlar: Tabi ki bu tutum, Rasûlullah’la (sallallahu aleyhi ve sellem) bizim aramızda vasıta olan, sünneti bizlere nakleden ve bu gibi hadisleri rivayet eden âlimleri yalanlamaktır.
b. Bu türlü hadislerin rivayetini kabul edenler: Bunların bir kısmı da hadislerin zahiri manalarını almakta o derece ileri giderler ki, nerede ise Allah’ı yaratılanlara benzetecek bir duruma düşerler. “
“Biz bunların ikisinden de yüz çeviririz, bunlardan herhangi birine mezhep olarak razı olmayız. O halde bu hadisler için bizim hakkımızdır ki, bunlara dair öyle bir te’vîl arayalım ki, onları dinin temel esasları ve âlimlerin görüşleriyle bağdaştırsın ve bunları aslından iptal ettirmesin. “
Hattabi sözlerine devamla diyor ki: “Muhtemel ki bu hadiste zikredilen ‘ayak’tan maksat Allah’ın cehennemliklerden ona attığı kimselerdir. Bunların atılması ile cehennemliklerin sayısı tamamlanır, cehennem de dolar. Çünkü insanın önüne attığı her şeye ‘ayak’ denilir. Nasıl ki insanın yıktığı şeylere ‘yıkıntı’ avucunun içine aldığına ‘bir avuç’ deniliyorsa, önüne attığı her şeye de ‘ayak’ denilir. Allahu Teâla’nın şu kelamı da bu kabildendir: ‘. . . İmân edenleri, Rableri’nin katında doğruluk ayakları (sâlih amelleri) olduğuyla müjdele. . .’ (Yûnus, 2) Yani önceden gönderdikleri sâlih amellerle müjdele demektir. Bu Tefsîr Hasan Basri’den rivayet edilmiştir. Diğer yandan hadis-i şerifteki “ayağı” bu şekilde te’vîl etmeyi hadisin sonu teyid etmektedir. Çünkü hadisin sonunda şöyle buyrulmuştur: ‘Cennete gelince Allah onun için yeni yaratıklar icat edecektir.’ Hadis-i şerif böyle te’vîl edildiğinde başındaki mana ile sonundaki mana ittifak eder ve ondan şu anlaşılır: Cennetle cehennemden her biri ilave sayılarla takviye edilirler ki, kendilerine gireceklerin sayıları tamamlansın ve kendileri dolmuş olsunlar.” (Bkz. Hattabi’nin “Meâlimu’s-Sünen” isimli eseri, V, 95, Humus baskısı)
Görüldüğü gibi, hicretin dördüncü yüzyılının ilk bölümünde yaşayan ve Ebû Dâvûd’un sahihini şerh eden Hattabi, kendisinde “ayak” ifâdesi geçen ayet-i kerîmeyi detaylı olarak te’vîl etme yolunu seçmiş, buradaki ayaktan maksadın “Onların yapıp önceden gönderdikleri sâlih ameller” olduğunu söylemiştir. Hadis-i Şerifte geçen “Allah’ın ayağı”nı da “Cehennemliklerden olan ve oraya sonradan atılan kişiler” olarak te’vîl etmiştir. Hattabî şu hadiste de aynı tavrı takınmıştır.
● Cübeyr b. Mut’im (radıyallahu anh) demiştir ki: Hz. “Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna bir bedevi gelip: “Ey Allah’ın Rasulü, insanlar bitkin hale geldi, çoluk çocuk zayi oldu, mallar helâk oldu, büyükbaş hayvanlar öldü. Bizim için Allah’dan yağmur iste. Biz (yağmurumuzun yağdırılması için) seni Allah’a şefaatçi kılıyoruz. Allah’ı da sana şefaatçi kılıyoruz” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da! “Vay haline! Sen ne dediğinin farkında mısın?” buyurdu. . . Sonra (tekrar): “Vay haline!: (şunu iyi bil ki) Allah yarattıklarından hiçbirine şefaatçi kılınamaz. Allah’ın şanı bundan yücedir. Vay haline! Sen Allah kimdir biliyor musun? Onun Arş’ı göklerinin üzerinde şöyledir.” buyurdu ve parmak(larıy)la (el boşluğu) üzerinde kubbe gibi bir şekil yaptı ve: “Muhakkak ki Arş Allah’la birlikte (Allah’ın azametinden dolayı) semerin süvari ile gıcırdadığı gibi gıcırdar” buyurdu. İbn Beşşar bu hadisi “Allah Arş’ının üstündedir. Arş’ı da göklerinin üstündedir” diye rivayet etti (ve sonra hadisin geri kalan kısmını) nakletti. (Ebû Dâvûd, Sünnet, bab: 19, hn. 4726; Dârimî, Rikak, bab: 80.)
Hattabi hadiste geçen “Şüphesiz ki, Allah Arş’ının üzerindedir” ifâdesine yorum yaparak diyor ki: “Bu hadisin zahiri manası alınacak olursa, Allah’a bir çeşit keyfiyet (nitelik) isnat edilmiş olur. Hâlbuki Allah ve sıfatları keyfiyetten (nitelendirmeden) uzaktır. Bundan anlaşılmış olur ki, bu ifâdeden maksat “Allah için bu sıfatı gerçekleştirmek ve bunu bu şekilde belirlemek değildir. “
Bundan maksat; “Konuşulanı dinleyicinin anlamasına yaklaştırmaktır. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sözü bu şekilde söyleyerek Allah’ın azametini vurgulamak ve soruyu sorana anlayacağı bir dille konuşmak istemiştir. Çünkü bu kaba bir bedevi idi. İnce anlam taşıyan sözlerin anlamlarını idrak edecek bilgi ve kapasiteye sahip değildi. “
Evet, Hattabi, burada zikredilen müteşâbih nasları detaylı olarak te’vîl etme yolunu seçmiştir.
2. Te’vîl etmediği nas:
Hattabi, Allah’ın dünya semasına indiğini zikreden hadiste ise te’vîle ihtiyaç hissetmemiş ve şöyle demiştir: “Bu gibi naslar, zahirine imân etmemiz, içine girip onu açmaya çalışmamamız emredilen ilimlerdendir. Bunlar genelinde Aziz ve Celil olan Allah’ın kitâbında zikrettiği müteşâbih naslardır.” (Bkz. Hattabi’nin “Meâlimu’s-Sünen” isimli eseri, V, 101 vd.)
Görüldüğü üzere Hattabi gibi büyük bir âlim, bu gibi nasların te’vîli icap etmeyen yerlerde te’vîllerinden kaçınmış, te’vîl edilmelerini gerektiren hal ve durumlarda onları te’vîl etmiştir.
Hatta İbni Teymiyye bile “Allah’ın yüzü” ifâdesini “Allah’ın yönü” şeklinde; “Allah sizinle beraberdir” ifâdesini de “Allah, ilmi ve yardımı ile sizinle beraberdir” şeklinde te’vîl etmek mecburiyetinde kalmıştır. Zira “Allah’ın yüzü”nün zikredildiği ayetin zahiri ifâdesi “Her şey helâk olacaktır, Allah’ın yüzü hariç” (Kasas, 88) şeklindedir. Bunun harfiyyen zahirini almak, Allah’a isnat edilen el, ayak vesairenin de helâk olacağını söylemeyi gerektirir.
Yine İbni Teymiyye “Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir” (Hadid, 4) ayetinde zikredilen “o sizinle beraberdır.” ifâdesini “O ilmi ve yardımıyla sizinle beraberdir” şeklinde te’vîl etme mecburiyetinde kalmıştır. Çünkü ona göre “Allah gerçekten zatı ile Arş’ın üzerinde oturmaktadır.” Eğer kulları ile bareber olduğunun zahiri manasını alırsa savunduğu düşünce bozulmuş olur.




■ Muhammed Ebû Zehra’nın konu ile ilgili görüşü:


Selefiyye Grubu’nun bu mesele hakkındaki görüşlerini değerlendiren el-Ezher Üniversitesi İslam Hukuku Fakültesi öğretim üyelerinden ve Kahire Üniversitesi Hukuk Fakültesi İslam Hukuku Bilim Dalı Başkanı olan Prof. Dr. Muhammed Ebû Zehra şunları söylemektedir:

“Selefiyye Grubu, Kur’an ve Sünnet’te zikredilen, Allahu Teâlâ’nın her sıfatını veya her yaptığını olduğu gibi zahiren kabul ederler. Zahirini bırakıp te’vil veya tefsirde bulunmazlar.”
“Selefiyye, Allah’a ‘sevgi’, ‘gazap’, ‘kızma’, ‘çağırma’, ‘konuşma’, ‘bulutların gölgesiyle insanlara inme’, ‘Arşı’nın üzerinde oturma’ gibi sıfatları isnat ederler. Eli ve yüzünün bulunduğunu söylerler. Bu hususta herhangi bir te’vile ihtiyaç duymazlar. Ancak, Allahu Teâlâ’ya nispet edilen bu hususların, yaratılanlara asla benzemediğini söylerler. ‘Allah’ın eli, yüzü, inmesi, yaratılanların eline, yüzüne ve inmesine benzemez. Allah, bu benzerlikten çok uzaktır.’ derler.”
Ebû Zehra sözüne devamla diyor ki: İbni Teymiyye, işte bu metodu, Selef-i Sâlihin’in metodu sayar ve bu hususta şunları söyler: “Doğru yol, hidayet önderlerinin, üzerinde bulundukları yoldur. Bu da, Allahu Teâlâ’nın, kendisini sıfatlandırdığı veya Rasûlü’nün O’nu sıfatlandırdığı şekilde sıfatlandırılması, Kur’an ve hadisin dışına taşılmaması yoludur. Bu hususta, iman ve ilim sahibi olan Selef-i Sâlihin’in izini takip etmek gerekir. Kur’an-ı Kerim’den ve hadîs-i şerîflerden anlaşılan manalar bir kısım şüphelerle bertaraf edilemez. Aksi takdirde söz, esas manasından kaydırılmış olur. Yine bunlardan anlaşılan manalardan yüz çevrilemez. Aksi takdirde ‘Rahmân’ın kulları öyle kimselerdir ki, kendilerine Rableri’nin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler’[1] ayetinin dışına çıkılır. Kur’an’ın düşünülmesinden de vazgeçilemez. Aksi halde ‘Onlardan bazılarının okuyup yazması yoktur. Birtakım kuruntular hariç, Kitab’ı bilmezler.’[2] ifadesiyle tavsif olunan kimseler durumuna düşülmüş olunur.”

Ebû Zehra devamla diyor ki:
“Bu ifadelerine göre İbni Teymiyye, Selefiyye Mezhebi’ni, Allahu Teâlâ’ya, keyfiyeti bilinmeyen ‘el’, ‘yüz’, ‘üst’, ‘inme’ gibi sıfatlar isnat eden, bu lafızların zahirinden harfiyyen anlam çıkaran, zahiri dahi olsa mecazlardan uzak kalan bir mezhep olarak kabul ediyor ve bu mezhebin, Allah’a cisim isnat eden ‘Mücessime’ veya Allah’ın sıfatlarını reddeden ‘Muattile’ gruplarına benzemediğini savunarak şunları söylüyor: ‘Selefiyye Mezhebi, Allah’ın zatını yaratılanlara benzetmediği gibi, sıfatlarını da yarattıklarının sıfatlarına benzetmez. Selefiyye, Allah’ın, kendisini sıfatlandırdığı veya Peygamberi’nin, O’nu sıfatlandırdığı sıfatları reddederek, O’nun isimlerini ve yüce sıfatlarını işlemez hale getirmezler. Aksine davrananlar ise, sözü esas manasından kaydırırlar, Allahu Teâlâ’nın isimlerinden ve ayetlerinden saparlar.’ Muattile Grubu, Allah’ın sıfatlarını işlemez hale getirmeyi, Müşebbihe Grubu ise, Allah’ı yaratılanlara benzetmeyi benimsemektedir.”

İbni Teymiyye bu konu üzerinde durarak şöyle demiştir:
“Allah’ın kitabında, Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinde, ümmetin geçmişlerinin ve sahabilerin beyanlarında, heva heveslerin ve ihtilafların hâkim olduğu zamanlarda yaşayan imamların sözlerinde bunun aksini, kesin olarak veya işaret yoluyla ifade eden herhangi bir kelime bulunmamaktadır. Bunların hiçbiri ‘Allah gökte değildir, Arş’ın üzerinde değildir’ dememişlerdir. Yine onlar ‘Allah her yerdedir. Bütün yerler O’nun için eşittir. O, ne bu âlemin içindedir, ne de bu âlemin dışında. O, ne bitişiktir, ne de ayrı. O’na parmak ve benzeri şeylerle işaret etmek caiz değildir’ dememişlerdir.[3]

Ebû Zehra sözlerine devamla diyor ki:
Görülüyor ki, İbni Teymiyye, Selef-i Sâlihîn’in mezhebini Kur’an’da ve hadislerde zikredilen “üstte ve altta olmak”, “Arş’ın üzerinde oturmak”, “yüz ve el sahibi olmak”, “sevmek ve kızmak” gibi sıfatları, herhangi bir te’vil yapmadan Allah’a isnat eden bir mezhep sayıyor.
Acaba Selef-i Sâlihîn’in mezhebi gerçekten bu mudur? Buna cevap olarak deriz ki: İbni Teymiyye’den önce dördüncü yüzyılda, Hanbelî mezhebinde olanlar bu görüşü ileri sürmüşler ve bunun Selef-i Sâlihîn’in mezhebi olduğunu iddia etmişlerdir. Bunun üzerine o zamanki âlimler bunlarla tartışmışlar ve bu söylenenlerin kesinlikle, Allah’ı yarattıklarına benzetmeye ve Allah’a cisim isnat etmeye yol açtığını ispat etmişlerdir. Bu görüşler gerçekten, benzetmeye ve cisim isnat etmeye yol açmıştır. Zira bunlara göre, Allahu Teâlâ’ya parmakla işaret etmek dahi caizdir.

İşte bu sebepledir ki, Hanbelî fıkıh âlimi İbnu’l-Cevzi, Selefiyye’nin bu görüşlerine karşı çıkmış ve bu görüşlerin Selef-i Sâlihîn’in ve İmam Ahmed’in görüşleri olduğu iddiasını reddetmiştir. İbnu’l-Cevzi bu hususta şunları söylemiştir:

“Bir kısım arkadaşlarımızın, temel esaslar (itikadi ilimler) hakkında doğru olmayan sözler söylediklerini, mezhebi lekeleyecek kitaplar yazdıklarını ve avam tabakasının derecesine düştüklerini gördüm. Bunlar Allahu Teâlâ’nın sıfatlarını hissî ölçülerle değerlendiriyorlar.”
Allah, Âdem’i kendi suretinde yarattı”[4] hadîs-i şerîfini duymuşlar ve Allah’ın zatına ilaveten, şeklinin ve yüzünün bulunduğunu, ağzı, küçük dili, dişleri, yüzünün nurları, iki eli, iki parmağı, avucu, küçük parmağı, başparmağı, göğsü, baldırı, bacağı ve iki ayağı bulunduğunu iddia etmişlerdir. Bunlar “başının olduğunu işitmedik” demişlerdir. Allah’a isim ve sıfat isnat etmede, metinlerin zahirine bakmışlar ve bazı şeyleri bid’at saymışlardır. Bu hususta onların ne aklî ne de nakli delilleri vardır. Bunlar, zahirî manaları kabul etmekten uzaklaştıran ve Allah için vacip olan manaları almayı emreden metinlere itibar etmezler. Yaratılanların sıfatlarını andıran hususları Allah’a isnat etmekten kaçınmazlar. Öyle ki bunlar, bazı hususların, Allah’ın fiilî sıfatı olduğunu söylemekle yetinmediler, bu hususların, Allah’ın zatının sıfatları olduğunu iddia ettiler ve “Biz, müteşâbih metinleri, bilinen zahiri manalarından anlarız. Onları, lügatteki, zahiri olmayan bir kısım munasib manalarla yorumlamaya girişmeyiz. Mesela “el” kelimesinin “nimet” ve “kudret” demek olduğunu; “gelmek” kelimesinin “iyilik” ve “lütuf” ifade ettiğini ve “baldırın açılmasının”, “zorluk” ve “şiddet” manasına kullanıldığını kabul etmeyiz” dediler.

İbnu’l-Cevzi sözlerine devamla demiştir ki:
“Hâlbuki nasların zahiri manaları, insanların sıfatlarını ifade eden manalardır. Bir kelime, mümkün olduğu ölçüde gerçek manasına yorumlanır. Şayet onun, gerçek manasında yorumlanmasına mani bir durum bulunursa, o zaman mecâzî manada kullanıldığı anlaşılır.”

“Diğer yandan bu adamlar, Allah’ı bir şeye benzetmekten kaçındıklarını, kendilerine Muşebbihe “Benzeticiler” sıfatının isnat edilmesine şiddetle kızdıklarını söylerler ve “Biz, Ehl-i Sünnet’iz” derler. Fakat bunların konuşmalarının bir “benzetme” olduğu şüphesizdir. Birçok halk tabakası bunlara uymaktadır. Ben, hem uyanlara, hem de kendilerine uyulanlara öğüt verdim ve dedim ki:
“Arkadaşlar! Sizler, nakle dayanan ve imamlara tabi olan kişilersiniz. En büyük imamınız, Ahmed b. Hanbel (radıyallahu anh), kamçılanırken diyordu ki: ‘Öncekilerin söylemediği bir şeyi ben nasıl söyleyeyim?” Onun mezhebinde bulunmayan bir şeyi, sakın siz icat etmeyin. Sonra diyorsunuz ki: “Hadisler, zahiri manalarıyla alınır.” Hâlbuki “ayak” kelimesinin zahiri manası, “belirli bir organ” demektir. Kim “Allah, mukaddes zatıyla oturmaktadır” derse, O’nu gözle görülebilen, elle tutulabilen, hissi şeylere benzetmiş olur.”
“Temel esaslarda (itikadi meselelerde), kendisiyle ispat edilen akıl tamamen devre dışı bırakılmamalıdır. Çünkü biz, Allah’ı onunla bildik ve Allah’ın “kadim” olduğuna, onunla hükmettik. Eğer sizler Selef-i Sâlihîn gibi “Biz sadece hadisleri okur ve susarız” derseniz, kimse size bir şey demez. Fakat sizlerin, müteşâbih hadisleri zahiri manalarına yorumlamanız, çirkin bir şeydir. Selefî olan İmam Ahmed’in mezhebine, onda olmayan şeyleri sokuşturmayın.”[5]


Ebû Zehra devamla diyor ki:
“İbnu’l-Cevzi, Selefiyye Grubu’nun görüşlerini çürütme hususunda uzunca beyanatlarda bulunmuştur.

İbnu’l-Cevzi’nin eleştirdiği bu görüşler, hicri 457 de vefat eden Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi Kadı Ebû Ya`lâ’ya aittir. Ebû Ya’la’nın bu gibi görüşleri kendisine yöneltilen ağır eleştirilere yol açmıştır. Hatta bir kısım Hanbelî fıkıh âlimleri “Ebû Ya’la, Hanbelî Mezhebi’ni öyle bir şekilde lekelemiştir ki, denizlerin suyu dahi, o lekeyi yıkayamaz” demişlerdir.

Yine, hicri 527 de vefat eden, Hanbelî mezhebine mensup olan, İbn ez-Zağuni de Ebû Ya’la’nın sözleri gibi şeyler söylemiştir. Bu şahıs hakkında bazı Hanbelî âlimleri şöyle demişlerdir: “Bu adamın sözlerinde, uyanık kişilerin hayret edeceği, Allah’ı yaratılanlara benzetme ifadeleri vardır.”

Muhammed Ebû Zehra sözlerine devamla diyor ki:
“Görüldüğü gibi, Hanbelîler, hicri dördüncü ve beşinci yüzyıllarda meydana gelen bu gidişe karşı çıkmışlardır. Bu sebepledir ki, Selefiyye Mezhebi ortadan kaybolup gizlenmiştir. Nihayet İbni Teymiyye geldi ve bu görüşleri cesaretle tekrar ortaya attı. İbni Teymiyye’nin bu yüzden işkence görmesi, bu mezhebin yayılmasına sebep oldu. Çünkü işkenceler, görüşlerin yayılmasına vesile olur. Bu nedenle, İbni Teymiyye’nin izinde yürüyenler çoğaldı ve görüşleri rağbet buldu.

Şu hususu belirtmek gerekir ki;
Selefiyye’nin, bu görüşlerinin Selef-i Sâlihîn’in mezhebi olduğunu iddia etmeleri, tartışılması gereken bir konudur. İbnu’l-Cevzi ve Hanbelî mezhebine mensub olan bir kısım âlimler bu görüşün Selef-i Sâlihîn’in görüşü olduğunu reddetmişlerdir.

Mesele lügat yönünden ele alınacak olursa: Allah Teâlâ: “Allah’ın eli, onların ellerinin üstündedir”[6] “Her şey yok olmaya mahkûmdur. Ancak, Allah’ın yüzü hariç”[7] buyurmaktadır. Şimdi, bu metinlerden, zahir ve hissi manalar mı anlaşılır, yoksa Allah’ın şanına yakışan başka manalar mı anlaşılmalıdır? Mesela: “el” kelimesi “kuvvet ve nimet” manasına, “yüz” kelimesi “zat” manasına, “dünya semasına inmek”, “hesabın yaklaşması” ve “Allah’ın kullarına yakın olduğu” manasına yorumlanabilir. Kelimelerin lügatteki manaları bu tür yorumlara müsait, kelimeler de bu yorumları kabul edecek mahiyettedir. Nitekim birçok ilm-i kelam ve fıkıh âlimleri, bu gibi kelimeleri böyle tefsir etmişlerdir. Şubhesiz ki, bu kelimeleri uygun bir şekilde tefsir etmek, bunları tamamen zahiri manalarında almaya kalkışıp, keyfiyetin nasıl olduğunun bilinmediğini söylemekten daha evlâdır. Bu kelimeleri, zahiri manalarında anlamaya çalışanlar şöyle derler: “Allah’ın eli vardır. Fakat nasıl olduğunu bilmeyiz. Onun eli, yaratılanların ellerine benzemez. Allah da aşağıya iner. Fakat Onun inişi, bizimkine benzemez…”[8]

“Muteşâbih metinleri bu şekilde izah etmek, kelimeleri, anlaşılmayan ve gayeleri kavranılmayan bir kısım meçhul manalara havale etmektir. Hâlbuki bu gibi kelimeleri, lisanın kabul edeceği ve lügatten uzak olmayan bir kısım münasip manalara yorumlayacak olursak, Allah’ı tenzih eden ve anlaşmazlıkları bertaraf eden neticelere varırız.”

“İbni Teymiyye bir taraftan ‘En güvenceli yol, metinleri oldukları gibi bırakmaktır’ diyor, Selef-i Sâlihin’in yolunun bu olduğunu iddia ediyor ve kelimelerin, zahirî ve harfî manalarından anlaşılacaklarını bildiriyor. Diğer taraftan İbni Teymiyye, bu kelimelerin ifade ettikleri manaların, yaratılanlarda görülen şekillerde olmadığını beyan ediyor ve başka bir şey söylemekten kaçınıyor, hiçbir tefsire girişmiyor. ‘Tefsire girişmek, doğru yoldan sapmaktır’ diyor. Bunu söylerken de, Al-i İmrân, yedinci ayetini delil gösteriyor. İbni Teymiyye bu tutumuyla, muteşâbih ayetleri, hem tefsir ettiğini, hem de oldukları gibi bıraktığını zannetmektedir. O, bu tür kelimeleri, zahiri manalarında tefsir eder. Ancak Allah’ı yaratılanlara benzetmekten uzaklaştırır ve bu sıfatların keyfiyetini izahtan kaçınır.

İbni Teymiyye, Sahâbî-i Kiram’ın ‘el’, ‘ayak’, ‘yüz’, ‘oturma’, ‘inme’ gibi manaları kapsayan muteşâbih ayetlerin manalarını bildiklerini, bunları zahiri manalarıyla anladıklarını, Allah’ın zatının keyfiyetini bilmeye kalkışmadıkları gibi, bu tür sıfatlarının keyfiyetini bilmeye de kalkışmadıklarını söyler. Evet, İbni Teymiyye, Selef-i Sâlihîn’in mezhebinin bu olduğunu söylemiştir.”[9]

“İmam Gazali, İbni Teymiyye’nin bu tutumuna karşı çıkmış ve “İlcamu’l Avam an İlmi’l-Kelam” isimli eserinde şunları söylemiştir:
“Kur’an-ı Kerim’de ve hadîs-i şerîflerde bulunan muteşâbih lafızların iki türlü manası vardır. Birincisi; zahiri manadır. Bu mana, duyu organlarıyla hissedilen manadır. Bu gibi manalar, Allahu Teâlâ’ya nisbet edilmesi mümkün olmayan manalardır. İkinci mana ise; kolayca anlaşılan mecâzî manadır. Bu manayı Arabca bilen bir insan te’vil ve tefsire girişmeden anlayabilir. Allah’ı kendisine yakışmayan sıfatlardan uzaklaştırmak şunu iyi bilmekle olur: ‘el’ ve ‘parmak’ gibi kelimeler veya Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, ‘Allah, Âdem’i eliyle yoğurdu’, ‘Mu’minin kalbi, Rahman olan Allah’ın parmaklarından iki parmağın arasındadır’ hadîs-i şerîfleri işitildiği zaman, bunların, iki türlü manaları vardır:
Birinci mana: Kelimelerin konuldukları asıl manalarıdır. Bu da, et, kemik ve sinirden meydana gelen belli bir organ demektir. Et, kemik ve sinir özel birer cisim ve sıfattır. Ben burada cisim kelimesiyle, boyu, eni, derinliği olan ve belli bir yeri işgal eden, kendisi orada bulunduğu sürece, başka cismin aynı yeri işgal etmesine mani olan bir maddeyi kast etmekteyim. Bu anlamda cismin Allah’a isnat edilmesi hem aklen hem de naklen imkânsızdır.
İkinci mana ise, bu kelimelerin konuldukları asıl lügat manaları dışındaki mecâzî manalardır. Kelimeler hakiki manalarında kullanıldıkları gibi mecâzî manalarında kullanıldıkları da bir gerçektir. Mesela ‘el’ kelimesi cisim ifade etmeyen başka bir manada da kullanılmaktadır. ‘Memleket, hükümdarın elindedir.’ denildiği zaman, hükümdarın eli kesik ve sakat olsa dahi, aynı şey söylenir ve bundan memleketin, hükümdarın idaresi altında bulunduğu anlaşılır.”

“İster halk tabakasından olsun, ister okumuş kimseler olsun, herkes kesinlikle bilmelidir ki, Allah’ın Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bu gibi sözleriyle, et, kemik ve kandan meydana gelen bir organı kast etmemiştir. Bu gibi şeyler, Allah için mümkün olmayan şeylerdir. Allah, bunlardan uzaktır, münezzehtir. Bir insanın hatırına, Allah’ın bir kısım organlardan meydana gelmiş bir cisim olduğu gelirse, o kimse puta tapan bir kimse kabul edilir. Çünkü her cisim yaratılmıştır. Yaratılmış bir şeye tapmak ise, Allah’ı inkâr etmektir. Putlar, başkaları tarafından yapılmış olan şeylerdir. O halde bunlara tapmak küfürdür, Allah’ı inkâr etmektir.”

Ebû Zehra devamla diyor ki:
Görülüyor ki, Hucccetu’l-İslam İmam Gazali, muteşâbih kelimeleri, açık seçik olan, meşhur mecâzî manalarıyla izah ediyor. Şüphesiz ki, lisanın mecazını ve hakikatini bilen Selef-i Sâlihîn bu kelimeleri, kullanıldıkları meşhur mecâzî manalarında anlıyorlardı.
Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ağacın altında biat edenler, aşağıdaki ayette zikredilen “el” kelimesinden, yaratılanlarınkine benzemeyen bir elin kast edildiğini anladıkları şüphesizdir. Burada, Allah’ın kudretinin kastedildiğini anlamamaları mümkün değildir. Çünkü ayette, verdiği sözü bozacak olanın, sözünü bozmasından kendisinin sorumlu olacağı zikredilmekte ve “el” ile “güç ve kuvvet”in kastedildiğine işaret edilmektedir.
Yüce Mevlâ şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammed! Şubhesiz ki, sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, (kudreti) onların ellerinin üstündedir. Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a olan ahdini yerine getirirse Allah ona büyük bir mukâfat verecektir.”[10]

“İşte bu sebeple biz, Maturidî’nin, İbnu’l Cevzi’nin ve Gazali’nin metotlarını tercih ediyor ve Sahâbî-i Kiram’ın, kelimeleri, hakiki manalarında kullanılmaları mümkün olmayan hallerde, mecâzî manalarda kullanıldıkları kanaatini taşıyoruz.”[11]

[1] Furkan, 73.

[2] Bakara, 78.

[3] Bkz. İbni Teymiyye, “el-Hemeviyyetu’l-Kubra fi Mecmuati’r-Resailil-Kubra”, 419.

[4] Buhârî, İstizan, bab: 1; Müslim, Birr, bab: 115, hn. 2612; Müsned, İmam Ahmed, II, 244, 251, 315.

[5] Bkz. İbnu’l-Cevzi, “Def’u Şibhi et-Teşbih” isimli eseri.

[6] Fetih, 10.

[7] Kasas, 88.

[8] Bkz. İbni Teymiyye’nin er-Resailu ve’l-Mesail isimli eseri, III, 12, 20, 45, 106.

[9] Bkz. İbni Teymiyye’nin er-Resail ve’l-Mesail isimli eseri, III, 12, 20, 45, 106.

[10] Fetih, 10.

[11] Bkz. Muhammed Ebu Zehra, el-Mezahibu’l-İtikadiyye isimli eseri, I, 231, 237.






Bu konudaki naçiz kanaatimiz şudur:

Biz Selef-i Sâlihîn’in teslimiyetçi görüşünü tercih ediyoruz. Çünkü bu görüş düşüncelerin çarpıştığı, ayakların sürçtüğü bu meselede, en ihtiyatlı ve en salim bir görüştür. Binaenaleyh, bu konuda şunları özetlemek isabetli olur.

a. Allahu Teâlâ’yı, yaratılanlara benzetecek her türlü düşünce ve yorumlardan şiddetle kaçınılmalıdır. Çünkü Yüce Mevlâ şöyle buyurmuştur:
“…O’nun hiçbir benzeri yoktur. O, her şeyi işiten ve görendir.”(Şûra 11)
“Allah’a örnekler vermeyin. Muhakkak Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (Nahl 74)
“O’nun hiçbir dengi yoktur.” (İhlas 4)
“…Zaten O’nun benzeri bir başka ilah bilir misin ki?” (Meryem 65)
“Allah onların geçmişlerini de, geleceklerini de çok iyi bilir. Fakat onlar, O’nun zatını bilgileriyle kuşatamazlar.” (Ta ha 110)

b. Kur’an ve Sünnet’te geçen bu gibi muteşâbih nasların sahih olduğuna iman etmek gerekir. Mutezile gibi Kur’an’da zikredilenleri te’vil etmeye, hadislerde varid olanları inkâra kalkışılmamalıdır. Çünkü bu naslar, mutevatir yolla gelen Kur’an’da ve sahâbîlerin rivayet ettikleri sahih hadislerde zikredilmişlerdir.

c. Bu gibi nasların lafızlarını Allah’a isnat edip “Allah’ın eli veya gözü” demek Selef-i Sâlihîn’ce sakıncalı görülmemiş, fakat “Allah’ın elinden maksat, gerçekten eldir.” denilmesi mahzurlu görülmüştür. Çünkü bu, benzetme kokusu taşımaktadır.
Zahirci Selefiyye Grubu ise “el”den maksat gerçekten eldir. Fakat keyfiyeti belli değildir” denilmesini mahzurlu görmemişlerdir. Biz onların bu görüşüne katılmıyoruz. Çünkü gerçekten el, etten, kemikten, kastan, sinirden, damardan, kandan ve diğer şeylerden ibarettir. Bunun da Allah’a yakışmadığı muhakkaktır.

......
....

**************



Cehaletin mezaretliği konusunda ise, hoca yine delilleri sıralamış, bununla beraber kitabın yazarı olarak konu hakkında naciz görüşünü deliliyle sunması da gayet doğaldır. Katılırsın katılmazsın.
Çıktığı yumurtayı beğenmeyen yeni yetmeler gibi ummeti tekfir eden bir ictihadda bulunmamaktadır!

Tağutlar, tağuttur. Hocanın dediği, tağut olmayıp ta demokratik düzende mucadele eden İslami (!) yaşantısı, söylemi ve kendine göre derdi olan kişilerin kâfirliği, binde bir de kurtulma (kâfir olmama) ihtimalinden dolayı kendi imanını (ahiratını) tehlikeye atmamak için fiilini kufur olarak kabul etse de, ahirattaki durumu için kât'i kafirdir diye hukum vermekten çekinmekte, hukmu Allah (c.c.) ye bırakmaktadır. Burada yanlış anlaşılmasın ve iftira atılmasın ki, bu durumdakilere hoca Muslumandır, kardeşimizdir de dememektedir! Hocanın dediği;
"bir hali musluman, bir hali kafir (sabah kafir, akşam musluman hadisi vs), Dar'ul harb'de yaşamanın verdiği sıkıntıdan dolayı bu kişilerin durumunu araştırıp netleştiremiyor, cehaletini, tevil ve ikrahını vs , kendilerine uygulayamadığımızdan haklarında net karar veremiyor, ilmim yetmediğinden kafir veya musluman diye hukum veremiyorum, Allah (c.c.) havale ediyorum." Dikkat edin , yazdığınız gibi kafir diyemediğine muslumandır dememektedir. El insaf!
Burada hocanın, sizlerin kaçıp tekfir edecek kadar öyle eleştirilecek bir olumusuzluğunu ben göremedim. Hoca burada kendi imanını ve ahiratını yolda bulmadığı için, yüzde yüz kât'i olmadan tekfir mekanizmasını işletmekten sakınmakta, bunu net kafir diyebildikleri için işletmektedir.

Konuyu burada kapatıyorum. ısıtıp ısıtıp aynı konuları buraya taşımaktan ziyade, ya kendinize bakın ya sitenin kapısını dışardan yüzünüze kapatın!
 

Musab umeyr

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
ALLAHU alem bu sitedeki arkadaşlar hasan hocayı iyi tanıyorlar belki bunlar vasıtasıyla yukarıdaki arkadaşın söylediklerini hasan hocaya ulaştırırlar.Zaten hocamızda hatalarımız olduğunda bize bildirin demişti.gerçi biz katılmadığımız bazı görüşlerini talebelerine söylemiştik yani belkide anlayamadık anlamaya çalışmak istediğimiz yerleri açıklamasını istedik fakat onlar bize tekrardan dönüş yapmadılar.
katılmadıgınız görüş nedir?
 

Ömer Abdurrahman

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Abdulmuizz Fida,sanırım ibnul kayyim el cevziyye ile ibnul cevzi'yi karıştırıyorsun..Doğrudur,ibnul cevzi tefvidçidir.Lakin İmam İbn Teymiyyenin talebesi haberi sıfatlarla alakalı hocasının birebir takipçisidir.yani hasan karakaya hocanızın tabiri ile zahirci selefiyedendir. Bu hususlarla alakalı İbn Teymiyyenin yenilikçi olduğunu ya da yeni şeyler ihdas edip,seleften ayrı yol tuttuğunu ve takipçisi Muhammed bin Abdulvehhab ve talebelerinin de aynı şekilde vehhabilik diye seleften ayrı bir yol üzere olduğunu iddia eden zahid el kevseri tilmizleri meselelere insaflı yaklaşmamaktadırlar. Ve ayrıca bu akidelerini açık ve net ortaya koyma hususunda da samimi değiller.Çünkü biliyorlar ki Usame bin Laden "vehhabi"dir,zevahiri "vehhabi"dir.Ve bugünün cihad mimarları hep "vehhabi"dir.bu şahıslar summe haşa dinde hüccettirler demek istemiyorum.Fakat hitap ettikleri kitlelerin bu şahıslara olan sempatilerini bildiklerinden karşılarına almamak adına müphem konuşmayı tercih ederler. Amacım uzun tartışmalara girip meseleyi iki manaya da gelebilecek tarihi rivayetlerle hepten karma çorman etmek değildir. Fakat aydınlatıcı olması için İmamların İmamı lakaplı İmam İbn Huzeyme'nin Kitabu't Tevhid Ve İsbatı Sıfatı Rabb diye isimlendirilen risalesinden nette gördüğüm kısımlarını aktarmakla yetineceğim.Bakalım o değerli ehli sünnet imamı da vehhabi miymiş?!..

İmamların İmam’ı İbn Huzeyme rahımullah ve Akidesi:

Bismillahirrahmanirrahim

İbn Huzeyme Nisabur’da H.223-M.838 senesi safer ayında dünyaya gelmiştir bazı kaynaklarda ise doğum tarihini H.222 veya H.224 olarak göstermektedir.(Zehebi Siyeru A’lemin-Nubela (XIV.365) Zehebi Tezkiretu’l-Huffaz (II.720) Suyuti Tabakatu’l-Huffaz.313)

Sulemi kabilesine mensup olan İbn Huzeyme’nin ismi ve nesebi şudur: Ebubekr Muhammed b.İshak b.Huzeyme el-Muğire b.Salih b.Bekr es-Sulemi en-Neysaburi.(Zehebi Siyer XIV.365) Zehebi Tezkire II,720)Hakim a.e.g.84) İbnu’s-Salah Tabakatu’ş-Şafiiyye v.145-a (Nevevi’nin ilavesi) İbn Ebi Hatim er-Razi Kitabu’l-Cerh ve’t-Ta’dil VII.196)

Küçük yaşlarda hadis ve fıkıhla ilgilenmeye başlayan İbn Huzeyme’nin çoçuk yaşlarda İshak b.Raheveyn (ö.238/852) ve Muhammed b.Humeyd’den (ö.248/862) hadis dinlediği fakat o yaşlarda itkanı zayıf olduğundan bu iki zattan rivayette bulunmadığı kaynaklarda geçmektedir.(Zehebi Tezkire II.721 Zehebi Siyer XIV.365)

İbn Huzeyme Şafii’nin arkadaşları Ebu İbrahim İsmail b.Yahya b.İsmail el-Müzeni (ö.264/877) ve er-Rabi b.Süleyman el-Muradi’den (ö.270/883) hadis yolculuklarına çıkmadan önce de Ahmed b.Nasr en-Neysaburi’den fıkıh dersi almıştır.İbn Huzeyme’nin yapmış olduğu hadis yolculuklarına gelince bu yolculuklar çok geniş bir alanı kapsamaktadır Hatta şarkı İslam dünyasını içine almaktadır.Bu seyahatlarda gitmiş olduğu yerlerin bazılarını Sahih’inde belirtmiştir mesela:

1-Ebu Harun Musab en-Nu’man bize Fustat’da tahsis etti.(Sahih I.219.h.no:407)

2-Ahmed b.el-Hasan bize Bağdat’ta tahdis etti.(Sahih.IV.122.h.no:2495)

3-Muhammed b Abdillah b Meymun bana İskenderiye’de tahdis etti (Sahih.I 160 h no:311)

4-Muhammed b.Yezid bize Abadan’da tahdis etti.(Sahih.IV.245.h.no:2792)

Kaynaklarda bu şehirlere ilaveten onun Basra Vasıt Küfe Mezopotamya Rey el-Cezire Şam Cürcan ve Dehistan’a gitmiş olduğunu da öğreniyoruz.(İbn Kesir el-Bidaye ve’n-Nihaye XI.149) Zehebi el-İber fi Ahbari Men Ğaber I.462)

İbn Huzeyme doğduğu yer olan Nisabur’da H.331 (M.923) senesi zi’l-ka’de ayının ikinci günü 90 yaşında iken vefat etmiştir.Bazı kaynaklar bu tarihi H.132 olarak vermektedir(Allah kendisine Rahmet etsin onu firdevs’ine koysun) (Zehebi Siyer XIV.382) Zehebi Duvciu’l-İslam.169) el-Kattani Muhammed b.Ca’fer er-Risaletu’l Mustadrefe.20)İbnu’s-Salah a.g.e.v.145-a(Nevevi’nin İlavesi)

Alimlerin İbn Huzeyme Hakkındaki Görüşleri:

1-Ebubekr Muhammed b.Sehl et-Tusi anlatıyor:

İbn Huzeyme’nin hocası er-Rabi b.Süleyman bize İbn Huzeyme’yi tanıyıp tanımadığımızı sordu Evet diye cevap verdik O da şöyle söyledi:O bizden istifadesinden daha çok biz ondan istifade ettik.(Zehebi Tezkire II.722 Zehebi Siyer XIV.371)

2-İbn Ebi Hatim’de (ö.327/936) kendisine İbn Huzeyme’nin nasıl biri olduğu sorulunca Yazıklar olsun size Biz ondan sorulmuyoruz da o bizden soruluyor.O kendisine uyulacak bir imamdır demiştir yine bir başka konuşmasında da onun için o doğru sözlü güvenilir birisidir demiştir.(Zehebi Tezkire II.729 Zehebi Siyer XIV.376)Ebu Şehbe a.g.e.s.247)

3-Darekutni (ö.385/995) İbn Huzeyme güvenilir benzeri olmayan bir imamdı İbnu’l-İmad’da (ö.482/1089) güvenilir imam ve hadiste hafız birisidir diye söylemiştir.(Zehebş Tezkire II.728 Zehebi Siyer XIV.372 Zehebi el-İber I.462 Suyuti Tabakat s.313 İbnu’l-İmad a.g.e II.262)

4-İbn Huzeyme’yi devrinin büyük hadiscilerinden Muhammed b.Hibban et-Temimi el-Busti (ö.354/965) şöyle tavsif etmiştir: (Ma raeytü ala vechi’l ardı men yahfezu sınaate’s Sünen ve yahfezu elfazeha’s Sıhah ve ziyadatiha hatta keene’s Sünene küllüha beyne ayneyhi illa Muhammed b.İshak b.Huzeymete fekat) Yer yüzünde Muhammed b.İshak gibi hadisle iştigal işini mükemmel yaparak hadislerin lafızlarını sahihlerini ve hadislerdeki ziyadeleri ezberleyen hadislerin tamamı sanki gözünün önündeymiş gibi olan başka bir kimse görmedim Yine aynı muhaddis İbn Huzeyme hakkında şöyle der:Sened ve metin ezberlemede İbn Huzeyme gibisi görülmedi.(Zehebi Tezkire II.272 Zehebi Siyer XIV.372 Suyuti Tabakat.s.313 Zehebi el-İber I.462 İbnu’l-İmad a.g.s.II.262)

5-Müsned ve Erbaun sahibi Muhammed b.Eslem et-Tusi de (ö.242/856) gözlerim onun gibisini görmedi demiştir.(Zehebi el-İber I.344)

6-Yine büyük hadis ve tefsir alimi İbn Kesir (ö.774/1372) onun müctehid İlim denizlerinden bir deniz olduğunu söylemekte.(İbn Kesir a.g.e.XI.149)

7-El-Hafız Abu Ali el-Hüseyn b.Muhammed en-Neysaburi onun hakkında şöyle konuşmuştur:Muhammed b.İshak gibisini görmedim İbn Huzeyme sureyi okuyanın onu ezberlemesi gibi fıkıha dair hadisleri ezber bilirdi Büyük hadis alimi Zehebi de onun hakkında o asrının biricik kişisiydi öyle oldu ki artık ilmi beceri ve geniş ilmi kapasiteye sahip olma hususunda misal getirilir oldu.(Zehebi el-İber I.462 Zehebi Tezkire II.723 Suyuti Tabakat.313 İbnu’l-İmad a.g.e.II.262 Zehebi siyer XIV.365.372)

Yine İbn Huzeyme Hakkında şunlar denilmiştir: Horasan’da zamanının imamı oldu asrın Nisabur’un imamı imamu’l-eimme İmam büyük muhaddis hadisi bilirdi el-Hafız Şeyhul-İslam el-Huccet ve’l-Fakif sika saduk müctehid fakih müctehid mutlak müctehid gibi övgü dolu değerlendirmeler’de bulunulmuştur.(Suyuti Tabakat s.313.Menhecu’n-Nakd fi Ulumi’l-Hadis.s.258 Zehebi Duvel s.169 Zehebi Tezkire II.720 Zehebi el-İber I.462 Suyuti Tabakat s.131 Zehebi Siyer XIV.365 İbnu’l-İmad a.g.e.II.262 İbn Ebi Hatim a.g.e.VII.196 İbn Kesir a.g.e.XIV.149

Allah’ın sıfatları Hakkın’da bazı görüşleri:

Allah azze ve Celle’nin (Vech) sıfatı Hakkında İbn Huzeyme Rahımullah şöyle der: Deriz ki sözümüz anlaşılır ölçülü her akıllı kişinin anlayacağı bir sözdür.Yaratana Vech’in kullanılması her akıl-fikir sahibine göre Yaratanın yüzünün Ademoğlunun yüzüne benzemesini gerektirmez.Ey Akıl sahipleri bu konuda dikkatli olun Yaratanımız (c.c) bazı isimleri lafız olarak bazı mahlukatına veriyor Kitap Sünnet ve arapçada olduğu gibi Mesela:Kerim Şahid Kebir Vahid Vali Vekil Mevla vb.(İbn Huzeyme Kitabu’t-Tevhid ve İsbatı Sıfati’r-Rab.10-11-25-35)

Biz ve Hicaz Tıhame Yemen Irak Şam Mısır alimlerimiz deriz ki: Allah’ın kendisi için belirttiği sıfatları dilimiz ile ikrar kalbimiz ile tasdik eder yüzünü mahlukatın yüzüne benzetmeyiz.( İbn Huzeyme Kitabu’t-Tevhid ve İsbatı Sıfati’r-Rab.11.25)

Allah’ın sıfatlarını yok saydığı için Muattıla denilen Cehmiyye hakkında şöyle der: Ey Akıl sahibi Arapçayı bilen ne demek istediğini anlayan teşbihi kavrayan aklı selim sahibi birinin aklına bu iki yüzün birbirine benzediği gelir mi Ben Allah’ın sıfatlarını kabul etmeyen Cehmiyye’nin şu kadarını da akledeceğini sanmıyorum: Birisi ona Senin yüzün domuz maymun ayı köpek eşek katır’a v.b (yüzlere) benziyor dese kızar edep dairesinden çıkar yüzünü saydığımız yüzlere benzetene söver belki ana babasını da ekler Arap insan yüzünü bunlara benzetmeyince bizim Allah’ın yüzünü benzettiğimiz nasıl söylenir.
Hal böyle olunca Allah’ın kitabında Nebi’sinin hadisinde söylediği şeyleri söyleyen hadiscilere Allah’ı mahlukata benzettiklerini söylemek yanlıştır yalandır iftiradır.Kitap ve Sünnete muhalefettir arap dilinden anlamamaktır.(İbn Huzeyme Kitabu’t-Tevhid ve İsbatı Sıfati’r-Rab.22-24)

Cehmiyye Allah’ın sıfatlarını yok saymakta Yahudiler gibi kelimelerin yerini değiştirmekte hayvanlar derecesine düşmektedirler.( İbn Huzeyme Kitabu’t-Tevhid ve İsbatı Sıfati’r-Rab.8-10-26-46-47-90-101)

Esabı (Parmaklar) Yedeyn (iki el) Vech (yüz) ayneyn (iki göz) konularında söylenenler gibi olacağını düşünün Allah’ın kitabında anlattığı Nebi’sinin dilinden açıkladığı Yaratanın sıfatlarına iman konusunda göğsünüzü açması ve size hidayet etmesi sebebiyle uyanık olun Allah’ın yardımıyla hadisciler ve sünnetin takipcilerinin yolunun iyi güzel doğru olduğunu bilin Sizi Müşebbihe diye adlandıranların cehaletini anlayın Allah’ın sıfatlarını yok sayan Cehmiyye bu teşbihi bilmiyor.( İbn Huzeyme Kitabu’t-Tevhid ve İsbatı Sıfati’r-Rab.82)

Allah azze ve celle’nin Uluv Yücelik sıfatı hakkında İbn Huzeyme Rahımullah şöyle der: Çoçuk ergen kadın hür köle alim cahil bütün müslümanlar dua ederken başını göğe kaldırıp ellerini yukarı tutuyor aşağıya değil ayetlerde geçen mefhumlar hep göğü yükseği yukarıyı ifade ediyor Firavun bile Musa’ya Allah’ın gökte olduğunu bildirdi demektedir.(Ali İmran III/55 Nisa IV/158 Nahl XVI/49 Fatır XXXV/10 Secde XXXII/5 gibi İbn Huzeyme Kitabu’t-Tevhid ve İsbatı Sıfati’r-Rab.110-112-115)

Yine bu konuda İbn Huzeyme rahımullah şöyle der: Hafız ebu Abdillah el-Hakim dedi ki:Muhammed b.Salif b.Hani,yi şöyle derken dinledim:İmamların imamı Ebu Bekr Muhammed b.İshak b.Huzeyme,yi şöyle derken dinledim:

Allah,ın yedi semasının üzerinde mahlukatından ayrı olarak Arşa istiva ettiğini kabul etmeyen bir kimse tövbe etmesi istenecek bir kafirdir.Tövbe ederse mesele yok aksi takdirde boynu vurulur ve kokuşarak kıble ehline ve zimmet ehline eziyet vermemesi için de bir çöplüğe atılır. (senedi sahihtir) Bunu el-Haravi de Zemmu-l-Kelam (VI.124/b) de bir başka yoldan İbn Hani,den diye rivayet etmiştir.o sika birisidir.

Kur’an’ın mahluk olmadığı konusunda ise şöyle der: Bre cahiller sandığınız gibi Kün sözü mahluk olsaydı onun olması için de bir söz gerekirdi onun olması için de bir söz böylece sonsuza giderdi ki bu (teselsül) batıldır.Bu aklı başında düşünen doğruyu kavramaya çalışan insanın sözü değildir.( İbn Huzeyme Kitabu’t-Tevhid ve İsbatı Sıfati’r-Rab,161-162)

İbn Huzeyme der ki:Allah’ın nefsi ilim sıfatı vechi Kur’an ve hadislerde belirtildiği gibidir.Bunlar isbatlanırken önce ilgili ayetler sonra sağlam haberler dile getirilir.Çünkü bu ilim ancak kitap ve sünnetle bilinir.Görür işitir ancak mahlukatınki gibi değildir Cehmiyye’nin tanrısı görmeyen duymayan putlar gibi olmalıdır Allah’ın el sıfatı vardır iki eli de sağdır.Biz Allah (c.c)’ın haber verdiği arşında istiva ettiğine inanır Cehmiyye’nin yaptığı gibi kelimelerini değiştirmeyiz Onlar Yahudilerin yaptığı gibi kelimeleri değiştiriyor istivayı istevla yapıyorlar Hıcaz Irak alimleri Rabbin her gece dünya semasına indiği’ni rivayet ettiler Nebi bildirmediği için keyfiyetiyle uğraşmadılar Biz bu haberlere inanır tasdik ederiz.Bütün ümmeti Muhammed iyisi kötüsü mü’mini münafıkı ve bazı kitap ehli Sırat Köprüsü kurulmadan önce Rablerini çeşitli tezahürlerle görürler Nebi (s.a.v) mü’minlerin Allah’ı görmesini mehtablı gecede ayın görülmesine benzetti Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar Rabbine bakar ayetinde kastedilen kıyamet gününde Allah’ın has kullarıdır.( İbn Huzeyme Kitabu’t-Tevhid ve İsbatı Sıfati’r-Rab.11-25-21-46-47-53-87-101-9-125-172-178-180)

Kur’an Allah’ın kelamıdır indirdiği vahiydir mahluk değildir Kim mahluk derse veya Allah ezelde konuştu bir daha konuşmaz derse veya Allah’ın fiilleri mahluktur Kur’an hadistir Allah’ın isim ve sıfatlarından biri mahluktur derse benim gözümde Cehmiyye mezhebindedir.Tevbeye davet edilir Tevbe etmezse boynu vurulur üstü çer çöple örtülür Bu benim doğu ve batıda olan alimlerden ehli eserin görüşüdür Allah bir daha konuşmaz sözünü tekrar etmez diyorlar Bunlar Allah’ın Kitabını anlamıyorlar Halbuki Kur’an’da Adem’i yarattığını Musa kıssasını kendine hamdi Rahman süresinde aynı ayeti tekrarlamaktadır Tekrarlamadığına bir müslümanın inanmasını düşünemiyorum Bu Kur’an Mahluktur diyenlerin sözüdür Kısaca Kur’an Allah’ın kelamıdır Allah’ın sıfatlarını yok sayan Cehmiyye’nin sandığı gibi mahluk değildir.( İbn Huzeyme Kitabu’t-Tevhid ve İsbatı Sıfati’r-Rab.166)

Nebi diğer nebilerden farklı olarak ümmetine şefaat edecektir Ümmetinin bazısı da günahları yüzünden Cehennem’e girenlerin çıkmaları için şefaat edecektir Şefaat birkaç kere olacaktır Allah elçisini ümmetinin yarısının Cennet’e girmesiyle şefaat arasında muhayyer bırakmış o şefaati tercih etmiştir Makam’ı Mahmud şefaat makamıdır.( İbn Huzeyme Kitabu’t-Tevhid ve İsbatı Sıfati’r-Rab.241-255-263-305)
 

Benzer konular

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt