Sünnet'e Kurulan Te’vîl Tuzağı

Kadızâde-i İstanbûlî Çevrimdışı

Kadızâde-i İstanbûlî

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Allah’ın Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir şey söylemişse, o söz açıktır ve bağlayıcıdır. Fakat birileri çıkıp "Bu söz bizim aklımıza uymuyor, o halde manasını değiştirelim" dediği an, dinin içi boşaltılmaya başlar. Buna ilim dilinde "te’vîl", yani lafı eğip bükme denir.

Bu hastalık bugün ortaya çıkmadı. Yüzyıllar önce Gazzâlî, "Mişkât" kitabında Felsefe ve Işık nazariyelerini dine soktu; avamın tevhidi ayrı, seçkinlerin tevhidi ayrı diyerek ilk çatlağı açtı. Onun açtığı kapıdan giren Fahreddin er-Râzî ise "Esâsu’t-Takdîs" kitabıyla sahih hadisleri teker teker devre dışı bırakma metodunu sistemleştirdi. Onlara göre Peygamber’in açık sözü değil, kendi felsefî kabulleri esastı. Yakın tarihte Zâhid el-Kevserî gibiler de bu te'vîl hastalığını "Ehl-i Sünnet" ambalajıyla önümüze koydular. Hadis imamlarını "haşevî" diyerek suçlayıp Yahudi kelâmcıların te'vîl kurallarını basmakta sakınca görmediler.

Taktik hep aynıdır: Önce "Peygamber bunu demek istemedi" derler, sonra hadisi te'vîl kılıcıyla doğrarlar, en sonunda geriye Peygamber’den kopuk, Grek felsefesiyle zehirlenmiş bir akıl kalır.

Müslüman! Dinini felsefecilerin çetrefilli laflarına kurban etme. Ebû Hanîfe’nin, İmam Malik'in, İmam Şâfiî’nin, İmam Ahmed’in durduğu yer bellidir: Haber sahihse, felsefî kurnazlıklara kapı kapalıdır. Vatanımız Sünnet’tir, kılavuzumuz Nass’tır.

Vahyin sarih beyanını, Peygamber’in açık öğretisini beğenmeyip felsefî derinlik arama sevdasına düşenlerin vardığı yer ibretliktir. Kendi Peygamberinin sahih kelâmına sığamayıp felsefeye iltica edenler, en nihayetinde dinin omurgasını sakatlamaya mahkûmdur. bunun en somut vesikası, Gazzâlî’nin Mişkâtü’l-Envâr kitabıyla başlayan ve Kelâmcıların kucağında son bulan tarihî trajedidir.

Gazzâlî bu eserinde "Lâ ilâhe illâllah" kelimesini avamın (halkın) basit tevhidi saydı; "O'ndan başka O yoktur" sözünü ise seçkinlerin hakiki tevhidi ilan etti. Allah’ı mekânsız bir "nur", varlıktaki her şeyi de O’nun bir yansıması olarak kurguladı. İslâmî ambalaja sarılan bu felsefî Işrâkîlik, Peygamberî tevhidin değil, Grek felsefesinin (Yeni-Eflâtunculuk) öz evladıydı.

Aynı felsefî dil, kısa sürede Yahudi Bâtınîlerini ve Kabbalacı hahamları büyüledi. Eser İbraniceye çevrildi; Haham Abarbanel ve Yohanan Alemanno gibi Kabbalacılar, Tevrat’ı tefsir ederken Gazzâlî’yi "Bilge Şeyh Ebû Hâmid" diyerek kendilerine rehber edindi. Kur'an ayetlerinin yerini Tevrat metinleri aldı; felsefî te'vîl hastalığı, Yahudi mistisizmine cephane taşıdı.

İşin en acı tarafı ise Zâhid el-Kevserî gibi geç dönem kelâmcılarının tutumudur. Osman ed-Dârimî, İbn Huzeyme ve Abdullah b. Ahmed gibi Ehl-i Hadîs imamlarına "mücessime" çamuru atan Kevserî; Yahudi kelâmcısı İbn Meymûn’un (Maimonides) Allah’ın sıfatlarını te'vîl ve nefyetme kaidelerini içeren kitabını neşretmekte hiçbir sakınca görmedi.

Sünnet’in açık lafızlarına kapıyı kapatıp felsefî tenzih masalına sığınanlar, soluğu Yahudi rasyonalizmi ve Kabbala bâtınîliği ile aynı masada almıştır. Sünnet tek vatandır; o vatanı terk eden akıl, felsefe çöplüğünün mültecisi olmaya mahkûmdur.
 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt