Çözüldü Sәid Bin Cubeyrin Әmәlin Imandan Bir Cüz Olub Olmaması" Haqqında Әqidәsi Nәdir?

Faxrud-Din Azәri

« صديقك من صَدَقَك لا من صدَّقك »
İslam-TR Üyesi
Әssәlamu aleykum.
Sәid bin Cubeyr'in "әmәlin imandan bir cüz olub olmaması" haqqında görüşü nәdir? Sәid bin Cubeyr әmәli imandan görür mü?
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Aleykum selam we rahmetullah ;

Said bin Cubeyr (rahmetullahi aleyh)'in sorduğunuz sorular hakkında bilgi veren bir eser bulamadık. Kendisi hakkında ulaştığımız eserleri incelediğimizde genel anlamda ehl-i sunnet itikadi üzere olduğu kanaatindeyim.

Söz ve Amelin îmana Dahil Olup Olmaması

İmanın söz olmasından kasıt kelime-i şehadeti söylemektir. Amelden kastedilen ise kalb ve organların amelinden daha genel bir şeydir. Bunun içine inanç ve ibadetler de girer. Söz ve ameli imanın tarifine koyanlar ile koymayanlar, burada Allah katındaki imanı dikkate alarak görüş belirtmişlerdir.
Selef (ilk dönem ehl-i sünnet âlimleri) şöyle demişlerdir:
"İman; kalble inanmak, dil ile söylemek ve organlarla amel etmektir".
Bununla, İmanın kemale ulaşması için amellerin şart olduğunu ifade etmek istemişlerdir. İleride geleceği üzere imanın artması ve eksilmesi şeklindeki görüşleri de buradan kaynaklanmaktadır.

Murcie (mezhebine mensub olanlar) "İman yalnızca inanç ve sözden ibarettir" demişlerdir.
Kerrâmiyye (mezhebine mensub olanlar) "İman sadece sözden ibarettir" demiştir.
Mûtezile (mezhebine mensub olanlar) "İman; amel, söz ve inançtır" demiştir.

Mûtezile ile selef arasındaki fark şudur:
Mutezile, amelleri imanın sıhhati için, Selef ise imanın kemali için şart koşmuşlardır. Bunların tamamı daha önce de söylediğimiz gibi Allah katındaki iman açısındandır.
İnsanlar (arasındaki) hükümler açısından ise iman yalnızca ikrardan (dil ile inandığını söylemekten) ibarettir. Bir kimse diliyle iman ettiğini söylerse dünyada kendisine İslâm'ın hükümleri uygulanır, puta tapmak gibi kâfir olduğunu gösteren bir fiili bulunmadıkça kendisinin kâfir olduğuna hükmedilmez. Bâzı alimler, inkarcılığı gösteren bir fiil yapana "kâfir" demişlerdir. Bunlar, o kişinin, kâfirlere ait bir fiili yapmış olmasını dikkate almışlardır. Bu kişiye "kâfir" demeyenler ise, fiilin hakikatini esas almışlardır. Mutezile ise, iman ile küfür arasında bir konum bulunduğunu belirterek "fâsık ne mu'min ne de kâfirdir" demiştir.(Fethu'l Bâri)


SAÎD bin CUBEYR (سعيد بن جبير)

Ebû Abdillâh (Ebû Muhammed) Saîd b. Cubeyr b. Hişâm el-Esedî (ö. 94/713)

Tercih edilen göruşe göre 45 (665) yılında Mekke’de doğdu. Babası ile annesi Ummu Dehmâ hakkında bilgi yoktur. Kaynaklar onu, Kurayş kabilesinin Esed b. Huzeyme koluna bağlı Vâlibe b. Hâris oğullarının âzatlısı Habeş asıllı siyahî bir kişi olarak tanıtır. Bu sebeble Esedî ve Vâlibî, hayatının en verimli dönemini Kûfe’de geçirdiği için Kûfî nisbeleriyle anılmaktadır. Saîd ilk eğitimini Mekke’de Abdullah b. Abbas’tan aldı. Çok kuçuk yaşta onun ders halkasına dinleyici olarak katıldı. Kısa zamanda Kur’an okumayı öğrenince hocasının dikkatini çekti ve onun özel olarak ilgilendiği talebeleri arasına girdi. Hadis dinlemeye İbn Abbas’ın ders halkasında başladı ve dinlediği hadisleri ezberledi. Bu dönemde ilim ezbere ve ezberden rivayete dayandığı halde Saîd mecliste okunan hadisleri yazıyor, yazı malzemesi bitince avucuna, bazan ayakkabısına not alıyor, daha sonra bunları sahîfelere kaydediyordu (Ahmed b. Hanbel, I, 50, 394; Zehebî, A’lâmu’n-nubelâ’, IV, 335)

Evleninceye kadar İbn Abbas’ın ders halkasına devam eden Saîd hadis, tefsir ve fıkıh konularında yetiştikten sonra muhtemelen yirmi yaşlarında Kûfe’ye yerleşti. Her yıl biri umre, diğeri hac olmak uzere en az iki defa Hicaz bölgesine gider, Mekke’de Abdullah b. Abbas, Medine’de Abdullah b. Ömer ile görüşür, onların ders halkalarına katılırdı. Önceleri kendisinden aldığı hadisleri naklederken çok dikkatli davranmasını tembih eden İbn Abbas, Saîd’in ilimde yeterli bir seviyeye ulaştığını görünce uyarılarından vazgeçti, hatta Mekke’ye geldiğinde kendisinin ders halkasında hadis rivayet etmesini istedi. Saîd bunun uygun olmayacağını söyleyince bu konuda ısrar etti. İbn Abbas, hayatının sonlarına doğru Kûfe’den bazı kimseler gelip kendisine soru sorduklarında aralarında Saîd b. Cubeyr varken Mekke’ye gelmelerinin gereksiz olduğunu söyler ve insanları ona yönlendirirdi. Saîd, İbn Abbas’tan sonra en çok Abdullah b. Ömer’den faydalandı, özellikle fıkıh konusundaki birikimini ondan elde etti. 68 (687) yılında İbn Abbas’ın, 73 (692) yılında İbn Ömer’in vefatına kadar onlarla görüşmeyi surdurdu. Bu arada Kûfe’de bir ders halkası oluşturarak öğretim faaliyetine başladı, fetva verdi ve devlet idaresinde görev aldı.

Saîd b. Cubeyr, Emevî Valisi Haccâc b. Yûsuf ile birkaç defa karşılaştı. İlki Abdullah b. Abbas’ın Mekke’deki ders halkasında talebelik döneminde gerçekleşti ve yönetime karşı gelmemesi konusunda uyarıldı. İkinci karşılaşmaları, Haccâc’ın Hicaz valiliğine tayini ve Abdullah b. Zubeyr’in Mekke’de muhasara edilmesi (71/690) esnasında oldu. Muhasaradan sonra halktan Abdulmelik b. Mervân adına biatı alan Haccâc o sırada Mekke’ye gelen Saîd’den de zorla biat aldı. Saîd, 75 (694) yılında Irak valisi olarak Kûfe’ye gelen Haccâc ile uçuncu defa karşılaştı. Öncekilerin aksine bu defa Saîd’e karşı olumlu davranan Haccâc, onu Kûfe kadılığına tayin etti (Ahmed b. Hanbel, I, 56) ve imâmet görevini de ona verdi. Ancak gerek kadılık gerekse imamlık görevleri o gune kadar mevâliye verilmediğinden Emevî taraftarları buna karşı çıktı. Bunun üzerine Haccâc onu görevden aldı, yerine Ebû Burde el-Eş‘arî’yi getirdi. Saîd’i de göruşune başvurulmadan hiçbir hukmun karara bağlanmayacağı bir vezir ve kâtip olarak tayin etti. Saîd zaman zaman Haccâc’ın meclislerine katılıp dinî sorulara cevab vermiş (Taberî, Câmi’u’l-beyân, VI, 303), Halife Abdulmelik’in ruyalarını yorumlamış ve onun isteği uzerine hazırladığı tefsiri muhtemelen bu yıllarda kaleme almıştır. Saîd’in bu dönemde resmî görev kabul etmesinin toplumu ıslah etme ve zulmu engelleme ümidinden kaynaklandığı belirtilmektedir.

Kûfe’deki görevi esnasında Haccâc’ın birçok icraatını tasvib etmediği halde bunu açığa vurmayan Saîd b. Cubeyr’in daha sonra tavrı değişmeye başladı. Bu sırada Haccâc, İbnu’l-Eş‘as Abdurrahman b. Muhammed’i 40.000 kişilik bir ordunun başında Sicistan’ın fethine gönderirken (İbnu’l-Esîr, IV, 455) Saîd’i de ordunun maaşlarını dağıtmakla görevlendirdi. İbnu’l-Eş‘as, Sicistan’da bazı yerleri ele geçirdikten sonra kış mevsiminin gelmesi sebebiyle, ayrıca bölgeyi tanımak ve haraç toplamak düşüncesiyle harekâtı durdurmaya karar verince fetihlerin devam etmesini isteyen Haccâc ile aralarında ihtilâf çıktı ve İbnu’l-Eş‘as ordu kumandanlığından azledildi. Bunun uzerine İbnu’l-Eş‘as isyan etti. Saîd b. Cubeyr de onun yanında yer aldı ve Haccâc’a karşı yapılan Deyrulcemâcim savaşına katıldı (82/701). Savaş bozgunla sonuçlanıp İbnu’l-Eş‘as’ın ordusu dağılınca Saîd kaçtı ve Haccâc’dan yaklaşık on iki sene gizlendi. Bu dönemde önce İsfahan taraflarına gitti, oradan Irak’a geçerek Sunbulân köyunde bir muddet kaldı; yakalanacağını anlayınca Azerbaycan’a geçti ve daha sonra umre için gittiği Mekke’ye yerleşti (Taberî, Târîhu’l-umem, IV, 23-24; Zehebî, Teźkiretu’l-huffâz, I, 76-77)

Bazı kaynaklarda Saîd’in İbnu’l-Eş‘as’a olan biatından caymayı gururuna yediremediği için isyan hareketine katıldığı ileri surulmekteyse de (İbn Kuteybe, sf: 446) onun bu kadar önemli bir kararı verirken sadece böyle bir gerekçeye dayandığını söylemek pek mümkün görünmemektedir. Bunun için Huseyin’in Kerbelâ’da şehid edilmesi, Mekke’nin tahribi ve Abdullah b. Zubeyr’in acı âkıbeti, Emevî yönetiminin koyu Arab milliyetçiliği esasına dayanan siyaseti, ganimetlerden Arap olmayanlara pay verilmemesi, mevâliyi hor görme anlayışı gibi toplum hayatında çok derin izler bırakan daha önemli sebebler aramak gerekir. Nitekim Saîd’in Deyrulcemâcim savaşından önce yaptığı konuşmada Emevîler’in ve Haccâc’ın zorbalık yaptıklarını, bazı hususlarda dinden uzaklaştıklarını ve müslümanları zelil duruma duşurduklerini vurgulaması (İbn Sa‘d, VI, 265) bunu doğrulamaktadır. Hocası Abdullah b. Ömer’in vefatından önce, Haccâc fitnesine karşı savaşmadığı için büyük bir üzüntü duyduğunu kendisine söylemesi de (Zehebî, A’lâmu’n-nubelâ’, III, 231-232) Saîd’in bu kararında etkili olmuştur.

Haccâc’ın takibine uğrayan birçok kimseyi Mekke ve Medine civarında himaye eden Emevîler’in Hicaz valisi Ömer b. Abdulazîz, Saîd b. Cubeyr’in Mekke’de gizlenmesine izin vermişti. Ancak onun Hicaz valiliğinden alınması uzerine Haccâc durumu öğrendi ve Halife Velîd b. Abdulmelik’ten izin alarak Saîd’in yakalanıb kendisine teslim edilmesini isteyince yeni vali Hâlid b. Abdullah el-Kasrî, Saîd’i tutukladı. Tutuklamanın Haccâc’ın isteğiyle değil valinin kendi takdiriyle gerçekleştiği de nakledilir. Henuz yakalanmadan durumdan kendisini haberdar eden Mucâhid b. Cebr’e uzun zamandan beri gizlendiğini, artık işi Cenâb-ı Hakk’ın takdirine bıraktığını belirterek kaçmayacağını söyledi. Saîd zincire vurularak Irak’a göturuldu. Vâsıt’ta Haccâc’a teslim edilmeden önce kendisine kaçma fırsatı verilmesine rağmen bunu kabul etmedi. Kaynaklarda Saîd b. Cubeyr’in Haccâc ile karşılaştığında onunla uzun uzun konuştuğu (Mizzî, X, 368-375), Haccâc’ın sert tavrından etkilenmediği, sorulan butun sorulara cevap verdiği, 94 (713) veya 95 (714) yılında öldurulduğu belirtilmektedir. Saîd’in Vâsıt’taki kabri Haccâc’ın ölumunden sonra halkın ziyaretgâhı olmuş, 1053 (1643) yılında kabrinin uzerine bir turbe inşa edilmiş, 1900’de buraya bir cami yapılmış, 1961’de inşasına başlanan buyuk cami 1968’de tamamlanmıştır.

Hadis munekkitleri tarafından sika, âlim, âbid ve zâhid bir kişi olarak tanıtılan Saîd b. Cubeyr hadis, tefsir ve fıkıh başta olmak uzere İslâmî ilimlerde otorite kabul edilmiş ve “cihbizu’l-ulemâ” (âlimlerin başı) diye anılmıştır. Adî b. Hâtim et-Tâî, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zubeyr, Abdullah b. Ömer, Ebû Saîd el-Hudrî, Abdullah b. Mugaffel ve Enes b. Mâlik gibi sahâbîlerle Amr b. Meymûn ve Ebû Abdurrahman es-Sulemî gibi tâbiîlerden hadis rivayet etmiştir. Kûfe’de bulunduğu dönemde oluşturduğu ders halkasında her gun ders verirdi (İbn Sa‘d, VI, 259). Başta Kutub-i Sitte olmak uzere hadis kitablarında rivayetlerine yer verilmiş; Ebû Sâlih es-Semmân, Mucâhid b. Cebr, İkrime el-Berberî, Adî b. Sâbit, Meymûn b. Mihrân, Simâk b. Harb, İbn Şihâb ez-Zuhrî, Amr b. Dînâr, Ebû İshak es-Sebîî, Mâlik b. Dînâr, Eyyûb es-Sahtiyânî ve A‘meş gibi tâbiîler onun talebesi olmuştur.

Saîd’in “Mushafu Saîd b. Cubeyr” adıyla anılan bir Kur’an nushasının bulunduğu, kıraat ilmini hocası Abdullah b. Abbas’tan arz yoluyla öğrendiği, ramazan aylarında imamlık yaparken bir gece Abdullah b. Mes‘ûd’un, bir gece Zeyd b. Sâbit’in, bir gece başka birinin kıraatini okuyarak namaz kıldırdığı belirtilir. Meşhur yedi kıraat imamından Ebû Amr b. Alâ kıraat ilmini ondan almıştır (Zehebî, Ma’rifetu’l-ķurrâ’, I, 68). Okuyuş tarzıyla ilgili örnekler hadis kaynaklarında ve rivayet tefsirlerinde yer almaktadır (Ahmed b. Hanbel, I, 72; Taberî, Câmi’u’l-beyân, III, 173; VI, 588; IX, 474-475; XIV, 552). Ebû Hâtim er-Râzî’nin belirttiğine göre Halife Abdulmelik b. Mervân, Saîd b. Cubeyr’den bir Kur’an tefsiri yazmasını istemiş, o da bu alanda ilk duzenli tefsir olan eserini kaleme alarak halifeye göndermiştir. Eser daha sonra Atâ b. Dînâr tarafından rivayet edilmiştir (İbn Ebû Hâtim, VI, 332; İbn Hacer, VII, 179). Haccâc ile mucadeleye giriştiği tarihten (80/699) önce yazıldığı anlaşılan bu tefsirdeki rivayetler Abd b. Humeyd, Muhammed b. Cerîr et-Taberî, İbnu’l-Munzir en-Nîsâbûrî, İbn Ebû Hâtim, Ebu’l-Fidâ İbn Kesîr ve Suyûtî gibi rivayet mufessirleri tarafından nakledilmiştir. Saîd b. Cubeyr muğlak, mubhem ve mucmel âyetleri tefsir ederken öncelikle bunları açıklayan mubeyyen ve mufassal âyetlere başvurmuş, hadislere yer vermiş, ancak bazan aradaki şahsı atlayarak hadis dinlemediği kimselerden de nakilde bulunmuştur. Senedi hazfedilen haberlerin muteber bazı hadis kaynaklarında yer aldığı belirtilmektedir. Zaman zaman İsrâiliyat’a dayanarak açıklamalar yapmış, şiirle istişhâd etmiş, değişik sahâbîlerin görüşlerine başvurmuş, nuzûl sebepleriyle nâsih ve mensuha yer vermiştir. Hakkında rivayet bulunmayan yerlerde dilcilerin göruşune dayanarak açıklamalarda bulunmuş, kendi göruşunu zikrederken bazan sözlerini yeminle teyid etmiştir. Saîd’in ferâiz ilminde derin bilgiye sahib olduğu, hocası Abdullah b. Ömer’in, kendisine gelen ferâizle ilgili soruları ona havale ettiği belirtilmektedir.

Ebû Amr el-Keşşî, Ebû Ca‘fer et-Tûsî ve İbn Şehrâşûb gibi Şiî muellifleri Ehl-i beyt’i sevdiği, Ali’nin torunu Ali b. Huseyin Zeynelâbidîn ile zaman zaman görüştüğü ve onun hakkında övucu sözler söylediği gerekçesiyle Saîd’in Şiî olduğunu ve Haccâc’ın kendisini bundan dolayı öldürdüğünü iddia etmişlerse de (Hasan es-Sadr, sf: 322, 324) onun fetvada mustakil bir muctehid olması Ehl-i beyt imamlarına ve onların rivayetlerine itibar etmemesi, takıyye inancına karşı çıkması ve devlet işlerinde resmî görev kabul etmesi gibi hususlar bu iddianın doğru olmadığını göstermektedir. Ciddi kaynaklarda yer almadığı halde özellikle Batılı bazı yazarlar tarafından iyi bir satranç oyuncusu olarak takdim edilmesi de (Weststeijn-Voogt, XLIX/3 [2002], sf: 383 vd.) onun bilinen kişiliğiyle uyuşmadığı belirtilerek reddedilmiştir.

Saîd b. Cubeyr günümüzde birçok çalışmaya konu olmuştur. Hatîb Ali b. Huseyin el-Hâşimî Sa’îd b. Cubeyr şehîdu VâsıT (Bağdat 1380/1960), Selâm Muhammed Ali el-Beyâtî Sa’îd b. Cubeyr şehîdu’s-sıdķ ve’l-îmân (Necef 1396/1976), Muhammed Abdurrahîm Sa’îd b. Cubeyr ve ķıssatuhû ma’a’l-Ĥaccâc b. Yûsuf es-Seķafî (Dımaşk 1988) adıyla eserler kaleme almışlardır. Sezai Özel’in Saîd b. Cubeyr ve Tefsirdeki Yeri (1982, Ataturk Universitesi Sosyal Bilimler Enstitusu), Muhammed b. Abdullah ez-Zâhim’in Fıķhu Sa’îd b. Cubeyr fi’l-’ibâdât (I-III, 1406/1986, Medine İslâm Universitesi), Ali Akpınar’ın Saîd b. Cubeyr ve Tefsir İlmindeki Yeri (1993, SU Sosyal Bilimler Enstitusu) adlı doktora çalışmaları ile Ali b. Huseyin Sevâdî Meşhûr’un Sa’îd b. Cubeyr ve fıķhuhû (1406, İmam Muhammed b. Suûd Universitesi) adlı yuksek lisans tezinde ve Orhan Karmış, Fahri Gökcan ile Şiî muelliflerinden Hasan es-Saîd’in konuya dair makalelerinde (bk. bibl.) onun daha çok ilmî yönü üzerinde durulmuştur. Muhammed Eyyûb Yûsuf, Sa’îd b. Cubeyr ve merviyyâtuhû fi’t-tefsîr adlı araştırmasında onun Kur’an âyetlerine dair rivayetlerini ve yorumlarını derlemiş, baştan Tevbe sûresinin sonuna kadar olan kısmını yüksek lisans (Medine 1402/1982), daha sonraki kısmını doktora (1408/1988, Medine İslâm Universitesi) çalışması olarak hazırlamıştır. Yahyâ el-Cubûrî, Ebu’l-Arab’ın Kitâbu’l-Miĥan adlı eserinde yer alan Saîd b. Cubeyr’in şehid edilişine dair kısmı bir değerlendirme yazısıyla birlikte yayımlamıştır (“Maķtelu Sa’îd b. Cubeyr”, ‘Âlemu’l-kutub, III/2 [Riyad 1982], s. 185-195).
 

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt