1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.
  2. Site iletişim adresimiz islamtrforumu(at)gmail.com dur. İstek, eleştiri, ban sorunları ve hak sorunları ile alakalı yazabilirsiniz. HAYIRLI RAMAZANLAR
    Duyuruyu Kapat

Demokrasi Şeytani Aldatmacadir

Konu, 'Demokrasi' kısmında AHMED KILICKAYA tarafından paylaşıldı.

  1. AHMED KILICKAYA

    AHMED KILICKAYA Üye Üye

    بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    DEMOKRASİ
    ŞEYTANİ ALDATMACADIR


    DEMOKRASİ’NİN VAKIASININ İRDELENMESİ

    Demokrasi: Latince “demos” / halk, “crasi” / yönetim kelimelerinden türemiş bir kelimedir. “Halk Yönetimi” demektir.

    Bunun siyasi bir kavram olarak ortaya çıkması; Avrupa’daki siyasi tarihi tecrübenin ürünüdür. Zira Avrupa’da feodalizm / ağalık sistemi, teokrasi / din istismarcılığına dayalı yönetim ve krallık sistemlerinin tiranlık / despotluklarından bıkan halklar, mevcud yönetim sistemlerinden ve meşruiyet kaynaklarından nefret ettiler. Hakim zümreler,halkların yönetime ve yöneticilere karşı duydukları bu nefret ve öfkeyi indirmek için “demokrasi” kavramının içini doldurmaya başladılar.
    Asırlardır yaşanılan zulümlerden kurtuluş yolu ve umudu olarak halka;
    -“artık yönetim senin / halkın elindedir”
    -“senin / halkın dediği olacaktır”
    -“halk kendi kendini yönetecektir”
    -“yasama, yürütme, ve yargı erklerinin meşruiyet kaynağı
    halktır”
    -“egemenlik halka aittir”
    -“halk artık özgürdür”
    gibi vaadler, sloganlar ve söylemler çoğaltıldı.

    Günümüzde de hemen hemen bütün dünyada özellikle de İslam Aleminde “demokrasi” sakızı çiğnenmektedir, şarkısı söylenmektedir. Öyle ki “demokrasi” kamuoyunda baskın bir söylem haline getirildi. Demokrasiye karşı gelmek ise; cesaret gerektiren bir iş haline geldi.Zira demokrasiye karşı gelindiğinde oluşturulan “mahalle baskısı” sonucu “diktatörlük” yanlısı, olmakla suçlanmaya, kınanmaya, ve dışlanmaya maruz kalınmaktadır.

    Hemen herkes “demokrasinin faziletinden” bahsediyor, demokrasiye davet ediyor, demokrasi açısından eleştiriyor, fakat demokrasinin kendisi yani ona atfedilen temel kavram ve söylemlerin vakıası pek irdelenmiyor. Aslı nedir, ne kadar gerçekcidir ve doğrudur?!. Bunlar pek araştırılmıyor, sorgulanmıyor.. Bu çalışmamızda biz bunu yapmaya yani “demokrasi putuna” karşı İbrahimi tavır koymaya çalışıyoruz.

    “Demokrasi” Söyleminin Vakıası:
    Şaşkınların gördükleri çıkış yoludur

    “Halk Yönetimi” ne demektir?!. “Halk” nedir yada kimdir?!.. Halk, bir ülkede yaşayan insanların tamamı mıdır, yoksa sadece seçmenler midir?.. Seçmen olmayanlar halktan sayılmıyor mu?. Seçmen olmak şartlarını halk mı belirliyor?!.. Tabiiki hayır!.

    “Yönetim”den kast edilen nedir?!. Yöneticilerin belirlenmesi midir, yoksa hak ve hukuku belirleyen kuralların belirlenmesi midir, yoksa her ikisi mi?!. Halk hukuk belirleyebilir mi?!.

    Halkın hak-hukuk, kanun, düzen belirleme kabiliyetinin olmadığı zahir bir durumdur. Geçmişte de günümüzde de dünyanın her yerinde kanunları, düzenleri, hukuku halk belirlememiştir, belirlemiyor ve belirleyemez. Çünkü kanun ve hukuk belirlemek çok derin ve kapsamlı bir bakışı ve ilmi gerekli kılar. Zira kanunlar, kurallar ve hukuk çok yönlü etken ve edilgenleri olan insan ve ilişkileri hakkında konulmaktadır. Onun için kanunları ve hukuku bu konuda belirli bir ilmi birikimi ve uzmanlığı olan “hukukcular” diye bilinen bir zümre hazırlar. Kaldı ki onların da bu girift iş için ihata eden / yeterli ve kuşatıcı ilime ve kapsamlı bakışa sahip oldukları söylenemez. Çünkü hiç bir insan; içe dönük, dışa dönük, hale ve geleceğe dönük boyutları olan insan hakkında ihata edici bir ilme sahip değildir. O ilme sadece onu yaratan sahiptir. İnsanın bu zaafiyeti günümüzde bütün yeryüzünde müşahade edilmektedir. O halde halkın kanun ve hukuk belirleyemeyeceği açık bir gerçektir.

    “Eğememenlik kayıtsız şartsız halka / millete aittir” söyleminin de içinin boş olduğu açığa çıkmaktadır. Zira “eğemen” olan ya da hakimiyet sahibi olan yani hükümleri, nizamları koyan halkın kendisi ise, mahkum olan yani o hakim irade karşısında boyun büken kimdir?!. Eğemen olan / hakim irade sahibi olan halk ise, onun iradesi üstünde başka bir iradenin olmaması gerekir. Peki bu ne derece gerçekcidir. Halk gerçekten hakim midir, yoksa mahkûm mudur?. Yöneten midir, yoksa yönetilen midir?. Temel yasaları, anayasaları, diğer çeşitli yasaları, kuralları halk iradesi mi belirliyor?!. Gerçekte ise dünyanın hiç bir yerinde hiç bir halk yönetildiği anayasayı ve yasaları ne okur ne de anlayabilir. Zira anayasaları ve yasaları “hukukcular” denilen uzman kişiler dahi anlamakta ihtilafa düşerler, kaldı ki halk anlasın !.. O halde anayasaların ve yasaların halk tarafından belirlendiğini söylemek de gerçek dışı bir boş sözdür. Yani yalandır.

    Halk yasaları belirlemediği gibi yöneticileri belirlemekte de kayıtsız şartsız irade sahibi değildir. Zira “seçme ve seçilme” belirli şartlara, kayıtlara yani sınırlamalara tabidir. Bu şartları ve kayıtları kim belirliyor?!. Kayıt-şart olmaksızın seçme –seçilme hakkı kullanılabilir mi?!. Kayıt-şart, kural olmaksızın seçim yapılabilir mi?!. Bütün bu sorular üzerinde düşünüldüğünde; “eğemenlik kayıtsız şartsız halka /millete aittir” söyleminin ne kadar içi boş süslü bir yalan söz olduğu ortaya çıkmaktadır.!..

    Demokrasiden kast edilen; “doğrudan demokrasi” değil de “temsili demokrasidir” söylemine gelince:

    “Temsili demokrasiden” kast edilen ise; “halkın, temsilcileri tarafından yönetilmesidir” denilmektedir. O halde temsili demokraside halkın iradesinin yönetimdeki belirleyiciliği ne derece gerçektir irdeleyelim:

    Temsili demokraside temel ögeler; siyasi partiler, parlamento yada halk / millet meclisleri ve seçim prosedürleridir.

    -Siyasi partiler; doğrudan halk tarafından kurulamazlar. Birileri bir şekilde biraraya gelirler ve “biz filan partiyiz, size şu şu vaadlerimiz var” diyerek halkın karşısına çıkarlar, propaganda yaparak kendi proğramlarını halka empoze etmeye çalışırlar. Halkı etkileme vasıtalarına ve tekniklerine en çok sahip olanlar bu seçim maratonlarında başarılı olurlar. Yani seçim maratonunda başarılı ve belirleyici olan; doğrudan “halkın iradesi” değil, halka empoze edilen iradedir. Yani yansıtma yapılmaktadır. Duvara çarpıp yankılanan sese “duvarın sesi” yada “duvar ses verdi” denilir mi?!. Aynı şekilde halktan yansıyan sesler yada iradeler de “halkın iradesi” değil, “halkta oluşturulan iradedir”...

    “Halkın iradesinden” kastedilen, “halkın çoğunluğunun iradesidir” söylemi de gerçek değildir. Zira dünyada hiç bir seçimde alınan neticeler halkın çoğunluğunu temsil etmez. Mesela Türkiye’deki en son (2007) genel seçim sonuçlarına bakalım;
    Türkiye’nin resmi nüfusu: 72.5 milyon
    Seçimde geçerli oy: 35 milyon
    1.olan partinin aldığı oy: 16 milyon
    2.olan partinin aldığı oy: 7 milyon
    3.olan partinin aldığı oy: 5 milyon

    Şimdi sorgulayalım; 16 milyon 72 milyonun çoğunluğu mudur?! Yada meclisteki partilerin oy toplamı 28 milyon 72 milyonun çoğunluğu mudur?!. Demek ki, “halkın çoğunluğu” söyleminin de içi boştur yada yalan doludur.

    Ayrıca halkın seçimde seçmek durumunda olduğu seçenekleri de halk kendisi belirlemiyor. İster yönetici adayları olsun ister ise sorunlara yönelik çözüm seçeneklerini halk kendisi belirlemiyor.

    Seçimlerde kullanılan oyların meclise yansımasında %5, %10 gibi barajlar olmasa oylar birçok parti arasında paylaşılır. Yönetim koalisyonlara mahkum olur. Koalisyonlarda ise; seçimlerde halka verilen vaadlerden hiç birisi gerçekleşmez. Zira koalisyon hükümeti kuran partiler “uzlaşma” adına kendi proğramlarından uzaklaşırlar. “koalisyon sözleşmesi” olarak ortaya konulan hükümet programı tamamen halka vaad edilenlerden uzak bir program olur. Partiler de buna mazeret olarak “koalisyonu” bahane gösterirler. Yani koalisyon hükümetlerine şekilsel olarak dahi “demokrasi” demek mümkün değildir, yalandır...

    Hükümette istikrar olması, tek parti hükümeti olması için konulan seçim barajlarına ne demelidir?!. Buna da şekilsel olarak dahi “demokrasi” demek mümkün değildir...

    Şu halde demokrasi hiçbir şekilde uygulanabilir, gerçekci bir yönetim ilkesi değildir, yalandır, palavradır, ütopyadır. Yani gerçekleşmesi imkansız olan hayaldir.

    Kendilerine “İleri demokrasi” denilen ABD dahil bütün AB ülkelerinin hepsinde bu demokrasi sahtekarlığı yapılmaktadır. Küresel yada bölgesel kapitalist baronların heva-hevesleri “halkın iradesi” “demokrasinin gereği” olarak halklara yutturulmaktadır...

    “Demokrasiyi” siyasi bir söylem olarak ortaya atanlar dahi “iyi bir rejimdir” diyememişler de “ehveni şer” / “kötülerin en az kötü olanı” diye vasfetmişlerdir.

    Şu halde demokrasi ; aydın bir düşünce ürünü aydın bir çıkış yolu değil de dalalet ve zulümat / belirsizlik, çaresizlik ve karanlıklar içinde bocalayan şaşkınların çıkış yolu umudu ile vardıkları bir noktadır. Karanlığın griye yakın tonuna aydınlık diyen zavallıların vardığı noktadır.

    Akletmeyenler ve Şeytanı Veli Edinenler Demokrasinin Ardından Giderler

    Bu kadar gerçek dışı, içi boş, yalan, palavra olan bu “demokrasi söyleminin ardından insanlar hem de yığınlar halinde niçin giderler?!.

    Bu sorunun cevabını Yüce Rabbımız Allahu Teala’nın; insanlığın yolunu aydınlatan, akıllarını ve gönüllerini arındıran, bakışlarını berraklaştıran yüce Kitabı Kur’an-ı Kerim’de buluyoruz:
    إِن يَدْعُونَ مِن دُونِهِ إِلاَّ إِنَاثًا وَإِن يَدْعُونَ إِلاَّ شَيْطَانًا مَّرِيدًا لَّعَنَهُ اللّهُ وَقَالَ لَأَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَصِيبًا مَّفْرُوضًا وَلأُضِلَّنَّهُمْ وَلأُمَنِّيَنَّهُمْ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ آذَانَ الأَنْعَامِ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّهِ وَمَن يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِيًّا مِّن دُونِ اللّهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَانًا مُّبِينًا يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا أُوْلَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَلاَ يَجِدُونَ عَنْهَا مَحِيصًا
    “O (şirk koşa)nlar, Allah'ı bırakıp birtakım dişilerden başkasına çağırmıyorlar ve onlar, (hayırsız) âsi şeytândan başkasına çağırmıyorlar. (O şeytân) Ki Allâh ona la'net etti ve o da, "Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım" dedi. "Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emr- edeceğim: hayvanların kulaklarını yaracaklar; onlara emredeceğim: Allâh'ın yaratışını değiştirecekler!" Kim Allâh'ın yerine şeytânı veli edinirse, muhakkak ki açık bir ziyana uğramıştır. (Şeytân) Onlara söz verir, umut verir, fakat şeytânın onlara sözü, aldatmadan başka bir şey değildir. İşte onların varacağı yer cehennemdir. Asla ondan kaçmak imkânı bulamazlar.” (Nisa:117-121)

    Bu ayetlere göre;
    -İsteklerini ve davetlerini /çağrılarını Allah’tan başkasına yöneltmek, bir takım dişilere ve şeytanlara yönelmeye götürmektedir.
    -Allah’ın lanetlemiş olduğu şeytan ise onları dalalete düşürür / saptırır.
    -Şeytan onlardan bir grubu kendisine eleman edinir.
    -Onları boş umutlara / kuruntulara boğar.
    -Hayvanların kulaklarını yardırır.
    -Yaratılışı değiştirmeye yeltendirir. Genlerle oynamak ve onları değiştirmeye çalışmak gibi…
    -Bütün bu uğraşılar ile insanlar şeytanı veli edinmiş ve onun güdüm alanına teslim olmuş olurlar.
    -Halbuki şeytanın sözleri, vaadleri, ümitlendirmeleri, çıkış yolları, çözümleri hepsi de yalandan başka bir şey değildir.
    İşte demokrasi de bu yalanlardan birisidir.

    أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَن لَّا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ وَأَنْ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ وَلَقَدْ أَضَلَّ مِنكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًا أَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ

    “Ey Ademoğulları; Ben, size; şeytana tapmayın, o muhakkak ki sizin apaçık bir düşmanınızdır, diye ahdetmedim mi? Böyle iken içinizden bir çok kimseleri şeytan yoldan çıkardı. O vakit neye akıl eder olmadınız?” (Yasin:60-62)

    وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا
    “Şeytân, onlara aldatmadan başka bir şey va'detmez.” (İsra: 64)

    “Demokrasi” söylemi ile vaad edilen, insanların umutlarını çoşturan o hoşlarına giden vaadler şunlardır:

    Demokratik Şeytani vaadler:

    -Özgürlük,
    -Eşitlik / Adalet,
    -Kalkınma / refah ve huzur,

    Bunlar aslında insanın fıtri yapısında yani nefsinde var olan isteklerdir. Aslında bunları vaadetmek, istemek kişiye hiçbir üstünlük de sağlamaz. Asıl olan bunları; insanı insanlıktan çıkarmadan yani saptırmadan insan onurunu muhafaza ederek nasıl gerçekleştirileceğidir!...

    Bu kulağa hoş gelen sözcüklere yüklenen anlamları ve vaadleri irdeleyelim:

    -Özgürlük:
    “Özgürlükten” kastedilen; kişinin her istediğini hiçbir yasaklama ile karşılaşmadan yapabilmesi yada elde edebilmesi halidir. Başka hiçbir iradeye tabi ve mahküm olmamasıdır. Görüldüğü gibi bu da gerçekci ve gerçekleşebilir bir vaad değildir. Böylesi bir durum hiçbir zaman gerçekleşmedi ve şimdi de yok. Zira yeryüzünde insan varolalıdan beri onun istekleri önünde daima yasaklama engelleri olagelmiştir. Başka bir iradeye mahkümiyet hep olagelmiştir. O mahkümiyet ya tamamendir yada kısmidir. Mutlak / sınırsız bir serbestiyet yani özgürlük hiç olmamıştır ve yeryüzünde hiç olmayacaktır, şimdi de yoktur. Buna en büyük engel insanın fıtri özelliğidir / doğasıdır. İnsan doğası gereği sosyal varlıktır. Sosyal yaşam ise kuralların olasını gerekli kılmaktadır. Şu halde mesele; kimin kurallarına yani kimin iradesine boyun büküleceği konusudur.

    “Demokratik özgürlükler” olarak dünyaya pazarlanmakta olan “özgürlüklere” gelince:

    -İnanç özgürlüğü; İslam dışında her inanç ve inançsızlığı savunabilme serbestliğidir.
    -Fikir özgürlüğü; hak ve hakikatların dışındaki her yalan, batıl, iftirayı seslendirme serbestliğidir.
    -Şahsi özgürlükler; kadın erkek ilişkilerinde insani onurun kaybolduğu her türlü fuhşiyatın, sapkınlığın serbestliğidir.
    -Mülkiyet özgürlüğü, helal haram sınırı olmaksızın malın sadece zenginler arasında dolaşabilmesi serbestliğidir.

    İşte bu “Demokratik özgürlükler” insanı insanlık onurundan çıkartan, saptıran, heva ve hevesin kulu kılan şeytani sapkınlıklardan başka bir şey değildir.

    Aslında insanlar “özgürlük” isterken kastettikleri uygulamadaki çeşitli boyutları, şekilleri ile “kula kulluk zilletinden” kurtulmaktır. Bunu pek seslendirmeseler de insan doğasında yani fıtri özelliğinde var olan bu “insani onur” duygusudur. İnsan bu onurunu ancak yaratıcısı Alemlerin Rabbi Allah’tan gelen hidayet ile koruyabilir, özlediği o “zilletten kurtuluşa” erişebilir. Bunun ayrıntılı izahını ileride yapacağız inşaallah..

    -Eşitlik:
    Matematiksel ve fiziki anlamda, eşitliğin olmadığını her akleden bilir. Aslında kulağa hoş geldiği için bu kelime kullanılırken insanların kastettikleri “adalettir”. İnsanlar bütün çeşitleri ile yaşadıkları zulümlere, haksızlıklara karşı insanca ve hakca muamele görmeyi, isyankar bir ifade ile “eşitlik” talebinde yada vaadinde bulunarak sergilerler. Matematiksel ve fiziksel eşitliğin gerçekte zulüm doğuracağı her akleden tarafından görülebilir. Gerçekte istenilen ise; adalettir. “Adalet” hakkı yerine koymak yada vermektir.

    O halde “hak” ne olduğu bilinmeden yerine konulamaz. Hakkı tespit neye yada kime göredir.?!. İşte bunu halletmek insanların işi değildir. İnsanlar arasındaki bütün kavgaların, savaşların özünde “hak” iddiası vardır. Onun için herkes kendisinin haklı olduğunu iddia eder. Bunu da kendilerince delillendirmeye çalışır. Onun için lafla ve vaadle adalet olmaz ve gerçekleşmez. Hakkı tespit işi de hidayete muhtaçtır. Zira “hak” ancak Hak’tan gelendir. Esas olan O’dur. Onunla “hak” yerine verilir. Yani Hak’tan gelen hidayet ile “adalet” gerçekleşir Bunun ayrıntılı izahı da ileride yapılacaktır, inşaallah..

    -Kalkınma / refah-huzur,
    “Kalkınmaktan” kast edilen de; insanın fert ve toplum olarak; düşmüş olduğu kötü durumdan ve zor şartlardan kurtulmak, durumunu düzeltmek, kuvvet kazanmak, gelişmek, refaha ve huzura erişmektir…

    Bu da her insanın doğasında olan bir istektir. Bunu seslendirmek de marifet değildir. Marifet; bunu hangi fikir, sistem ile nasıl gerçekleştirileceğidir…

    İnsanın ve doğanın doğasını dejenere etmeden, ifsad etmeden, kirletmeden hangi fikir, ideoloji yada nizam, sistem ile sağlıklı kalkınma gerçekleştirilir.?!.

    Günümüzde böylesi bir kalkınma modeli uygulamada yoktur. Sözde “kalkınmış ülkelerde” insanlar refah ve huzur içinde değiller. Buhran, bunalım, stres, depresyon ve binbir çeşit hastalıklar, psikolojik ve toplumsal sorunlar içinde bocalamaktadırlar. Ne doğuda ne Batıda, ne Amerika’da insan onurunu koruyarak, insan doğasını ve çevreyi kirletmeden kalkınmış bir toplum modeli yoktur…

    O halde gerçek kalkınma ve huzur, refah, tayyib / temiz ve güzel yaşam nasıl gerçekleşir?!. Bu konu da hidayete muhtaçtır. İnsan hidayet olmadan sağlıklı /doğru kalkınma gerçekleştiremez. Sağlıklı /doğru kalkınmanın gerçekleşmesinin yolu yönteminin ayrıntılı izahı da ileride yapılacaktır inşaallah...

    Şu halde, insanın doğasına / nefsine hoş gelen kelimelerle de olsa vaad edilen;
    -özgürlük,
    -eşitlik / adalet,
    -kalkınma / refah-huzur
    “demokrasi” yalanı ile asla gerçekleşmemiştir. Bunu modernizmin iflas ettiğini seslendiren postmodernist akademisyenler ve yazarlar da Avrupa ve Amerika’da açıkca itiraf etmektedirler. “Üçüncü Yol “arayışına girdiler ve halen arayış içerisindeler. Aslında aradıkları hidayettir, yani İslam’ın ta kendisidir. “İnsanlar için çıkartılmış hayırlı ümmet” olan İslam ümmeti tekrar hayat, izzet, huzur kaynağı İslam’ı hayatlarına hakim kılarak dalalet ehli durumunda olan insanlığa hidayet olarak sunduklarında o arayış içerisinde bocalayanlar topluluklar halinde hidayete erişeceklerdir.

    Müslümanlar niçin bu “demokrasi yalanının” peşinden giderler.?!.

    Günümüzde insanların yığınlar halinde “demokrasi” söyleminin ardında gidişlerinin sebeplerini yukarıdaki ayeti kerimelerin ışığında şöyle sıralayabiliriz:
    -Akletmemeleri,
    -Allah’ı tamamen unutmaları, ins ve cin şeytanlarını veli edinmeleri,
    -Dalalet ve cehalet ehli olmaları,

    Bu durumda olan insanların bu “demokrasi” yalanına kanmalarının anlaşılması mümkündür. Fakat “müslüman” yığınların da bu “demokrasi “yalanına kanmalarına ne demeli?!.
    Bunun izahı da Kur’an-ı Kerim’de mevcuttur. Şöyleki;

    وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ أُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

    “(Ey iman edenler) Allah'ı unutup da, Allah'ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar, fasık (yoldan çıkmış) kimselerdir.” (Haşr:19)

    فَرِيقًا هَدَى وَفَرِيقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلاَلَةُ إِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ اللّهِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ
    “Bir kısmına hidayet verdi, bir kısmı da sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah'ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar.” (Araf:30)

    وَمَن يَعْشُ عَن ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ

    “Kim Rahman'ın zikrinden (risaletinden) yüz çevirirse ona, bir şeytanı arkadaş veririz ve o şeytan artık onun ayrılmaz dostudur. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanarlar.” (Zuhruf:36-37)

    وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا
    “Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Resule karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.” (Nisa:115)

    Bu ayeti kerimelerin ışığında görülüyor ki; “müslüman” olduğunu söyleyen kişiler eğer;
    -duygu,düşünce ve amellerinde Allah’ı unutarak “mü’minlik” kimliğini unuturlarsa yani “mü’min” olmanın farkını unuturlarsa yoldan çıkarlar,
    -Allah’ı bırakıp şeytanları veli edinirlerse dalalete mahküm olurlar fakat hidayet üzere olduklarını sanarlar,
    -Allah’tan gelen risaletten / İslam’dan yüz çevirirlerse yani İslam’ı duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının kaynağı, fert, toplum ve devlet yaşamlarına esası kılmazlarsa kendisinden hiç ayrılmayan şeytanın güdüm alanına girerler fakat kendilerinin doğru yolda olduklarını sanarlar,
    -hidayete ulaştığı halde onu yaşam ve tüm sorunlara çözüm ve çıkış yolu kılamayıp da başka yollarda çözümler ve çıkışlar ararlarsa yöneldikleri o sapkın yolda kalırlar ve hidayetten uzaklaşırlar.

    İşte günümüzde müslümanım diyen fert ve toplulukların da “demokrasi yalanına” kanıp peşinden gitmelerinin sebebi yukarıda sıralanan dalalet ve cehalet ehlinin sıfatlarına bürünmüş olmalarıdır. Zira sadece “müslümanım” demekle kişi hidayetin aydınlığından faydalanamıyor, fark oluşturamıyor. Gerçekten “mü’min” olan kişi; inandığı güvendiği dini İslam’ı tek doğru yol, tek çözüm kaynağı, tek çıkış yolu, insanlık onuruna, adalete, refah ve huzura kavuşturacak tek nizam olarak bilir başka yollara asla sapmaz, ins ve cin şeytanlarının vahiylerine / vesveselerine ve fısıltamalarına, süslü sözlerine asla kulak asmaz. Allah’ın emrettiği şu tavrı sergiler:

    وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نِبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الإِنسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاء رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ
    “Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı/ süslü sözler vahyederler / fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak.” (En’am: 112)

    O süslü / yaldızlı yalan sözlerin peşine takılmak değil de o sözleri ellerinin tersiyle itip terk etmektir, mü’min olmak farkı.

    Çağdaş tağutların, diktatörlerin, tiranların zulüm ve zulümatından, kirlilikten insanlığın kurtuluşu çağdaş cahiliyye sistemi olan demokrasi değildir. Kurtuluş, İslam’ı hayata tekrar hakim kılınmasındadır. Onun da tek şeri yolu Raşidi Hilafet’in kurulmasıdır. O halde zulümattan nura çıkışın, zulümlerden adalete kavuşmanın, kula kulluk zilletinden kurtuluşun, her türlü sıkıntılardan çıkıp refah ve huzura kavuşmanın yolunda çalışanlar bunun için çalışsınlar…

    Başta nefsim olmak üzere tüm mü’minleri şeytanların o saptırıcı demokratik yalanları karşısında Rabbimizin emrettiği şu tavrı takınmaya davet ediyorum:

    وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَواْ إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِّنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُواْ فَإِذَا هُم مُّبْصِرُونَ
    “Ne zaman şeytândan bir fitleme (bir kötü düşünce) seni dürtüklerse, Allah'a sığın; çünkü O, işitendir, bilendir. Allah'a karşı takvalı olanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese geldiği zaman, tezekkür ederler / durup düşünerek Hak ve hakikatları hatırlarlar da derhal gerçeği görmeye başlarlar.” (A’raf:200-201)


    Bundan sonraki yazımızda;
    -Demokrasinin
    -İslam ile asla bağdaşmadığı
    -Cahiliyye sistemi olduğu
    -Çağdaş put olduğu
    konuları ele alınacaktır, inşaalah..


    AHMED KILICKAYA

    islamiyontem.net
  2. AHMED KILICKAYA

    AHMED KILICKAYA Üye Üye

    Esselamü Aleykum,
    Değerli Kardeşim,

    DEMOKRASİ ŞEYTANLARIN İŞİ PİSLİKLERDEN BİRİSİDİR

    Evet, "Demokrasi"; içimizi-dışımızı, zihnimizi-gönlümüzü ferdi ve toplumsal tüm yaşantımızı kirleten çağdaş cahiliyye tortularından ve ins-cin şeytanlarının işi pisliklerden birisidir. Sekülarizim-laiklik, demokrasi, krallık, cumhuriyet, kapitalizm-liberalizm, komünizim-sosyalizm, pragmatizim-menfaatcılık, milliyetcilik-ulusalcılık-vatancılık gibi çağdaş cahiliyye tortularından fert,toplum ve ümmet olarak tezkiye olmadan / arınmadan Allahu Teala'nın dünya va ahirette vaad ettiği nusretine müstahak olabilmemiz mümkün değildir. Kendilerinden ictinab edebilmemiz / kaçınabilmemiz için künhüne vakıf olmak maksadı ile bu çağdaş batıl türlerini İslami açıdan eleştirel olarak gündemde tutmak kaçınılmazdir.
    Allah, tüm mü'minleri Hakkı hak bilip ittiba eden, batılı da batıl bilip ondan ictinab eden /kaçınan ve böylece arınarak nusretine müstehak olan kullarından eylesin.
    Vesselamü Aleykum,
  3. ummudamla

    ummudamla Üye Üye

    biz .sürekli bunlarla meşgul olsduğumuz için öyle geliyor Fakat bunlardan bi haber bir toplum var.
  4. Ebu UBEYDULLAH

    Ebu UBEYDULLAH Üyeliği İptal Edildi Banned

    DEMOKRASİ KÜFÜR NİZAMIDIR -1-

    Abdulkadim ZELLUM


    "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Resule ve sizden olan emir (yönetim) sahiplerine de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Resulüne götürün. Eğer sizler Allah'a ve Ahiret'e iman ediyorsanız. Bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha iyidir. Sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Zira tağutla (Allah'ın şeriatı dışındaki hükümlerle) muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları büsbütün saptırmak istiyor. Onlara; -Allah'ın indirdiğine ve Resul'e (yani İslâm şeriatı'na) gelin- denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün. “ (Nisa Suresi: 4/59-61)

    Demokrasi, idarecilerin zulmünden ve din adıyla insanlara tahakkümlerinden kurtulmak için, insanlar tarafından ortaya çıkartılmış, kaynağı beşer olan bir yönetim düzenidir. Demokratik düzen şu şekilde ortaya çıkmıştır: Avrupa’daki idareciler, kendilerinin yeryüzünde Allah'ın birer vekilleri olduklarını iddia ediyorlardı. Buna göre idareci, insanları Allah'ın otoritesiyle idare eder durumdaydı. Zira idareciyi yasama otoritesine, yürütme otoritesine yani kendisinin çıkarttığı kanunla insanları idare etme otoritesine sahip kılanın, Allah olduğunu iddia ediyorlardı. Çünkü, otoritesini insanlara değil Allah'a dayandırıyordu. Böylece idareciler insanlara tahakküm kurarak zulmediyorlardı.

    Daha sonra, idareciler ile halklar arasında çatışmalar meydana geldi. Filozoflar ve düşünürler, idare konusunu incelemeye koyuldular. Ve insanların yönetimi için demokratik düzen adında bir düzen ortaya attılar. Bu düzende, halk otoritelerin kaynağıdır. İdareci, gücü ve otoritesini halktan elde eder ve egemenlik halka ait olur. İradesine sahip olan halktır. İradesini istediği şekilde bizatihi kullanır ve yürütür. Hiç bir kimse için halk üzerine bir sulta (otorite) yoktur. Halk kendi kendisinin efendisidir. Kendisiyle idare edilen ve gereğince hareket edilen yasayı çıkartan odur. Yine o (halk), kendisinin çıkarttığı yasayla kendisini, kendisine gıyaben (onun vekili olarak) yönetecek idareciyi tayin edendir. Böylece halk, mutlak şekilde efendidir, egemenliğe sahiptir, kendi emrinin (idaresinin) yuları kendi elindedir, iradesini kullanır ve onu bizzat kendisi yürütür. Kendi otoritesi dışında başka bir otorite önünde sorumlu değildir. Halk, egemenliğe sahip olması itibariyle seçtiği vekilleri vasıtasıyla düzen ve kanunları ortaya çıkartır ve otoritelerin kaynağı olması itibariyle de kendisinden otoritelerini elde eden ve kendi tarafından tayin edilen idareciler ve hakimler vasıtasıyla bu düzen ve kanunları uygular. Devleti meydana getirme, idarecileri tayin etme, düzen ve kanunları ortaya çıkartma hususlarında her fert diğer fertlerin sahip oldukları haklara sahiptir. İşte, demokrasinin manası budur. Demokraside, halkın kendi kendisini yönetmesi hususunda asıl olan; halkın tümünün genel bir yerde toplanıp, kendisini yönetecek düzen ve kanunları çıkarması, işlerini yürütmesi ve bakılacak meseleye bakmasıdır.

    Halkın tümünün, yasama heyeti olması için tek bir yerde toplanması mümkün olmadığı için kendi yerine yasama heyeti olacak vekiller seçer. İşte bunlar parlamentoyu oluştururlar. Demokratik düzende parlamento, genel iradeyi temsil eder. O, toplulukların genel iradesi için siyasî temsili gösterir. Parlamento hükümeti ve devlet başkanını da seçer ki, bu idareciler genel iradeyi yürürlüğe koyacak birer vekiller ve hakimler olsunlar. Bu parlamento, otoritesini kendisini seçen halktan elde eder ki, halkın çıkarttığı düzen ve kanunlarla halkı idare etsin. İşte böylece bu düzende halk, kendisinin efendisi olur. Kanunları çıkartır, bu kanunları yürürlüğe koyacak idarecileri seçer.

    Demokrasi, dini hayattan ayırma akidesinden (inancından) fışkırmıştır. Bu akide üzerine kapitalizm ideolojisi kurulmuştur. Bu akide, gerçekte bir orta çözüm akidesidir. Zira bu akide; Avrupa ve Rusya'daki krallar ve çarlar ile filozoflar ve düşünürler arasında meydana çıkan çatışmanın neticesi idi. Krallar ve çarlar, halkı sömürmek, zulmetmek ve kanlarını emmek için dini, bir vesile olarak kullanıyorlardı. Bunu gerçekleştirmek için, yeryüzünde kendilerinin Allah'ın vekilleri olduklarını iddia ediyorlardı. Din adamlarını bu hususta boyun eğmiş binek olarak kullanıyorlardı. Böylece bu idareciler ile halkları arasında korkunç çatışma çıktı. Bu çatışma ise, "orta çözüm" ile yani, "dini hayattan ayırma" düşüncesiyle sonuçlandı. Ve tabii olarak bundan, "dini devletten ayırma" düşüncesi de doğdu. Bu düşünce, kapitalist sistemin, üzerine kurulduğu akide (inanç) ve aynı zamanda üzerine bütün fikirlerini tesis ettiği fikrî kaide oldu. Kapitalizm sistemine ait fikrî yön ve hayata bakış açısı, işte bu esasa göre tayin edildi. Bu esasa göre hayattaki bütün problemleri çözmeye gidildi. Böylece bu görüş, batının taşıdığı ve dünyayı kendisine davet ettiği fikrî liderlik oldu.

    Bu öz ve kısa açıklamadan sonra demokrasinin aşağıda belirteceğimiz fikirler üzerine kurulduğu apaçık anlaşılmıştır.

    1- Demokrasi, Allah tarafından gelmeyip insanların akıllarından çıkmıştır. Vahye dayanmamaktadır. Allah'ın, Resullerine indirdiği herhangi bir dinle de hiç bir ilgisi yoktur.

    2- Demokrasi, dini hayattan ayırma ve buna bağlı olarak da dini devletten ayırma akidesinden (inancından) fışkırmıştır.

    3- Demokraside asıl iki esas “hakimiyet halkındır” ve “Otoritelerin kaynağı halktır” düşünceleridir.

    4-Demokrasi, çoğunluğun hükmüdür (yönetimidir). İdareciler ve parlamento üyeleri seçmenlerin oylarının çoğunluğuyla seçilirler. O yönetimde bütün karar, oyların çoğunluğu ile çıkartılır.

    5- Demokrasi, aşağıdaki şu hürriyetlere çağırır durur :

    a-) İnanç hürriyeti.

    b-) Görüş (fikir) hürriyeti.

    c-) Mülk edinme hürriyeti.

    d-) Şahsî hürriyet.

    Demokrasi, bu dört hürriyetin halkın her ferdine temin edilmesini gerektiriyor ki, her fert hakimiyetini (egemenliğini) kullanabilsin ve kendi zatıyla yürütebilsin. İdarecileri ve parlamento üyelerini seçme işine herhangi bir baskı veya zorlama bulunmadan tam hürriyetle katılabilsin.

    Demokrasi bir küfür nizamıdır. 1 nolu bende bakıldığında demokrasinin küfür sistemlerinden olduğu, İslâm'dan olmadığı ve İslâm'la herhangi bir ilgisinin bulunmadığı açığa çıkar.

    Demokrasi’nin bir küfür nizamı olduğunu ve İslâm'la çelişmesini belirtmeden önce, demokrasinin en kıdemli demokratik devletlerde bile uygulanmadığını, yalan ve saptırma üsluplarına dayalı olduğunu belirtmek istiyoruz. Yine onun bozukluğu, kötü kokusu, çürüklüğü, dünyaya getirdiği musibetler, tehlikeler ve içinde demokrasi uygulanmış olan toplumların fesad ve bozukluğunun derecesini de izah etmek istiyoruz.

    Demokrasi, gerçek manasıyla uygulanma kabiliyeti olmayan hayalî bir düşüncedir. Kesinlikle meydanda bulunmadı ve hiç bulunmayacaktır. Zira, umu-mî işlere bakmak için halkın tamamının devamlı olarak bir yerde toplanması imkân-sızdır. Yine idarenin ve yöne-timin, halk tarafından yürü-tülmesi de imkânsızdır. Bun-dan dolayı demokrasiye hile yapıp onu tevil ettiler. Böylece onun için devlet başkanı, hükümet ve parlamento meclisi diye isimlendirdikleri şeyleri meydana getirdiler.

    Buna rağmen, bu tevilden sonra da onun manası pratik hayata uymaz ve gerçekte hiçbir zaman var olamaz. Zira, devlet başkanı, hükümet ve parlamento üyelerinin halkın oylarının çoğunluğuyla seçiliyor olmaları, demokrasinin halkın çoğunluğunu temsil ettiği gerçeğini gös-termez. Şöyle ki; parlamento üyeleri halkın ço-ğunluğu tarafından değil halkın azınlığı tarafından birer vekiller olarak seçilirler. Zira, parlamentodaki bir koltuk için bir kişi değil bir kaç kişi adaylığını gösterir. Böylece, bir bölgede seç-menlerin oyları, adaylara dağılır. O bölgede seçmenlerin oylarının çoğunu elde eden kişi aslında seçmenlerin oylarının çoğunluğunu değil de sadece diğerlerden daha fazla oy almış olur. Buna göre; kazanan milletvekilleri halkın oylarının ço-ğunluğunu değil azınlığını elde etmiş olurlar. Böylece, bu azınlığın vekilleri ve temsilcileri olurlar. Halkın çoğunluğunun vekilleri ve temsilcileri olmazlar. (Not: Bunun en açık örneği bugün T.C idaresini idare eden AKP iktidarıdır. Zira sadece %34 gibi bir halkı yani azınlığı temsil etmekde buna mukabil çoğunluğu temsil edememektedir. yayıncı)

    Devlet başkanıyla ilgili durum da aynıdır. İster halk tarafından direk olarak seçilsin, isterse parlamento üyeleri tarafından seçilsin, halkın oylarının çoğunluğuyla seçilmez, ancak oyla-rının azınlığı ile seçilir. Ay-nen parlamento üyeleri ile ilgili durumda olduğu gibi.

    Buna ilâveten, Amerika ve İngiltere gibi en kıdemli demokratik devletlerdeki parlamento üyeleri ve devlet başkanları, sermaye sahiplerinin iradesini temsil ediyorlar. Halkın iradesini veya çoğunluğunun iradesini temsil etmiyorlar. Şöyle ki; büyük sermaye sahipleri, kendi çıkarlarını gerçekleştirecek kişileri iktidara ve parlamentoya ulaştırırlar. Zira, devlet başkan-lığı ve parlamento için yapılan seçimlerin masraf-larını ödeyenler onlardır. Böylelikle devlet baş-kanları ve parlamento üyeleri üzerine hakimiyet ve nüfuz sağlarlar. İşte bu durum, Amerika'da bilinen bir olaydır. İngiltere de ise, genellikle mu-hafazakârlar, idarecilerdir. Muhafazakârlar partisi, büyük iş adamlarını, büyük sermaye sahiplerini, aristokrat lortlar tabakasını temsil ediyor. Muha-fazakârların yönetimden uzaklaşmasını gerekti-recek bir siyasî durum olmadıkça işçi partisi hiç iktidara gelemez. Böylece Amerika ve İngiltere'deki idareciler ve parlamento üyeleri ancak sermaye sahiplerini temsil ederler. Halkın iradesini veya çoğunluğunun iradesini temsil etmezler.

    Bundan dolayı, "demokratik memleketlerde parlamentolar çoğunluğun görüşünü temsil ederler" sözü yalan ve saptırmadır. Yine "idareciler halkın çoğunluğu tarafından seçilirler ve otoritelerini halktan elde ederler" sözü de aynı şekilde yalan ve saptırmadır. O parlamentolarda çıkartılan kanunlar ve o devletlerin aldıkları kararlar; halkın çıkarları ve sözde çoğunluğun çıkarlarından ziyade sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda olur.

    Yine "idareci, halkın genel iradesini temsil eden parlamento önünde sorumludur ve büyük kararları, ancak parlamento üyelerinin çoğunun onayından sonra alınabilir" sözü de gerçeğe ve vakıaya uymaz. Nitekim, 1956'da İngiltere'de Başbakan Eden, Mısır'a karşı Süveyş savaşını, parlamentoya hatta iki ya da üç bakan dışında hükümete ortak olan bakanlara dahi haber vermeden ilân etmişti. Yine Amerika'da, Süveyş savaşı esnasında Kongre, Dallas'tan (ABD dışişleri bakanı) Mısır'daki Sedd'ri-Àlî (Asvan Barajı) dosyasını ve onun finansmanından geri çekilmeye iten sebepleri göstermesini istemişti. Fakat; Dallas, kongreye o dosyanın verilmesini kesinlikle reddetti. Fransa'da De Gol, bakanlarının haberleri olmadan kararlar alıyordu. Hatta, Kral Hüseyin bakanların veya parlamento üyelerinin haberleri olmadan çok önemli ve tehlikeli kararlar alıyor.

    Bu nedenle, "demokratik memleketlerde parlamento çoğunluğu temsil ediyor, idareciler çoğunluğun oylarıyla seçiliyor, çoğunluğun istediği ve çıkarttığı kanunlara göre hükmediyorlar" sözü gerçeğe ve vakıaya uymadığı gibi yalan ve saptırma bir sözdür.

    İşte bunlar, kıdemli demokratik memleketlerde olanlardır. İslâm dünyasındaki parlamentolarda ise durum daha komiktir. Burada demokrasi, isimlendirilenin olmadığı bir isimdir. Zira, İslâm dünyasındaki herhangi bir parlamento, idarecinin şahsına ya da iktidarına, meydan okuma cüretini göstermez.

    Misal olarak; Ürdün parlamentosu, demokrasiyi tekrar geri getirmek ve hürriyetleri insanlar için temin etmek adı altında seçilmesine rağmen, Kral Hüseyin'i muhasebe etmek veya onun yönetiminin bozukluğuna dokunmak için karşı çıkmaya cesaret edemedi. Halbuki parlamentonun bütün üyeleri iyi biliyorlar ki, bozgunluk, fesat ve ekonomik çöküntünün sebebi, Kraliyet Ailesi yönetiminin bozukluğundan, para ve malları çalmalarından dolayıdır. Buna rağmen parlamentonun hiç bir üyesi buna karşı çıkmadı. Fakat sadece, Başbakan Zeyd Rıfai ve bazı bakanlara karşı çıktılar. Halbuki, parlamento üyeleri biliyorlar ki, Zeyd Rıfai ve bakanlar ancak birer küçük memurlardır ki Kralın izni ve bilgisi olmadan hiç bir tasarruf veya icraat yapamaz ve buna cesaret edemezler.

    Bu işin bir tarafıdır. Öbür taraftan ise, kanunlar genellikle hükümetçe birer kanun tasarıları olarak hazırlanır. Ondan sonra parlamentoya gönderilir. Orada ilgili komisyonlar onları inceleyip onların hakkında görüşlerini belirlerler. Ondan sonra parlamento üyeleri onları onaylarlar. Bu parlamenterlerin büyük kısmı bu kanunların gerçeğinden bir şey bilmezler. Çünkü bu, onların ihtisaslarından değildir. Bundan dolayı, "demokratik memleketlerdeki parlamentoların çıkarttıkları kanunlar halkın genel iradesini belirler ve halkın hakimiyyetini temsil eder" sözü gerçeğe ve vakıaya aykırı bir sözdür.

    Demokratik düzende belirgin kötülüklerden birisi de yönetimle ve hükümetlerle ilgili hususlardır. Zira demokratik bir memlekette, par-lamentoda mutlak çoğunluğu elde edebilecek ve tek başına hükümeti teşkil edebilecek büyük partiler bulunmazsa, böyle memleketlerde yönetim istikrarsız olur. Ve sürekli olarak hükümet arka arkaya gelen siyasî bunalımlara maruz kalır. Çünkü hükümetin, parlamentonun çoğunluğunun güvenini elde etmesi zordur. Böylece, istifa etmeye mecbur kalır. Devlet başkanı yeni bir hükümeti teşkil ettiremeden aylar geçebilir. Bu nedenle, böyle memleketlerde yönetim felç olur ve çalışmaz hale gelir. Devlet başkanı da meclisi fesh etmeye ve yeni seçimler yaptırmaya mecbur kalabilir. Bunu, dengeleri değiştirme umuduyla yapar ki bir hükümet oluşturulabilsin. İşte böylece o memleketlerde yönetim istikrarsız halde devam eder. Onun siyaseti sarsılır ve ça-lışmaz hale gelir. İtalya, Yunanistan vb… demok-ratik memleketler buna birer misaldir. Çünkü, buralarda çok parti vardır ama mutlak çoğunluğu elde edebilecek büyük partiler yok-tur. Bu nedenle bu partiler arasında pazarlık işi ortaya çıkar. Hükümeti oluşturma hususunda kendilerine katılsın diye bir kısım partiler diğer küçük partilerin hükümete ortak olmalarını iste-yince bu küçük partiler diğer partilere tahakküm etmeye başlar, kendi özel çıkarlarını ger-çekleştirmek için ağır şartlar gösterirler. Böylece, bu küçük partiler diğer partilere göre ancak azın-lığı teşkil ederken o partilere tahakküm ettiği gibi memleketin siyasetine ve hükümetin kararlarına da tahakküm ederler.

    İnsanlığın gördüğü şiddetli belâlardan birisi, muhakkak ki demokrasinin getirdiği genel hürriyetler düşüncesidir. Bu düşünce, insanlığın başına büyük musibetler ve kötülükler getirmiştir. Demokratik memleketlerdeki toplumları hayvan sürüleri seviyesinden daha aşağı bir seviyeye düşürmüştür. Şöyle ki, mülk edinme hürriyeti düşüncesi ve menfaatçiliğin amellerin ölçüsü olması büyük sermayeli varlıkların meydana gelmesini gerektirdi. Bu varlıklar, fabrikalarını çalıştırmak için ham maddelere ve üretimlerini satmak için tüketici pazarlara ihtiyaç duydular. Bu durum ise, bu kapitalist devletleri geri kalmış memleketleri sömürmek, servetlerini istilâ etmek, mallarını gasbetmek ve halkların kanlarını emmek hususunda ruhanî, ahlâkî ve insanî değerlerle tamamen çelişerek yarışmaya sevk etti.

    Nitekim bu kapitalist devletler arasında oburluk ve tamahkar-lığın şiddeti daha da arttı. Bu devletler, ru-hanî, ahlâkî ve insanî değerlerden tamamen soyundular. Onların ha-ram kazancı elde etmek üzerindeki yarışları daha da arttı. Öyle ki bu durum onları, halkların kanlarıyla ticaret yap-maya, ürettiklerini satabilmek ve kendilerine hayli kârlar kazandıran askerî ve sanayî ürünlerini piyasaya sürmek için devletler arasında ve halklar arasında fitne ve savaş ateşlerini yak-maya sevketti.

    Amerika, İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci demokratik devletlerin utanmaz şekilde demokratik değerlerle ve insan haklarıyla söz ebeliği yapmaları ne kadar gülünç ve tiksindirici bir şeydir.! Çünkü, aynı zamanda bu devletler insanî ve ahlâkî değerlerin tamamını ayaklar altında eziyorlar, insan haklarının tümünü çiğniyorlar, daha doğrusu insanların kanlarını haksızca akıtıyorlar.

    İşte Filistin, Güneydoğu Asya, Latin Amerika, Siyah Afrika ve Güney Afrika onların suratlarına çarpılacak en iyi delillerdir. Bunlar, o sömürgeci demokratik devletlerin ne kadar yalancı, aldatıcı ve doğrusu ne kadar utanmaz ve yüzsüz olduklarını açıkça gösteriyor...

    Şahsî hürriyet düşüncesine gelince; o, demokratik memleketlerdeki toplumları hayvanlardan alçak toplumlara çevirdi. Ve o toplumları hayvanların ulaşamadığı pis ve çirkin bir seviyeye ulaştırdı. Allah’ü Teâlâ'nın şu sözü ne kadar doğrudur:

    "Heva ve hevesini (kendi istek ve arzularını) kendisine ilâh edineni gördün mü? Sen mi onun vekili (veya savunucusu) olacaksın? Yoksa onların çoğunu (söz) işitiyorlar veya akıllarını kullanırlar mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidirler, daha doğrusu onlar (gittikleri) yol bakımından daha şaşkın (ve sapıktır)lar." (Furkan Suresi: 25/43-44)

    Nitekim demokratik toplumlarda, o demokratik ülkelerin parlamentolarında çıkartılan kanunlar vasıtasıyla cinsel ilişkiler su içmek gibi tam serbest oldu ve kiliseler de bu kanunları onayladılar. Bu kanunlar, cinsel ilişkileri serbest bıraktığı gibi on sekiz yaşına ulaşan erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkileri de tamamen serbest kıldı. Ne devlet ne de ebeveynleri (anne ve babaları) bu cinsî ilişkileri engellemek için herhangi bir otoriteye sahip değildirler.

    Yine onlar; normal cinsel ilişkilerin serbestliği için kanun çıkartmakla yetinmediler, anormal ve sapık cinsel ilişkilerin serbestliği için de kanunlar çıkarttılar. Hatta bazı demokratik memleketler, sapık olanlar arasında evliliğe de müsaade ettiler. Erkeğin erkekle, kadının kadınla evlenmesini normal gördüler...

    Bu nedenle, sokaklarda, caddelerde, parklarda, otobüslerde ve diğer ulaşım araçlarında genç erkek ve kızlar öpüşürken, birbirlerine sarılırken, okşarken ve buna benzer şeyler yaparken görmek tabii ve normal görüntülerden oldu. Hatta bunlar kim-senin dikkatini çekmeksizin ve garipsenmeksizin cereyan ediyor. Çünkü, böyle şeyler onlar katında normal ve tabii işlerden sayılmaktadır. Aynı şe-kilde yazın, kadınların güneşli günleri fırsat bilip parklarda ancak en mahrem yerlerini (ayıplarını) örtecek bir yaprak dışında, anadan üryan uzan-maları tabii durumlardan oldu. Yine yazın, kadınların yarı çıplak olarak sokaklarda yürümeleri de normal ve tabii hallerden oldu.

    Nitekim, sapık ve garip cinsel ilişkiler bu aşağıya yuvarlanmış demokratik toplumları dol-durmuştur. Zira, erkekler arasında ve kadınlar arasında homoseksüellik çoğaldı. Hayvanlarla cinsel ilişkiler de çoğaldı. Aynı vakitte bir kaç erkek ve kadın arasında cinsel ilişkiler de çoğaldı. İşte bunun benzeri ilişkiler hayvanların ahırlarında bile bulunmuyor!...

    Bir Amerikan gazetesinde bir istatistik yayınlandı. Orada deniliyordu ki: Amerika'da aralarında evliliklerin yasal olarak tanınmasını ve sapık olmayan kişilerin elde ettikleri hakların ken-dilerine de verilmesini isteyen 25 milyon sapık kişi vardır. Yine, bir gazete; Amerika'da bir milyon kişinin anneleri, kızları ve kız kardeşleri gibi yakın akrabalarıyla cinsel ilişkiler kurduklarını haber verdi.

    İşte bu hayvansal serbestlikten, cinsel iliş-kilerden, cinsel hasta-lıkların ve onların en şiddetlisi olan Aids has-talığının yayılması neti-cesine varıldı. Yine bun-dan dolayı zina çocukları çoğaldı. Bir gazete; İn-gilizlerin %75'nin met-res hayatı (yani zina) çocukları olduğuna dair bir haber verdi.

    Bu toplumlarda, aile parçalandı. Babalar, anneler ve çocukları, kardeşler ve kız kardeşler arasında; saygı, sevgi, merhamet kayboldu. Hatta, yaşları ilerlemiş, on-larca daha doğrusu yüzlerce erkek ve kadının sokaklarda yürüdüklerini ve beraberlerindeki köpekleri dost edinerek, parklarda dolaşmayı tercih ettiklerini görmek doğal işlerden oldu. Öyle ki, o köpekler onların meskenlerine, yemeklerine, hatta yataklarına ortak oldular. Onların yalnız-lıklarında onları teselli eden tek şey köpekleri oldu. Zira, onlardan her birisi yalnız yaşıyor ve kendisini teselli eden bir şey yoktur. Çünkü, köpekten başka kendileriyle beraber oturacak ve onlara yakın olacak, dost olacak kişiler olmaksızın yalnız başlarına yaşar duruma düştüler.

    İşte bunlar, demokrasinin değerlerinin türettiği ve durmadan şarkısı söylenilen o genel hürriyetlerin meyvelerinden birer örneklerdir. Bu hürriyetler, demokrasi düşüncesinin bir yüzüdür. İşte onunla övünüyorlar, dünya onların o çirkin yüzüne ortak olsun diye ona çağırıyorlar ve onu dünyaya götürmeye çalışıyorlar. Bu hürriyetler bir şeye delâlet edeceklerse onlar ancak; demokrasinin bozukluğunun ne kadar büyük olduğuna, çürüklüğüne ve pis kokusuna delâlet ederler.


    Özetle;

    1-Şahsi hürriyet yularının serbestliğinden dolayı demokratik batı toplumlarının yuvarlandıkları ve içine düştükleri derecenin hayvan topluluklarının dahi ulaşmadığı aşağılık bir derece olduğunun gayet açık görülmesine rağmen…

    2-Demokratik batının sömürgeciliğinin dünyanın başına getirdiği felâket ve musibetler, sömürülen halkların geri bırakılmasına, mallarının çalınmasına, servetlerini alınıp götürülmesine, bu halkları fakir olarak bırakılmasına ve onların zelil hale getirilmesine rağmen…

    3-Demokrasinin gerçek manasıyla beraber uygulanmaya kabiliyetli olmayışına, tevil edildikten sonra tevil edilmiş manasıyla beraber de vakıaya uymadığı gibi vakıada hiç uygulanmıyor oluşuna rağmen…

    4- “Demokraside parlamento genel iradeyi temsil eder, halk topluluklarının genel iradeleri için siyasî varlığı meydana getirir ve çoğunluğun görüşünü temsil eder, milletvekillerinin oylarının çoğunluğuyla belirlenen kanun ve kararlar halkın çoğunluğunun iradesini açığa çıkartır, idareciler halk çoğunluğuyla seçilir ve otoritelerini halktan elde ederler vb…” demokrat kişilerin söyledikleri sözlerin yalan, saptırma olmasına rağmen…

    5- Bir memlekette parlamentoda çoğunluğu elde edebilecek büyük partiler olmadığında yönetimle ve idarecilerle ilgili demokratik düzendeki belirgin kötülüklere rağmen…

    Evet tüm bu saydığımız ve saymadığımız nice bozukluklarına rağmen ne yazık ki kafir batı, Müslümanların memleketlerinde bozuk demokratik fikirler için bir pazar oluşturabilmiştir.

    Burada üzerinde durulması gereken konulardan bir taneside şudur: Acaba kâfir batı, İslâm ahkâmıyla ilgisi olmayan ve küfür olan demokratik fikirleri için İslâm memleketlerinde nasıl bir pazar kurabildi?

    Bu sorunun cevabı şöyledir: İslâm'a ve Müslümanlara şiddetli düşmanlık yapan, İslâm'a ve Müslümanlara karşı ciğerlerini yıpratan buğz ve çirkin kini taşıyan kâfir Avrupa devletleri, müslümanların gücünün sırrının İslâm olduğunu idrak ettikten sonra -çünkü, müslümanlardaki büyük kuvvetin kaynağı İslâm Akidesidir- misyonerlik ve kültürel saldırıyla İslâm dünyasına saldırmak için cehennemî planlar çizmişlerdi. Bu saldırılarla kendi kültürlerini, fikirlerini -ki demokrasi de ondandır- hadaretini (hayat hakkında mefhumlarını) ve hayata bakış açılarını yaymaya ve müslümanları da bu şeylere davet etmeye başladılar. Ta ki, müslümanlar bunları kendi düşünceleri için esas olarak kabul etsinler. Böylece, bu fikirler müslümanları İslâm'dan saptırsın, onları İslamla kayıtlı olmaktan, onun ahkâmını uygulamaya bağlılıktan uzaklaştırsın ki, Hilâfet Devleti olan İslâm Devleti'ni yok etme işi kolaylaşsın ve daha sonra da İslâm'ın ve ahkâmının uygulanması hayattan, devletten ve toplumdan tamamen uzaklaştırılıp yok edilsin. Böylece Müslümanlar, Avrupa’nın küfür fikirleri, düzenleri ve kanunlarını alsınlar ve İslâm yerine onları uygulamaya başlasınlar ve yürürlüğe koysunlar. Ta ki Müslümanlar İslâm'dan uzaklaşsınlar ve böylece onlar Müslümanlara hakim olma imkânı elde etsinler. Allahü Teâlâ ne kadar doğru söylüyor:

    "Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudiler ve Hıristiyanlar senden razı olmazlar. De ki; Hidayet (doğru yol) Allah'ın hidayetidir (Allah'ın dini olan İslâm'dır). Sana gelen ilimden sonra eğer onların ar-zularına uyacak olursan, senin için Allah yanında ne bir dost ne de bir yardımcı olur." (Bakara Suresi: 2/120)

    On dokuzuncu yüzyılın yarısında Osmanlı Devleti'nin son günlerinde Müslümanların fikrî ve siyasî gerilemesinin arttığı vakitte, o misyonerlik ve kültürel saldırılar daha da şiddetlenmiştir. Aynı vakitte kuvvetler dengesi, Avrupa devletleri lehine değişmişti. Çünkü, Avrupa’da fikrî ve endüstri devrimler gerçekleşti. İlmî icat ve keşifler ortaya çıkartıldı. Bu sebeple, Avrupa yükselme ve ilerleme yolunda hızlı adımlarla yürümeye başlamıştı. Halbuki Osmanlı Devleti, donukluk içerisinde kaldı ve her gün zaaf üstüne zaafla karşılaşmaktaydı. Bu durum, batı fikirleri ve düzenlerinin Müslüman memleketlerine girmesine yol açtı.

    Avrupa devletleri, İslâm beldelerine kültürel ve misyonerlik saldırılarında İslâm'ın şanını ve değerini aşağılamak, ahkâmını kötülemek, Müslümanların ona (İslâm'a) güvenini sarsmak, Müslümanları İslâm'dan nefret ettirmek için, İslâm'ı onların geri kalmalarının ve aşağıya doğru yuvarlanmalarının sebebi olarak göstermek, aynı zamanda da batıyı ve kültürünü de yüceltmek, fikirlerinin ve demokratik düzeninin değerini yük-seltmek, batı kanunları ve nizamlarını büyük gösterip övmek üsluplarını benimsiyorlardı.

    Yine batı devletleri bu saldırılarında, saptırma ve şaşırtma üsluplarına dayanıyorlardı. Nitekim (batı) kendi düşüncesinin ve kültürünün, İslâm düşüncesi ve kültürü ile çelişmediğini, çünkü batı düşüncesinin İslâm'dan alındığı, batı kanun ve nizamlarının İslâm hükümleriyle uygun olduğu yalan ve iftiralarıyla Müslümanları vehme (şüpheye) düşürdüler.

    Demokrasi fikirlerine ve demokrasi düzenine İslâm sıfatını izafe ettiler. "Demokrasi ve demokratik fikirleri İslâm'a aykırı değildir, onunla çelişmez, tersine demokrasi İslâm'dandır. Çünkü o, şûranın ta kendisidir. O aynı anda marufu emretmek, münkeri nehyetmek ve idarecileri hesaba çekmektir" şeklinde fikirlerini Müslümanlar arasında yaydılar. İşte bu yalan ve saptırma dolu iddialar, Müslümanları büyük şekilde etkiledi. Öyle ki, bu durum batı fikirleri ve kültürünün Müslümanlara tahakküm etmesine yol açtı.

    Yine bu durum, batıl kanun ve düzenlerinin bir kısmının Osmanlı Devleti'nin son günlerinde alınmasına ve Hilâfet Devleti yıkıldıktan sonra da batılı nizamlar ve kanunların çoğunun alınmasına yol açtı.

    Nitekim bu durum veya böyle yalan iddialar, kültürlü kesimi, siyaset adamlarını, hatta İslâm kültürünü taşıyanları, Müslümanların toplu-luklarını ve İslâm Davetini yüklenenlerin bir kıs-mını dahi etkiledi.

    Kültürlü kesime gelince; bunların çoğu batı kültüründen etkilendiler. Çünkü, ister batıda okuyanlardan olsun ister ise İslâm beldelerinde okuyanlardan olsun; onlar, batı kültürü esası üzerine eğitim gördüler. Çünkü, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bütün ülkelerde eğitim ve öğretim programları batı felsefesi ve batının hayata bakış açısı esası üzerine konuldu. Hatta, bir çok kültürlü kişi, batı kültürünü güzel görmeye başladılar. Daha da ileri giderek ona adeta aşık olup Batıyı yüceltmeye başladılar. Bunun yanı sıra İslam, batı kültürü, kanunları ve nizamlarıyla çeliştiğinde İslâm kültürü ve ahkâmını çirkin görmeye başladılar. Üstelik onlar, İslâm'dan, kâfir Avrupalıların nefret ettikleri gibi nefret etmeye, kâfir Avrupalıların İslâm'a saldırdıkları gibi onlar da, İslâm'a, kültürüne, ahkâmına ve nizamlarına alçak düşmanlıkla saldırmaya başladılar. Öyle ki, bu kültürlü kesim adeta batının fikirleri ve düzen-lerinin yücelmesi ve İslâm düşüncesinin değeri ve şanını düşürmek için batının birer propaganda hoparlörleri oldular.

    Siyaset adamları ise; batıya ve nizamına tam teslim oldular. Kendilerini batıya tamamen bağladılar. Batıyı kendi bakışlarının kıblesi kıldılar. Ondan yardım istediler ve ona dayandılar. Onun bakış açısı ile hareket ettiler ve onun bakış açısına dayanarak konuştular. Kendi kendilerini batının kanunları ve nizamları için birer bekçiler ve batı çıkarlarını korumak, entrikalarını yerine getirmek için ücretsiz (kendiliğinden boyun eğen) birer hizmetçiler kıldılar. Bu adamlar, Allah'a ve Resulü'ne düşmanlığı ilân ettiler. Siyasî İslâm'a daveti samimi olarak yüklenenlere karşı savaş açtılar. Hilâfetin kurulmasını ve Allah'ın indirdikleriyle hükmetmenin tekrar gelmesini engellemek için bütün güçlerini kullanmaya başladılar. Allah onları kahretsin! Ne kadar çok yalanlıyorlar ve iftira ediyorlar.

    İslâm kültürünü taşıyanlara gelince; bunlar, İslâm'ı berrak bir şekilde anlamadıkları ve şerî ahkâmının hakikatını, batı kültürü, fikirleri ve nizamlarının gerçeğini, batı fikirleri ve bakış açısının İslâm akidesiyle, ahkâmıyla, düşünce tar-zıyla ve bakış açısıyla ne kadar çeliştiğini idrak edemedikleri için bu duruma düştüler. (Demokratik fikirler ve demokratik düzen, kendilerini etkiledi.)

    Şöyle ki: İslâm'ı ve ahkâmını anlama konusunda Müslümanların zihinlerinde şiddetli zaaflık meydana geldi ve İslâm Şeriatı’nı topluma uygulamakla ilgili anlayışta yanılma olduğu için bu duruma uğradılar. Bu nedenle İslâm, nasslarının taşımadığı manalarla tefsir edilmeye (açıklanmaya) başlandı. Hakim olan şartları İslâm ahkâmına uygun bir şekilde değiştirmek için değil de İslâm ahkâmı, hakim şartlara uydurulmak için tevil edilmeye başlandı. Öyle ki kişiler, şeriattan bir senedi (dayanağı) olmayan veya senedi (dayanağı) zayıf olan hükümleri benimsediler. Bunu da; "Zamanın değişmesiyle ahkâmın değişmesi inkâr edilmez" diye ortaya attıkları yanlış kaideyi delil getirerek yaptılar.

    İslâm'ın tevili herkesçe yapılmaya başlandı ki, her mezhebe, her fikre ve her ideolojiye uysun, velev ki İslâm ahkâmına ve bakış açısına aykırı olsa da.. Nitekim dediler ki; "Batı hadareti ve fikirleri, İslâm hadaretiyle ve ahkâmıyla hiç çelişmez. Çünkü, onlar İslâm hadaretinden alınmıştır." Ve yine dediler ki; "Yönetimle ilgili demokratik sistem ve ekonomiyle ilgili kapitalist sistem, İslâm ahkâmıyla çelişmez." Halbuki bu iki sistemin gerçeği, onların birer küfür sistemi olmalarıdır. Ve yine dediler ki; "Demokrasi İslâm'dan, genel hürriyetler de İslâm'dandır." Halbuki bunlar tamamen İslâm'la çelişmektedir.

    Böylelikle tıp, eczacılık, mühendislik, kimya, ziraat ve sanayi ilimleri, trafik kuralları, ulaşım sistemleri vb.. gibi İslâm'la çelişmediği müddetçe Müslümanlar için alınması caiz olan ilimler ile akait ve şerî ahkâmla alâkalı olan ve Müslümanlar için alınması caiz olmayan ilimler ve fikirler arasında karıştırma yaptılar. Zira, akideyle ve şerî ahkâmla ilgili fikirler ancak, Resullullah (S.A.V)'in beraberinde getirdiği Kitap, Sünnet; Kitabın ve Sünnettin gösterdiği şerî kıyas ve icmâ-ı sahabeden alınır. Bunların dışından hiç bir fikrin ve ahkâmın alınması caiz değildir.

    İşte böylece kâfir batı; düşüncesini, bakış açısını, demokratik sisteminin fikirlerini, ekonomik nizamının fikirlerini ve genel hürriyetlerle ilgili fikirlerini Müslümanların yaşadıkları memleketlerin piyasasına sürebilmiştir.
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş