İlmi Konu Kur'an'daki Sünnet

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Yönetici
Admin
KUR'AN'DAKİ SÜNNET


Bizim burada "Sünnet" tabiriyle kasdettiğimiz, Peygamber (s.a.v)'in, Din'in tebliği ve hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleridir.
Konunun sağlıklı bir zeminde ele alınabilmesi için öncelikle Sünnet'in bağlayıcı olup olmadığının, doğrudan Kur'an'a dayanarak ortaya konması gerekmektedir. Ancak mesele bununla bitmemektedir.
İkinci aşamada yapılması gereken, Sünnet'i bize nakleden unsurların tesbiti ve güvenilir olup olmadıklarının tayinidir. Üçüncü aşamada ise "Sünnet'i bağlayıcı bir din kaynağı olarak görmezsek bunun pratik sonuçları neler olur?" sorusunun cevabı gelmektedir.

I- Sünnet'in Bağlayıcılığı
Burada soru şudur: Sünnet, Peygamber (s.a.v) döneminden başlayarak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcı mıdır?

Biz, Ehl-i Sünnet Ve'l-Cemaat olarak bu soruya tereddütsüz "evet" diyoruz. Bir noktaya dikkat çekelim: Kur'an da aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlayarak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcıdır. Yani yukarıdaki cümlede yer alan "Sünnet" kelimesini çıkarıp, yerine "Kur'an" kelimesini koymamız halinde değişen birşey olmayacaktır.
Buradan şu sonuca varıyoruz: Üstünlük, fazilet, lafızlarının değişmezliği, namazda kıraat edilmesi gibi hususiyetlerde Kur'an'ın Sünnet'e göre tartışmasız bir otoritesi var ise de, bağlayıcılık bakımından Sünnet de tıpkı Kur'an gibidir; bu noktada aralarında herhangi bir fark yoktur.

Sünnet'in bağlayıcılığı konusundaki Kur'an ayetlerini şöyle sınıflandırabiliriz:

A- Rasul'e İtaati emreden ayetler
1. "De ki: "Allah'a ve Rasulu'ne itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah kâfirleri sevmez." [Al-i imran 32]
Burada Allah Teala, kendisiyle birlikte Rasulu'ne de itaat edilmesini emir buyurmakta ve bundan yüz çevirenlerin kâfir olduğunu beyan etmektedir. Buradan elde ettiğimiz sonuç, tıpkı Allah Teala'ya itaate yanaşmayan kimseler gibi, Rasulullah'a (s.a.v) itaate yanaşmayan kimselerin de kâfir olacaklarıdır.

2. "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin; Rasul'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah'a ve Peygamber'e arz edin. Bu hem hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir."[Nisa 59]
Bu ayetteki "itaat" vurgusu, "itaat edin" ifadesine Allah Teala ve Peygamber (s.a.v) hakkında tekrarlı bir şekilde yer verilmesinde kendisini göstermektedir. Ayetteki vurgu sadece bundan ibaret değildir. Burada mu'minler için şiddetli bir uyarı da yer almaktadır: Ayet, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, aranızda çıkan ihtilaflı işlerin çözümünü Allah Teala'ya ve O'nun Rasulü'ne götürün" demektedir. Demek ki, böyle yapmayanların iman iddiası havada kalmaya mahkûmdur.

3. "Kim Rasul'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (aldırma), çünkü seni onlar üzerine muhafız göndermedik."[Nisa 80]

Bu ayetin, Peygamber (s.a.v)'e itaat bağlamındaki diğer ayetlerden önemli bir farkı vardır. Burada Rasul'e itaat edenin, bu hareketiyle Allah Teala'ya itaat etmiş olacağı belirtilmektedir. Hatta bir adım daha ileriye giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Allah Teala'ya itaatin yolu, O'nun Rasulü'ne itaatten geçmektedir ve Rasul'e itaat olmadan Allah'a itaat olmaz.
Nitekim Rasul'e itaat olmadan da Allah Teala'ya itaat edilebileceğini "işareten" dahi anlatan bir tek Kur'an ayeti bulmak mümkün değildir. Bu gerçek dolayısıyladır ki, kimi ayetlerde Allah'a itaat zikredilmeksizin, sadece Rasul'e itaat olgusunun emredildiği görülmektedir. Örnek olarak,

4. "Namazı kılın, zekâtı verin ve Rasul'e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz."[Nur 56] ayetini zikredebiliriz.
Hatta bu ayette şöyle bir incelikten de bahsedilebilir: Burada "namaz" ve "zekât" gibi iki farzın yerine getirilmesi emredildikten sonra "Rasul'e itaat" emri verilmektedir. Bu durum, Rasul'e itaatin de tıpkı namaz ve zekât gibi bir farz olduğunu gösterir.
Ve nihayet bu ayet ile ilahî rahmete nailiyet, namaz ve oruç yanında Rasul'e itaate de bağlanmış olmaktadır...

5. "Eğer mu'min kimselerseniz, Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin."[Enfal 1]
Ganimet taksimi konusunda Peygamber (s.a.v)'e soru soran mu'minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah'a ve Rasulü'ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitab edilen kimselerin mü'minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

6. "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Rasul'e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin."[Muhammed 33]

Buraya kadar örnek olarak zikrettiğimiz ayetlerde –ve diğer benzerlerinde– "Peygamber (s.a.v)'e itaat" hususu, gerek mu'minlere, gerekse inanmayanlara yönelik kesin bir Kur'anî emir olarak karşımıza çıkmaktadır.

B- Rasul'e tabi olmayı emreden ayetler
Sünnet'in bağlayıcılığı konusunda bir diğer kategori olarak "Rasul'e ittiba"yı ihtiva ve emreden ayetlerin mevcudiyeti dikkatimizi çekmektedir.
Bir-iki örnek zikredelim:
1. Yüce Allah şöyle buyurur: "De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana ittiba edin ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın."[Al-i İmran 31]
Bu ayet, Allah Teala'nın sevgisine ve bağışlamasına nail olmanın tek yolunun Rasul'e ittiba olduğunu, hiçbir tevile, yoruma ve zorlamaya mahal vermeksizin alabildiğine açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

2. "O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları Rasul'e, o Ummî Peygamber'e tabi olurlar; O onlara ma'rufu emreder ve onları münkerden sakındırır ve onlara temiz olan şeyleri helal kılar, pis olan şeyleri haram kılar; sırtlarından ağırlıkları indirir, üzerlerindeki zincirleri, bağları söküp atar. O'na inanan, O'na ta'zimde ve yardımda bulunan, O'na yardım eden ve O'nunla beraber indirilmiş olan nura tabi olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir."[A'raf 157]

Her ne kadar bu ayette Ehl-i Kitab'ın bahse konu edildiğini görüyor isek de, ayet, aynı zamanda Efendimiz (s.a.v)'in konumunu ve fonksiyonunu anlatması bakımından konumuz noktasında önemlidir.
Zira burada O'nun, ma'rufu emrettiği, münkerden sakındırdığı, temiz olan şeyleri helal ve pis olan şeyleri haram kıldığı bildirilmektedir. Bu yetkinin genel olduğu ise izahtan varestedir.

C- Rasul'e muhalefeti yasaklayan ayetler
1."Her kim, kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber'e muhalefet eder ve mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu takip ettiği o yola sevkederiz ve onu cehenneme daldırırız."[Nisa 115]
Bu ayette Yüce Allah, Peygamber (s.a.v)'e muhalefet ederek mu'minlerin yolundan ayrılıp, başka bir yola girenlerin sonunun cehennem ateşi olduğunu haber vermekle, adeta şöyle buyurmuş olmaktadır:
Ey insanlar! Gidilecek yolun doğrusu eğrisi belli olduktan sonra artık Peygamber'e muhalefet etmeyin. Yani dosdoğru yol, Peygamber'e muhalefet etmemektir ve mü'minler de böyle yapmaktadırlar. Eğer bu yoldan saparsanız, sonunuz cehennemdir.

2. "Onun (Peygamber'in) emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin ulaşmasından veya elim bir azabın çarpmasından sakınsınlar."[Ahzab 36]
Peygamber (s.a.v)'in emrine muhalefet eden kimselerin, ya bir fitneye veya çetin bir azaba muhatap olacakları bu ayette net bir şekilde ifade buyurulmaktadır. Buradaki "fitne"yi müfessirler, kişinin, kalbine gelecek küfür, nifak veya bid'at sebebiyle fitneye düşmesi tarzında açıklamışlardır. Burada geçen "azab" ise dünyada başa gelecek çeşitli bela ve musibetler olarak açıklanmıştır.

3. "Allah ve Rasulu bir işte hüküm verdikleri zaman mü'min bir erkekle mü'min bir kadının, işlerini kendi isteklerine göre belirleme hakları yoktur. Kim Allah'a ve Rasulu'ne isyan ederse, apaçık bir sapıklık ile sapmış olur."[Ahzab 36]
Bu ayette doğrudan mü'minlere yönelik bir ikaz görüyoruz. Buyuruyor ki Rabbimiz: Allah ve Rasulullah bir konuda hüküm verdikleri zaman, mü'minlerin artık o konuda başka bir hükmü ve görüşü seçme hakları yoktur. Ben mü'minim diyen insanların bu noktada tam bir teslimiyet göstermeleri gerekir.

4. "Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar."[Nisa65]

Muhtemel İtirazlar

Buraya kadar zikrettiğim ayetlerden başka Peygamber (s.a.v)'in mu'minler için "güzel örnek" olduğunu [Ahzab 21], O bize ne verirse onu almakla ve bizi neden sakındırmışsa ondan uzak durmakla yükümlü bulunduğumuzu [Haşr7] bildiren ayetler bulunduğunu da hatırlatarak, burada zikrettiğim ayetlere itiraz sadedinde ileri sürülebilecek bazı yaklaşımlara değinmek istiyorum.

1 - Özellikle ilk iki kategoride zikrettiğim ayetlerin mutlak ifadeleri sebebiyle, bunların muhataplarının inanmayanlar olduğunu ileri sürenler çıkabilir. Ancak bu itiraz, cevabını kendi içinde barındırmaktadır. Zira ifadelerin mutlak olması, mu'min olsun kâfir olsun bütün insanlara hitap edildiğini gösterir.
Durum böyle olmakla birlikte, yukarıdaki itirazın yerinde olmadığını daha doğrudan gösteren ayetlerden bir-iki örnek verecek olursak:
"Eğer mu'min kimselerseniz, Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin."[Enfal 1]
Ganimet taksimi konusunda Peygamber (s.a.v)'e soru soran mu'minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah'a ve Rasulü'ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü'minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Rasul'e itaat edin ve amellerinizi ibtal etmeyin."[Muhammed 33]

Bu ayet, bir taraftan "itaat" kelimesini (yukarıda 2. sırada zikrettiğim ayette olduğu gibi) hem Allah Teala'ya, hem de Peygamber (s.a.v)'e itaati vurgulamak için ayrı ayrı zikretmesiyle dikkat çekerken, diğer taraftan da her iki merciye itaati mü'minlere yönelik bir emir olarak ifade etmesiyle öne çıkmaktadır.
Son iki sırada zikrettiğim ayetler dolayısıyla yukarıdaki türden bir itirazın Kur'an açısından makul ve yerinde olmadığını söylemek durumundayız.

2- Sünnet'in bağlayıcı olmadığını iddia edenler, bütün bu ayetlerde zikredilenin, Peygamber
(s.a.v)'e itaat ve ittibanın emredildiği ve O'na muhalefetin yasaklandığı hususlarından ibaret olduğunu ileri sürerek, şöyle derler:
Peygamber (s.a.v)'e itaat ve ittiba ile O'na muhalefet etmemekten maksat, onun Sünneti değil, Kur'an'dır. Bütün bu ayetlerde Kur'an'ın değil de Sünnet'in kastedildiğini gösteren açık ve kesin bir delil yoktur.

Buna cevap olarak şöyle deriz:
Bu yaklaşım, ilgili ayetlerin mana ve mefhumlarına ya tam vakıf olamamanın, ya da bilinçli bir saptırmanın ifadesidir. Bunun böyle olduğunu ortaya koymak için fazla uzağa gitmeye gerek yok.
Örnek olarak yukarıda zikredilen ayetlerden bazılarını ele almamız yeterlidir.
Mezkûr ayetlerden birisi, hatırlanacağı gibi, "Namazı kılın, zekâtı verin ve Rasul'e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz." [Nur 56] ayeti idi.
Burada önce namaz ve zekâtın emir buyurulduğunu görüyoruz. Bu durum, ayetin hitab ettiği kimselerin Kur'an'a itaat ve ittiba emri doğrultusunda bu iki ibadet ile mükellef tutulduğunu anlatmaktadır. Bu ibadetleri yerine getirenler zaten Kur'an'a itaat etmiş olacaklardır. Bu durumda Rasul'e itaatin ayrıca vurgulanması ne anlama gelmektedir?
Dolayısıyla eğer Rasul'e itaat, sadece Kur'an'da gördüğümüz emir ve yasaklara itaatten ibaret olsaydı, namaz ve zekât emirleri yanında Rasul'e itaatin de ayrıca vurgulanmasında hiç bir mana olmazdı.
Bir diğer ayet: "Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar."[Nisa 65]
Burada mu'minlere, aralarında çıkan ihtilaflarda Kur'an'ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)'in hakem tayin edilmesinin emir buyurulduğu açıktır.
Oysa Hz. Peygamber (s.a.v) onlara Kur'an'ı eksiksiz olarak tebliğ etmektedir ve dolayısıyla Kur'an ayetleri onlar tarafından da bilinmektedir. Hal böyleyken Kur'an'ın değil de Peygamber (s.a.v)'in hakem tayin edilmesinin emir buyurulmasını Sünnet'e ittibanın emredilmesinden başka nasıl anlayabiliriz?
Burada ayetin mazmunundan şu iki noktayı rahatlıkla çıkarmamız mümkündür:
Peygamber (s.a.v) kendisine getirilen davaları ya Kur'an ayetlerine göre çözecek veya Kur'an'da yer almayan bir hükmü icra edecektir. Üçüncü bir ihtimal sözkonusu olamaz.
Eğer bu ihtimallerden ilkini benimseyecek olursak bunun bizi götüreceği nokta şurasıdır:
Peygamber (s.a.v) Kur'an'ın hükümlerine diğer insanlardan daha fazla nüfuz etmekte ve ayetlerden, onların çıkaramayacağı hükümleri çıkarabilmektedir.
Bu ise Peygamber (s.a.v)'in, murad-ı ilahiye, yani Kur'an'ın mana ve maksatlarına diğer insanlardan daha fazla vakıf olduğunun kabulünden başka birşey değildir. Öyleyse Allah Teala'ya itaatin yanında Peygamber (s.a.v)'e itaati de vurgulayan ayetlerden, sadece Kur'an'a ittiba hükmünü çıkarmak doğru değildir.
Kur'an'ı bizden daha iyi ve doğru anlayan bir Peygamber'in varlığını kabul ettikten sonra böyle bir iddianın geçerliliği olabilir mi?
İkinci ihtimali kabul etmemiz halinde ise, Peygamber (s.a.v)'in, Kur'an'da yer almayan hükümler getirebileceğini söylemiş oluruz ki, bu durumda sözkonusu itiraz tamamen havada kalmaktadır.

3- Sünnet'in bağlayıcılığına itiraz eden çevrelerin ileri sürdüğü bir diğer iddia da, Kur'an'ın "herşeyi açıklayıcı" olduğunu[19], "hiçbir şeyi eksik bırakmadığı"[En am 38], "ihtilafları açıklamak için" gönderildiği[Nahl 64], Peygamber (s.a.v)'in bile Kur'an'dan başka hakem aramadığı [En am 114] gibi hususları anlatan ayetlerin, Kur'an dururken Sünnet'e veya bir başka kaynağa müracaat edip onu bağlayıcı kabul etmenin yanlış olduğunu anlattığı şeklindedir.
Bu iddiaya karşı herşeyden önce şunu söyleyelim ki, itiraza delil olarak ileri sürülen ayetler, her halukârda bir önceki itirazı cevaplandırırken Rasul'e itaatı, ittibayı emreden ve O'na muhalefeti yasaklayan ayetler ile birlikte düşünülmek zorundadır. Aksi halde Kur'an'ın bir kısmıyla amel edilmiş, diğer bir kısmı ise terkedilmiş olur.
İkinci olarak; eğer Kur'an'ın eksik hiçbir şey bırakmadığını ve herşeyi açıkladığını ifade eden yukarıdaki ayetler mutlak manada alınmaya müsait olsaydı, nazil olduğu günden bugüne insanoğlunun bilgi dağarcığına giren fizik, kimya, astronomi, biyoloji, tıp, felsefe, mantık, gramer, psikoloji, sosyoloji... vs. ile ilgili ne varsa, hepsinin Kur'an'da açık-seçik bir şekilde yer aldığını görebilmemiz gerekirdi.
Yine bu yaklaşımın doğruluğunun kabul edilebilmesi için, bizzat Kur'an'ın emrettiği namaz, oruç, zekât, hac gibi pekçok ibadetin, bütün detaylarıyla Kur'an'da yer almış olması icabederdi. Oysa vakıanın bunun tam tersi olduğu ortadadır.
Şu halde yukarıdaki itiraz sadedinde ileri sürülen bu türlü ayetleri şu şekilde anlamamızın daha doğru olacağını düşünüyorum: Allahu a'lem bu ayetler ve benzeri içerikteki diğerleri, gerek Din'in muhtevasının, gerekse varlık ve eşyaya ilişkin bilgilerin Kur'an'da öz ve nüve olarak yer aldığını anlatıyor olmalıdır. Yahut da Kur'an'da, sözkonusu muhteva ve bilgileri doğru bir biçimde elde etmenin yolları ve yöntemleri gösterilmiştir. Yani bu ayetler, temel dinî ve ontolojik gerçekleri işaret etmektedir. Dolayısıyla bunların, Kur'an'ın herşeyi açıkladığı ve bu sebeple Sünnet gibi bir kuruma ihtiyaç bırakmadığı şeklinde anlaşılması mümkün değildir.

4- Diyelim ki, buraya kadar zikredilen bütün ayetlerde bizzat Rasul'e ittiba ve itaat emredilmekte, ve O'na muhalefet yasaklanmaktadır. Ancak Peygamber
(s.a.v) artık aramızda değildir ve O'nun dünya değiştirmesinin üzerinden 1400 küsür sene geçmiştir. Şu halde bu ayetlerde Peygamber (s.a.v) ile ilgili olarak yer alan vurguları, O'nun hayatta bulunduğu dönem ile sınırlandırmamız gerekir. Zira bu ayetler bize, O'nun Sünneti'ne değil, bizzat O'nun kendisine ittiba ve itaat etmemiz emredilmektedir.

Bu yaklaşımı doğru kabul edenlerin şu sorulara tatminkâr bir şekilde cevap vermeleri gerekir:

1- Kur'an'da, Peygamber (s.a.v)'e itaat ve ittibanın, O'nun hayatta olduğu dönem ile sınırlı bir sorumluluk olduğunu gösteren bir ayet mevcut mudur?

2- Bu soruyla bağlantılı olarak, "Seni ancak bütün insanlık için bir müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik"[Sebe 28],
"Ve seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik"[Enbiya 107] gibi ayetler, Peygamber (s.a.v)'in misyonunun evrensel olduğunu göstermez mi?

3- Eğer Peygamber (s.a.v)'in insanlara rehberliği yeryüzünde vahyin maksatlarını gerçekleştirmek için vazgeçilmez bir şart ise, O'nun vefatından sonra dünyaya gelen insanlar böyle bir rehberlikten niçin mahrum bırakılmış olabilirler?
Bu durum adl-i ilahîye ve murad-ı ilahînin dünya hayatında tecellisine aykırı değil midir?

4- Peygamber (s.a.v)'in Sünneti demek, O'nun söyledikleri ve yaptıkları demektir. Eğer O'na ittiba ve itaat, O'nun söylediklerine ve yaptıklarına uymakla oluyorsa, bu itiraz sahiplerinin tavrı yanlıştır. Zira Peygamber (s.a.v)'in Sünneti, bu ummet'in takva ve vera ahli, mütehassıs, Peygamber aşığı alimleri tarafından Sahabe döneminden itibaren muhafaza edilmiş ve bizlere kadar intikal ettirilmiştir.
Yok eğer Sünnet Peygamber (s.a.v)'in söyledikleri ve yaptıkları değildir denecekse, o zaman bu itiraz sahiplerninin, Peygamber (s.a.v)'e ittiba ve itaatten ne anladıklarını ilmî bir şekilde izah etmeleri gerekir.


II- Sünnet'i Bize Ulaştıran Unsurların Tesbiti Ve Güvenilirliği Meselesi

Şu ana kadar ortaya koymaya çalıştığım hususlar, meselenin bir veçhesini aydınlatmaya yönelikti. Ancak sözün başında da altını çizdiğim gibi, mesele bununla bitmemektedir.
Maksadın hasıl olması için, bugün Sünnet'i bize ulaştıran unsurların güvenilir olup olmadığı hususunun aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir:

Malum olduğu üzere, Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'ni bize nakleden iki önemli unsur vardır. Bunlardan birisi uygulama (tatbikat), diğeri de hadislerdir.
Şu halde meselenin birinci kısmı hallolduktan sonra, ikinci kısmı teşkil eden bu iki unsurun nasıl tesbit edildiği ve güvenilir olup olmadıkları hususuna gelelim.
Bilindiği gibi pek çok Kur'an ayetinde Peygamber (s.a.v)'e, Kur'an'ı insanlara beyan etme, yani açıklama görevi verildiği belirtilmektedir.

Bir-iki örnek zikredecek olursak;

1. "Sana Zikr'i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar."[Nahl 44]
Bu ayette Hz. Peygamber (s.a.v)'in, insanlara indirilen hükümleri açıklamak gibi bir görevinin bulunduğu açık bir şekilde ifade buyurulmuştur.
Bu ayet dolayısıyla iki husus gündeme getirilebilir:

1- Eğer Kur'an, Peygamber (s.a.v) tarafından ayrıca açıklanmaya muhtaç bir alan bırakmış değilse, Peygamber (s.a.v) neyi niçin açıklayacaktır?

2- Peygamber (s.a.v) bu "açıklama" görevini nasıl yerine getirecektir?

Burada iki ihtimal sözkonusudur:
A- Peygamber (s.a.v), Kur'an'ı yine Kur'an ayetleriyle sınırlı kalarak açıklayacaktır.

B- Kur'an'ı, Kur'an'da açıkça yer almayan bir çerçeve getirerek açıklayacaktır.

Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin –ki bir üçüncü şık sözkonusu olamaz–, Peygamber (s.a.v)'in, herhangi bir ayeti açıklarken Kur'an'da yer almayan kimi hususları gündeme getirmesinin, kendisine verilen bir görev ve yetki dahilinde vuku bulduğunu söylemek zorundasınız. Şöyle ki;
İlk ihtimal, Kur'an'ın yine Kur'an ile açıklanması idi. Burada Peygamber (s.a.v)'e beyan görevi verilmiş olması gösterir ki, Peygamber (s.a.v) Kur'an'ı, sıradan insanların ulaşamayacağı bir seviyede idrak ve ihata etmektedir. Bu ise Kur'an'ın anlaşılmasında O'nun açıklamalarına mutlak surette ihtiyacımız bulunduğunu gösterir.

İkinci ihtimal ise doğrudan "gayri metluvv vahiy" olgusunu gündeme getirir. Gayri metluvv vahiy olgusunun kabul edilmesi halinde ise Sünnet'in Kur'an'ı beyan fonksiyonu konusunda herhangi bir şubhe sözkonusu değildir.

2. "O Kur'an'ı hemen kapmak için dilini aceleyle kımıldatma. Şubhe yok ki onu (senin kalbinde) toplamak da, onu okutmak da bize aittir. Öyleyse biz onu okuyunca sen onun okunuşuna uy. Sonra şubhe yok ki, onun açıklaması da bize aittir."[Kıyame 16 - 19 )
Peygamber (s.a.v)'in Kur'an dışı bir vahiyle Kur'an'ı açıkladığının en kuvvetli delillerinden birisi olan bu ayette dikkatimizi şu noktaya yoğunlaştıralım:
Allah Teala, Kur'an'ı açıklama işinin kendisine ait olduğunu, hem de tekitli bir ifade ile beyan buyurmaktadır.

Buradan ilk bakışta Kur'an'ın yine Kur'an'la açıklanacağı sonucu çıkar gibi görünse de, acele davranıp ayetin bu hususu anlattığı konusunda son kararı vermeden şöyle bir soru soralım:
Eğer böyleyse Kur'an'ın bütün ayetlerinin yine Kur'an tarafından açıklanmış olması gerekmez mi?
Oysa görüyoruz ki, Kur'an'da, diğer ayetler tarafından açıklanmamış pek çok ayet mevcuttur. Yukarıda da değindiğim gibi namaz, oruç, zekât, hacc gibi ibadetlerin nasıl eda edileceği konusunda Kur'an'da detaylı bilgi bulmak mümkün değildir.
Öyleyse şunu söylemek zorundayız: Peygamber (s.a.v), Kur'an'ı açıklama görevini yerine getirirken, bir yandan murad-ı ilahînin ne olduğunu beyan etmiş, diğer yandan da tabii olarak Kur'an'da yer almayan ilave hususlar getirmiştir. Nitekim gerek Hadis müdevvenatı, gerek rivayet tefsirleri ve gerekse Fıkıh kitapları, Peygamber (s.a.v)'in bu türden beyanlarıyla doludur.


Muhtemel bir itiraz

Şimdi meselenin can alıcı noktasına gelmiş bulunuyoruz. Buraya kadar söylediklerimize itiraz etmeyen bir kısım çevreler, işin bundan sonrasında problem bulunduğunu söylemekte ve şöyle demektedirler:

Evet, Peygamber (s.a.v)'in böyle bir görevi vardır ve bu görev gayri metluvv, yani Kur'an dışı vahiyle yerine getirilmiştir. Ancak özellikle sözlü rivayetlere, yani hadislere dayanan Sünnet'in bize kadar güvenilir bir şekilde geldiğine dair elimizde bir güvence yoktur.
Zira hadis ravileri rivayetlerin Peygamber (s.a.v)'in mübarek ağzından çıktığı gibi, aynı kelimelerle naklinde gerekli titizliği göstermemişlerdir. Sahabe neslinden itibaren hadisleri orijinal lafızlarıyla aynen nakletmediğini, sadece manayı aktardığını söyleyen pek çok kimsenin mevcudiyetini kaynaklardan öğreniyoruz.
Üstelik mesele sadece mana ile rivayet de değildir. Hadis uyduruculuğu dediğimiz vakıa –ki İslam kaynakları da bu vakıanın varlığını kabul etmektedir–, hadisler konusunda daha dikkatli olmamız gerektiğini ikaz etmektedir.
Şu halde geçmiş ulema tarafından sahih kabul edilmiş olsa da, elimizdeki hadislerin tümüne güvenmemiz sözkonusu olamaz.
İşte bu, günümüzde hadisler hakkında müslümanların kafasında oluşturulmuş en ciddi ve tehlikeli itirazdır ve hak ettiği ciddiyetle üzerinde durmayı gerekli kılmaktadır.

Bu itiraza cevap sadedinde öncelikle şunu söyleyelim:
Allah Teala Kur'an'da "Zikr"in kendisi tarafından indirildiğini ve yine kendisi tarafından korunacağını belirtmektedir:

"Muhakkak ki Zikr'i biz indirdik; onun koruyucusu da bizleriz."[Hicr 9]
Bu ayet üzerinde dururken şu hususların düşünülmesi gerekmektedir:
Buradaki "Zikir" kelimesinin, metluvv olsun, gayri metluvv olsun her türlü vahyi anlattığını söyleyen İbn Hazm [el-İhkâm, I, 121-2] gibi alimlerin bu görüşünden sarf-ı nazar edelim ve bu kelime ile Kur'an'ın kastedildiğini kabul ederek soralım:

1- Bu ayetten yola çıkarak Kur'an dışında başka hiçbir şeyin ilahî koruma altında bulunmadığını söylemek doğru mudur? Eğer bu doğruysa şunu söylememiz mümkün hale gelecektir: Bugün Müslümanlar'ın kıldığı namazlar, Kur'an'ın emrettiği ve Peygamber (s.a.v)'in mahiyetini Kur'an dışı vahiy kanalıyla öğrenerek kıldığı namazın aynısı olmayabilir. Aynı şeyi hacc, oruç, zekât vd. ibadetler için de söylemek pekala mümkün olmalıdır.
O zaman Allah Teala'nın Kur'an'da emrettiği bu ibadetler, murad-ı ilahî hilafına icra ediliyorsa Kur'an'ın bu konudaki ayetlerinin fiilen ilahî koruma kapsamının dışında kaldığını söylememizin engeli nedir?

2- Yine bu ayette geçen "Zikir" kelimesinin Kur'an'ı anlattığını varsayarak söyleyelim: Kur'an, ayetlerin açıklamasının Peygamber (s.a.v) tarafından yerine getirileceğini bildirdiğine ve Peygamber'in bu açıklamaları da bize kadar hadisler kanalıyla geldiğine göre, eğer hadislere güvenemeyecek isek şu sorunun cevabını kim verebilir:
Peygamber (s.a.v)'in, ilahi garanti altındaki beyan fonksiyonu hakkında böyle bir şüphe mevcut iken Kur'an'ın sadece ayetlerinin koruma altında olmasının ne manası vardır?
Onu bize en güvenilir şekilde beyan eden Sünnet şüphe altında bulunuyorken ve Kur'an'ı Sünnet mevkiinde beyan edecek ikinci bir kuvvet de mevcut değilken, Kur'an ayetlerini dileyenin dilediği gibi yorumlamasının önüne nasıl geçebiliriz? Böyle bir durum tahrif kapsamına girmez mi?

3- Yine yukarıdaki ayette geçen "Zikir" kelimesinin Kur'an'a münhasır olduğunu varsayarak soralım: Kur'an'ın korunması ne suretle olmuştur?
Bu soruya, "onu ezberleyerek kitlesel rivayet şeklinde nesilden nesile aktaran hafızlar sayesinde olmuştur" şeklinde cevap verilirse buna şöyle mukabele ederiz:
Burada işin içine beşer unsurunun girmesi nasıl Kur'an'ın ilahî korunmuşluk niteliğine halel getirmiyor ve hatta bu korunmuşluğun yegâne vasıtası oluyorsa, hadisleri de bize kadar nakledenler aynı nesiller değil midir?
Hatta Ulûmu'l-Kur'an kitaplarından öğrendiğimize göre, Kur'an'ın mütevatir okunuş şekillleri olan 7 veya 10 mutevatir kıraat, istisnasız bütün unsurlarıyla her tabakada tevatür seviyesinde nakledilmiş değildir.
Hatta daha enteresan birşey söyleyeyim: Bilindiği gibi Kur'an, Ebu Bekir (r.a) döneminde cem edilmiş, Osman (r.anh) döneminde de istinsah edilerek birkaç nüsha halinde çoğaltılmıştır.
Her iki aşamada da bu işi yapmakla görevlendirilen komisyonun başında bulunan Zeyd b. Sâbit (r.anh) şöyle demiştir: "Ebu Bekir döneminde yapılan cem işleminde Tevbe suresinin iki ayetini sadece Ensar'dan Ebû Huzeyme'nin yanında bulabildim. Keza Osman dönemindeki teksir esnasında da Ahzab suresinin bir ayetini sadece yine Ensar'dan Huzeyme'nin yanında bulabildim."
Müsteşrikler'in, Kur'an'ın her ayetinin her tabakada sayıları tevatür seviyesine ulaşan kitleler tarafından birbirlerine nakledildiği gerçeğine itirazları da bu noktada vuku bulmaktadır.
Bir şey daha söyleyeyim: Şia mezhebine mensup olan bir kısım kimseler, Kur'an'da Velayet suresi diye bir surenin var olduğunu ve Ehl-i Beyt'in faziletlerini anlatan bu uzun surenin Ebu Bekir (r.anh) tarafından mushaftan çıkarıldığını iddia ederler.
Şia'nın elindeki bir kısım yazma Kur'an nüshalarında bu sure mevcuttur ve müsteşrik Nöldeke tarafından 1842 tarihinde neşredilen "Târîhu'l-Mesâhif" adlı çalışmaya (II, 102) dercedilmiştir.
Meşhur Şii alim et-Tabressî, "Faslu'l-Hitâb fî Tahrîfi Kitâbi Rabbi'l-Erbâb" adlı eserinde (s. 180) böyle bir surenin varlığını doğrular ve bu surenin aslının Farsça "Debistân-ı Mezâhib" adlı eserde mevcut olduğunu söyler.
Yine Şia'nın meşhur ve muteber kaynaklarından el-Kuleynî'nin "el-Kâfî" (II, 643.) isimli eserinde Cebrail (a.s)'ın Peygamber (s.a.v)'e getirdiği Kur'an ayetlerinin sayısının 17.000 (onyedibin) olduğu söylenmektedir. Bu durumda elimizdeki Mushaflar, Kur'an'ın 3'te 1'inden daha azını ihtiva etmiş olmaktadır.
Burada Şia'nın bu iddialarını cevaplandırarak sözü uzatmak istemiyorum.
Söylemek istediğim şu: Kur'an'ın tahrif edildiği hususunda böyle iddialar sözkonusu iken bizler Ehl-i Sünnet Müslümanlar olarak Kur'an'ın korunmuşluğu noktasında kalbimizde en küçük bir tereddüte bile yer vermeyiz ve bu gibi durumların, Kur'an'ın korunmuşluğu gerçeğine en küçük bir halel getiremeyeceği inancını tam bir itmi'nan ile taşırız.
Peki buna benzer iddialar hadisler hakkında varit olduğu zaman niçin hemen şüpheye kapılalım ve hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimaline yer verelim?
Kaldı ki, geçmişten bu yana sahih kabul edilen hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimalini gündeme getirenler –en azından bunların bir kısmı–mutevatir hadisleri bu iddianın dışında tuttukları halde, ulema tarafından mütevatir olduğu tesbit edilmiş olan hadisler hakkında bile aynı iddianın devam ettiriliyor olmasını nasıl açıklayacağız?

Sonuç
Yukarıdan beri söylediklerimizin, Sünnet'in bağlayıcı bir din kaynağı olduğu konusundaki şüpheleri ortadan kaldırmaya yeteceğini umarak diyoruz ki:
Bütün bu tartışmaların ve Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nin bağlayıcı olup olmadığı münakaşalarının ötesinde biz, Sünnet-i Seniyye'yi kurtuluşumuz için bir sığınak, bir melce olarak görüyoruz. Çünkü eğer bu gelip geçici dünya hayatında bize düşen, Allah Teala'nın muradına uygun yaşamak ve O'nun rızasına ulaşmak ise, bunun yolunu iki cihanın Efendisi Muhammed Mustafa (s.a.v) en güzel şekilde yaşayarak göstermiş ve öğretmiştir.
Her türlü akademik ve metodolojik tartışmanın ötesinde şu gerçeği inkâr edecek birisi bulunacağını düşünemiyorum: Kur'an'ı en doğru şekilde anlayan ve en ideal biçimde hayata aksettiren insan Peygamber (s.a.v)'dir. Şu halde O'nun Kur'an'ı anlama ve yaşama biçimi konusunda bize kadar intikal etmiş olan haberlere müstesna bir hassasiyet ve titizlik göstermemiz gerekir. Elimizdeki bu Hadis külliyatı, başka hiçbir sebep olmasa bile sırf bu sebeple böyle bir itina ve dikkati hak etmekkedir.
Bize kadar intikal etmiş olması bile başlı başına bir mucize olan Hadis külliyatının içinde yer alan ve ulema tarafından sahih addedilmiş olanları, "ya gerçekten sahih ise ve Efendimiz öyle buyurmuş, öyle davranmışsa?!" tarzındaki bir endişe ile, Nebevî emanete varis olmanın kıvanç ve sorumluluğu ile hareket etmeli değil miyiz?
Öyleyse hepimizin, Hadisler hakkında konuşurken Allah Teala'dan korkması ve Efendimiz (s.a.v)'den gelecek en küçük bir azarlamayı, sitemi ve daha da kötüsü O'nun şefaatinden mahrum bırakılmayı hesaba katması gerekir diye düşünüyorum. (İSLÂMÎ EDEBİYAT - Ebubekir Sifil)
 

GuLYaRaSi

VuSLaTa HaSReT
Yönetici
Admin
Bütün bu tartışmaların ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nin bağlayıcı olup olmadığı münakaşalarının ötesinde biz, Sünnet-i Seniyye'yi kurtuluşumuz için bir sığınak, bir melce olarak görüyoruz. Çünkü eğer bu gelip geçici dünya hayatında bize düşen, Allah Teala'nın muradına uygun yaşamak ve O'nun rızasına ulaşmak ise, bunun yolunu iki cihanın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) en güzel şekilde yaşayarak göstermiş ve öğretmiştir.
Allah razi olsun, cennetinde Rasul sallalahu aleyhi wesellemin yaninda olmayi nasip etsin..
 

KavlulFasl

Yeni Üye
Üye
Yazınızı Okudum Alah Size Merhamet etsin...Çokda Güzel Hazırlamışsınız...Emeğiniz Zayi Olmaz İnşallah Rabbim Samimiyetinizi ve İhlasınızı arttırır...

Burda Sn.Abdulhak Bey Kardeşim Sizin anlatmak istediğiniz ''Sünnet'e İttiba Meselesi'' başından sonuna kadar...Bunu Okudum..

Mesele Rasulullah (Sallahu aleyhi vesellem)'in ''SÜNNETİ'' ne İtaat olayı ancak Rasulullah hala yaşıyormuşi aramızda geziyormuşda Millet O'na (S.A.V) İtaat etmiyormuş gibi bir Yargılama var...

Öyle ki ''Rivayetlerin Rasulullah (S.A.V) in ağzından kesin duyduğundan EMİN gibi yazmışsınız...Oysa ki Ehl'i Hadis dahi böyle bir tavır almadılar ''KENDİ USULLERİNE UYGUN'' olarak Rivayetleri Binlerce Rivayeti belirledikleri Metodlarına Arz ederek ayıklama yoluna gittiler...

''UYDURMA HADİS'' Kavramını bizden önce bulanlarda yine ''Selefi Salih'in oluşturur..''Bugün O Metodlar geliştiriliyor ve uygulanabilir saha hazırlanıyorsa ve Uydurma Nakiller Kitaplardan temizlenebilir/ayıklanabiyorsa,Rasulullah'ın (SAV) in Risaletine ve Ona olan sevgiden dolayıdır...Mitolojik onlarca saçmalık geçmiş Kitaplarda hala geçmektedir..

Tasavvufcuların ''Sen olmasaydın yeri göüğü yaratmadım'' Naklini kabul etmiyoruz ve Tevhid Akidesini bilen insanda kabul edemez bu açıktır...Ancak ''EHL -Sünnet'' olduğunu söyleyen Milyonlarca Tasavvufcu bu Sahihtir..Hakikattir diyorsa bu gibi Uydurma Rivayetler Sahihleşecek mi ?

Hem Tasavvufcuların Sayısal olarak Tevhid Akidesini az çok Bilenlerden ve hayata geçirenlerden 80 KAT daha fazla Topluluğa ve Kitleye sahip olmaları bu gibi UYDURMA Nakilleri Sahihleştirmezdi...Buna göre bakınca kim kendini neye Nisbet ederse etsin SAYISAL ANLAMDA ne kadar çok kitleye sahip olurlarsa olsunlar...ESAS olan VAHYE uymuyorlarsa O'nu (Vahyi) Zorlama yorumlara Mahkum ediyorlarsa Rasulullah'ın Sözüymüş gibi Sözleri bizlere 'HADİS' olarak yutturmaya kalıyorlarsa onlardan bu sözler RED edilmelidir..

Mesele Rasulullah - (SAV) İtaat ise bunu Rasulullah (SAV) in Yaşadığını mı İdaa ediyorsunuz...Yaşasaydı bu gibi İhtilaflar zaten olamayacaktı...Ancak Bütün Rivayetlere Sizn baktığınız gibi bakmayanlara aldığınız bu Tavır tamamı ile SİYASALDIR...

Sadece TEKFİR edilmediği kalmış olan bu Müslümanların TEK suçu Sizin İSNAD USULU ne verdiğiniz Önemi Onlarda 'METİN TENKİDİ'' ne veriyor ve bir çoğu Uydurma olan Rivayetleri Allah'a ve Rasulune yakıştıramamalarıdır..

''SÜNNET EHLİ'' Şeklinde bir Deyim bütün ayrım yapmadan Müslümanlara ait bir Kavram olarak kabul görürken..

''EHL'' anlamında ''Siyasal Anlamda Kullanılan'' - 'ek' Müslümanların geçmişten günümüze kadar Müçtehid adını koydukları ve İçtihadlarını sadece belli bir Camianın kabul ettiği birbirini ''Ötekileştiren'' Grupların büyümesi ile bugüne kadar gelmiştir...

Saray Mollarına ''EHL'i Sünnet'' adına yaslanarak girenlere Onlarca Örnek verilebilir..

Modern dediğiniz bir çok Müslüman;

a) Parti Liderleri ''Ehl'i Sünnet'' olduğunu söylüyorlar 'Siyasallaşan ''EHL'' Kavramını ve bu çercevede ki İnsanları arkalarına almışlar..

b)Tasavvufcu Müşriklerin Tarih boyunca hemen hepsi ''Ehl'i Sünnet'' olduğunu söylediler buna Tarih Şahit...

c) Bir çok Müslümana Zulm eden Zalim Sultanlar - Melikler - Şahlar - Padişhlar - Osmanlı'da içinde olmak üzere ''EHL'İ SÜNNET'' olduğunu söylediler...

d) ''EHL'' kelimesi Siyasal ve Hizbi olarak ''SUNNİ'' olan tüm Toplulukları kapsamı içine alır...Buda ''Dinini Paça edenler ve kendi yanında ki Din ile Övünenler'' ayetini

Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir. [ En'am 159 ]


Hatta Şunu diyebiliriz ki Dünya üzerinde ''Beşeri İdeolojilerle'' Yönetilen en büyük Kesimini ''EHL'İ SÜNNET'' - (Bundan Kastm belirttiğim gibi) - ''Siyasal Anlamada Kullanılan'' Parti ve Hizip tarzında ki ''EHL'' Latince de ise ''İZM'' olarak bilinen bir Kavramdır..
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Yönetici
Admin
Cevap yazılarım kendi renginde aralarda verilmiştir:

Mesele Rasulullah (Sallahu aleyhi vesellem)'in ''SÜNNETİ'' ne İtaat olayı ancak Rasulullah hala yaşıyormuşi aramızda geziyormuşda Millet O'na (S.A.V) İtaat etmiyormuş gibi bir Yargılama var...

_ Ehli sünnet müslümanlar için Rasulullahın sünneti ve sahih hadisleri, Rasulullah aynen hayattaymış gibi pratikte aktivdir.


Öyle ki ''Rivayetlerin Rasulullah (S.A.V) in ağzından kesin duyduğundan EMİN gibi yazmışsınız...Oysa ki Ehl'i Hadis dahi böyle bir tavır almadılar ''KENDİ USULLERİNE UYGUN'' olarak Rivayetleri Binlerce Rivayeti belirledikleri Metodlarına Arz ederek ayıklama yoluna gittiler...

_ Bizim dediğimiz de, ehli sünnetin hadis isnad ayıklama metodundan "sahih" raporu alanlar içindir.


Tasavvufcuların ''Sen olmasaydın yeri göüğü yaratmadım'' Naklini kabul etmiyoruz ve Tevhid Akidesini bilen insanda kabul edemez bu açıktır...Ancak ''EHL -Sünnet'' olduğunu söyleyen Milyonlarca Tasavvufcu bu Sahihtir..Hakikattir diyorsa bu gibi Uydurma Rivayetler Sahihleşecek mi ?

_ Tasavvuf ehlinin hadis isnad metoduyla hareket etmediği , kendilerinin hadisleri sahihlemede kullandıkları "şeyhlerin keşf usulu" ehli sünnetin reddettiği , batıl yollardan biridir.
Ehli sünnet, hadiste otorite olan muhaddislerin isnadına "sahih" diye delillendirerek not düştükleri hadislere itibar etmektedirler.



Hem Tasavvufcuların Sayısal olarak Tevhid Akidesini az çok Bilenlerden ve hayata geçirenlerden 80 KAT daha fazla Topluluğa ve Kitleye sahip olmaları bu gibi UYDURMA Nakilleri Sahihleştirmezdi...Buna göre bakınca kim kendini neye Nisbet ederse etsin SAYISAL ANLAMDA ne kadar çok kitleye sahip olurlarsa olsunlar...ESAS olan VAHYE uymuyorlarsa O'nu (Vahyi) Zorlama yorumlara Mahkum ediyorlarsa Rasulullah'ın Sözüymüş gibi Sözleri bizlere 'HADİS' olarak yutturmaya kalıyorlarsa onlardan bu sözler RED edilmelidir..
_Tasavvuf ehlinin kalabalık (Türkiyede) olması önemli değildir. Bizim itibar ettiğimiz hadis sahihlemedeki usulleridir.

Mesele Rasulullah - (SAV) İtaat ise bunu Rasulullah (SAV) in Yaşadığını mı İdaa ediyorsunuz...Yaşasaydı bu gibi İhtilaflar zaten olamayacaktı...Ancak Bütün Rivayetlere Sizn baktığınız gibi bakmayanlara aldığınız bu Tavır tamamı ile SİYASALDIR...
_Asıl senin bu yazın siyasal.
Benim Kuran ve sahih hadisleri ve isnad metoduna sahip çıktığım için siyasallıkla suçlanıyorsam elhamdulillah.



Sadece TEKFİR edilmediği kalmış olan bu Müslümanların TEK suçu Sizin İSNAD USULU ne verdiğiniz Önemi Onlarda 'METİN TENKİDİ'' ne veriyor ve bir çoğu Uydurma olan Rivayetleri Allah'a ve Rasulune yakıştıramamalarıdır..

_ İsnadı sahih olan hadisleri, "metninde bize göre hata bulduk , reddediyorum uydurmadır, Böyle olamaz Kur'ana, aklıma sığmıyor, ters" diyerek yüzlerce yıldır ehli sünnetin "SAHİH" hadis belirlemede uyguladığı metodu ve hadisleri nefsani şekilde reddedib hatalı görerek uydurma denmesini nasıl normal karşılayabilirim.
Hadisin sadece manasını okuyup (Metin tenkidi) herkesin kendi (farklı farklı) anlayışıyla ; isnadı sağlam ve sahih, mutevatir hadisleri reddetmek ilim değil filimdir! Maceraya atılmayın. Kutub-i sitteden bilhassa Buhari ve Muslimden "sahih" bildirilen hangi hadislerihangi haklı metin tenkidiyle reddedebiliyorsunuz merak ediyorum?
Bu konuda (Reddettiğiniz hadisler ve kabul edilen hadisleriniz) sayıları ve metinleri hangi kitabınızda geçmektedir?



''SÜNNET EHLİ'' Şeklinde bir Deyim bütün ayrım yapmadan Müslümanlara ait bir Kavram olarak kabul görürken..

''EHL'' anlamında ''Siyasal Anlamda Kullanılan'' - 'ek' Müslümanların geçmişten günümüze kadar Müçtehid adını koydukları ve İçtihadlarını sadece belli bir Camianın kabul ettiği birbirini ''Ötekileştiren'' Grupların büyümesi ile bugüne kadar gelmiştir...

Saray Mollarına ''EHL'i Sünnet'' adına yaslanarak girenlere Onlarca Örnek verilebilir..

Modern dediğiniz bir çok Müslüman;

a) Parti Liderleri ''Ehl'i Sünnet'' olduğunu söylüyorlar 'Siyasallaşan ''EHL'' Kavramını ve bu çercevede ki İnsanları arkalarına almışlar..

b)Tasavvufcu Müşriklerin Tarih boyunca hemen hepsi ''Ehl'i Sünnet'' olduğunu söylediler buna Tarih Şahit...

c) Bir çok Müslümana Zulm eden Zalim Sultanlar - Melikler - Şahlar - Padişhlar - Osmanlı'da içinde olmak üzere ''EHL'İ SÜNNET'' olduğunu söylediler...

d) ''EHL'' kelimesi Siyasal ve Hizbi olarak ''SUNNİ'' olan tüm Toplulukları kapsamı içine alır...Buda ''Dinini Paça edenler ve kendi yanında ki Din ile Övünenler'' ayetini

Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir. [ En'am 159 ]


Hatta Şunu diyebiliriz ki Dünya üzerinde ''Beşeri İdeolojilerle'' Yönetilen en büyük Kesimini ''EHL'İ SÜNNET'' - (Bundan Kastm belirttiğim gibi) - ''Siyasal Anlamada Kullanılan'' Parti ve Hizip tarzında ki ''EHL'' Latince de ise ''İZM'' olarak bilinen bir Kavramdır..
_ Breh breh breh
Demogoji, edebiyat, kelam.

Kendini ehli sünnet gören herkese mumin , herkese cennet garanti dağıtan mı var?
Ne kadar sapık , batıl fırka var ise hangisi Kuranı reddediyor ki ?
 

muhammed_ubeyd

Yeni Üye
Üye
selam aleykum arkadasim siteniz hosuma gitti emegi gecen arkadaslardan allah razi olsun cocuklarini veya ken disini yetistirmek icin yurt disinda okumak istiyen insanlara yardim ci olabilirim site nasil kullanilir bilmiyorum onun icin sana yaziyorum 12 yildir ailece misirda kaliyoruz bu noktadaki tercubemizden faydanmak istiyen olursa bana ulasabilirsiniz.

Msn Adresi veyahut açık E-Posta vermeniz Yasaktır...

Özel PM Yolunu deneyin...

KavlulFasl
 

kelime-i şehadet

Yeni Üye
Üye
Selam aleykum kardeşler, bu konuda Allahu alem söyleyeceklerim var; Allah'a ve Resulüne iman etmiş, Kur'an ve Sünnet yolunda yürümeye çalışan biri olarak şu uydurma olduğu iddia edilen hadislerin bazılarından şüphelenmekle beraber, hadisleri zayıf da olsa inkar etmekten sakınıyorum. Bir hadisi inkar etmeye bizi sevk eden ne olabilir? 1. Zayıf olması, 2. Vahiy ve/ya diğer hadislerle çelişmesi, 3. Akla, mantığa ters görünmesi.


Şimdi Allahualem bence hadisler ne kadar zayıf görünürse görünsün Kuran'a ters düşmedikçe inkar edilmemelidir. Aynı şekilde de hadisler her ne kadar sahih görünürse görünsün Kuran'a ters düşüyorsa inkar edilmese bile şüpheyle yaklaşılmalı, Allah'a bırakılmalı. Kuran'a uygun ve sahih olan bir hadisin akla ve mantığa uygun düşmediğini söylemek haşa ufacık aklımızla Allah'a kendimizi ortak koşmak ve haşa ben Allah'tan daha akıllı ve mantıklıyım, ben daha iyi bilirim anlamına gelir. Kur'an'ın Alalh kelamı olduğuna iman etmemek demektir. Fakat Allah muhafaza şu unutulmamalıdır ki;

“Olur ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve yine olur ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir. Siz bilmezsiniz
Allah bilir.” (Bakara
216)

Müslümanın aklı ve mantığı Kur'an'dır. Bir şeyin Kur'an'a aykırı olması demek, akla ve mantığa aykırı demektir.

"Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı inatçıdır. Ben onu dimdik bir yokuşa sardıracağım. Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü biçti! Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti! Sonra (Kur'an hakkında) derin derin düşündü. Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı. Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: "Bu ancak nakledilegelen bir sihirdir." "Bu, ancak insan sözüdür."" (Müddessir 16-25)

Bu ayette bahsi geçen kişi Allah kelamına insan sözü diyerek kendi aklını putlaştırıp haşa Allah'a akılsız ve mantıksız demek istemiş.

Kur'an'a iman etmişler olarak bizlerin akıl ve mantığı Kur'an ise de bu, düşünmeyeceğimiz, akletmeye çalışamayacağımız anlamına gelmez. Aksine düşünüp taşınacağımız ve anlamaya çalışacağımız anlamına gelir ki Kur'an'da mealen şöyle buyrulur;


Bu Kur'an; kendisiyle uyarılsınlar, Allah'ın ancak tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara bir bildiridir. (İbrahim 52)


Ben derim ki bir hadisin incelenmesindeki kriterlerin önem sırası şu şekilde olmalı;

1. Kur'an'a (akıl ve mantık) uygun olması,
2. Sahih olması


Şimdi soruyorum;


1. Kuran'a aykırı görünen bir hadis sahih olduğu için kabul edilebilir mi?
2. Kuran'a aykırı görünmeyen bir hadis zayıf olduğu için inkar edilebilir mi?
 
M

Mutedeyyin

Guest
Ben derim ki bir hadisin incelenmesindeki kriterlerin önem sırası şu şekilde olmalı;

1. Kur'an'a (akıl ve mantık) uygun olması,
2. Sahih olması


Şimdi soruyorum;


1. Kuran'a aykırı görünen bir hadis sahih olduğu için kabul edilebilir mi?
2. Kuran'a aykırı görünmeyen bir hadis zayıf olduğu için inkar edilebilir mi?

örneği var mı onu üzerinden gitsek

 

benim

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Yazınızı Okudum Alah Size Merhamet etsin...Çokda Güzel Hazırlamışsınız...Emeğiniz Zayi Olmaz İnşallah Rabbim Samimiyetinizi ve İhlasınızı arttırır...

Burda Sn.Abdulhak Bey Kardeşim Sizin anlatmak istediğiniz ''Sünnet'e İttiba Meselesi'' başından sonuna kadar...Bunu Okudum..

Mesele Rasulullah (Sallahu aleyhi vesellem)'in ''SÜNNETİ'' ne İtaat olayı ancak Rasulullah hala yaşıyormuşi aramızda geziyormuşda Millet O'na (S.A.V) İtaat etmiyormuş gibi bir Yargılama var...

Öyle ki ''Rivayetlerin Rasulullah (S.A.V) in ağzından kesin duyduğundan EMİN gibi yazmışsınız...Oysa ki Ehl'i Hadis dahi böyle bir tavır almadılar ''KENDİ USULLERİNE UYGUN'' olarak Rivayetleri Binlerce Rivayeti belirledikleri Metodlarına Arz ederek ayıklama yoluna gittiler...

''UYDURMA HADİS'' Kavramını bizden önce bulanlarda yine ''Selefi Salih'in oluşturur..''Bugün O Metodlar geliştiriliyor ve uygulanabilir saha hazırlanıyorsa ve Uydurma Nakiller Kitaplardan temizlenebilir/ayıklanabiyorsa,Rasulullah'ın (SAV) in Risaletine ve Ona olan sevgiden dolayıdır...Mitolojik onlarca saçmalık geçmiş Kitaplarda hala geçmektedir..

Tasavvufcuların ''Sen olmasaydın yeri göüğü yaratmadım'' Naklini kabul etmiyoruz ve Tevhid Akidesini bilen insanda kabul edemez bu açıktır...Ancak ''EHL -Sünnet'' olduğunu söyleyen Milyonlarca Tasavvufcu bu Sahihtir..Hakikattir diyorsa bu gibi Uydurma Rivayetler Sahihleşecek mi ?

Hem Tasavvufcuların Sayısal olarak Tevhid Akidesini az çok Bilenlerden ve hayata geçirenlerden 80 KAT daha fazla Topluluğa ve Kitleye sahip olmaları bu gibi UYDURMA Nakilleri Sahihleştirmezdi...Buna göre bakınca kim kendini neye Nisbet ederse etsin SAYISAL ANLAMDA ne kadar çok kitleye sahip olurlarsa olsunlar...ESAS olan VAHYE uymuyorlarsa O'nu (Vahyi) Zorlama yorumlara Mahkum ediyorlarsa Rasulullah'ın Sözüymüş gibi Sözleri bizlere 'HADİS' olarak yutturmaya kalıyorlarsa onlardan bu sözler RED edilmelidir..

Mesele Rasulullah - (SAV) İtaat ise bunu Rasulullah (SAV) in Yaşadığını mı İdaa ediyorsunuz...Yaşasaydı bu gibi İhtilaflar zaten olamayacaktı...Ancak Bütün Rivayetlere Sizn baktığınız gibi bakmayanlara aldığınız bu Tavır tamamı ile SİYASALDIR...

Sadece TEKFİR edilmediği kalmış olan bu Müslümanların TEK suçu Sizin İSNAD USULU ne verdiğiniz Önemi Onlarda 'METİN TENKİDİ'' ne veriyor ve bir çoğu Uydurma olan Rivayetleri Allah'a ve Rasulune yakıştıramamalarıdır..

''SÜNNET EHLİ'' Şeklinde bir Deyim bütün ayrım yapmadan Müslümanlara ait bir Kavram olarak kabul görürken..

''EHL'' anlamında ''Siyasal Anlamda Kullanılan'' - 'ek' Müslümanların geçmişten günümüze kadar Müçtehid adını koydukları ve İçtihadlarını sadece belli bir Camianın kabul ettiği birbirini ''Ötekileştiren'' Grupların büyümesi ile bugüne kadar gelmiştir...

Saray Mollarına ''EHL'i Sünnet'' adına yaslanarak girenlere Onlarca Örnek verilebilir..

Modern dediğiniz bir çok Müslüman;

a) Parti Liderleri ''Ehl'i Sünnet'' olduğunu söylüyorlar 'Siyasallaşan ''EHL'' Kavramını ve bu çercevede ki İnsanları arkalarına almışlar..

b)Tasavvufcu Müşriklerin Tarih boyunca hemen hepsi ''Ehl'i Sünnet'' olduğunu söylediler buna Tarih Şahit...

c) Bir çok Müslümana Zulm eden Zalim Sultanlar - Melikler - Şahlar - Padişhlar - Osmanlı'da içinde olmak üzere ''EHL'İ SÜNNET'' olduğunu söylediler...

d) ''EHL'' kelimesi Siyasal ve Hizbi olarak ''SUNNİ'' olan tüm Toplulukları kapsamı içine alır...Buda ''Dinini Paça edenler ve kendi yanında ki Din ile Övünenler'' ayetini

Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir. [ En'am 159 ]


Hatta Şunu diyebiliriz ki Dünya üzerinde ''Beşeri İdeolojilerle'' Yönetilen en büyük Kesimini ''EHL'İ SÜNNET'' - (Bundan Kastm belirttiğim gibi) - ''Siyasal Anlamada Kullanılan'' Parti ve Hizip tarzında ki ''EHL'' Latince de ise ''İZM'' olarak bilinen bir Kavramdır..

SAYIN KAVLULFASL,yıllar önce bu sitede senin yardımınla müslüman oldum,eğer halen bu sitedeysen bana ulaşabilirmisin...
 

burakdon

Yeni Üye
Üye
"li tubeyyine lin nâsi"

SUAT YILDIRIM: Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor.."Ey Resulüm biz sana zikri indirdik ki insanlara indirilmiş olanı yani Kuranı açıklayasın"..Demek ki Kur'an-ı Kerim'in açıklanmaya ihtiyacı olduğunu bizzat Cenab-ı Allah Kur'an da açıkça bildirmektedir. Ve bu açıklanma görevi 1. derecede peygamberimize verilmiştir.. (1)

EDİP YÜKSEL: Siz 16:44 ayetini anlamamışsınız..Biz sana zikri indirdik ki insanlara zikri açıklayasın...Siz açıklama kelimesini burada tafsil edesin, izah edesin mantığına aldınız..Halbuki bu açıklama kelimesi Arapçada da Türkçede de iki anlama geliyor..Zaten sizin burada sınandığınız bir ayettir..Müteşabih bir ayettir. Münafıklar açığa çıkarılıyor bu ayetle..Açıklama kelimesi, li tubeyyine.., Kur'an-ı Kerim'de de 2 anlama geliyor:
1-Gizli bir şeyi açığa çıkarmak, ketmin zıddı. Bir şeyi gizlememek açığa vurmak.
2-Anlaşılmayan bir şeyi açıklamak izah etmek manasında.

Bu ayet-i kerimede anlamı izah etmek değil açığa vurmaktır. Çünkü peygambere vahiy gizli olarak verildi..Li tubeyyine kelimesi aynı şekilde Ehl-i Kitap için de kullanılıyor..Allahu Teala diyor ki Ehl-i Kitaba, size kitap indirdik;le tubeyyinunnehu lin nâsi, siz onu açıklayasınız, izah edesiniz diye değil. Onu gizlemeyesiniz diye devamı geliyor..3. surenin 187. ayeti bu ayeti açıklıyor. (2)

Nahl (16), 44: Bil beyyinâti vez zubur, ve enzelnâ ileykez zikre li tubeyyine lin nâsi mâ nuzzile ileyhim ve leallehum yetefekkerûn.

Diyanet İşleri : (43-44) Doğrusu senden önce de kendilerine kitaplar ve belgelerle vahyettiğimiz bir takım adamlar gönderdik. Bilmiyorsanız kitaplılara sorun. Sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye Kuran'ı indirdik. Belki düşünürler.

Edip Yüksel : Belgeler ve kitaplarla... Sana bu mesajı indirdik ki, kendilerine indirileni halka açıklayasın (bildiresin) ve onlar da düşünsünler.

Ali İmran (3),187: Ve iz ehazallâhu mîsâkallezîne ûtûl kitâbe le tubeyyinunnehu lin nâsi ve lâ tektumûneh , fe nebezûhu verâe zuhûrihim veşterav bihî semenen kalîlâ, fe bi’se mâ yeşterûn.

Diyanet İşleri : Allah, Kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahit almıştı. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Alış verişleri ne kötüdür!

Edip Yüksel : ALLAH kendilerine kitap verilenlerden, 'Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz,' diye söz almıştı. Fakat onlar, onu arkalarına atıp az bir fiyata sattılar. Ne kötü bir alış veriş!





Biz bu Kur’an’ı Allah’a karşı gelmekten sakınanları müjdelemen ve inatçı milleti uyarman için senin dilinde indirerek kolaylaştırdık" (19 Meryem-97)

"Andolsun ki Kur’an’ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık* Öğüt alan yokmudur?’ (54 Kamer -17)

"Biz onu anlayasınız diye, Arapça bir Kur’an olarak indirdik" (12 Yusuf- 2)
Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir ayet (mucize) gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalpleri (akılları) nasıl da birbirine benzedi? Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere ayetleri apaçık gösterdik. " (2 Bakara – 118).
"Andolsun ki Biz bu Kur’an’da türlü türlü örneği gösterip açıkladık. İnsan amma da çok tartışıyor" (18 Kehf – 54).
Andolsun ki, sana apaçık ayetler indirdik. Onları sadece yoldan çıkmışlar inkar eder"
(2 Bakara – 99)

"Elif lam, ra. Bu bir kitap’tır ki, hikmet sahibi, herşeyden haberi olan Allah tarafından ayetleri kesin kılınmış sonra da uzun uzadıya açıklanmıştır" (11 Hud – 1)
"Bu indirip, hükümlerini kesinleştirdiğimiz suredir. Öğüt alasınız diye onda apaçık ayetler indirdik" (24 Nur – 1). "Doğrusu bu Kur’an sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorumlu tutulacaksınız" (Zuhruf-44).
"Biz o Kur’an’ı senin dilinle kolaylaştırdık ki düşünüp öğüt alsınlar" (44 Duhan – 58).




Nahl Suresinin 44 üncü ayetinde söylenen, gönderilen “vahiy” lerin inananlara sadece bire bir aktarılmasının sağlanmasını bildiren bir Tanrı Buyruğudur. Burada indirilenin yorumlayarak aktarımdan söz edilmemektedir. Ayeti dikkatle okuyan herkes bunu anlayabilir. Çünkü bu ayette de anlatılmak istenen “apaçık” bildirilmiştir


Selametle benimde nacizane görüşüm bu yondedir peygamberimiz bu dinin kuranın tebliğ edicisi ve uygulayıcısıdır peygamber sünneti cok mühimdir ancak bu ayette peygamberimizn açıklıyacı deil tebliğ edici rolu gösterilmektedir.
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi
"li tubeyyine lin nâsi"
Nahl Suresinin 44 üncü ayetinde söylenen, gönderilen “vahiy” lerin inananlara sadece bire bir aktarılmasının sağlanmasını bildiren bir Tanrı Buyruğudur. Burada indirilenin yorumlayarak aktarımdan söz edilmemektedir. Ayeti dikkatle okuyan herkes bunu anlayabilir. Çünkü bu ayette de anlatılmak istenen “apaçık” bildirilmiştir

Selametle benimde nacizane görüşüm bu yondedir peygamberimiz bu dinin kuranın tebliğ edicisi ve uygulayıcısıdır peygamber sünneti cok mühimdir ancak bu ayette peygamberimizn açıklıyacı deil tebliğ edici rolu gösterilmektedir.
böyle zırvalarken delilin ne?

Nahl 44'de tebliğ (indirileni olduğu gibi aktar) değil, aksine beyyine / izah (indirileni açıklayarak detaylıca anlatarak) edesin demektedir. Tebliğ denseydi, denmek isteseydi, diğer ayetlerde geldiği / dediği (beliğ) kalıbla gelir


بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُ -- بَيِّنَ -- لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ ﴿٤٤​
(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik) . Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye. (Maide 44)


Fakat Maide 67'de

يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ -- بَلِّغْ -- مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ ﴿٦٧
Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şubhesiz, Allah, kâfir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez. (Maide 67)
ve
Ahzab 39'da

الَّذِينَ يُ -- بَلِّغُ -- ونَ رِسَالَاتِ اللَّهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ أَحَدًا إِلَّا اللَّهَ وَكَفَى بِاللَّهِ حَسِيبًا
Onlar (nebîler, peygamberler), Allah’ın risaletini tebliğ ederler ve O’na huşû duyarlar ve Allah’tan başka hiç kimseden korkmazlar. Ve Allah, hesab görücü olarak kâfidir. (Ahzab 39)

İnşeAllah anlarsın!
 
En baştan şunu belirteyim: Hadis inkârcısı değilim, hadisler üzerinden yapılan açıklamaları dikkate alan birisiyim.
Ancak hadislerle ilgili kafama takılan bazı hususlar var:
-En eski hadis kaynaklarını araştırdığımız zaman Peygamber Efendimiz zamanında bazı sahabelerin hadis yazdıkları söyleniyor. Fakat bu hadis sahifelerinin hiçbirinin sonraki nesillere ulaşmadığı belirtiliyor. (Çakan, Hadis Edebiyatı, s. 37)
Ebu Hurayra'nın talebesi Hemmam İbn Munebbih'in es-Sahîfe es-Sahîha adlı kitabının günümüze kadar ulaştığı belirtiliyor (Koçyiğit, Hadis Usulü, s. 31) ancak en eski nüshası Hicrî 6. yüzyıldan kalma görünüyor. (Koçyiğit, Halen elde mevcut en eski Hadis eseri HEMMÂM İBN MUNEBBİH'İN SAHİFESİ, s. 66)
Hadis tedvinine Emeviler devrinde başlanmış, İbn Şihab Zuhrî, ilk hadis toplayan kişidir deniyor fakat Zuhrî'den de hiçbir kitap kalmamış. ( Mahmood ul-Hasan, Ibn al-Athir: An Arab Historian, s. 13) Zuhrî'nin yazdıklarını kütüb-i sitte isnat edilen kişiler gibi 200'lü yıllarda yaşamış ve yine onlar gibi Sâmânîler devletinden Neysâbûrî adlı bir zatın topladığı söyleniyor. (Koçyiğit, İbn Şihâb ez-Zuhrî, s. 84)
Yani en eski hadis kaynakları olduğu rivayet edilen kaynakların hiçbirinin sahabe ve tabiin devrinden kalma bir nüshası bulunmamaktadır.

-Ebu Hanife gibi büyük bir âlim ictihatlarını yaparken kütüb-i sitte adı verilen kitaplar ve İmam Malik'in Muvattası gibi kaynaklar henüz mevcut değildi. Ebu Hanife'nin yaşadığı devir zikredilen kaynakları derleyen kişilere göre Peygamber Efendimiz'in devrine çok daha yakın olduğu hâlde onun hadisleri Kur'an'a uygunluk bakımından gözden geçirdiği aktarılmaktadır.
Fakat Ebu Hanife'nin ictihatlarını yaparken başvurduğu hadisleri ihtiva ettiği iddia edilen Müsned Ebu Hanife'nin vefatından yüzyıllar sonra istinsah edilmiştir ve ona aidiyeti kesin değildir.

-Hadislerin yazılmasına geç başlanmasına gerekçe olarak Kur'an ile karışma ihtimali ve Arap yazı sisteminin zayıflığı öne sürülüyor. Allah'ın koruması altında olan Kur'an'ın hadislerle karışmasına nasıl ihtimal verilmiş olabilir? Dahası İslam Ansiklopedisi'nin Kıraat maddesinde sahabe tarafından tefsir maksatlı ayetlerin arasına yazılan ve Kur'an'dan olduğu zannedilen müdrec kıraatlerin bulunduğu ve bunları şaz kıraatler tanımı içinde değerlendirmek gerektiği belirtilmektedir. Arap yazı sisteminin zayıf olduğu belirtilse de aynı yazı ile Kur'an yazıya geçirilmiş, sonradan noktalar ve harekeler ilave edilmiştir.

-Buhârî'nin eserlerinde Ebu Hanife'yi cerh eden rivayetlere yer verdiği, tadil rivayetlerine ise yer vermediği belirtiliyor. (Prof. Dr. Mehmet Erdem, "İmam Buhari’nin Kitaplarında İmam Ebu Hanife Hakkındaki Rivayetlerin Tespit ve Tahlili", Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2006, Cilt: 5, Sayı: 2) Ebu Hanife'den bir şey aktardığı zaman ise isim zikretmeksizin "insanlardan biri şöyle dedi" şeklinde aktardığı belirtilmektedir.
Mürcieye ve mutezileye mensup kişilerden bile hadis rivayeti aldığı belirtilen Buhârî'nin (İdris Asker Hasen ÎSÂVÎ (Çev. Metin TEKİN), Hâricîlikle İtham Edilen Râvîler ve Sahîh-i Buhârî’deki Rivâyetlerine Eleştirel Bir Yaklaşım, s. 129) Ebu Hanife gibi büyük bir âlimle ilgili göstermiş olduğu bu tutum düşündürücüdür. Acaba Buhârî rical meselesinde ne kadar isabetli karar verebilmiştir?

-Buhâri ile muksirun sıralamasında ilk sırada olan Ebu Hurayra'nın vefat tarihleri arasında neredeyse 200 yıl bir zaman olduğu görülmektedir. Buhârî'nin Sahih'inin İSAM tarafından tespit edilerek basılan en eski tam nüshası da Hicrî 550 yılından kalma olduğuna göre Buhâri'nin vefatından neredeyse 300 yıl sonra istinsah edilmiş. Sahihin uzun bir süre sema-kıraat yoluyla nesilden nesile aktarıldığı belirtiliyor. Yani hadislerin ilk ravileri ile Buhârî'nin rivayetleri derlediği zaman ve bu rivayetlerin yazıya geçirilmesi arasında oldukça uzun bir zaman bulunuyor.

-Kütüb-i Sittenin isnat edildiği kişilerin dördü Horasanlı olmak üzere tamamı İranlıdır:
Buhârî (ö. H. 256) Buharalı (Horasan eyaleti)
Müslim (ö. H. 261) Nişâburlu (Horasan eyaleti)
Nesâî (ö. H. 303) Nesâlı (Horasan Eyaleti)
Tirmizi (ö. H. 279) Tirmizli (Horasan eyaleti)
Ebu Dâvûd (ö. H. 275) Sicistânlı
İbn Mâce (ö. H. 273) Kazvinli

Dr. Kamil Çakın'ın Buhârî'nin Otoritesi'ni Kazanma Süreci adlı makalesinden:
HAKIM EN-NEYSABURi VE BUHAR1'NiN SAHlH'I
Hakim en-Neysabüri (ö.h. 405)'ye gelindiğinde, Buhari'nin çağından şu ana kadar gördüğümüzden çok farklı bir manzara ile karşılaşmaktayız. Bu ana kadar bir çok alimin Buhari'den haberi yoktu. Zamanla Buhari'yi methedenler olduğu gibi tenkid edenler de görülmeye başlamıştı. Fakat, -bu konuda bir icma'dan sözetmek şöyle dursun-hiç bir alim onun eserinin her yönüyle sahih olduğunu zikretmemiştir. Işte bu ortamda, genel atmosfere hiç uymayan bir alimin ortaya çıktığını görmekteyiz: Hakim en-Neysabüri. Neysabüri, Buhari'yi methederken gerek onun gerek Müslim'in Sahihlerinin islam dünyasında yayıldığından da bahsetmektedir. Buhari ve Müslim'i methetmekle kalmayan Neysaburi, 'sahih hadisleri ilk defa tasnif edenlerin Buhar! ve Müslim olduğu' şeklinde kendisinden önce ortaya atılmamış bir görüşü de ifade etmektedir. Neysaburi'nin "Hicaz, Irak ve Şamlılar, Buhari ve Müslim'in öne geçmesi ve hadis ilminde temayüz etmesi nedeniyle, Horasan'lıların önceliğini tanıyorlardı" dediğine bakılırsa, Buhari'nin otoritesinin diğer Islam diyarlarında da kabul edildiği sonucuna varmak kaçınılmaz olmaktadır. Halbuki, Neysaburi'nin bu tanımlamalarının tarihi gerçekiere uymadığı, bu araştırmanın devam eden satırlarında açıkça görülecektir.

Burada bahsi geçen Neysaburi de İranlıdır ve Buharî ile Müslim gibi Horasanlıdır ve de Müslim gibi Nişaburludur.

Yine aynı makaleden:
İCMA'A GIDEN YOL AÇILIYOR Makdisi 'nin Neysaburi'nin fikirlerini yeniden gündeme getirmesinden sonra, aynı asrın değerli alimlerinden Begavi (ö.h. 516) Buhari ve Müslim'in otoritesini daha da perçinlemiştir.
Burada bahsi geçen Begavî ile ilgili olarak İslam Ansiklopedisi'nde Kendisine Horasan’da Merverrûz ile Herat arasında bulunan Bağşûr (Bağ) kasabasına nisbetle Begavî denmiştir. şeklinde bir açıklama bulunuyor.

Kütüb-i sitte isnat edilen kişilerin ve onların muteber/sahih olduğunu yayanların Sâmânîler devletinden olmaları ilginç bir ayrıntı değil mi?

Ebu Hureyre konusunda kafama takılan bazı şeyler var.

Gerçek isminin ne olduğu net olarak bilinmeyen, sırf ismi ile ilgili olarak 40'tan fazla rivayet bulunan birisi. Hadisleri yazıp yazmadığı gibi konularda da tarihî kaynaklarda verilen bilgiler farklı farklı.

Müslüman olduktan sonra en fazla 3 veya 4 yıl peygamberimizin yanında kaldığı söyleniyor. Daha kısa süre veren kaynaklar da mevcut.

Buna rağmen en fazla hadis rivayet edenler sıralamasında ilk sırada yer alıyor.

Ebu Hureyre'yi övenlerin de eleştirenlerin de gösterdikleri kaynaklar onun vefatından çok sonra yaşamış insanlar tarafından yazılmış veya o insanlara isnat edilen kaynaklar

Ebu Hureyre ve hadis rivayetleri konusunu özellikle «hadis inkârcısı» gibi gözükmeyen kaynaklardan araştırmaya çalıştım.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nde şöyle bir açıklama var:

"Diğer sahâbîlerin neden kendisi kadar hadis rivayet etmediklerini soranlara söylediği gibi muhacirler çarşıda ticaretle, ensar da malları ve mülkleriyle meşgulken Ebû Hüreyre ehl-i Suffe’den biri olarak Resûlullah’ın yanından ayrılmamış, diğer sahâbîlerin bulunmadığı meclislerde bulunmuş, onların duymadığı hadisleri duyup ezberlemiş"

Burada kafama takılan konular:
1) Ebu Hureyre böyle bir söz söylemiş ise burada diğer sahabeler hakkında bir ithamda bulunmuş veya kendisinin onlardan üstün olduğunu ima etmiş olmuyor mu?
2) Ebu Hureyre'yi anlatırken neden bunun gibi kendisinin söylediği rivayet edilen ifadelere sık başvuruluyor da sahabelerin onun çok hadis rivayet etmesi ile ilgili yaptığı açıklamalara pek rastlanmıyor?
3) Peygamber efendimiz haram, helal, Allah'ın emir ve yasakları gibi konuları tek bir sahabenin işiteceği şekilde anlatıp geçmiş olabilir mi?


Yine İslam Ansiklopedisi'nden:
Ebû Hüreyre’nin çok hadis rivayet etmesine karşı çıkanlardan biri olan Hz. Âişe onu yanına çağırarak görmediği ve duymadığı bazı rivayetlerin hesabını sormak istemiş, Ebû Hüreyre de, “Anacığım! Ayna, sürme ve güzel koku gibi şeyler beni oyalayıp da bu rivayetleri Resûlullah’tan duymama engel olmadı” deyince Âişe, “Belki de öyledir” (Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, II, 604-605) diyerek kendisine hak verdiğini ifade etmiştir.
Burada kafama takılan konular:
1) Ebu Hureyre Hz. Âişe'ye böyle bir cevap vermiş ise burada kinayeli olarak "sen sürme ve güzel koku gibi şeylerle oyalandığın için bu rivayetleri duymamışsındır" demiş olmuyor mu?
2) Bununla ilgili kaynak olarak gösterilen Zehebî aynı ansiklopediye göre Hicrî 673 yılında doğmuş. Ebû Hureyre H. 58 yılında vefat ettiğine göre bu anlatılanın ilk kaynağı Zehebî ise o böyle bir konuşmanın geçtiğini nereden haber almış olabilir?


Peygamber efendimizin yanından ayrılmadığı söylenen Ebu Hureyre ile ilgili bir başka alıntı:
1) Hz. Aişe’ye Ebû Hüreyre’nin: “Şu’m üç şeyde; evde, kadında ve attadır” haberini naklediyor denince, O; “Ebû Hüreyre iyi ezberleyememiş. Zira o girdiğinde Resûlullah: “Allah, Yahudileri kahretsin, zira onlar; ‘Şu’m üç şeyde; evde, kadında ve attadır’ derler” buyurmuştu. Ebû Hüreyre hadisin başını işitmemiş, sadece sonunu duymuştur” dedi.

2) Benî Amir’den iki adam Hz.Aişe’nin yanına girip “Ebu Hüreyre: “Tıyera ancak kadında, binekte ve evdedir” hadisini rivayet ediyor?” (Nedersin?) diye sordular. O: “(Aklım başımdan gitti) aklımın yarısı göğe uçtu, yarısı yerde kaldı!” dedikten sonra şu cevabı verdi: “Kur’an’ı Ebu’l-Kasım’a indiren Allah’a yemin ederim ki, o böyle söylemiyordu. Fakat Resûlullah (s) şöyle buyurmuştur: “Cahiliye insanları şöyle derlerdi: Uğursuzluk (Tıyera); kadında, evde ve binektedir.” Sonra Hz. Aişe şu ayeti okudu: “َْلايِفٍةَبيِصُمْنِمَباَصَأاَما فِلاَاَأَأْبَفَْأِْبَبْنِمٍباَاِتيِفا فا ِلُْمِكُسْفَأيِفَا َلِْرْضأيِكَيِا فاللَّىَلَعَكِلَذ/Ne yerde ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılmış) olmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.

Kaynak: İbrahim Sağlam, ‘UĞURSUZLUK ÜÇ ŞEYDEDİR...’RİVAYETİNİN İSNAD VE METİN YÖNÜNDEN TAHLİLİ
İslam Ansiklopedisi'nden:
Tâbiîn fakihlerinden İbrâhim en-Nehaî (ö. 96/714), kendi zamanında bazı âlimlerin fakih olmadığı gerekçesiyle Ebû Hüreyre’nin ahkâma dair bir kısım rivayetlerini kabul etmediklerini ileri sürmüş, Nehaî’nin rivayetlerine ve görüşlerine büyük önem veren Ebû Hanîfe gibi âlimler de Ebû Hüreyre aleyhinde herhangi bir şey söylememekle beraber onun sahih kıyasa aykırı rivayetlerini kabul etmek istememişlerdir.
Bişr b. Sa'îd "Allah'a yemin olsun ki biz Ebû Hureyre'nin meclisinde bulunurduk, O bize Rasûlullah’tan ve Ka'b el-Ahbâr'dan rivayet ederdi. Ebû Hureyre kalkıp gittikten sonra bizimle birlikte oturan bazı insanların, Rasûlullah’ın hadisini Ka'b'ın sözü, Ka’b’ın sözünü de Rasûlullah’ın hadisi diye naklettiğini işitirdim. Allah'tan korkun ve hadis konusunda korunun!"

Kaynak: İbn Kesîr, Ebu'l-Fidâ İmâduddîn İsmail b. Ömer (774/1372), el-Bidâye ve'n-nihâye, thk. Ahmed Abdülvehhâb Fetih, ( Kahire: Dâru'l-Hadîs, 1414/1993), VIII: 112.; Sema Tombul, Bir Devlet Politikası Olarak Hz. Ömer'in Hadis Rivayetleriyle İlgili Tutumu
Burada bahsi geçen Ka'b el-Ahbâr ile ilgili olarak Doç. Dr. Ebubekir Sifil şöyle bir açıklama yapmış:
Üstelik burada Ka b el-Ahbâr ın "özel" bir konumu var: O, İsrailiyat nakilcilerinden birisidir. O, "Yeryüzünde tek karış toprak yoktur ki Allah Teala orada kıyamete kadar cereyan edecek hadiseleri Musa (a.s) a indirdiği Tevrat ta zikretmiş olmasın" (İbn Abdilberr, el-İstî âb, III, 1287; İbn Hacer, el-İsâbe, V, 465) diyen, İsrailiyat kitaplarında haber verildiğini öne sürerek Hz. Ömer (r.a) in şehid edileceğini önceden söyleyen (oysa kendisi Hz. Ömer (r.a) e suikast düzenleyenlerle birlikte görülmüştü; el-Kevserî, Makâlât, 39) birisidir! Dolayısıyla onun söylediği sözün dinî bakımdan bir kıymet ifade etmesi için behemehal ya kimden aldığının bilinmesi veya İslâmî nasslar ın tasdikinden geçmiş olması gerekir!"

Kaynak: Ebubekir Sifil, Bu Hal-i Pür-Melal’e Ağlanır Mı, Gülünür Mü?-4

Yani hadis savunucusu Ebubekir Sifil'in bu şekilde bahsettiği Ka'b el-Ahbâr'dan Ebu Hureyre'nin alıntılar yaptığı ve onun sözlerini hadis diye rivayet edenlerin olduğu söyleniyor.


Kaynaklarda Hz. Ömer’in Ebû Hureyre'ye çok hadis rivayet etmemesi konusunda uyarıda bulunmasının yanısıra, hadis rivayetinden vazgeçmemesi halinde kendisini Devs denilen bir yere süreceği tehdidinde bulunması ve naklettiği rivayetlerin doğruluğunu kontrol ettiği de yer alan bilgilerdendir. Ebû Hureyre’nin kendisi hadis rivayetiyle ilgili Hz. Ömer’le arasında geçen bir diyaloğu şöyle nakleder: Hadis rivayet ettiğim, Ömer'e ulaşınca, beni çağırdı ve şöyle dedi: ‘Falanca gün, filancanın evinde sen bizimle beraber miydin?’ Ben: 'Evet, o gün Rasûlullah: 'Her kim bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerini hazırlasın’ dedi, dedim. Bunun üzerine Ömer: ‘O halde git, hadis rivayet et.’ dedi.‛

Kaynak: Sema Tombul, Bir Devlet Politikası Olarak Hz. Ömer'in Hadis Rivayetleriyle İlgili Tutumu
Bu paragrafın dipnotlarını incelersek:
hadis rivayetinden vazgeçmemesi halinde kendisini Devs denilen bir yere süreceği tehdidinde bulunması ifadesinin dipnotu: İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, L: 172, LXVII: 343; Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-nübelâ, II: 600-601; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-nihâye, VIII: 110.

Bunlardan İbn Asâkir H. 499, Zehebî H. 673, İbn Kesîr 701 doğumludur.

Ömer: ‘O halde git, hadis rivayet et.’ dedi. ifadesinin dipnotu: İbn Hacer, el-İsâbe fî temyîzi's-sahâbe, thk. Ali Muhammed el-Becâvî (Beyrut: Dâru'l-Cîl, 1412/1992), IV: 209; Sıbai, Sünnet, 73.

İbn Hacer H. 773 doğumludur.

Bu durumda Hz. Ömer'in Ebu Hureyre'ye hadis rivayetinden vazgeçmesini söylediğini rivayet eden ilk kaynakla Hz. Ömer'in "git, hadis rivayet et" dediğini belirten kaynak arasında neredeyse 300 yıllık bir zaman bulunuyor olabilir. Dahası İbn Hacer, Ebu Hureyre'nin vefatından neredeyse 700 yıl sonra doğmuş. Eğer anlatılanın ilk kaynağı o ise bununla ilgili haberi nereden almış olabilir?

Baştan belirttiğim gibi Ebu Hureyre'yi övenlerin de eleştirenlerin de gösterdikleri kaynaklar onun vefatından çok sonra yaşamış insanlar tarafından yazılmış veya o insanlara isnat edilen kaynaklar. Bazen Buhârî'nin Sahih'inde olduğu gibi bir eserin birden fazla rivayeti bulunabiliyor ve bir süre sözlü olarak (sema-kıraat) nesilden nesile aktarıldıktan sonra yazıya geçirilmiş olabiliyor.

Hz. Ömer'in Ebu Hureyre'ye "git hadis rivayet et" dediğini yazan İbn Hacer ve eseri el-İsâbe ile ilgili olarak İslam Ansiklopedisi'nin Ebu Huzeyfe el-Buhârî maddesinde şu şekilde bilgi bulunuyor:
Ebû Huzeyfe İshâk b. Bişr b. Muhammed b. Abdillâh el-Hâşimî el-Buhârî (ö. 206/821) Asılsız haber rivayet etmekle tanınan râvi ve tarihçi.
(...) Ebû Huzeyfe hadis münekkitlerinin âdeta hücumuna uğramış ve daha çok İbn Tâvûs gibi zamanına yetişmediği ve görmediği kişilerden rivayette bulunduğu için suçlanmış, ayrıca güvenilir kişileri alet ederek asılsız haber nakletmekle itham edilmiştir. Hatîb el-Bağdâdî, İsmâil b. Îsâ el-Attâr’dan başka hiçbir Bağdatlı’nın ondan bir şey rivayet etmediğini, kendisinden daha çok Horasanlılar’ın rivayette bulunduğunu söyler. Ahmed b. Seyyâr el-Mervezî, Ebû Huzeyfe’yi gafillikle ve zayıf bir hâfızaya sahip olmakla; Ebû Bekir İbn Ebû Şeybe ve Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî kezzâblıkla; Ali b. Medînî, İbn Hibbân ve Dârekutnî kezzâb, metrûkü’l-hadîs ve ne söylediğini bilmeyen bir kişi olmakla; İbn Adî ile Ukaylî de münker hadis rivayet etmekle suçlamışlardır. Sadece talebesi Muhammed b. Ömer ed-Dârâbcirdî ile Şiî tarihçi Necâşî onu sika* hadis ricâli arasında zikrederler.
Eserleri. 1. Kitâbü’l-Mübtedeʾ. Yaratılıştan başlayarak Hz. Peygamber devrinin sonuna kadar meydana gelen olayları ihtiva eden bu eserde aslı esası olmayan hadis ve sözler yer almaktadır. Taberî gibi tarihçilerin kaynak olarak kullandığı, İbn Hacer el-Askalânî tarafından bazı parçaları el-İṣâbe’de iktibas edilen kitabın Chicago Orient Institute Kütüphanesi’nde bulunan (nr. 17.624) (...)
2. Kitâbü’l-Fütûh. Suriye, Anadolu, Mısır, Irak ve Mağrib’in fethinden bahseden eser zamanımıza intikal etmemiş, ancak Taberî, Yâkūt el-Hamevî ve İbn Hacer tarafından kaynak olarak kullanılmıştır.
Buhârî ve Ebu Hureyre ile ilgili tez, makale, kitap gibi çalışmalarda kaynak olarak sık sık karşımıza çıkan İbn Hacer'in yalancılıkla itham edilen bir zatın eserlerinden alıntılar yapmış olması düşündürücüdür.
 

Ebu SILA

İyi Bilinen Üye
Üye
Kafası karışık, arkadaş sen şüphe virüsünü kapmışsın. İnşaallah da şifa bulursun.
Buhari,ye enaz elli şerh yazılmış didik didik incelemiş ve araştırmışlar. Hem metinleri hem de hadislerin senetlerini. Buharinin sahihini hem çağdaşı hem de sonraki onlarca alim okumuş ve tahkik etmişlerdir. Ve onun sahihliğinde İCMA etmişlerdir.
İllaki yazılı metin rivayeti edilecek diye bir şart yoktur. Buhariden Ibn hacer,e kadar gelen rivayet icazet zinciri tastamam bellidir. Hatta dokuzuncu asırda yaşamış ve buhariye şerh yazmış Bedreddin Ayni ile bile icazet ve rivayet silsilesi bellidir. Yine buhariyi imam malik,e ez- Zuhri ve de öncesinde ne kadar hadis aldığı meşhur üstadı varsa hepsinden hadis aldığı rivayet senedi bellidir.
Ebu hureyre ra. Tekrarlarıyla nbirlikte 5374 hadis rivayet etmiş bu abartılacak da bir rakam değildir.Zira Ebu hureyreyi çok hadis rivayet etti diye suçlayan adam yılda40 bin twit atmış.
Sana tavsiyem hep tenkit edenleri veya şüphe saçan kaynaklardan okuma.!
 

Ebu SILA

İyi Bilinen Üye
Üye
Ayrıca zebebi,nin rivayet etti dediğin ebu hureyre ra. Aişe ra.ha. ile geçen konuşmayı Hakim, mutedrek de 5/509 da rivayet etmiştir.
Ve yine Ebu Hureyre ra. Rivayet ettiği hadislerin 180 adedinde tek kalmış diğer hadislerin de sahabeden şahitleri vardır.
 

Ebu SILA

İyi Bilinen Üye
Üye
Kafası karışık arkadaş şu senin sorun
3-Peygamber efendimiz haram, helal, Allah'ın emir ve yasakları gibi konuları tek bir sahabenin işiteceği şekilde anlatıp geçmiş olabilir mi?

Benim de sana sorum şu yalnızca Ebu hureyre ra. Rivayet ettiği senin de sorunda iddia ettiğin bir hadisi yazarmısın.?
 
Kafası karışık, arkadaş sen şüphe virüsünü kapmışsın. İnşaallah da şifa bulursun.
Buhari,ye enaz elli şerh yazılmış didik didik incelemiş ve araştırmışlar. Hem metinleri hem de hadislerin senetlerini. Buharinin sahihini hem çağdaşı hem de sonraki onlarca alim okumuş ve tahkik etmişlerdir. Ve onun sahihliğinde İCMA etmişlerdir.
İllaki yazılı metin rivayeti edilecek diye bir şart yoktur. Buhariden Ibn hacer,e kadar gelen rivayet icazet zinciri tastamam bellidir. Hatta dokuzuncu asırda yaşamış ve buhariye şerh yazmış Bedreddin Ayni ile bile icazet ve rivayet silsilesi bellidir. Yine buhariyi imam malik,e ez- Zuhri ve de öncesinde ne kadar hadis aldığı meşhur üstadı varsa hepsinden hadis aldığı rivayet senedi bellidir.
Ebu hureyre ra. Tekrarlarıyla nbirlikte 5374 hadis rivayet etmiş bu abartılacak da bir rakam değildir.Zira Ebu hureyreyi çok hadis rivayet etti diye suçlayan adam yılda40 bin twit atmış.
Sana tavsiyem hep tenkit edenleri veya şüphe saçan kaynaklardan okuma.!
Rivayet senedi bellidir diyorsunuz ama bir ravi zinciri oluşturmak zor değil. Buhârî'nin kendisinin yazmış olduğu bir Sahih-i Buhârî nüshası dünya kütüphanelerinde ve müzelerinde mevcut değil. Hicrî 400-500'lerde tanınmaya ve yazıya geçirilmeye başladığına dair makaleler bulunuyor. O zaman da artık bahsi geçen zincirdeki en son sıradaki kimseler çoktan vefat etmişti. Yani "ben böyle bir rivayette bulunmadım" diye itiraz etme imkânları yoktu. İbn-i Hacer'e gelinceye kadar arada kaç nesil var. Rical meselesinde Buhârî'nin Ebu Hanife'yi cerh ettiği düşünülürse bununla birlikte mutezileye mensup kişilerden rivayet aldığı düşünülürse İbn Hacer'e kadarki ravilerin sika olup olmadığı konusunda ne kadar isabetli davranılmış olabilir?

Bir de Buhârî'ye şerh yazıldığından bahsetmişsiniz. Bu şerh günümüze kadar gelmiş midir, en eski nüshasının istinsah tarihi ne zamandır?

Bu arada okuduğum kaynaklar hadis inkârına yönelik açılan siteler veya falancanın sosyal medya hesabı değil. İlahiyat fakültelerinin, İSAM'ın, Türkiye Diyanet vakfının çalışmaları. Dikkat ettiyseniz parantez içinde belirttiğim kaynaklar bulunuyor. O kaynakları siz de internetten bulup okuyabilirsiniz.
 
Ayrıca zebebi,nin rivayet etti dediğin ebu hureyre ra. Aişe ra.ha. ile geçen konuşmayı Hakim, mutedrek de 5/509 da rivayet etmiştir.
Ve yine Ebu Hureyre ra. Rivayet ettiği hadislerin 180 adedinde tek kalmış diğer hadislerin de sahabeden şahitleri vardır.
Hâkim en-Nîsâbûrî’nin (ö. 405/1014) Bu zat da ilginçtir Buhârî gibi Horasanlı. Yine Ebu Hurayra'dan ve Hz. Aişe'den çok sonra yaşamış. Acaba o böyle bir konuşmanın geçtiğini nereden haber almış olabilir? Şimdi birisi çıkıp Kanunî Sultan Süleyman İbrahim Paşa'yla bir özel konuşmasında şunları şunları söylemiş o da ona şöyle cevap vermiştir diyecek olsa adama sen nereden biliyorsun diye sormazlar mı?
 

طالب بن عايد

انا لله وانا اليه راجعون
Üye
İlahiyat fakültelerinin, İSAM'ın, Türkiye Diyanet vakfının çalışmaları. Dikkat ettiyseniz parantez içinde belirttiğim kaynaklar bulunuyor. O kaynakları siz de internetten bulup okuyabilirsiniz.
Zaten bu kaynakların(devletin) kendisi cübbeli gibi uydurukçu muşrikleri de yetiştirip destekliyor aynı zamanda Mustafa ifsadoğlu gibi inkarcı muşrikleri vb vs yetiştirip destekliyor!! Herşeyi bir kenara bırak hadi diyelim hadisleri de bir kenara bırak(haşa) hiç bu uydurukçulardan veya inkarcılardan birinin Kur'an'da onlarca belki yüzlerce defa geçen cihad ayetleriyle amel ettiklerini gördün mü?? Artık şahsen benim hocalara kaynaklara inancım böyle şekillendi kardeşim; hayatında, dilinde veya en azından kalbinde cihada ve mucâhidlere desteği olmayan hiçbir zatın gözümde beş kuruş değeri yoktur.. Sizin bir kere teraziniz sorunlu kardeşim, iddia ettiğiniz gibi Kur'an size ölçü olsaydı sunnetin bize mutlaka!! sahih bir şekilde ulaşması gerektiğini kendiniz görürdünüz!!
 
Kafası karışık arkadaş şu senin sorun
3-Peygamber efendimiz haram, helal, Allah'ın emir ve yasakları gibi konuları tek bir sahabenin işiteceği şekilde anlatıp geçmiş olabilir mi?

Benim de sana sorum şu yalnızca Ebu hureyre ra. Rivayet ettiği senin de sorunda iddia ettiğin bir hadisi yazarmısın.?
Namaz kılan bir adamın önünden eşek,. (kara) köpek ve kadın geçerse namazı bozulur (Buhari 8/102) bu rivayetin başka ravisi var mıdır?
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Benzer konular

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt