Çözüldü Maide Suresi 105 - 108. Ayetler Hakkında Bilgi Verebilir misiniz?

مراد Çevrimdışı

مراد

Aktif Üye
İslam-TR Üyesi
Selamun Aleykum,

"Mekkî b. Ebû Tâlib’den, müfessirler arasında bu âyetlerin, cümle yapısı, anlamı ve hükmü bakımından Kur’an’ın en çetrefil âyetlerinden sayıldığı yönünde bir söz nakledilmiştir."

Bu ayetlerin kıraat ve mana bakımından Kur'an'ın en zor ayetlerinden olmasının sebebi ve hikmeti ne olabilir?
 
Abdulmuizz Fida Çevrimdışı

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Âleykum selam we rahmetullah;

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْۚ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَمٖيعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ حٖينَ الْوَصِيَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ اَوْ اٰخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ اِنْ اَنْتُمْ ضَرَبْتُمْ فِى الْاَرْضِ فَاَصَابَتْكُمْ مُصٖيبَةُ الْمَوْتِۜ تَحْبِسُونَهُمَا مِنْ بَعْدِ الصَّلٰوةِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ اِنِ ارْتَبْتُمْ لَا نَشْتَرٖى بِهٖ ثَمَنًا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۙ وَلَا نَكْتُمُ شَهَادَةَ اللّٰهِ اِنَّٓا اِذًا لَمِنَ الْاٰثِمٖينَ
فَاِنْ عُثِرَ عَلٰٓى اَنَّهُمَا اسْتَحَقَّٓا اِثْمًا فَاٰخَرَانِ يَقُومَانِ مَقَامَهُمَا مِنَ الَّذٖينَ اسْتَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْاَوْلَيَانِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ لَشَهَادَتُنَٓا اَحَقُّ مِنْ شَهَادَتِهِمَا وَمَا اعْتَدَيْنَاؗ اِنَّٓا اِذًا لَمِنَ الظَّالِمٖينَ
ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِالشَّهَادَةِ عَلٰى وَجْهِهَٓا اَوْ يَخَافُٓوا اَنْ تُرَدَّ اَيْمَانٌ بَعْدَ اَيْمَانِهِمْؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاسْمَعُواؕ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقٖينَࣖ
​
- Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar Size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır ve yapmakta olduğunuz her şeyi o zaman Allah, Size bildirecektir.
- Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında içinizden iki âdil kişi, şayet seyahatte iken başınıza ölüm musibeti gelmişse sizden olmayan başka iki kişi aranızda (konu hakkında) şâhidlik etsin. Eğer (vasiyeti uygularken) içinize bir şubhe düşerse, bu iki şâhidi namazdan sonra alıkorsunuz; “Bunu yakınımız hatırına da olsa hiçbir bedel karşılığında satmayız ve Allah’ın buyruğu olan bu tanıklığı asla gizlemeyiz, aksi halde apaçık günahkârlardan olacağımızda kuşku yoktur” diye Allah’ın adına yemin ederler.
- Şayet bu ikisinin günah işledikleri (yeminlerinin gerçeği yansıtmadığı) ortaya çıkarsa, bunların haklarını gasbettiği kimselerden iki kişi Onların yerini alır ve “Kesinlikle Bizim şâhidliğimiz, Onların şâhidliğinden daha doğrudur ve Biz hak tecavüzünde bulunmadık, aksi halde Biz de zalimlerden oluruz” diye Allah’ın adına yemin ederler.
- İşte bu, şâhidliği gereğince yapmalarını sağlayacak veya yemin etmelerinden sonra yeminlerin reddedilmesinden korkmalarını önleyecek en uygun usuldür. Allah’a âsi olmaktan sakının ve iyi dinleyin. Allah yoldan çıkmış topluluğu doğruya eriştirmez. (Mâide 105 - 108)

Mâide suresi 105. âyetin nuzul sebebinde iki rivayet vardır:
1. Kelbî'nin Ebu Salih'ten, Onun da İbn Abbâs'tan rivayetine göre; Peygamber (s.a.v.) kitab ehlinin cizye vererek dinlerinde kalmasına musaade edip Arab'lara da "ya müslüman olursunuz ya da aramızda kılıç hakemdir." buyurunca "bazı kâfirlerden cizyeyi kabul edip bazılarından kabul etmedikleri için" munafıklar, mû'minleri ayıpladılar da bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. (Razî, age. XII, 112) Hadise Vâhıdî'nin Esbâbu'n-Nuzûl'unde yine Kelbî, Ebû Salih kanalıyla İbn Abbâs'tan biraz daha ayrıntılı olarak anlatılıyor. Şöyle ki:
Allah'ın Rasûlu (s.a.v.), başlarında Munzir ibn Sâvî'nin bulunduğu Hecer halkına, Onları İslâm'a davet eden bir mektub yazdı. Eğer İslâm'a girmeyi kabul etmezlerse cizye ödeyeceklerdi. Mektub Munzir'e gelip de tebeası olan Arablar, Yahudiler, Hristiyanlar, Sâbiîler ve Mecûsîlere Efendimiz'in mektubunu okuyunca müslüman olmak istemediler, cizyeyi kabul ettiler. Peygamber (s.a.v.)'e bu haber gelince "Arablar için ya müslüman olmak ya da kılıç dışında başka bir şey kabul etme. Kitab ehli ile mecusilerden ise cizyeyi kabul et." diye bir mektub daha yazdı. Munzir'in bu ikinci mektubu okumasıyla tebeası olan Arablar müslüman oldular, ehl-i kitab ile mecusiler de cizye verdiler. Bunun üzerine münafık Arablar: "Muhammed'in işine şaşılır doğrusu; Allah'ın kendisini, müslüman oluncaya kadar bütün insanlarla savaşmak üzere gönderdiğini iddia ediyor, sonra da cizyeyi sadece ehl-i kitabdan kabul ediyor. Arab muşriklerinden kabul etmediği cizyeyi Hecer halkı muşriklerinden (mecusilerinden) kabul ediyor. Arab kardeşlerimizin cizye vermelerini kabul etmeyip müslüman olmaya zorladığı gibi onları da müslüman olmaya zorlasaydı ya!" dediler de Allah Tealâ: "Ey iman edenler, Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olursanız, sapıtmış olanlar Size bir zarar veremezler..." âyet-i kerimesini indirdi. (Vahidî, age. Sf: 146)

Mukatil'den gelen bir rivayette Peygamber (s.a.v.)'in sadece kitab ehlinin cizye vermesini kabul buyurduğu, ancak Arabların isteyerek veya istemiyerek (tav'an ev kerhen) müslüman olmasından sonra Hecer mecusilerinden de cizyeyi kabul ettiği, münafıkların, Efendimiz (s.a.v.)'in bu uygulamasını tenkid ettikleri söylenirken Ebu Salih kanalıyla İbn Abbâs'tan gelen başka bir rivayette de E-fendimiz (sa)'in bu uygulamasını tenkid edenler Mekke münafıkları olarak zikredilmektedir. (İbnu'l-Cevzî, age. 11, 441)

2. Cabir ibn Zeyd der ki: Birisi müslüman olduğunda kâfirler Ona: "Atalarını beyinsizler yerine koydun, Onların sapıklar mevkiine düşmesine sebeb oldun, şöyle yaptın, şöyle yaptın." diye ayıplarlardı. İşte bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi. (
Kurtubî, age. vı, 222)

Mâide suresi 106, 107, 108. âyetlerin nuzul sebebi hakkında şunlar denmiştir:
İbn Abbâs (r.anhuma)'dan rivayete göre Sehm oğullarından bir adam, Temîm ed-Dârî ve Adiyy ibn Beddâ' (yine ibn Abbâs'tan gelen başka bir rivayette Adiyy ibn Zeyd, Ancak doğrusu diğeridir.) ile bir yolculuğa çıkmış ve Sehm oğullarından olan bu kişi yolda, hiçbir müslümanın bulunmadığı bir yerde ölmüş de yol arkadaşları olan Temîm ve Adiyy, Onun arkada bıraktığı mallarını getirip ailesine teslim etmişler.
Ancak eşyaları arasında bulunan altın yapraklarla süslü bir gümüş kadehi kaybetmişler. Allah'ın Rasûlü (s.a.v.) bu kadehin kaybolmuş olduğuna dair Onlara yemin ettirmiş, yemin etmeleri üzerine de Onları bırakmış. Bir süre sonra kadeh Mekke'de ölenin akrabaları tarafından görülüp de kadehi elinde bulunduran kişi Onu Temîm ed-Dârî ve Adiyy ibn Beddâ'dan satın aldığını söyleyince ölenin akrabaları gelip "şehâdetlerinin O iki kişinin şehadetlerinden daha doğru olduğuna ve Mekke'de buldukları kadehin ölen akrabalarına ait olduğuna" şehâdet etmişler ve işte bunun üzerine onlar hakkında "Ey iman edenler, herhangi birinize ölüm gelip çattığı zaman vasıyyet anında aranızda ya adalet sahibi iki kişiyi veya yolculukta olup da başınıza ölüm musibeti gelip çatmışsa Sizden olmayan iki kişiyi şâhid tutun..." âyet-i kerimesi nazil olmuş.(Buhârî, Vasâyâ, 35; Ebu Davud, Akzıye, 19, hadis no: 3606; Taberî, age. VIII,5)

İbn İshâk'm İbn Abbâs kanalıyla bizzat Temîm ed-Dârî'den rivayetine ecre O, "Ey iman edenler, herhangi birinize ölüm gelip çattığı zaman vasıyyet anında aranızda ya adalet sahibi iki kişiyi veya yolculukta olup da başınıza ötem musibeti gelip çatmışsa Sizden olmıyan iki kişiyi şâhid tutun..." âyeti hakkında "Ben ve Adiyy ibn Beddâ' dışında herkes bu âyetin hükmünden bendirler." demiş. İbn Abbâs bununla ilgili hadiseyi şöyle anlatır:
O ikisi Hristiyan idiler. İslâm'dan önce ticaret için Şam'a gidip gelirlerdi. Yine bir keresinde ticaret için Şam'a gelmişlerdi. Orada yanlarına yine ticaret maksadıyla oraya gelmiş bulunan, Sehm oğulları kölelerinden müslüman ve muhacir olan Budeyl ibn Ebu Meryem adında birisi geldi. Yanında kiralın istediği kıymetli bir gümüş kadeh vardı. Onunla ticaretini büyütmüştü. Budeyl Onlarla beraberken hastalandı ve onlara vasıyyette bulunup ölürse kalan eşyasını ailesine götürmelerini istedi. Bundan sonrasını Temîm şöyle anlatır:
Budeyl ölünce o değerli kadehi aldık, bin dirheme sattık ve Adiyy ile aramızda beş yüzer dirhem olarak paylaştık. Sonra da eşyasını ailesine götürüp teslim ettik, "Budeyl bunlardan başka bir şey bırakmadı ve bize bunlardan başka bir şey de vermedi." dedik. Rasûlullah (s.a.v.)'ın Medine-i Munevvere'ye gelmesinden sonra müslüman olunca bunu saklamayı günah sayarak Budeyl'in ailesine geldim ve olanları aynen anlatıp "Ben size yalan yere yemin ettim. Ben ve arkadaşım o kabı bin dirheme sattık ve parasını bölüştük." deyip beşyüz dirhemi Onlara verdim, sonra da kalan beşyüz dirhemin arkadaşım Adiyy ibn Beddâ'da olduğunu söyledim. Adiyy .... Rasûlullah (s.a.v.)'ın huzuruna götürdüler de Efendimiz (s.a.v.) Budeyl'in akrabalarından bu konuda bir delilleri olup olmadığını sordu, delil getiremediler. Bunun üzerine Ondan, "kendi dininde kutsal saydıkları bir şey üzerine" yemin etmesini istemelerini emretti. Adiyy'in yemin etmesi üzerine "Şayet Onların aleyhinde gerçekten bir vebale hak kazanmış oldukları ortaya çıkarsa, onların aleyhlerine hak iddia ettikleri iki kişi bunların yerine geçer.." âyet-i kerimesi nazil oldu. Bu âyet-i kerime gereğince ölenin akrabalarından iki kişi yemin edince Adiyy'den beşyüz dirhem alınıp ölenin akrabalarına verildi. (Taberî, age. vıı, 75; ibnu'l-Esîr, usdu’l gâbe, ıv, 5-6) Tirmizî rivayetinde ölen kölenin Sehm oğulları kölesi değil, Hâşim oğulları kölesi olduğu farkı vardır. ( Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 5/19, Hadis no: 3059) Ancak meşhur olan, Sehm oğulları kölesi olmasıdır.

Hadise Katâde, îbn Sîrîn, İbn Cureyc ve daha başkaları kanalıyla İkrime'den bundan daha geniş, daha ayrıntılı olarak nakledilmiştir. Bu kanallardan gelen rivayetlerin ortak noktaları alınmak suretiyle Taberî tefsirinde de yer alan bir rivayete göre ise bu hırsızlık Temîm'in itirafıyla değil, ölen Budeyl'in akrabaları tarafından ortaya çıkarılmıştır.

İkrime şöyle anlatıyor: Adiyy ve Temîm ed-Dârî, câhiliye devrinde Mekke'ye ticaret için gelip giden Lahm kabilesinden iki hristiyan tüccar idiler. Allah'ın Rasûlü (s.a.v.) Medine-i Munevvere'ye hicret edince ticaretlerini Mekke'den Medine'ye kaydırdılar.Amr ibnu'l-As'ın (veya el-As ibn Vâil es-Sehmî, (ibnul-Cevzî, age. 11, 445) kölesi İbn Ebî Mâriye (veya İbn Ebî Meryem), ticaret için Şam'a gitmek üzere Medine-i Munevvere'ye geldi. O da Temîm ve Adiyy ile birlikte yola çıktı. Yolda İbn Ebî Mâriye hastalandı, vasıyyetini eliyle yazıp eaşyası içine gizledi, sonra da Temîm ve Adiyy'e vasıyyette bulunup eğer ölürse eşyasını ailesine götürmelerini söyledi. İbn Ebî Mâriye ölünce Adiyy ve Temîm onun eşyasını açtılar, içinden dilediklerini aldılar, sonra da Medine'ye geri döndüklerinde Onun eşyasından kalanları ailesine teslim ettiler. İbn Ebî Mâriye'nin ailesi, kendilerine teslim edilen aşyayı açıp da onu kendi el yazısıyla vasıyyetini eşyanın arasında bulunca vasıyyette yazılı eşyayı kontrol edip onda eksiklik olduğunu gördüler de Temîm ve Adiyy'e: eksik olan eşyayı sordular.
O ikisi: "Bizim ondan aldığımız, size teslim ettiklerimizden ibarettir." dediler.
Ölenin ailesi: "Peki, o herhangi bir şey satın aldı veya yanındakilerden herhangi bir şey sattı mı?", "Herhangi bir eşyasını kaybetti mi?", "Herhangi bir ticaret yaptı mı?" sorularına Temîm ve Adiyy hep hayır, cevabı verdiler.
Bunun üzerine ölenin ailesi: "İbn Ebî Mâriye'nin eşyasından bir şeyi bulamıyoruz." deyip O ikisini O eşyayı almış olmakla itham ettiler ve dava Peygamber (s.a.v.)'e iletildi de Allah Tealâ "Ey iman edenler, herhangi birinize ölüm gelip çattığı zaman vasıyyet anında aranızda ya adalet sahibi iki kişiyi veya yolculukta olup da başınıza ölüm musibeti gelip çatmışsa sizden olmıyan iki kişiyi şahid tutun..." âyet-i kerimesini indirdi. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü (s.a.v.) bir ikindi namazının akabinde Temîm ve Adiyy'i çağırıp onlardan "Ailesine teslim ettiklerimizden başka İbn Ebî Mâriye'den herhangi bir şey almadık ve aldıklarımızdan hiçbir şey gizlemedik." diye yemin etmelerini istedi ve Onlar da yemin ettiler. Aradan bir süre geçmişti ki altınla süslenmiş gümüş bir kap Temîm ve Adiyy'in yanında ortaya çıktı.
İbn Ebî Mâriye'nin ailesi: "Bu kap ölümüzün eşyasından mı?" diye sordular.
O ikisi: "Evet, ve fakat biz bu kabı ondan satın aldık da yemin ettiğimiz sırada bunu söylemeyi unuttuk. Şimdi ise kendi kendilerimize yalan söylemekten hoşlanmadığımızdan böyle söyledik" dediler. Aralarındaki ihtilâfın giderilmesi için dava Peygamber (sa)'e iletildi de diğer âyet; "Şayet Onların aleyhinde gerçekten bir vebale hak kazanmış oldukları ortaya çıkarsa, Onların aleyhlerine hak iddia ettikleri iki kişi bunların yerine geçer ve: "Bizim şehâdetimiz Onların şehâdetinden daha doğrudur. Biz haddi aşmadık; o takdirde doğrusu biz zalimlerden oluruz." diye Allah'a yemin ederler." âyet-i kerimesi nazil oldu. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü (s.a.v.) ölenin akrabasından iki kişiye "Temîm ve Adiyy'in, ölen akrabalarının eşyasından bir şey sakladıklarına, kendilerinin ise o eşyayı kendilerine teslim edilen eşya içinde bulamadıklarına, Temîm ve Adiyy'in yanındaki o eşyanın kendilerine ait olup da bulamadıkları o eşya olduğuna." yemin etmelerini emretti.(Taberî, age. vıı, 75) Ölenin kabilesinden Amr ibnu'1-As ve Muttalib ibn Ebî Rifâa es-Sehmî kalktılar ve yemin ettiler. (Râzî, age. xıı,119-120) Ölenin akrabalarından olup da yemin edenlerin Abdullah ibn Amr ibnu'1-As ve el-Muttalib ibn Ebî Vedâ'a es-Sehmî olduğu da söylenmiştir. (Munzirî Haşiyesinden naklen Ebu Davud, Akzıye, 19, 3606 numaralı hadisin dip notunda.)

el-As İbn Vâil es-Sehmî'nin kölesinin ismi Mukatil'den gelen bir rivayette Budeyl yerine Buzeyl olarak zikredilmektedir.(ibnu'l-Cevzî, age. II. 444)
Daha sonra iyi bir müslüman olan Temîm ed-Dârî şöyle dermiş: "Elbette Allah ve Rasûlu doğru söylemişlerdi. O kabı ben almıştım." (Taberî, age. vıı,75; Râzî, age xıı, 119-120) Bu Temîm ed-Dârî, Temîm ibn Evs ibn Hârice ed-Dârî olup hicretin dokuzuncu senesi müslüman olduğuna göre (ibnu'l-Esîr, Usdu’l-Ğâbe, ı, 256) bu âyet-i kerimeler de hicretin dokuzuncu senesi inmiş olmalıdır. Bu olayda adı geçen Adiyy ibn Beddâ' ise müslüman olmamış, Hafız ibn Hacer'in kaydettiğine göre Hıristiyan olarak ölmüştür. (İbnu'l-Cevzî, age. ıı, 445) Suyûtî, Zehebî ve İbn Hacer'e dayanarak bu kıssada adı geçen Temîm'in, Temîm ed-Dârî olmayıp başka bir Temîm olduğunu söylemiştir. (
Lubabu'n-Nukûl, 1, 157)

"Ey mû’minler, Siz kendinize bakın. Siz doğru yolu bulursanız, O sapanlar sîze zarar veremez" (Mâide 105) âyeti nasıl anlaşılmalıdır?

- Ebu Umeyye eş-Şâ'banîden rivayet edilmektedir: eş-Şa'bânî dedi ki: Ebu Salebe el-Huşenî'ye varıp dedim ki: Sen şu âyeti nasıl anlamaktasın?
O: Hangi âyet dîye sorunca, Ben de: Yüce Allah'ın: "Ey mû’minler Siz kendinize bakın. Siz doğru yolu bulursanız, o sapanlar sîze zarar veremez" buyruğu dedim.
Şöyle dedi: Allah'a yemin ederim ki, Sen bu hususta bilen birisine sordun. Ben de bunu Rasulullah (s.a.v.)'a sordum, dedi ki: "(Anladığınız gibi yapmayın). Aksine, birbirinize iyiliği emredin, kötülükten sakındırın. Nihayet kendisine itaat olunan bir cimrilik, ardından gidilen bir heva, tercih olunan bir dünya ve her kişinin kendi görüşünü beğendiğini görecek olursan, o takdirde özel olarak kendine bak ve umuma ait işlerle uğraşmayı bırak. Çünkü, şubhe yok ki, ileride öyle günler gelecek ki, o günlerde sabretmek, avuçta ateş tutmak gibidir. O günlerde (hayırlı) amellerde bulunan kimseler için Sizin ameliniz gibi amel yapan 50 kişinin ecri kadar ecir verilir."
Bir rivayette de şöyle denilmektedir: Ey Allah'ın Rasulü, bizden 50 kişinin mi, yoksa Onlardan 50 kişinin mi ecri kadar?
Peygamber: "Hayır, Sizden 50 kişinin ecri kadar..." diye buyurdu,
Ebu İsa dedi ki: Bu, hasen garib bir hadistir. (Tirmizi, Tefsir 5. sure18; Ebu Davud Melahim 17; İbn Mace, Fiten 21)

Said b. el-Museyyeb ise der ki: Âyet-i kerimenin anlamı şudur: Siz, iyiliği emredip munkerden alıkoyduktan sonra, hidayet bulduğunuz takdirde, sapıtanların Size hiçbir zararı olmaz. İbn Huveyzimendad der ki: Âyet-i kerime insanın özel olarak kendisiyle uğraşmasını, İnsanların kusurlarına el atıp onlarla uğraşmayı terk etmesini, onların gizli hallerini araştırmaktan vazgeçmesini ihtiva etmektedir. Çünkü, Onlar Onun durumunun iç yüzünü sorup araştırmadıkları gibi, O da Onların durumları hakkında sorup araştırmaya kalkışmasın. Bu da yüce Allah'ın: "Herkes kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır" (Muddesir, 38) ile: "Hiçbir günahkâr bir başkasının günahım yüklenmez" (En'âm, 164) buyruklarını andırmaktadır. Peygamber (s.a.v.)'ın da şu buyruğuna benzemektedir: "O takdirde evinde otur ve yalnız kendi nefsine bak." - Bununla iyiliği emredip, munkerden sakındırmanın mümkün olmayacağı bir zamanı kastetmiş olması da mümkündür. O takdirde kalbiyle o munkeri reddeder ve bizzat kendisini ıslah etmekle meşgul olur.


“Sizden / içinizden olmayan iki şahid” (Mâide 106.) ayetteki ifadesinde Siz / İçinizden olan ve olmayanlar neyi ifade etmektedir?

A) Kitab ehlinin müslümanlara karşı şâhidliği, vasiyet ile ilgili olması halinde, yolculukta câizdir, ilgili hadislerin bu konuda belirledikleri ile birlikte, âyetin akışından anlaşılması daha uygun olan da budur. Bu, yüce Allah'ın buyruklarının indirilişine tanık olan ashab-ı kiramdan üç kişinin de görüşüdür: Ebu Musa el-Eş'ari, Abdullah b. Kays (Mesud olmalı) ve Abdullah b. Abbas. Bu görüşe göre ayetin baştan sona kadar anlamı şöyle olur:
Yüce Allah, ölümünün yaklaşması halinde vasiyette bulunana karşı yapılacak şahidliğe dair hükmünün âdil iki kişinin şahid tutulması ile gerçekleşeceğini haber vermektedir. Eğer kişi, yolculukta bulunup, yanında mû'minlerden herhangi bir kimse yoksa, bu sefer yanında hazır bulunan kâfirlerden iki kişiyi şâhid tutsun. Bu iki kişi yolculuklarından dönüp, Onun vasiyetine dair şâhidliklerini eda (ifa) edecek olurlarsa, namazdan sonra yalan söylemediklerine, hiçbir değişiklik yapmadıklarına ve yaptıkları şahidliklerinin gerçek olduğuna, şahidllkten hiçbir şeyi gizlemediklerine dair yemin ederler ve Onların bu şâhidlikleri gereğince hüküm verilir. Şayet bundan sonra, Onların yalan söyledikîeri veya hainlik ettikleri, ya da bunun gibi günah olan herhangi bir durumları tesbit edilecek olursa, bu sefer yolculukta iken vasiyette bulunan kişinin velilerinden iki kişi yemin ederler, o takdirde şâhidlik yapan iki kişi, aleyhlerine olan durumun (yaptıkları hainliğin), ortaya çıkmasının tazminatını öderler. Ebu Musa el-Eş'ari, Said b. el-Museyyeb, Yalıya b. Yâ'mer, Said b. Cubeyr, Ebu Miclez, İbrahim, Şureyh ve Abîde es-Sehnânî île İbn Şirin, Mucâhid, Katade, es-Suddî, İbn Abbas ve diğerlerinin görüşlerine göre âyet-i kerimenin anlamı budur.


B- "Yahud içinizden olmayan başka iki kişi" buyruğu nesh olmuştur. Bu, Zeyd b. Eşlem, Nehaî, Malik, Şafiî, Ebu Hanife ve Onların dışında bir takım fakihlerin görüşüdür. Ancak, Ebu Hanîfe bu hususta bunlara muhalefet ederek şöyle demektedir: Kâfirlerin birbirleri hakkındaki şâhidlikleri câizdir, ama müslümanlar hakkında câiz değildir.
Bu görüşü savunanlar yüce Allah'ın şu buyruklarım delil gösterirler: "Şâhidlerden radı olacağınız kimseler arasından..." (Bakara, 282); "içinizden adalet sahibi iki kişiyi şâhid bulundurun." (Talâk, 2)
İşte bu görüşü savunanlar, deyn (borçlanma ile ilgili 282) âyetinin son nazil olan âyetlerden olduğunu ve bu âyet-i kerimede de: "Şâhidlerden radı olacağınız kimselerden" buyruğunun yer aldığını, o halde bu buyruğun (tefsiri yapılmakta olan) bu âyet-i kerimedeki şâhidliği nesh edici olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü, bu âyet-i kerimenin nâzil olduğu günlerde Medine dışında İslam yoktu. Bundan dolayı kitab ehlinin şâhidliği câiz görülmüştü. İslam ise bugün yeryüzünün her tarafında yaygındır, O bakımdan da kâfirlerin şâhidliği sakıt olmuştur. Diğer taraftan müslümanlar, fasıkların şâhidliğinin câiz olmayacağını icma ile kabul etmişlerdir. Kâfirler ise fâsıklar arasındadırlar. O bakımdan şâhidliklerî câiz olamaz.

C- Âyet-i kerimede nesh sözkonusu değildir. Bu görüş de ez-Zuhrî, el-Hasen ve îkrime'ye aittir.
Buna göre, yüce Allah'ın: "İçinizden" buyruğu, aşiretinizden ve yakınlarınızdan demek olur. Çünkü bunlar, vasiyeti daha-iyi beller, daha iyi tesbit ederler ve unutma ihtimalleri daha uzaktır.
Buna karşılık: "Yahud Sizden olmayan başka iki kişi" buyruğu da, akraba ye aşiretinizden olmayan diğerleri demek olur.
en-Nehhâs der ki: Bu görüş, arabçada oldukça incelikli, anlaşılması zor bir hususa dayalıdır. Bu da; "Başka, diğer" kelimesinin arabçadaki anlamının birincisinin türünden olması ile ilgilidir. Mesela: "Bir kerim kişiye ve ondan başka bir diğer kerîme uğradım" denilir. Bu durumda, buradaki ‘başka, diğer" kelimesi ikincisinin, birincisinin türünden olduğuna delâlet etmektedir. Arabça dil bilginlerine göre, bir kerim kimseye uğradım ve bir diğer cimriye uğradım demek mümkün değildir. Yine, bir adama uğradım, ve bir başka şeye uğradım da denilmez. İşte bu bakımdan yüce Allah'ın: "Yahud Sizden olmayan başka İki kişi" buyruğunun, yani adaletli iki kişi anlamına gelmesini gerektirmektedir. Kâfirler ise hiçbir şekilde adaletli olamazlar. İşte bu görüşe göre: "Sizden olmayan" buyruğunu müslümanlar arasından ama aşiretinizden olmayan diye açıklayanların görüşlerinin doğru olduğunu ortaya koyar. Bu, dil bakımından güzel bir anlam ve inceliktir. Hatta bu Malik'in ve Onun görüşünü kabul edenlerin lehine delil de olabilir. Çünkü Onlara göre "sizden olmayan" buyruğunun anlamı, kabilenizden olmayan şeklindedir. Bununla birlikte bu görüşe, ayetin başında; "Ey iman edenler" diye hitab edildiği ve mû'minler topluluğuna böylelikle seslenildiği belirtilerek itiraz edilmiştir.
(İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an)

***

Kardeşim; sorunuzdaki Mekkî b. Ebû Tâlib’in sözünü sadece “âyetlerin tefsiri çok uzun” anlamında değil, âyetlerin Arabça cümle kuruluşu, bazı kelimelerin hangi anlama geldiği, zamirlerin kime döndüğü, hükmün nasıl uygulanacağı ve kıraat farklılıklarının manaya etkisi açısından değerlendirmek gerekir. Mekkî b. Ebû Tâlib zaten özellikle kıraat ve Kur’an ilimleri alanında öne çıkan bir âlimdir.
Mâide 105-108 gerçekten de klasik müfessirlerin ciddi ihtilaf ettiği bir pasajdır. Diyanet'in Kur'an Yolu tefsiri de Mekkî b. Ebû Tâlib'den bu dört âyetin “cümle yapısı, anlamı ve hükmü bakımından Kur’an’ın en çetrefil âyetlerinden” sayıldığı naklini aktarır; Fahreddin er-Râzî de özellikle 108. âyetin sonunda müfessirlerin bu âyetlerin zorluklarını kabul ettiğini belirtir.
(Mâide 105)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ ۖ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ
Kelime kelime bakıldığında عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ
“Üzerinize kendi nefisleriniz...” şeklinde kelimesi kelimesine çevrilebilir. Burada عليكم normalde “üzerinize / size gereken...” anlamındaki bir yapıdır. Ardından أنفسكم gelmektedir. Dolayısıyla Arabca gramer bakımından bu ifade, Türkçeye kelimesi kelimesine aktarılınca oldukça garib görünür.
Mufessirlerin açıklamasıyla anlam “Kendi nefislerinizi düzeltmeye, korumaya dikkat edin.” şeklindedir.
Fakat asıl mesele bundan sonra başlıyor;

لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ
“Siz hidayette olduğunuz takdirde sapmış olan kimse Size zarar veremez.”
Buradaki “eğer Siz hidayetteyseniz” ifadesinin içine nelerin girdiği tartışılmıştır.
Sadece kişinin kendisinin iman ve amel bakımından düzgün olması mı?
Yoksa kişinin kendisini düzeltmesi, farzları yerine getirmesi, kötülüklerden kaçınması, başkalarına iyiliği emretmesi, kötülükten sakındırması da “ihtidâ” kapsamına girer mi? İşte burada âyetin anlamı fıkhî bir hükme dönüşmektedir.
Nitekim Ebû Bekir (r.anh)'in bu âyetin yanlış anlaşılmasına karşı insanları uyardığı ve âyetin “bana ne, herkes kendinden sorumludur” şeklinde anlaşılmaması gerektiğini bildiren hadisler nakledilmiştir.

"Siz kendinizden sorumlusunuz" mu, "toplumu bırakın" mı?​

Âyet ilk bakışta şöyle anlaşılabilir; “Sen kendine bak; başkasının sapıklığı sana zarar vermez.”
Eğer bu şekilde mutlak anlaşılırsa emr-i bi'l-mâ'rûf ve nehy-i ani'l-munker hükümleriyle problem ortaya çıkar. Çünkü Kur'an başka yerde

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ
“İçinizden hayra çağıran, mârufu emreden ve munkerden sakındıran bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân 104) buyuruyor.
Dolayısıyla Mâide 105'in "başkasının günahı sizi ilgilendirmez" şeklinde anlaşılması mümkün değildir. Ebû Bekir (r.anh)'in açıklamasının önemi de burada ortaya çıkar.
İbn Mes'ûd (r.anh)'a:
عليك بنفسك “Sen kendine bak.” denildiğinde, Mâide 105'i delil getiren kişiye karşı İbn Mes'ûd (r.anh)', bunun henüz âyetin doğru tevili olmadığını söylemiştir.
Rivâyetin devamında Kur'an âyetlerinin bazılarının te'vilinin Peygamber (a.s.) döneminde, bazılarının daha sonra, hatta bazılarının kıyamet ve hesab sırasında gerçekleşeceği belirtilir. Ardından şu anlamda bir açıklama gelir;
İnsanların kalbleri ve arzuları bir olduğu, birbirlerine karşı bölünüp savaşmadıkları sürece iyiliği emredip kötülükten sakındırmaları gerekir; fakat fitne ve ihtilafın yaygınlaşıp insanların birbirleriyle savaşacak hale gelmesi durumunda kişinin kendi nefsine yönelmesi söz konusu olur. Bu rivâyet 105. âyetin bağlama ve şartlara bağlı bir hüküm taşıdığını anlamamız açısından çok önemlidir.


شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ ​
“İçinizden birine ölüm gelip çattığında aranızdaki şâhidlik...” (Mâide 106) diye başlıyor. Burada vasiyet ve şâhidlik hükümleri geliyor. Fakat hemen ardından ;
أَوْ آخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ ​
“...veya Sizden olmayan başka iki kişi...” ifadesi geliyor. İşte burada mufessirlerin karşılaştığı çok önemli meselelerden biri ortaya çıkıyor:
مِنْ غَيْرِكُمْ kim demektir?
Müslüman olmayan kimseler mi?
Akraba dışındaki kimseler mi?
Yolculukta bulunan ve Müslüman olmayan kimseler mi?
Yoksa başka bir anlam mı?
Bu küçük ifade, şâhidliğin niteliği ve gayr-ı muslimin şâhidliği gibi fıkhî sonuçları etkiliyor. Dolayısıyla mesele yalnızca “âyetin anlamı nedir?” değildir; "bu âyet hangi hukukî hükmü ortaya çıkarıyor?" sorusu da devreye girmektedir.


مِنْ غَيْرِكُمْ meselesi neden daha da zor?
Çünkü âyet olağan şartlardan ziyade sefer, ölüm, vasiyet ve şâhid bulunması gibi özel bir durumu ele alıyor.

إِنْ أَنْتُمْ ضَرَبْتُمْ فِي الْأَرْضِ فَأَصَابَتْكُمْ مُصِيبَةُ الْمَوْتِ
“Yeryüzünde yolculuğa çıkmışsanız ve Size ölüm musibeti gelip çatarsa...”
Dolayısıyla burada Normal şartlarda şâhidlik hükmü ile yolculukta ölümün yaklaşması ve güvenilir Müslüman şâhid bulunamaması arasında bir ayrım meydana geliyor. Bu da âyetin anlaşılmasını sıradan bir 'şâhidlik âyeti' olmaktan çıkarıyor.



(Mâide 107) فَإِنْ عُثِرَ عَلَىٰ أَنَّهُمَا اسْتَحَقَّا إِثْمً
Kabaca ; “Eğer Onların bir günahı hak ettikleri ortaya çıkarsa...”
Fakat burada
اسْتَحَقَّا إِثْمًا ifadesinin ne anlama geldiği, الْأَوْلَيَانِ kelimesinin kimleri ifade ettiği,
'bunların yerine kim geçecek?' gibi meselelerde mufessirler arasında ciddi açıklama farklılıkları bulunmaktadır.
İşte Mekkî b. Ebû Tâlib'in 'cümle yapısı, anlamı ve hükmü bakımından çetrefil' demesinin çok önemli sebeblerinden biri budur.
Burada “kıraat” meselesini özellikle ayırmak gerekir. Bazı kıraat farklılıkları sadece telaffuz farklılığı değildir. Kelimenin i'rabını ve dolayısıyla cümlenin hangi unsurunun fail, mef'ul veya nitelik olduğunu etkileyebilen kıraatler, tefsir ve fıkıh açısından farklı ihtimaller ortaya çıkarabilir. Özellikle;
الْأَوْلَيَانِ kelimesi üzerinde kıraat, i‘rab ve anlam bakımından yapılan tartışmalar bu âyetin anlaşılmasında önemlidir. Mekkî b. Ebû Tâlib'in uzmanlık alanının kıraat olması da burada ayrıca anlam kazanıyor. Kendisi kıraat ve tefsir âlimidir.
Burada çok önemli bir ayrım yapalım;
“Bu âyet neden zor?” sorusunun cevabı ile “Allah neden insanların anlayamayacağı bir âyet indirdi?” sorusu aynı şey değildir.
Kur'an'ın tamamı insanlar için hidayettir

هُدًى لِلنَّاسِ
Fakat bütün âyetlerin aynı derecede kolay anlaşılması gerekmemektedir.
Mâide 105-108'in zorluğunda birkaç hikmet düşünülebilir; Çok yoğun bir hukukî hüküm kısa bir ifadeye sığdırılmıştır.
Ölüm, vasiyet, yolculuk, şâhidlik, şubhe, yemin, güvenilirlik, hıyanet, karşı şâhidlik, yeminlerin tekrarlanması gibi birçok hukukî mesele birkaç âyete sıkıştırılmıştır.
Kur'an'ın özelliği bazen çok az kelimeyle çok geniş anlam alanı oluşturmasıdır.
Bir kelime nahiv, sarf, kıraat, lugat, siyak, nuzul sebebi, hadis, sahabe açıklaması birlikte değerlendirilmeden tam olarak çözülemeyebilir. Bu nedenle mufessir sadece “Arabcayı biliyorum” diyerek bu âyetleri çözemez.
Burada çok önemli bir hikmet daha var; eğer bütün hukukî hükümler herkesin ilk okuyuşta anlayacağı kadar basit ve tek anlamlı şekilde ifade edilseydi Arab dili, kıraat, hadis, usûl-i fıkıh, tefsir, sahabe kavilleri gibi ilimlerin önemli bir kısmına ihtiyaç çok daha az olurdu.
Oysa Allah Teâlâ bazı meseleleri mucmel, veciz veya çok anlamlı bir ifade örgüsü içinde bildirerek ilim ehlinin bunları Kur'an + sünnet + sahabe anlayışı + Arab dili + kıraat + usûl çerçevesinde araştırmasını gerektirmiştir. Bu, “Kur'an anlaşılmazdır” demek değildir. Tam tersine Kur'an anlaşılırdır; fakat Kur'an'ın her hükmü, her insan tarafından aynı derecede ve aynı araçlarla çözülebilecek değildir.


إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا
“Hepinizin dönüşü Allah'adır.” (Mâide 105) diyor. Bir sonraki ayette ;
إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ
“İçinizden birine ölüm geldiğinde...” (Mâide 106) diye başlıyor.
Yani 105'te “Hepiniz Allah'a döneceksiniz.” denildikten hemen sonra, “Birinizin ölüm vakti geldiğinde...” şeklinde ölüm ve vasiyet hükümlerine geçiliyor. Bazı mufessirler bu iki bölüm arasında bağlantı kurmuş, bazıları ise 106. âyetle yeni bir konuya geçildiğini söylemiştir. Bu da pasajın nazmı ve siyakı açısından neden üzerinde çok durulduğunu gösteriyor.
Bu âyetlerin (Mâide 105 - 108) zor oluşunu 'Allah özellikle zorlaştırdı' şeklinde anlamak yerine; 'Allah Teâlâ burada ferdî sorumluluk, toplumdaki kötülük karşısındaki görev, ölüm, vasiyet, şâhidlik, yemin, adalet ve hıyanetin ortaya çıkarılması gibi birbirine bağlı fakat farklı alanları son derece veciz bir uslûbla bir araya getirmiştir. Bu yoğunluk da nahiv, kıraat, lugat, nuzul sebebi ve fıkıh bakımından çok sayıda ihtimal ortaya çıkarmıştır' şeklinde düşünülmesi çok daha munasibdir.

Dolayısıyla Mekkî b. Ebû Tâlib'in “Kur'an'ın en çetrefil âyetlerinden” sözü, Kur'an'ın anlaşılmaz olduğu anlamına gelmez. Bilakis lafız az, anlam alanı geniş, ihtimaller fazla , hukukî sonuçlar önemli , dolayısıyla mufessirin ihtiyaç duyduğu ilimler çok fazla şeklinde bir durum söz konusudur. İbn Atıyye, bu âyetler hakkında yapılan açıklamaların çokluğuna dikkat çekerken Râzî de mufessirlerin âyetlerin zorluklarını kabul ettiğini aktarır.
Râzî, bu âyetlerin
غاية في الصعوبة إعراباً ونظماً وحكماً olduğunu, yani i'rab, nazım ve hüküm bakımından son derece zor olduğunu aktarır.
Hatta Ömer b. Hattâb'a nisbet edilen
هذه الآية أعْضَلُ ما في هذه السورة من الأحكام “Bu âyet, sûredeki hükümlerin en çetrefillisidir.” sözünü de aktarır. Buradaki نظم kelimesine özellikle dikkat etmek gerekir. Mesele sadece kelimelerin anlamı değildir. Kelimelerin birbirleriyle nasıl bağlandığı da problem teşkil etmektedir.

Bu âyetlerin 'en muşkil' olmasının temel sebebi

Lugavî muşkil
Bir kelimenin birden fazla anlam ihtimali

شهادة، استحق، عثر، أدنى، الأوليان

Nahvî muşkil​

Misalen;
شهادة بينكم اثنان
Masdar ile kişi arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı.

​

Kıraat muşkili​

Özellikle
استحق / استحقَّ / استُحِقَّ ve الأوليان / الأولين

Fıkhî muşkil​

Bu lafızlardan; kim şâhid olabilir?
gayr-ı muslimin şâhidliği geçerli mi?
yemin ne zaman gerekir?
kim yemin eder?
hangi durumda yemin karşı tarafa geçer?
hüküm neshedilmiş midir?
gibi sonuçlar çıkıyor.

Dolayısıyla Mekkî b. Ebû Tâlib'in “30 sayfa veya daha fazla açıklanabilir” demesi hiç de abartılı değildir. Nitekim sonraki âlimler de bu pasajı Kur'an'ın en zor pasajlarından biri olarak değerlendirmişlerdir.


Bu 4 âyetin (Mâide 105 - 108) en dikkat çekici özelliği şudur:
Allah Teâlâ çok karmaşık bir hukukî olayı son derece kısa bir metne sıkıştırmıştır.
Normal bir hukuk metninde şöyle denmesi beklenirdi:
“Birinci durumda A yapılır; eğer B ortaya çıkarsa C yapılır; eğer C'ye itiraz edilirse D uygulanır...”
Kur'an ise bunu birkaç cümlede;

إن ارتبتم + فإن عثر + فآخران + فيقسمان + ذلك أدنى + أو يخافوا şeklinde zincirliyor. Bu nedenle âyet adeta bir hukukî prosedür şeması gibi çalışıyor:
Vasiyet + iki şâhid + şubhe + yemin + hıyanetin ortaya çıkması + ikinci iki kişi + ikinci yemin + ilk yeminin etkisiz kalması + caydırıcılık.

İbn Âşûr da pasajın iki temel üzerine kurulduğunu söyler;
1- Vasiyete şâhidlik, 2- Temîm ve Adî olayında ortaya çıkan uyuşmazlığın hukukî çözümü.


Hulasâtul Kelam;
Mâide 105 - 108'in “Kur'an'ın en zor âyetlerinden” sayılmasının sebebi anlamsız veya anlaşılmaz olması değildir.
Tam tersine, birkaç kelimeye olağanüstü miktarda anlam yüklenmiş olmasıdır. Özellikle;

عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ
لَا يَضُرُّكُمْ
شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ
مِنْ غَيْرِكُمْ
اسْتَحَقَّ / اسْتُحِقَّ
الأَوْلَيَانِ / الأَوَّلِينَ
لَشَهَادَتُنَا أَحَقُّ
أَنْ تُرَدَّ أَيْمَانٌ
ifadelerinin her biri tek başına bir nahiv, kıraat veya fıkıh tartışması doğuruyor. Ve özellikle 107. âyet, Kur'an'da kıraat farklılığının anlamı ve fıkhî yorumu en belirgin şekilde etkilediği pasajlardan biridir.
 

Benzer konular

Geri
Üst Ana Sayfa Alt