Makale İslam’da Akaid Önceliğinin Hedefleri

Burhanuddin Aldiyaî

Aktif Üye
İslam-TR Üyesi
İslam’da Akaid Önceliğinin Hedefleri
26823Biz, İslam'ın neden akaide veya diğer bir ifadeyle kalbi inanca bu kadar önem verdiğini, kalbi iman temellerini tam oturttuktan sonra hayatın pratik yönüne dönük hükümleri koyduğunu hep Allah hakkı açısıyla değerlendiririz. Yani daha çok İslam inancının temel esaslarını sağlamak ve Allah Teâlâ’yı kendine mahsus vasıflarında birlenmesi anlamındaki tevhid gibi inançlar yönünden bakarız. Bunun başka yönlerinin olup olmadığını veya başka amaçlar da gözetip gözetmediğini genellikle gözden kaçırırız.

Hâlbuki bu yaklaşım tarzı daha çok bir kısır döngüdür. Çünkü akaidi, dini inanç için tek gaye haline getirirken, dini inancı da sadece akaidi sağlamayı hedefler hale getirir. Oysa İslam’ın akaide verdiği bu önem, sadece uhrevi gayelerle sınırlı değildir. Bunun yanında Allah'ın dünya hayatında insana yüklediği sorumlulukların tam olarak ve içtenlikle yerine getirilmesi açısından da çok önemlidir. Dolayısıyla İslam’ın öncelikle kalbi inancı yerleştirmeye verdiği önemin diğer bir amacı da, koyduğu şeri hükümler ile bireysel sorumlulukların sulta gücüyle değil, öncelikle iman etmiş her bireyin gönülden isteyerek yerine getirmesini sağlamaktır.

Örneğin Allah Teâlâ insana hakkı tahkim edip adaleti sağlamayı da yüklemiştir. Bunun için de bir takım kanunlar koymuştur. İnsanların önce bu kanunlara kalbi inanç olarak inanmaları sağlanmadan uygulamaya koymalarının istenmesi, hiçbir şekilde başarıya ulaşamaz. Buradan hareketle bireylerde kalben inanç yerleştirilmezse, kanunlara karşı saygı olmaz. Bireylerin saygı duymadığı kanunlar da hiçbir zaman hakkı ve adaleti sağlama şansı olmaz. Çünkü ihlali had safhada olur. Tamamen beşer fikrine dayalı eğitimin ürünü olan günümüz gençliğinin sahip olduğu mantalitenin bir tezahürü olarak "kanunlar çiğnenmek içindir" sözü, bu noktadan ortaya çıkmıştır.

İşte İslam hukukuyla beşeri hukuklar arasındaki temel farklardan birisi de budur. Beşeri hukuklar bireylerde bir inanç haline gelmez ve bireyler tarafından içten bir saygınlık kazanmaz. Bu sebeple koyduğu hukuki normların ihlal edilmesi, her zaman yüksek oranlarda olur. Çünkü nefislerde bir saygınlığa ulaşamadığı için, sulta zoruyla uygulanmak durumunda kalınıyor. Bunun sonucunda bireyler sadece ceza almamak için kanunlara uyarlar. Dolayısıyla yakalanıp ceza alabilecekleri durumlar dışında beşeri kanunlara uymazlar. O nedenle devletlerin en tepesindeki şahıslar bile, başta devlet malını çalmak üzere hemen her türlü suça bulaşabiliyorlar. Üstelik bu suçlar, kendi koydukları kanunlara göre suçtur.

Buradan hareketle beşeri sistemler, insanları olabildiğince daha fazla izleme ve kontrol etme imkânlarının peşine düşmektedir. Çünkü insanlar izlenmedikleri yerde kanunlara uymazlar ve sonuç olarak suçlarla baş etmek mümkün olamıyor. Bu sebeple günümüzde suçlarla mücadele edebilmek için neredeyse her tarafa MOBESE kameraları yerleştirilmektedir. Bunların başında da devlet dairelerinin kendisi geliyor. Buna rağmen kanunların ihlali ve bunun sonucunda suç işleme oranları çok yüksektir. Öyle ki, her tarafta yapılan bir sürü hapishane kısa sürede dolup taşarak çok külfetli hale geliyor ve mahkûm ettikleri suçluları birkaç yılda bir affederek tekrar toplum içine salıyorlar.

İslam ise, öncelikle insanlarda kalbi inancı yerleştirmeyi hedeflemektedir. Bu sebeple beşeri ideolojiler gibi tepen inerek uygulanmayı kabul etmez. Kur’an’ın bize kıssasını haber verdiği hiçbir peygamberin böyle bir mücadelesi olmamıştır. Aksine, insanları başta Allah merkezli bir yaşama davet ederek yüreklerine imanı yerleştirmek suretiyle gönüllü olmalarını sağlar. İnsanların hem kalbine hem de aklına hitap ederek yüreklerine imanı yerleştirdikten sonra, koyduğu hükümlere karşı bir saygınlık kazandırır. Bunun sonucu olarak insanlar genel itibariyle sulta veya ceza alma korkusundan ziyade, Allah’ın koyduğu kanunlara saygısızlıktan dolayı günahkâr olmaktan çekinirler. Hiçbir zaman hiçbir yerde Allah’ın gözetiminden kaçma imkânı olmadığından, koyduğu kanunlara bağlılık da ona göre oluyor.

Bu sebeple İslam’ın hâkim olduğu 1300 senenin suç-ceza tarihi incelenirse, bir takım zalim yönetimlere rağmen; günümüz beşeri hukukunun övündüğü insan hakları, özgürlükler, kendi tabirleriyle adalet saraylarının büyüklüğü gibi (içi boş) argümanlarla hâkim olduğu son 100 senelik süreçte, ABD gibi bir ülkede işlenmiş suçlar ve bunlara uygulanmış cezaların çeyreği kadar suç-ceza tespit edilemez. Basit bir örnek olarak 200 sene Anadolu'ya ve yaklaşık 400 sene de İslam âlemine hükmetmiş Osmanlı'nın arşiv ve hapishaneleri araştırılırsa, söylediğim husus çok bariz bir şekilde ortaya çıkacaktır. En basitinden kısa süreli tutuklamalar haricinde hapishaneler bile pek yoktur.

Her şeyden önce İslam, insanın insana ceza uygulamasını öngörmüyor. Kelime anlamı yapılanın karşılığı olan ceza, şeriat koyan Allah’ın hakkı olarak kabul edilir. Yani insana yükümlülük yükleyen hükümleri koyan Allah Teâlâ olduğuna göre, bu hükümleri yerine getirene mükâfat, muhalefet edenlere de ukubet vermek O’na aittir. Bu sebeple İslam’da ceza ve mükâfatlar uhrevidir. Dünyada uygulanmasına izin verilen cezalar ise, esasında toplumsal hayatı olumsuz etkileyen hususlarda müeyyidelerdir. Temelinde cezalandırmayı amaçlamaz. Onun için Kur’an’da; cinayet, zina, hırsızlık, iftira ve yol kesme olmak üzere sadece beş suç için had cezası zikredilmiştir. Sünnet de bunlara içki, riddet (dinden dönme) ve eşcinsellik suçlarının cezalarını eklemiştir. Bunların dışındaki suçlar için sadece tazir cezası uygulanır ve bu da kırk sopa olan en ufak had olarak içki haddini aşmamalıdır.

Oysa günümüz hukukunu koyan beşeri düzenler, bunun için inşa ettikleri adalet saraylarının büyüklüğüyle övünürler. Hâlbuki bu sarayların gösterdiği bir şey varsa, o da zulmün büyüklüğü ve çokluğudur. Yoksa ufak suçlar için büyük hacimli yapılara ihtiyaç olmaz. İslam tarihi boyunca bu işlemler çoğu zaman cami ve mescitlerde bile yürütülebilmiştir. Alfabeyi andıran tip tip ve her biri içinde bir kasaba nüfusunu barındıracak kapasiteye sahip hapishanelerden de hiç bahsetmeyelim. Peki, nedir bunun en temel farkı? Kuşku yok ki kanunlara saygı duyulup duyulmaması ve dolayısıyla ihlal edilip edilmemesinden başka bir şey değildir.

Buradan hareketle İslam, yeryüzünün hilafetini yüklediği insana önce akaidi yerleştirmeye önem vermiş, sonra bu hilafetin gerekleri olan şeriatı yani pratik hükümleri koymuştur. Diğer bir ifadeyle İslam’da akaidi önceliğin tek gayesi, her ne kadar önemi birinci derecede olsa da, temelde uhrevi olan hükümlere iman değildir. Dünya hayatının düzeni için konulmuş hükümlere karşı da gönülden bağlılık amaçlanmıştır. Çünkü İslam, dünya ile ahiretin, madde ile mananın, fizik ile metafiziğin birlikte yürütülmesini ister.

Kur’an ve Sünnetin yeryüzünde fesadın çıkarılmamasını önemle vurgulaması da bunu gösterir. Eğer buna gönülden bağlılık olmazsa, kalplere inanç yerleştirilerek konulan ahkâma saygınlık kazandırılmazsa, bugün her tarafta olabildiğince yaygın olduğu üzere zulmün ve fesadın önüne geçilmesi mümkün olmaz. En basitinden Esad gibi bir tiran kendi hukukuna inansaydı ve saygı duyuyor olsaydı, saltanatı uğruna bütün bir ülkeyi yıkmaz ve milyonlarca insanın perişan olmasına razı gelmezdi.

Bundan dolayı örnek olarak Bakara Suresi 2/201, Araf Suresi 7/156, Nahl Suresi 16/30. ayet gibi Kur’an’ın birçok yerinde hem dünya ve hem de uhrada hasenat vurgusu yapılır. Yoksa mesele sadece uhrevi açıdan inancın sağlanmasıyla sınırlı değildir. Aksi halde kalbi inançla pratik amellerin birlikte konulması gerekirdi. Şu halde İslam'ı doğru anlamak ve ona göre öğretmek gerekir. Özetle akaid şeriatın özü, şeriat ise akaidin izidir ve sadece ahireti amaçlamaz, bu dünya hayatı için de gayeleri vardır.
 

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt