Makale BİR SORU, BİR CEVAP. KANDİLLER MESELESİ

Necati Koçkesen

Aktif Üye
İslam-TR Üyesi
BİR SORU, BİR CEVAP. KANDİLLER MESELESİ

Soru: Selâmün aleykum hocam. Bid’at meselesini biraz açabilir miyiz? Bidat: islâma sonradan sokulan şeylere diyorsak, sonradan sokulan şeylerin hepsi de mi bidat oluyor faydalı da olsa? Bu şekilde düşündüğümüz zaman islamın gelişme alanını sınırlandırmış olmuyor muyuz? Yani yeni ortaya çıkan meselelere veya yeniliklere nasıl çözüm getireceğiz?

Cevap: Aleykum selam. Bid'at, yenilik demektir. Başka bir ifâde ile Allah Rasûlünün zamanında yokken sonradan ortaya çıkan şeyler demektir. Bu bid'atın genel tarifidir. Bu manada kelime anlamı ile sonradan ortaya çıkan her şey bid'attır. Mesela Allah Rasûlü zamanında buzdolabı çamaşır makinası yoktu. Yenilik anlamında bunlar gibi şeyler de bid'attır. Ama bunlar dünyevî şeylerdir. Sapıklık anlamında bid'at değildirler.

Dinde bid’at ise; Allah Rasûlünün zamanında yokken sonradan uydurulan ve ibâdet kastıyla dine sokulan şey demektir. Çünkü ibâdeti Allah ve rasûlü belirler. Hiç kimsenin yeni ibâdet şekilleri belirleme yetkisi yoktur. Bu mânâda din tamamlanmıştır ve en güzel hâle getirilmiştir. Dine ibâdet kastıyla yeni şeyler sokanlar Mâide sûresinin 3. Âyetine ters düşmüş olur. Çünkü orada; “Artık dininizi tamamladım ve en mükemmel hâle getirdim” buyrulmaktadır. Bid’atçı yeni ibâdet şekilleri koyarken bu âyetle çatışmaktadır. Âdeta bu âyete karşı “hayır, din tamamlanmamıştır, dinde eksiklikler var. İşte ben bu koyduğum ibâdet şekli ile dindeki eksikliği gidereceğim” demektedir.

Bid’atın bid’at olabilmesi için sünnete aykırı bir şey getirmesi ve var olan bazı sünnetleri ortadan kaldırması şeklinde olur. Mesela şu anda Türkiye’de uygulanan cemaatle tesbihatta bulunmayı ele alalım. Allah Rasûlü zamanından 1600 yıllarına kadar imam selam verdikten sonra imam da cemaatte kendi kendine tesbihatta bulunuyorlardı. Çünkü sünnet böyleydi. Halbuki bunu cemaat hâlinde yapmak sünneti değiştirmektedir. İkinci olarak sünneti ortadan kaldırmaktadır. Şimdi misaller verelim. Meselâ; İmam selam verdikten sonra imam da cemaat de kendi içinden Allâhumme entesselâmuyu okuması gerekirken müezzin bunu açıktan yaparken cemaat susmakta ve söylemesi gereken sünneti yapmamaktadır. Dolayısı ile o sünneti işlemekten mahrum bırakılmaktadır. Yine Subhanallahi velhamdulillahi velâ ilâhe illallahu vallâhu ekber tesbihatını herkesin söylemesi sünnetken bunu müezzin yapıyor diğerleri ise susuyorlar ve bu sünneti de terk ediyorlar. Bâzı müezzinler âyetel kürsiyi de açıktan okuyarak cemaate bu sünneti de işlettirmiyorlar. Yine tesbihattan sonra söylenen Lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerike leh… zikrini de müezzin söyleyerek diğerlerine yaptırtılmıyor. Gördün mü, müezzinin işlediği bid’at cemaatin yapması gereken dört sünneti ortadan kaldırmaktadır.

Bid’atın bir başka şekli, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellemin ve sahâbelerin yapma imkanları ve zamanları olduğu halde yapmadıkları şeyleri daha sonra bazı kimselerin ortaya koymaları ve yapmayı bir adet, dinin olmazsa olmazı haline getirmeleridir. İşte kandil kutlamaları bunlardandır. Allah Rasûlü mi’raca gitmiş, mi’racdan sonra 11,5 sene daha yaşamış ama mi’racın senei devriyesinde “gelin bu sene mi’raca çıktığımın sene-i devriyesidir, bu geceyi kutlayalım” dememiştir. Halbuki onlar bizden daha güzel Kur’an okuyorlardı. Şiiri, naatı da bizden iyi biliyorlardı. Üstelik onlar akşamdan sonra da çalışmıyorlardı. Akşam namazından sonra Kur’an okuyarak, naatlar okuyarak o geceyi kutlayabilirlerdi. Bunun için imkana da gerek yoktu. Zamanları da vardı. Ama onlar yapmamışlardır. Eğer hayırlı bir şey olsaydı onlar hayırlı şeyleri yapmaya bizden daha düşkündüler. Regâib kandili için de Berat Kandili için de mevlid kandili için de durum aynıdır. Allah Rasûlü doğum günlerinde “benim doğum günlerimi kutlayın” diyemez miydi? Deseydi sahabeler en güzel şekilde kutlayamazlar mıydı? Haydi Allah Rasûlü demedi, Allah Rasûlünün vefatından sonra sahabeler yapamaz mıydı? Onlar Allah Rasûlünü bizden daha fazla sevmiyorlar mıydı? Biz Allah Rasûlünü onlar kadar mı seviyoruz? Onlar Kur’an’ı da sünneti de kendilerinden sonra gelenlerden daha iyi bilmiyorlar mıydı? Allah Rasûlü ve sahâbeler zamanında yapılma imkânı olduğu halde yapılmayan tüm şeyleri buna kıyas edebiliriz. Meselâ, Mekke’nin fethinin kutlanışını ele alalım. Mekke’yi Allah Rasûlü ve sahâbeler fethetti. Ama yıl dönümünde Mekke’nin fethini kutlayabileceklerken kutlamamışlardır. Niye, bir araya gelip üç beş kelam edemezler miydi? Kur’an ve şiirler okuyamazlar mıydı? Bunları pekâlâ yapabilirlerdi ama yapmamışlardır. İstanbul’un fethi de öyle. Fâtih fethetmiş ama ne Fâtih ne de onun torunları diğer padişahlar kutlamamışlardır. Neden, onların parası bizden daha fazlaydı, ihtişamları daha fazlaydı. Ama yapmadılar. Çünkü İslam’da geçmişle övünme, kibirlenme, gururlanma, kutlama yoktur. Oysa doğru dürüst namazını bile kılamayan, namazların farzlarını, sünnetlerini, âdâblarını bile bilemeyen bizler böyle şeyler kutlayarak şaklabanlıklar yapıyoruz. Düşünün, bir İstanbul’un fethinin kutlamalarında ne kadar paralar harcanıyor. Olmaması, yapılmaması gereken yerlerde harcanan paralar israftır ve israfta haramdır. Bir de bunlar kutlanırken birçok haramların işlenmesine de sebebiyet vermektedir. Kadın erkek karışık durumlar, kadınların tesettürlerine riâyet etmemeleri vesâire. Düşünün, İstanbul’un fethini İstanbul’da bir stadyumda kutlayanlar kaç saat önce o stada geliyorlar, kaç saat o stadda kalıyorlar. Bu arada kaç vakit namazı kazaya bırakıyorlar. Çünkü 30, 40 bin kişinin olduğu yerde herkesin abdest alacağı kadar yer de yok zaman da yok. Bu arada gayri islami birçok program da yapılmaktadır.

Yeni ortaya çıkan meselelere hüküm vermeye gelince, bunun bid’atla bir ilgisi yoktur ve bu Kur’an’ın ve sünnetin emrettiği şeydir. Yeni çıkan bir meselede hüküm verilmesi gerekiyorsa bir müctehid önce Kur’an’a bakar, Kur’an’da o meseleye dâir bir hüküm varsa alır o hükmü o mesele için kullanır. Eğer açık bir hüküm yoksa o zaman bakar, o meseleye benzer bir olay var mı? Eğer varsa illet birliği olup olmamasına bakar. Eğer illet birliği varsa kıyas yolu ile o meselenin hükmünü bu meseleye de verir. Kur’an’da bulamazsa sünnete bakar. Sünnette varsa sünnetle hükmünü verir. Sünnette de yoksa sahâbenin sözlerine, fiillerine bakar. Eğer sahabeler bir şey demişse veya yapmışsa onlar da ona göre hareket eder.

Şunu unutmayalım, olaylar sınırlıdır fakat cevapsız değildir. Kur’an sünnet, icmâ, kıyas vb. gibi delillerle her meseleye mutlaka bir hüküm bulunur. Çünkü bâzı meselelere hüküm verilememesi demek İslâm’ın çâresiz kalması demektir ki bu câiz değildir. Bid’atları çıkaranlar ise müctehidler değildirler. Ya kişidir veya bir topluluktur veya sultandır. Halbuki bunların yeni bir şey ortaya koymaya, yeni ibâdet şekilleri belirlemeye hakları yoktur. Mesele daha uzun ama yerimiz müsâit değil. Zannediyorum anlaşılmıştır. Bid'at işleyenler şu hadisi de akıllarında bulundursunlar:

"Allah, bid`at sahibinin amelini, bid`atından vazgeçinceye kadar kabul etmez." (İbn Mâce, Mukaddime, 7/50).

Selam ve duâ ile.
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Âllah c.c. radı olsun hocam.
Gerçekten insanlara bidatin şerî tarifini anlatabilmekte sıkıntılar yaşıyoruz. Bu sadece bizden kaynaklanmıyor, muhatablarımızın idraki ve nefsani sorunları da buna etken oluşturuyor. Bizlere "madem bidat yenilik, neden Rasulullah (s.a.v.) zamanında olmayan arabaya biniyor veya teknolojik gelişmeler, yenilikleri kullanıyorsunuz" diye itirazlar edebiliyorlar. Bu insanlara haram, reddedilen bidatin dinde ibadet kastıyla çıkartılan ya da arttırılan yenilikler olduğunu bir türlü anlatamıyoruz.
Zira aksi durumda sizin bu bidatinizin aksi ifadesi olarak Rasulullah (s.a.v.) bu dini eksik aktarmadı, görevini tastaman yerine getirmiş, dini ummetinden gizlememiştir. En hayırlı nesilden fazla ibadetler yaparak Rasulullah (s.a.v.)'i yalancı çıkarmış olursunuz!" demiş olursunuz. Rabb'im (c.c.) sizlere basiret versin.
 

Benzer konular

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt