Çözüldü Keşif Ehli, Kalplerdekini Ve Gaybi Bilir Şirk Sözüne Reddiye?

mustafa_mardin

Yeni Üye
Üye
Ebubekir Sifil'in keşif ehlinin kalplerden geçeni bildiği, gaybı bilebileceği iddiasının hükmü nedir? Bu iddiaya nasıl cevap verebiliriz?

****

-Mesela siz ehl-i Keşif bir insansınız... diyelim ... gerçekte siz daha iyi bilirsiniz bizim için şu anda gayb ama...
Farz-ı muhal böyle bir insansınız, benim kalbimi okuyabilirsiniz.
Doğru mu?
EBUBEKİR SİFİL: -EVET !

SUNUCU:- Mesela bir "ehl-i keşif insan" kabre bakıyor, ordaki meftanın ne yaşadığını haber veriyor, böyle birşey mümkün mü, böyle birşey olabilir mi?
EBUBEKİR SİFİL: MÜMKÜNDÜR!

 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi

Allah’a göre bu mümkün değil ama, tarikatçılara göre bu mümkün. Yani Allahın “siz kalblerden geçeni bilemezsiniz” demesi, tasavvufçular için çok da kaâle alacak bir şey değildir.
Kalblerden geçeni Allah tan başka hiç kimsenin bilemeyeceğinin delillerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1- Kardeşleri dediler ki: “Biz güçlü bir topluluk olduğumuz halde Yûsuf ve kardeşi (Bunyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Doğrusu babamız açık bir yanılgı içindedir.” “Yûsuf’u öldürün veya onu bir yere atın ki babanız sadece size yönelsin. Ondan sonra (tövbe edib) salih kimseler olursunuz.” Onlardan bir sözcü, “Yûsuf’u öldürmeyin, onu bir kuyunun dibine bırakın ki geçen kervanlardan biri onu bulub alsın. Eğer yapacaksanız böyle yapın” dedi. Babalarına şöyle dediler: “Ey babamız! Yûsuf hakkında bize neden güvenmiyorsun? Halbuki biz onun iyiliğini isteyen kişileriz.” “Yarın onu bizimle beraber gönder de gezib oynasın. Şubhesiz biz onu koruruz.” Babaları “Doğrusu onu götürmeniz beni üzer, siz ondan habersiz iken onu kurt yer diye korkuyorum.” Onlar da, “Andolsun biz kuvvetli bir topluluk iken onu kurt yerse (o takdirde) biz gerçekten hüsrana uğramış oluruz” dediler. (Yusuf 8-14)

Ayetin akışını dikkatlice incelediğimiz zaman Yakub (a.s.)'ın bile çocuklarının kalblerinde gizledikleri o korkunç şeyleri bilmediğini görebiliyoruz. Bir peygamber kendi çocuklarının kalblerinde gizledikleri şeyleri bilmiyorsa; nasıl olur da şeyh, evliya, gavs olarak nitelendirdikleri insanlar muridlerin kalblerinden geçenleri bilebilir ki?
Yusuf suresini dikkatlice incelediğiniz vakit bir çok yerde Yakub (a.s.)ın, kalblerden geçenleri bilemediğini görebiliyoruz. Allah kalblerden geçenleri okumayı peygamberlere dahi vermemiştir. Ayetler buna en büyük delildir.

2-Çevrenizdeki bedevilerden munafık olanlar vardır ve Medine halkından da nifakı alışkanlığa çevirmiş olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, biz onları biliriz. Biz onları iki kere azablandıracağız, sonra onlar büyük bir azaba döndürülecekler”. (Tevbe 101)

’’Sen onları bilmezsin, biz onları biliriz’’
Munafık; kalbinde olan küfrü gizleyip kendisini hak din üzerinde olduğunu söyleyen kişidir.
Muhammed (s.a.v) şayet kalblerden gizlenen şeyleri bilseydi, çevresindeki munafıkları vahiy olmadan da pekala bilebilirdi. Oysa Allah kuranda "Sen onları bilmezsin, Biz onları biliriz" buyurmaktadır. Yani 'sen insanların kalblerinden gizledikleri şeylere vakıf olamasın, bilemezsin, kalblerin özünde gizlenen her şeyi ancak Ben bilirim, bu yetki sadece Bana aittir', bildirmesine rağmen; nasıl olur da Tasavvuf - Tarikat şeyhleri insanların kalblerinden geçenleri bilsinler !
Tarikat şeyhleri Allahın peygamberlerinden üstün niteliklere sahib insanlar mı ki, Allah'ın peygamberlerine vermediği bir özeliği tarikat şeyhlere versin?
Peygamber (s.a.v.) kalblerden geçenleri bilebilseydi, çevrelerindeki munafıkları vahiy inmeden de pekala rahat bir şekilde bilebilirdi.


3- Rasulullah (s.a.v)’in mubârak zevcesi Aişe (r.anha)’ya munafıklarca en iğrenç iftira (ifk) yapılmış ve Medine kısa zamanda bu azim iftirayla çalkalanmıştır. Peygamber (s.a.v), sevgili zevcesi hakkındaki bu dedikoduları kesinlikle tekzib edememiş, çaresizlik içerisinde ashabıyla istişârede bulunmuş, bu arada Aişe’yi de babasının evine göndermiştir. Günlerce süren ve hem Rasulullah (s.a.v) hem de zevcesi için ızdırab veren bu durum içerisinde, bir gün Peygamber (s.a.v.) hasta yatmakta olan Aişe (r.anha)’nın başı ucunda, ona şu sözleri söylemektedir:

Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle haberler ulaştı. Eğer günahsız isen Allah seni mutlaka temize çıkaracaktır. Yok eğer bir günaha bulaştı isen Allah’tan mağfiret dile, O’na tevbe et.”

(Buhari, Muslim, Taberi tefsiri, İbn-i Hişam)

Bir takım insanlar tarafından Aişe (r.anha)'ya zina iftirası atılıyor. Şayet Muhammed (s.a.v.), Kalblerden gizlenenleri bilebilseydi, iftiraya maruz kalan eşine : ’Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle haberler ulaştı. Eğer günahsız isen Allah seni mutlaka temize çıkaracaktır. Yok eğer bir günaha bulaştın ise Allah’ tan mağfiret dile, tevbe et ’’ demezdi.
Ve vahiy inmesiyle Aişe (r.anha) suçsuz olduğu ifitaraya maruz kaldığı ortaya çıktı. Bir peygamber dahi, eşinin o anda kalbinde gizlediklerini bilmezken, şeyhler nasıl olur da muridlerin kalblerinde gizledikleri şeyleri bilsinler. Aişe'nin suçsuz olduğunu bilseydi Muhammed (s.a.v.) eşini tevbe etmeye davet etmezdi.

Bilhassa Türkiye’deki tarikatçıların - tasavvufcuların çoğu, kendilerini Hanefi mezhebine nisbet ederler. Peki Hanefi mezhebinden olduğunu söyleyen insanlara Ebu Hanife'nin “kalblerden geçeni ben bilirim diyen kişinin kafir olduğu” fetvasını sunsak, acaba ebu Hanife'ye uyacaklar mı bu konuda?

Ebu Hanife (rahimehullah) şöyle demiştir :
"..Kalblerde olanı ancak Allah ve Allah'ın kendisine vahyettiği bir peygamberden başka kimse bilemez. Vahiy olmadan, kalblerde bulunanı bildiğini iddia eden, Alemlerin Rabbi'nin ilmine sahip olduğunu iddia etmiş olur. Kalblerde ve hariçte, Allah'ın bildiğini kendisinin de bildiği iddiasında bulunan insan büyük bir cürüm işlemiş cehennem ve küfrü hak etmiş olur."

(Ebu hanife rha'ın Beş Eseri, Çev. Mustafa öz, İstanbul, 1981, s.29, Arabca metin., s. 24)

Abdullah b. Utbe b. Mes'ud (radıyAllahu anh)'den şöyle rivayet edilmiştir:
Ömer (radıyAllahu anh)'den işittim. O şöyle diyordu:
"İnsanlar Rasulullah (s.a.v.) zamanında vahiy ile gizli hallerinden de sorumlu tutulurlardı. Rasulullah'ın vefatı ile vahiy kesilmiştir. Bugün sizi gördüğümüz amellerinizden dolayı sorumlu tutarız. Bu yüzden kim bize hayır ve adalet gösterirse onu emin sayar ve güvenilir kabul ederiz. Onların gizli hallerini araştırmak bize düşmez. Gizli hallerinin hesabını da Allah görür. Bize zahiren fena hal gösterenlerden de emin olamayız. Niyetinin iyi olduğunu söylese bile ona inanmayız."

(Buhari, Kitabu'ş-Şehadet)

"De ki, göklerde ve yerde, hiç kimse gaybı bilmez, onu sadece Allah bilir.” (Neml 65)
Bunlar gayb haberlerindendir, onları sana vahyediyoruz. Bundan önce onları ne sen bilirdin, ne de senin kavmin.” (Hud 49)
’’ Allah size gaybı bildirecek de değildir…” (Ali-İmran 179)

****

"O, bütün gaybı bilir. Fakat gaybını hiç kimseye açmaz. Ancak seçtiği elçiye açar. Çünkü onun önünden ve ardından gözetleyiciler salar. Bilsin diye ki, onlar Rablerinin elçiliklerini yerine getirmişlerdir. Allah onlarda bulunan her şeyi kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır." (Cin, 26-28)

Gaybını kimseye muttâli kılmıyor, illâ Rasul ! (sofiler rasul değildir!)


إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِن رَّسُولٍ
Ancak elçileri içinde seçip dilediği bir elçi hariç.

Allah, gaybı meselelerden bazısını, bazı rasullerine, kısıtlı oranda bildirebileceği sabit. Yâni rasullerine bile sınırlı şekilde gaybı bildirebilir. Rasul'un kendisi bizzat gaybı bilici olamaz. Fakat Allah onları risalet göreviyle seçtiği için gayb ilminin bazı hakikatlerini istediği zaman onlara verebilir. Nitekim İstanbul, Roma fethi vs gibi gaybi bildirimleri misal verilebilir. Bunda da kendi irade ihtiyarında değildir. Çünkü ;
"De ki: "Allah'ın dilediğinin dışında ben, kendim için bir menfaat elde etmeye ve bir zarar vermeye kâdir değilim. Eğer ben, gaybı bilseydim daha çok hayır elde ederdim. Ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben iman eden bir kavim için ancak bir uyarıcı ve bir müjdeciyim." (Â'raf 188)

"Evlerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri size haber veririm." (Âl-i İmran, 49)
Burada şuna da dikkat etmek gerekir ki, burada söz konusu edilen şey, bütünüyle gaybı bilmektir. Bütün gaybı bilmek, vâcib ve mümkün olan kısımlarıyla gaybın hepsini bilmek demektir ki, bunun içinde mümkün olan her şeyi yapabilmek de dahildir. Yani kendisi için, kendi kendine ve kendi illiyetiyle bütün gaybı bilmek, vâcibu'l vucûd ve mutlak kudret sahibi olmayı da gerekli kılar.

"Gaybı o bilir. Kimseye gaybı göstermez." (Cin, 26)
"Gaybın anahtarları Allah'ın kalındadır. Onları ancak o bilir... " (En'am 59)
"... De ki"Gaybi bilmek Allah'a aittir..." (Yunus 20)

Allah (c.c.) kendi gaybını, -yani bütün varlıklara göre mutlak gayb olan ve Bâtın -yani gizlilikleri bilen- isminin ortaya çıktığı yer olan kendi ilmini- kimseye açmaz. Açık ve kesin şekilde gaybını kimseye açmaz. Onun için ne insan, ne cin, ne melek ne de bir başka varlık mutlak gaybı yakînen bilmez. Böyle olması izafi gayb (göreli gayb)'a dair bazı bilgiler edinilebilmesine aykırı olamayacağı gibi, ruya, ilham, keramet gibi sebeblerle mutlak gayba dair bazı şeyler sezilebilmesine de aykırı değildir. Bununla beraber bunların hiçbiri zan ve kuruntudan arınmış tam bir keşf ve ortaya çıkarma mânâsına kesin bir ilim olamaz. Bundan dolayıdır ki olaylar üzerinde cereyan eden bilimsel araştırma ve buluşların, delile dayanarak mantıkî neticeler çıkarmanın bile yarın için hükmü bir kıyastan öte geçemez. Matematiksel bir kesinlik ifade etmez. Dış görünüşe göre düşünüp fikir yürütmek başka; meydanda, açık olmak yine başkadır. Yüce Allah henüz vucûda çıkarmamış olduğu gaybını kimseye açmaz, açığa çıkarmaz.
 
Üst Alt