Makale Kevni Sünnet Olarak Musibetler Öncesi ve Sonrasıyla Kovid-19

Burhanuddin Aldiyaî

Aktif Üye
İslam-TR Üyesi

Kevni Sünnet Olarak Musibetler
Öncesi ve Sonrasıyla Kovid-19
27254

Allah Teâlâ şu evrene kanunlar koymuştur ve evrenin en büyük galaksilerinden en ufak zerrelerine kadar her bir parçası, her bir unsuru, her bir elementi bu kanunlara göre hareket eder. Kur’an bunlara genelde “sünnetullah” ifadesini kullanır [Fatır 35/43]. Kimi âlimler de sebep müsebbeb kanunu demiştir. Ayrıca Arapça’da bunlar “nevamisü’l kevn” gibi ifadeler de anılır. Evrenin canlı bir parçası olan, akıl ve iradeyle imtihana tabi tutulan insan için de bir takım kevni yasalar bulunuyor. Bu kevni yasaların önemli bir kısmı, insanların şeri yasalara karşı tutum ve davranışlarına göre icra olunur. İşte gerek birey, gerek mahallî topluluk ve gerekse küresel çapta olsun, insanların başına genel olay ve musibetler de çoğu zaman onların şeri yasalara karşı tutum ve davranışlarının sonucu vuku bulur.

Abdülkerim Zeydan, “İlahi Kanunların Hikmetleri” adıyla Türkçeye tercüme edilmiş “Es-Sünenü’l İlahiyye” isimli çalışmasında, hem birey ve hem de toplum olarak Allah’ın insanlar hakkındaki kevni yasalarını Kur’an ve Sünnetin nasları ışığında geniş bir biçimde araştırmıştır. Bu hususu iyi idrak etmek isteyen her müslüman bu çalışmayı mutlaka okumalıdır.

Bir yıldan fazladır bütün insanlığın başat gündemi olan, hakkında ileri sürülmemiş teori kalmayan ve ulaştığı bilimsel, teknik, teknolojik ve endüstriyel düzeyle övünen insanlığı bir anda aciz, biçare, umutsuz ve ne yapacağını bilmez hale getiren Kovid-19 virüsü, kuşkusuz ki insanlığın eliyle yaptıklarının sonucu olan musibetlerdendir. Bunun tamamen doğal olması ile üzerinde oynanmış kısmen yapay olması bu gerçeği değiştirmez. Zira Allah’ın mülkünde Allah’ın izin vermediği, dilemediği ve takdir etmediği hiçbir şey olmaz [Maide 8/17, Furkan 25/2, Sebe 34/22, Sad 38/10, Teğabün 64/11]. Allah dilemedikçe hiç kimse hiçbir şey dileyemez [İnsan 76/30, Tekvir 81/29]. Buradan hareketle kimi şer odaklarının kısmi müdahalesi olsa bile, bu sadece sebep düzeyinde bir şeydir, daha fazlası değil.

Her mümin şunu çok iyi bilmelidir ki, bu evrende Allah’ın dilemediği hiçbir şey olmaz. İnsanların birbirilerine karşı yaptıkları da sadece sebeptir ve yine Allah’ın izin verdiği çerçevede gerçekleşir [Bakara 2/102]. Bütün insanlık bir ayara gelse, Allah’ın dilemediği bir zarar veremez veya bir yarar sağlayamaz [Tirmizi: 2516, Ahmed: 2664]. Aynı şekilde peygamberler de dâhil olmak üzere kim olursa olsun, Allah’ın dilediği dışında kimse kendine ne bir zarar verebilir ne de bir yarar sağlayabilir [Araf 7/188, Yunus 10/49]. Dolayısıyla evrende ve insanların hayatında cereyan her şey Allah’ın izni ve iradesi sonucunda vuku bulur. İnsanların birbirilerine karşı kötülükleri de, yine kendi yaptıklarının bir sonucu olarak sebeplerden ibarettir.

Buradan hareketle başta Korona olmak üzere herhangi bir olay hakkındaki komplo teorileri, içinde kısmi gerçekler olsa, Allah inancı olmayan veya nasıl bir Allah’a inandığını bilmeyen insanları etkilediği gibi bizi etkilememelidir. Bunlara takılıp Allah’ın idaresi ve kudretini unutma gafletine düşmemeliyiz. Bizim burada yapacağımız, gücümüz oranında Allah’tan yardım dileyerek kötülüklere karşı durmak ve gücümüzü aşan hususlarda da Allah’a sığınmak olmalıdır.

Ankebut Suresi’nin ilk [29/2-5] ayetlerinde insanların sözle iman etme iddialarının tek başına çok bir şey ifade etmediği ve bu iddianın gereklerini hayatta yaşayarak ispatlanmasının önemine dikkat çekilir. Bunun için sınanma ve imtihanın olduğu, daha önceki toplulukların da imtihan edildiği vurgulanır. Sonuç olarak bu hayatta olup biten her şey birer imtihan ve sınama vesilesidir. Âdem (as) ile başlayan insanlık serüveni boyunca bu hep böyleydi, kıyamet kopana kadar da böyle devam edecektir. İşte kimi insanlar küfür ve şirkte, kimisi de iddiada kalan bir iman ile günah ve isyanda ısrar ettiklerinde, her zaman böyle musibetler ile uyarılırlar.

Allah Teâlâ bu meyanda Rum Suresi 30/41. ayette şöyle buyurur: «İnsanların kendi yaptıklarının sebebiyle karada ve denizde kötülük ortaya çıktı. Böylece Allah, dönmeleri için yaptıklarının bir kısmını onlara tattırır.» Şura Suresi 42/30. ayette ise; «Başınıza gelen herhangi bir musibet, ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder.» deniliyor. Benzer daha birçok ayet bulunan vahyin bu naslarından açıkça anlaşılıyor ki; Allah Teâlâ insanların yaptıklarından dolayı kendilerine musibet verirken, aslında yaptıklarıyla hak ettiklerini tam olarak değil, sadece ufak bir kısmını tattırıyor ki kendilerine gelsinler. Yani insanlığın yaşadığı musibetler sadece birer uyarıdır ve Kur’an’ın bize ibret ve nasihat olarak kıssa ettiği üzere insanlık tarihinde örnekleri çok olmuştur. Bunların sonucunda Ad, Semud, Firavun gibi birçok topluluk bu uyarılara kulak asmadı ve neticesinde yaptıklarının tam karşılığı olarak kökten helak oldular. Yunus (as)’un kavmi gibi bazı topluluklar da ders alıp bu azaptan kurtuldular [Yunus 10/98].

İnsanoğlu gerçekten çok garip bir varlıktır; ne kadar kötü olursa olsun, ne kadar kendisine zarar veriyor olursa olsun, nefsin arzu ve isteklerini, heva ve hevesinin alışkanlıklarını bırakmak istemiyor. Birçok şeyin farkında olduğu halde, alıştığı kötü yaşama devam etmekte ısrar ediyor. Onunla da yetinmiyor, kendine bahaneler üreterek kötülüklerine kötülük katıyor. Özellikle şu Korona ile Kur’an’ın bize kıssasını anlattığı birçok kavmin durumunu daha iyi anladık. Çünkü bütün insanlığı aciz bırakan bu kadar büyük bir musibet bile insanları hiç terbiye etmedi. Dün ile bugün arasında hiçbir fark yok maalesef. İsyan, küfür, şirk, zulüm, ahlaksızlık, iffetsizlik, kötülük, hilebazlık, hırsızlık, hak yeme, haram yeme, nefsin arzu ve şehvetlerinin peşinde sürüklenme… her şey çoğalarak devam etmektedir. Hatta kısıtlamalar sonucu bunların çoğu da kısıtlandığı için, insanlar bir an evvel bitmesini ve eski lakayt hayatlarına dönmek istiyorlar.

Allah Teâlâ Bakara Suresi 2/10. ayette münafıklardan bahsederken; «Kalplerinde hastalık vardı, Allah da hastalıklarını arttırdı.» diyor. Yani insanlar kendini düzeltmeyince, Allah da kalbi ve nefsi hastalıklarını arttıran sebepleri kaldırmıyor. İsra Suresi 17/46, Furkan 25/60 gibi birçok ayette dikkat çekildiği üzere insanlara hatırlatıldığı zaman, daha da azgınlaşıp Allah’ı hatırlamaktan uzaklaşıyorlar. İsra Suresi 17/89. ayette ifade edildiği gibi Kur’an’ın zikrettiği örnekleri hatırlattığında, insanlar küfürde daha da inatlaşıyorlar. Bu tür olayların günahların sonucu olduğu gerçeğinin hatırlatılmasını istemiyorlar. Hatta hiddetleniyor ve devlet gücüyle hatırlatanları cezalandırmaya bile kalkışıyorlar. Çünkü azgın nefislerini dizginleyip işledikleri kötülükleri terk etmeleri gerekecek ve kesinlikle bunu yapmaya yanaşmıyorlar. Bu inat ve ısrar, hem kalplerdeki küfür ve isyanı arttırıyor ve hem de musibetlerin peşi sıra gelmesine sebep oluyor.

Kuşku yok ki bu musibet ebedi kalmayacaktır ve bir süre sonra bitecektir. Çünkü insanların kendine gelmesi için çok önemli bir uyarıdır. Allah Teâlâ kendini aşan insanları bu şekilde uyarıyor ve geçmişte de böylesi musibetlerle uyardığını söylüyor. Ancak bunun kalkması, her şeyin insanların istediği gibi olacağı anlamına gelmez. Aksine yeni musibetlerin habercisi olacağı bilinmelidir. Bu hususta Duhan Suresi 44/15. ayette; «Biz azabı biraz kaldıracağız, siz yine (eski durumunuza) döneceksiniz.» deniliyor. İsra Suresi 17/8. ayette de Yahudilere yönelik bir hitabın bağlamında; «Umulur ki rabbiniz size merhamet eder, fakat eğer siz yine (kötülüğe) dönerseniz biz de (sizi cezalandırmaya) döneriz.» denilmektedir. Bunlara benzer daha birçok ayetten anlaşılıyor ki, kevni bir yasa olarak bu musibet, insanlar kedine gelmediği takdirde akabinde başka musibetler, başka azaplar gelmek üzere bir süreliğine kalkacaktır. Bu esnada insanlar her şeyin yoluna girdiğini ve verilen nimetlerle sevinip hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam edecektir [Hud 11/10].

Esasen Allah Teâlâ’nın insanları uyarmak üzere gönderdiği azaplardan birisinin kalkmasının akabinde icra olunun kevni sünnet iki şekilde olur. İlki, kalkan bir musibetin akabinde bir süreliğine sakinlik oluşur ve insanlar uyarıldıkları duruma devam ettiklerinde, yenisi gelir. Araf Suresi 7/133. ayette Musa (as)’nın kıssası bağlamında Firavun ve topluluğuna yönelik belli aralıklarla peşi sıra gelen musibetler bunun somut bir örneğidir. İkincisi ise, azabın akabinde insanların istediği gibi bolluk, zenginlik vs. şekilde bir refah gelir ve aslında bu, başka bir kevni yasa olan istidracdır. Enam Suresi’nin 6/40-45. ayetlerinde bunun bir örneği zikredilmektedir. Bu durumda insanlar azdıkça azar ve küfür, şirk, isyan ve kötülüklerde gark olurlar. Bu şekildeki kevni sünnetlerin akabinde çoğu zaman toplu helak gelir. Ancak bunun yanında diğer bir kevni sünnet daha var; insanlar içerisinde ıslah, davet ve irşad çalışmaları olduğu sürece toplu helak olmaz [Hud 11/117].

Küfür, şirk, günah, ahlaksızlık, zulüm ve kötülüklerde aşırı giden toplulukların toptan helak edilmemesi, lokal veya küçük çaplı da olsa helak, yıkım ve yok edilmenin olmayacağı anlamına gelmiyor [İsra 17/16]. Zaten günümüzde deprem gibi azaplarla bunlara yakından şahit oluyoruz. Azap geldiğinde kimseye ayrıcalık tanınmadığı da yine bizzat şahit olduklarımızdan biliyoruz [Enfal 8/25]. Tabi uyarı ve azap olarak gelen musibet ile gerçekleşen toplu helak durumunda, herkes ölüm sonrasında kendi iman ve ameline göre muamele görecektir [Buhari: 7108, Müslim: 2879]. Bakara 2/38-62-277, Maide 5/69, Enam 6/48, Araf 7/35 gibi birçok ayette ifade edildiği üzere insanlar uyarıları dikkate alırlarsa, hiçbir korku ve hüzne maruz kalmazlar.

Allah’ım! Öncelikle küfür, şirk, ahlaksızlık, hakka geçmek vb. isyanlarla hem kendine ve hem de başkasına zulmederek, zalimlere meylederek azaba müstahak olanlardan sana sığınırız. Bizi, ibret alıp kendini ıslah edenlerden eyle ve içimizdeki sefihlerin yaptıklarıyla bizi helak etme ya Rab!..


Burhanüddin Aldiyaî
 

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt