Video HTŞ Şer'i Yetkililerinden Yahya Bin Tahir Fergali'nin İdlib Hakkında Harici ve Aşırıların Şüphelerini Açıkladığı Münazara Videosu

Abdullah el Hanbeli

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
HTŞ Şer'i yetkililerinden Yahya Bin Tahir Fergali'nin İdlib hakkında Harici ve Aşırıların şüpheleri ile ilgili münazara videosunun tercüme özeti :

1. Bölüm

Soru: Bazı kimseler cihat etmek istiyorlar ancak bazı şüpheleri bulunmakta. Bu şüphelerden bazıları HTŞ gerçekten müslüman mı ve şeriatın ikamesini istiyor mu? Şeriatın ikame meselesini biraz açar mısınız? Şeriatın ikame edilmesinin esasları nelerdir? İnsanlar özgür bölgelerde sigara içildiğini, sakal bırakılmadığını veya örneğin araçlarda müzik çalarak gidildiğini ve bazı kadınların giyimlerinin tesettüre uygun olmadığını söylüyorlar. Bütün bunlar HTŞ'nin şeriatı ikame etmediğinin bir delili sayılabilir mi ?

Cevap :

Elhamdulillah Vessalatu Vessalamu Ala Rasulillah

Buna benzer sorulara cevap vermeye çalışırken göz önünde bulundurmamız gereken bazı şeyler vardır. Örneğin ben ülkemden cihad etmek için çıktım. Tabii Mısır'da yaşarken bazı problemlerim vardı. Bunun üzerine Sudan'a gittim. Burada bir müddet kaldıktan sonra Türkiye'ye gittim. Orada da bir müddet kaldıktan sonra, ki Türkiye Mısırlılara oturma izni veriyor, orada dilediğim kadar kalabilirdim. Ben uluslararası geçerli diplomaya sahip bir fizik öğretmeniyim. Mısır'dayken de görev yaptığım devlet okulunda fizik bölümü başkanıydım. Mısır'da iki eşim ve çocuklarım var. Ben bu durumdayken şeriatın hakim kılınması maksadının dışında hangi amaçla buraya gelmiş olabilirim? Başka hangi ulvi gaye için canımı ortaya koyabilirim? Başka bir sebep için neden ailemden, işimden gücümden ve vatanımdan vazgeçebilirim? Şam topraklarında durumu bana benzeyen birçok muhacir mücahit var. Bütün bu muhacir mücahitler günlerden bir gün cihatlarının ve savaşlarının Allah'ın kelimesini yüceltmek dışında ittifak ile küfür olduğuna iman ettikleri demokrasinin yüceltilmesi için olduğunu hissederlerse zaten kendiliklerinden bu mücadeleyi terkederler. Çünkü demokrasi, halkın sözünü yüce Allah'ın sözünün önüne geçirmektir ve her kim yüce Allah'ın sözünün üzerine söz söylerse küfre girmiş olur. İbn Kesir (rahimehullah) şöyle diyor: "Kim ki peygamberlerin sonuncusu Muhammed (s.a.v.)'e indirilen ile hükmetmezse, bunun dışındaki kanunlarla muhakeme olursa küfre girer." Tevrat ve İncil'le hükmeden kişi küfre gireceğine göre Yasık (Cengizhan'ın yasaları) ile hükmedenin durumu nice olur. Cengizhan'ın bu kanunları günümüzdeki demokratik sistemlerin ortaya koyduğu kanunlardan belki de daha iyiydi. İbn Kesir (rahimehullah): "Kim bunu yaparsa icma ile küfre girmiş olur." der. Bu hususta biliyorsunuz birçok ayet var: "Yoksa cahiliyye hükmünü mü istiyorlar? (Maide, 50) "Hayır Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık konusunda seni hakem kılıp..." (Nisa 65), "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse..." (Maide, 44) Şimdi soru şu, demokrasiyi doğru buluyorsak ve Türkiye'de yaşama imkanımız da varken neden ülkemizi bırakıp Şam topraklarına gelelim. Veya Sudan'da Ömer el-Beşir döneminde hükümler İslam'a oldukça yakınken orada yaşamayı tercih etmeyip Şam topraklarına gelerek canımızı neden demokrasinin yücelmesi için verelim? Burada olduğumuz süre içerisinde her an ölümle karşı karşıya geliyoruz. Daha geçenlerde Han Şeyhun yakınlarındayken yanımıza bir roket düştü, bir kardeşimiz şehit olup bir kardeşimiz yaralandı. Bütün bu yaşadıklarımız demokrasiyi hakim kılmak için olabilir mi? Akıllı hiç kimse böyle bir şeyi iddia edemez. Şam topraklarında Allah'ın fazlı ile çeşitli ülkelerden muhacir mücahitler yüce Allah'ın şeriatını ikame etmek için gelmiş bulunmakta. Ancak bizler şeriat derken tabii ki Adnani'nin ve Bağdadi'nin şeriatından bahsetmiyoruz. Bu nokta gerçekten çok önemli. Bazı kimselerin zihnindeki şeriat tasavvuru Muhammed (s.a.v.)'e gelen, halef-selef ilim ehlinin anladığı şeriat anlayışı değil. Ehli Sünnet Vel Cemaat'i Harici ve Mürcie gibi bidat ve heva ehli topluluklardan ayıran en önemli fark Kitab'ı ve sünneti selefi salihinin anlayışı üzerine uygulamalarıdır. Nebi (s.a.v.) ümmetinin yetmişüç fırkaya bölüneceğini, biri hariç diğerlerinin cehennemde olduklarını bildirmiştir.

Bu hadisi zikrederken Rasuli Ekrem efendimiz (a.s.) "Benim olduğum yol üzere olanlar" demiyor, "Ben ve ashabımın üzere olduğu yolda olanlar" diye buyuruyor.

Ehli Sünnet Vel Cemaat'i bidat ehli topluluklardan ayıran en önemli husus Kitab'ı ve sünneti, selefi salihinin anlayışı üzerine tatbik etmeleridir. Fakat birisi zihninde bir meseleyle geliyor, bize Kur'an'dan ve sünnetten delil getirdiğini söylüyor ancak getirdiği delil, delil değil. Hakikatte Kur'an'ı ve sünneti anlaması gerektiği şekilde anlamıyor, sonra da kendi katındaki bu sözle bizim hakkımızda şeriatı ikame etmediğimiz şeklinde hüküm veriyor. Bilakis biz eğer bu tür kimselerin batıl olduğunu bildiğimiz şeriat anlayışlarını uygulamış olsak İslam'ı bozan bir yola girmiş oluruz. İbn Kayyım (rahimehullah) İlamu'l Muvakiin kitabında şöyle diyor: "Eğer had cezası hamile ve emziren kadından, çok sıcaklarda ve çok soğuklarda erteleniyorsa bu erteleme belirli bir maslahata binaendir." Düşünün ki ortada suçlu hamile bir kadın var ve bu kadının cezası taşlanmak veya kırbaçlanmak, ancak bu hüküm erteleniyor. Çünkü karnındaki bebek ölebilir veyahut annesini emen bebek beslenemeyebilir. Gördüğünüz gibi şahsi maslahat için suçu sabit olan bir kimseden ceza ertelenebiliyor. Eğer şahısların maslahatı için hadler ertelenebiliyorsa İslam'ın bizatihi kendi maslahatı için bu cezaların ertelenmesi evla değil midir? Bir cezanın uygulanması İslam ümmetine zarar getirecekse bu cezanın ertelenmesi caiz olur. İbn Kayyım bu hükmü hevasından uydurmamış, bilakis hadisleri selefi salihinin anlayışı doğrultusunda fehmederek bu hükme ulaşmıştır. Daha önceki oturumlarda bu mesele hakkında bir örnek vermiştik, Nebi (s.a.v.) Ali (r.a.)'ı zina eden bir kadına celd cezası uygulamak üzere göndermiş, Ali (r.a.) kadını gördüğünde onun yeni doğum yaptığını (bedenen güçsüz olduğunu) farketti. Eğer had cezasını uygularsa kadının öleceğini düşündü. Peygamber (a.s.)'e dönerek olanları haber verdi ve "Eğer ona celd cezası uygularsam öleceğinden korktum." dedi. Rasulullah, "İyi ettin." demiştir. Kadın, yeni doğum yapmış olması sebebiyle cezası ertelendi. Gördüğünüz gibi zinakar bir kadının çıkarına olarak had cezası ertelenebiliyor.
Yine Ebu Davud'un rivayet ettiği ve Albani'nin doğruladığı bir hadise göre Nebi (s.a.) savaşta el kesme cezasının uygulanmasından men etmiştir. Bazı ilim ehli bu hadisi genelleştirerek savaş sırasında had cezalarının uygulanmayacağını belirtmiştir. Çünkü savaşta had cezalarını uygularsak bazı kalkışmalar olabilir. Veya hakkında had cezası verilen kişi düşman safına geçebilir ve bu durum fesada yol açabilir. İşte bu sebeple hadler ertelenebilir. Kimisi, hadisi zayıf bulduğu için hadlerin ertelenmesi meselesini sadece savaşlarda el kesmemek ile sınırlı görürken bazısı da bunu genelleştiriyor. Ancak her iki tarafta bunu karşı tarafı tekfir edecek bir mesele olarak görmüyor. Hepsi de had cezasının uygulanmasının ümmetin maslahatına olmayacaksa -ki maslahatlar kendi içinde değerlendirilir- ve unutmayalım ki en önemli maslahat dinin kendisidir. Böylelikle laik ülkelerde olduğu gibi biz şundan veya bundan çekindiğimiz için şeriatı ve hadleri uygulamıyoruz diyen ve böylece her şeyi terkederek işi sulandırmaya çalışanlara da yol vermeyelim.
Gözetilecek ilk maslahat din maslahatıdır. Bugün bazı hadlerin ertelenmesi dinin maslahatındandır. Kaldı ki biz; hükümleri değiştirmiyor, yalnızca erteliyoruz. Diğer devletlerse hükümleri değiştiriyor. Örneğin biz zina cezasını uyguluyoruz. Evli veya bekar, eğer ki şahitler veyahut ortada bir itiraf varsa zina cezasını uyguluyoruz. Hatta birçok kez de uyguladık. İçki içenin, riddet suçu işleyenin de şartlar sağlandıktan sonra had cezaları bu topraklarda ikame edildi.
 

Abdullah el Hanbeli

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
HTŞ Şer'i yetkililerinden Yahya Bin Tahir Fergali'nin İdlib hakkında Harici ve Aşırıların şüpheleri ile ilgili münazara videosunun tercüme özeti

2.Bölüm

Soru: Fakat bazıları had cezalarını ertelemenin sadece savaş sırasında olduğunu söylüyor?

Cevap: Bu illetli (sebep-sonuç ilişkili) bir hadistir. Bazı ilim ehli bu hadisi sadece savaş esnası ile sınırlı tutarken diğerleri genelleştiriyor. Ki genelleştiren alimlerin arasında İbn Kayyım ve İbn Teymiyye de var. Belli bir maslahat için cezanın ertelenmesinden bahsediyorsak dediğimiz gibi bu illetli bir hadistir. (Sebep-sonuç ilişkili)

Bizim durumumuza gelirsek, bugün özgürleştirilmiş bölgelerin üzerinde uçan Rus uçaklarını duymuşsunuzdur, dün de uçuyorlardı. Dünden önceki gün de uçaklar üzerimizdeydi. Günümüzdeki savaş eski savaşlardan çok farklı. Eskiden olduğu gibi sadece orduların karşılaştığı savaşlar söz konusu değil. Uçaklar bizi neredeyse her gün vuruyor.

Daha önceki savaşlarda ordular savaş alanına ulaşmak için bir ay yolculuk yapıyordu, Rasulullah (a.s.) Tebük seferine çıktığında yolculuğu bir ay sürdü. Geçirilen bu süre de elbette gazveden sayılmaktadır. Ancak bu süre içerisinde onları ne uçak ne de havan vuruyordu. Bizim ise her gün üstümüzde uçaklar uçuyor, özgür bölgelerdeki herhangi bir kişi bir çip atarak veya Ruslarla irtibata geçerek mücahitlerin yerleri hakkında bilgi verebilir. Sonra da onların bölgelerine kaçarak yaşamına orada pekala devam edebilir. Ki bu bahsettiğim şeyler varsayım değil yaşanmış olaylardır. Şu halde bizim savaş halinde olmadığımızı söyleyemeyiz. Bilakis biz savaş halindeyiz, çünkü günlük olarak uçaklar üzerimizde uçmakta. Aksini iddia eden kişi savaşın ne olduğunu bilmeyen bir cahildir.

Bizler bugün, savaş için beldesinden çıkıp kimi zaman savaş bölgesine ulaşmak için dört ay yolculuk yapan sahabelerden daha fazla savaşın içindeyiz. Bizde savaş gece-gündüz demeden devam ediyor. Düşmanın silahı şu an bulunduğumuz noktayı vurabilecek kapasitede. Öyleyse hadiste bahsedilen bu illet bizim için de geçerli.
Bu hadisin sadece savaş zamanıyla sınırlı tutulması gerektiğini bildiren ilim ehli de vardır. Aralarında İbn Teymiyye'nin de olduğu bazı ilim ehli ise hadisteki illetin genelleştirilebileceğini ve dinin maslahatınaysa had cezasının ertelenebileceğini belirtmişlerdir. Burada herhangi bir sorun yok. Yeni doğum yapmış kadın örneğinde olduğu gibi... Bir savaş yok; ancak had cezası erteleniyor. Ali (r.a) had cezasını erteliyor, neden? Kadının maslahatına erteliyor.

İsmini vermek istemediğim bir köyde mahkeme bazı kimseler hakkında eşkiyalık suçundan dolayı ceza verdi. Mahkeme temkin sahibi olduktan sonra cezaların infaz edilmesi yönünde karar almıştı. Bunun üzerine o köy halkı bu mahkemeye karşı ayaklandı ve neredeyse bütün mücahitleri o bölgeden çıkartacaklardı. Bu köy halkı başkaldırılarının şeriata karşı olmadığını aksine hüküm veren kadıların ehliyet sahibi olmadığını düşünüyorlardı. Tabii şeytan onları bu konuda aldatıyordu. Sonunda mücahitleri o bölgeden çıkardılar ve rejime, gel burayı teslim al, dediler. Bizim bu bölgede kalıp gücümüz nispetinde şer'i hükümlerle hükmetmemiz mi daha uygun yoksa gücümüzün yetmediği işlere kalkışmamızın sonucunda böyle bir yeri Nusayri rejimine bırakmamız mı daha uygun olur? İnsanların bu tip durumları akıllıca düşünmeleri gerekiyor. El kesme örneğinde bahsettiğimiz gibi biz şu anda savaş durumundayız. Her an uçaklar tarafından tehdit altındayız. Böyle ölçüsüz işler yaptığınızda bu insanlar mahkemelerin, hapishanelerin, kısacası mücahitlere ait mekanları düşmana bildirerek buraların vurulmasını sağlayabilirler.

Aksine, savaşta olduğum halde el kesme cezasını uygularsam ve yukarda saydığım sonuçlara sebebiyet verirsem şeriata göre hükmetmemiş olurum. Bu durumda sapkın Adnani ve Bağdadi'nin şeriatına göre hükmetmiş olurum ki bu sapkın topluluk hem dünyalarını hem ahiretlerini mahvettiler. Bu sapkın topluluk dünyalarından önce dinlerine zarar verdiler. Onların şeriat anlayışında toplumun maslahatları ve mefsedetleri dikkate alınmaz.

Oysa şeriatın amacı maslahatı çoğaltıp mefsedeti en aza indirerek sonuç almaktır. Şeriatın geliş gayesi budur. İzz bin Abdüsselam ve birçok ilim ehlinin anlayışı da bu yöndedir. Tabii maslahatın zirve noktası din maslahatıdır. İslam'ın, Nebi (s.a.v.)'in ve ilim ehlinin işaret ettiği bu şer'i maslahatı, Adnani ve Bağdadi gibi haricileri memnun etmek için gözetmeyelim mi? Ki Nebi (s.a.v.) hariciler hakkında, "Onları öldürün, onların öldürülmesinde kıyamet günü sizin için ecir vardır." buyurmuştur. Onlar gibi davranırsam şeriata uymamış olurum. Buraya kadar anlattıklarım şeriatın ikamesi mefhumunun daha iyi anlaşılması için bir girişti.

Verdiğiniz örneklere gelince, bu sorular gerçekten garip sorular. Bu sorular, soranın dar görüşlülüğüne işaret etmektedir. Öncelikle, sigara elbette haramdır, sigara içene karşı iyliği emredip kötülükten sakındırmak vacip ve farzı kifayedir. Bunu yapan yeteri kadar insan varsa geriye kalan insanlardan bu sorumluluk düşer. Bunu yapan yeterli insan yoksa tüm toplum günahkar olur.
Tabii sigaranın ittifak ile haram olmadığını da bu arada belirteyim. Bu hususu bilmeyenler için açıklamak istiyorum. Sigaranın haramlığına muhalefet edenler var. Sigaranın zararlarının tam olarak bilinmediği dönemlerde bu muhalefet makul sayılabilirdi ancak günümüzde sigaranın birçok zararı ispat edilmiş durumda. Bu sebeple sigaranın haramlığına muhalefet eden kimsenin bu muhalefeti şaz (aykırı) kalmıştır.
Teberrüc (süslenmek) haramdır. Teberrücte de yine iyiliği emredip kötülükten alıkoyma sorumluluğu yerine getirilir. Müzik meselesi de aynı şekilde haram olmakla birlikte tıpkı sigara konusunda olduğu gibi -şaz olmakla beraber- ihtilaflı bir meseledir. Herhangi bir kişi, ben İbn Hazm'ın görüşüne uyuyorum ve müziği helal görüyorum derse bu kişiye 'sen kafirsin' mi diyeceğiz, bu kimseye kafir dersek İbn Hazm'a da kafir diyecek miyiz? Düşünün ki bir İslam devleti müzik konusunda İbn Hazm'ın görüşünü almış, biz bu devlete hatalı deriz. Fakat bu devletin küfre düştüğünü söylemeyiz. Çünkü şaz bile olsa ortada bir tevil, bir ihtilaf vardır. Müziğin haram olduğunu ve müziğin haramlığı hususundaki ihtilafın şaz bir ihtilaf olduğunu da belirtiriz.

Diyorsunuz ki, yollarda sigara satanlar var. Bugün için iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma konusundaki kudretimiz sınırlı. Siz diyorsunuz ki Rusya'da cihada gitmek isteyenler var fakat bu kimselerin HTŞ konusunda veya başkaca hususlarda şüpheleri var. Peki soruyorum, bu kimselere cihad Rusya'da da farz değil mi? Rusya ittifak ile küfür devleti değil mi? Rusya ittifak ile İslam ülkelerine saldırgan bir ülke değil mi? Peki şu halde Rusya'da bu kimselerin cihad etmesi gerekmez mi? Peki neden cihad etmiyorlar? Niçin Rusya'ya karşı ayaklanıp Rusya'yla bugün savaşmıyorlar? Ellerinin altında bıçakları yok mu? Niçin ellerine bıçaklarınızı alıp Rusların karşısına dikilmiyorsunuz dediğimizde cevapları, buna güç yetiremeyiz oluyor. Çünkü böyle bir mücadele şeklinde İslam'ın bir maslahatı olamaz. Onlara diyorum ki, evet siz haklısınız. Bu şekilde davranmakta bir fayda yoktur. Düşmana bu şekilde bir mücadele ile zarar vermek de söz konusu değildir. Herhangi bir polisi öldürdüğünde veya yaraladığında bunun düşmana herhangi bir zararı olmaz. İşte böyle düşündüğünüzde maslahat ve mefsedeti hesap etmiş olursunuz. Peki bu kardeşlerimiz kendileri bu hususta şer'i maslahatı gözetirken neden bizlerin de aynı şekilde şer'i maslahatı gözetmemizi anlayışla karşılamıyorlar? Ki böyle diyenler farzı ayn olan cihadı terketmiş durumdalar. Biz bugün insanları sigara içmekten men etsek bu insanlar bizlere karşı kalkışmada bulunurlar. Ki bugün Suriye halkının çoğunluğu sigara içmekte. Sigara içilmesi hususunda da şer'i fetvaya sahipler. Suriye'deki resmi makamların sigara konusunda verdikleri fetva geçmişten bu yana sigaranın haram değil mekruh olduğu yönündedir. Ve insanların çoğunluğu sigaranın haram olduğu konusunda ikna olmuş değiller.

Şeriatın ikame edilmesini istemeyen ve hata yapmamız için fırsat kollayan envai çeşit düşmanımıza rağmen çıkıp da sigaranın haram olduğunu ve sigara içenlerin şiddetle cezalandırılacağını söylersem onların ekmeğine yağ sürmüş olur ve şeriata da uygun davranmamış olurum. Kaldı ki insanların bize karşı kalkışması sadece Nusayri rejimini çağırmaktan ibaret de değildir. Aynı şekilde şeriatın uygulanmadığı Fırat Kalkanı bölgesinden de yardım isteyebilirler. Bildiğiniz gibi Fırat Kalkanı bölgesinde her ne kadar şeriatın ikame edilmesini isteyen gruplar da olsa sonuçta şeriat ile hükmedilmemekte.

Ben bugün kendimi bütün bu zorlukları karşılayacak kudrette görmüyorum. Belki de kudretimi takdir etme de hata ediyorum. Fakat bu yine de ictihadi bir durum olur, tekfir edilmeme gerekçe olamaz.
Başka bir meseleyi daha izah edeceğim size. Farzet ki ben sigaranın haram olduğunu bildiğim halde sigara içenlere karşı hiçbir itirazda bulunmuyorum. Böyle davransam dahi bu benim iyiliği emretme ve kötülüğü nehyetme konusunda kusurlu olduğumu gösterir. Çünkü ben sigaranın helal olduğunu belirten bir kanun yapmıyorum ki. Bizde böyle bir durum sözkonusu değil. Evet, sigaranın haram olduğunu kabul ediyoruz fakat şeriat, sigara satan bir dükkana gidip o kişinin sigaralarına el koyup onları imha etmek değildir.

Teberrüc konusunda da durum aynıdır. Rusya'da teberrüc burada olduğundan kat ve kat fazladır. Siz neden Rusya'da tebberüc yapan müslüman kadınlara iyiliği emredip kötülükten alıkoyma da bulunmuyorsunuz? Diyeceksiniz ki onların çoğunluğu kafir. Peki Rusya'da hiç teberrüc yapan müslüman kadın yok mu? Niçin onlara mani olmuyorsunuz? Elbette gücünüz yetmiyor, bunu biliyor ve kabul ediyorum. Çünkü buna zorlarsanız daha büyük zararların kapısını açacaksınız. Eğer iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma daha büyük zararlara yol açacaksa bu durumda bunu yerine getirmezsiniz. Biz bugün gücümüzü cihad farizasını yerine getirmek için daha öncelikli konulara ayırıyoruz. Şu durumda siz nasıl mazursanız biz de aynı şekilde mazuruz. Kaldı ki bizim bölgelerimizdeki teberrüc durumu Rusya'daki ile asla kıyaslanamaz. Teberrüc derken şunu belirteyim ki bizim bölgelerimizde saçı açık bir kadın göremezsiniz. Fakat Rusya'da bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bizde olan sadece bazı kadınların biraz dar giyinmesidir. Ve bu da kesinlikle çok azdır. Bütün bu verdiğimiz örneklerden bu sözlerin altı boş şeyler olduğu anlaşılıyor.

Dediniz ki yollarda müzik var. Biz müzik çalınmasına mani oluyoruz. Lakin buna tam manasıyla mani olma konusunda sayısal olarak aciziz. Bu acziyetimiz sigara içilmesinde örneğinde olduğu gibi insanların bize kalkışma ihtimalinden ötürü onları men etmememiz gibi değil. Veya teberrüc konusunda olduğu gibi de değil. Kaldı ki teberrüc konusunda da kadının durumu müdahale etmeyi gerektirecek bir ölçüdeyse ona müdahale ediyoruz. Bacılar gidip böyle bir kadına nasihatte bulunuyorlar.

Fakat müzik konusunda müziğin aleni çalındığı her yere müdahale edecek yeterlilikte adamımız yok. Şimdi düşünün ki bizim cepheleri tamamen kapatabilecek sayıda adamımız yokken iyiliği emretme ve kötülükten alıkoymak için nereden adam bulacağız. Elbette biz yine de iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma meslesinde gayret gösteriyoruz ancak bu mesele tamamen bizim sayısal gücümüze bağlıdır. Bir yerde müzik çalındığı haberi geldiğinde biz buraya gidip buna mani oluyoruz. Bizim davet merkezi isimli bir merkezimiz var ve bu şekilde müzik yayını yapanlar olduğunda bu yayını yapan kişiler çok az olmakla birlikte kendisine bu müzik yayınını durdurması öğütleniyor, hatta bazen güvenlik güçlerinin müzik aletleri, hoparlör vb. cihazlara el koyduğu da olmuştur. Kaldı ki ben bugüne kadar arabada hiç yüksek sesle müzik çalan birisine rastlamadım, görseydim de mani olurdum. Müziği önleme konusunda kudretimiz var ancak teberrüc ve sigara meselesi tam olarak bunun gibi değil.
 

Abdullah el Hanbeli

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
HTŞ Şer'i yetkililerinden Yahya Bin Tahir Fergali'nin İdlib hakkında Harici ve Aşırıların şüpheleri ile ilgili münazara videosunun tercüme özeti

3.Bölüm

Soru: Şüphesi olan müslümanlar şunu da belirtiyorlar, "Bizler başımızda tağutların olduğu ülkelerde yaşıyoruz, halbuki siz kendi bulunduğunuz bölgelerde güç sahibisiniz. Buna rağmen şeriatı istenilen ölçüde ikame etmiyorsunuz?"


Cevap: Bizim gücümüz de göreceli bir güçtür. Nebi (a.s.) Mekke'yi fethettiğinde gücünün zirvesine ulaşmış ve Kureyş kabilesine ve Araplara hükmeder olmuştu. Belirli ölçüde temkin (hükmetme gücü) elde etmişti. Bu durumda bile Rasulullah (s.a.v.) Aişe annemize şöyle buyurmuştur: "Eğer kavmin küfürden yeni çıkmış olmasaydı Kabe'yi yıkıp İbrahim (a.s.)'ın temelleri üzere yeniden inşa ederdim."

Peygamber (s.a.v.) Kabe'nin olması gereken en doğru şekilde olmadığını düşünüyor, bu sebeple Kabe'yi yıkıp Hz. İbrahim zamanındaki temeller üzerine yeniden inşaa etmek istiyordu. Fakat insanların Muhammed (s.a.v.) Kabe'yi değiştirdi demesinden ve insanların fitneye düşüp nefret etmesinden çekiniyordu. Temkin sahibiydi ama bu temkini de yine göreceli bir temkindi. Peygamber (s.a.v.) nifakın başı olduğu ve öldürülmeyi hak ettiği halde insanların "Muhammed ashabını öldürüyor" demesinden çekindiği için Abdullah b. Ubeyy b. Selül'ü öldürmemiştir. Burada Abdullah b. Ubeyy b. Selül'ün naslarla nifakın başı olduğu sabit olmasına rağmen öldürülmesinin getireceği zararlar daha fazla olduğu için öldürülmemiştir. Aynı şekilde, "Ey Muhammed, adil ol!" diyen kişinin durumu da buna benzerdir. Bu kişi de öldürülmeyi hak ettiği halde, yine Rasulullah (s.a.v.), Muhammed ashabını öldürüyor denilmesinden çekindiği için onu öldürmedi. Onu öldürmedi ve böylece fitne devam etti ve biz Hariciler hakkında konuşur olduk.
Ancak Rasulullah (s.a.v.)'in onu öldürmesinin meydana getireceği fitne, haricilerin günümüzdeki fitnesinden daha büyük olacağı için onu o gün öldürmedi. Çünkü insanlar Rasulullah (s.a.v.)'in krallar gibi davranarak arkadaşlarını öldürdüğünü düşünüp dine girmeyeceklerdi. Burada davet maslahatı yüzünden bir had cezası erteleniyor. İlim ehlinin bir kısmı Abdullah b. Ubeyy b. Selül'e Aişe annemize iftira sebebiyle had cezası uygulanması gerektiğini, ancak ona had cezası uygulamanın daha büyük fesada yol açacağından nifakı üzere bırakıldığını söylüyorlar. Yoksa, kendisine had cezası uygulanmaması, hak etmemiş olmasından dolayı değildir. Çünkü Kur'an'da Aişe annemize atılan iftira ile ilgili "İçlerinden (elebaşılık ederek) o günahın büyüğünü üstlenen için ise ağır bir azap vardır." (Nur 11) ayeti Abdullah b. Ubeyy b. Selül'ün had cezasını hak ettiğini ispat ediyor. Bazıları Abdullah b. Ubeyy b. Selül'e had cezası uygulanması gerektiğinin sabit olmadığını söyleseler de onların bu ihtilafları, şaz bir ihtilaftır. İlginçtir ki Abdullah b. Ubeyy b. Selül hakkında had cezası uygulanması gerektiğinin sabit olmadığını söyleyen ilim ehli tersi yönde görüş bildiren, had cezasının sabit olduğunu ancak maslahata binaen tehir edildiği yönünde görüş bildiren alimleri kınamıyorlar.

Temkin de tıpkı iman gibi derece derecedir. Her insan aynı derecede imana sahip midir? Örneğin, Hariciler bu noktada olaylara ya iman ya küfür olarak bakarlar. İmanda dereceler olduğunu gözetmezler, onlara göre eksik iman diye bir şey söz konusu değildir. Mürcieler de aynı şekilde ya iman ya küfür olduğunu, imanda dereceler olmadığını, eksik bir imanın olamayacağını söylerler. Aynı şekilde sadece acz ya da temkin vardır da diyemeyiz. Eksik temkin de olabilir. Biz mutlak bir temkine sahip olduğumuzu söyleyemeyiz, temkin sahibiyiz lakin sınırlı bir temkin sahibiyiz. Burayı yöneten güç olarak ben, sahip olduğum temkinin ölçüsünü takdir edebilecek durumdayım. Bu konuda ictihad ederim, eğer isabet edersem iki ecir alırım, hata edersem bir ecir alırım.

İşte biz böylece kontrol ettiğimiz bölgelerdeki temkinimizi tartarız ve ona göre bir siyaset belirleriz. Temkin meselesi, daha önce belirttiğim gibi mutlak temkin ya da acz ile sınırlı değildir. Bu hususta Nebi (s.a.v.)'in Kabe'yi yıkıp İbrahim (a.s.)'ın temelleri üzerine yeniden inşa etmek istemesine Kureyş'in küfürden yeni çıkmış olması sebebiyle gerçekleştirmediğini belirtmiştik. Sonra Abdullah b. Zübeyr iktidar olduğunda -ki kendisi mutlak müctehid olup ümmetin selef alimlerindendir- Kabe'yi yıkarak İbrahim (as)'ın temelleri üzerine yeniden inşaa etmiş ve "Mefsedet bitmiştir" buyurmuştur. Sonra Haccac b. Yusuf (Allah ona hak ettiği gibi muamele etsin), Abdullah b. Zübeyr'i öldürdüğünde Kabe'yi bir kez daha yıkarak tekrar eski temelleri üzerine bina etmiştir. Sonra Harun Reşid veya Abdülmelik b. Mervan (tam olarak hatırlayamıyorum), İmam Malik'e şöyle demiş: "Ben, Kabe'yi Abdullah b. Zübeyr'in yaptığı gibi İbrahim (a.s)'ın temelleri üzerine inşa etmek istiyorum", İmam Malik ise, "Hayır, bunu yapma." dedi. Neden? İnsanlar Abdullah b. Zübeyr'in yaptığını tartışmalı bulabilirler ancak İmam Malik üzerinde hiç kimsenin ihtilaf etmediği dört büyük imamdan birisidir. Ki peygamber (s.a.v.) İmam Malik'in gelişini ümmete müjdelemiştir. İmam Malik, Abdullah b. Zübeyr'in yaptığını doğru buluyordu ancak buna rağmen halifeye Kabe'yi -peygamber (s.a.v.)'in de işaret ettiği- İbrahim'in temelleri üzerine yeniden inşa etmemesini öğütlemiştir.

Kabe'nin kralların/yöneticilerin elinde oyuncak olmasını istemediği için böyle karar almıştır. İşte böylece maslahat ve mefsedeti gözetmiş oldu. Gördüğünüz üzere temkininin zirvesindeki İslam devletinin o günki temkinine güvenerek karar almadı. Bilakis daha sonra da gelebilecek yöneticilerin Kabe'yi tekrar tekrar yıkmaması maslahatını gözetmiştir. İşte Kabe'nin bugünki hali, İmam Malik'in görüşü ile Muhammed (s.a.v.)'in isteğine rağmen ve doğrunun hilafına olarak eski temelleri üzere kalmıştır. Ki burada maslahat ve mefsedet gözetilerek doğru olanın hilafına olarak daha münasip olan seçilmiştir. 5'inci raşit halife sayılan Ömer b. Abdülaziz'e oğlu, "Babacığım neden hükümleri tam uygulamıyorsun? Vallahi senin de benim de tencerem kaynamış. Hiç umrunda değil, hakikati söylerim" demişti. Ömer b. Abdülaziz temkin sahibi bir insandı, eğer Ömer b. Abdülaziz temkin sahibi değilse bizler hiç değiliz. Ömer b. Abdülaziz'in sahip olduğu temkinin üstünde bir temkini tasavvur edemiyorum. Buna rağmen kendisini mutlak temkin sahibi görmeyerek oğluna şöyle cevap vermiştir: "Ben eğer insanları toptan dine zorlarsam, korkarım ki toptan onu terkederler." Bu söz Sahih-i Buhari'de geçiyor. Ömer b. Abdülaziz bu sözünün devamında, "Her gün bir sünneti ikame etmem ve bir bidati ortadan kaldırmam bana yeter." diyor. Ömer b. Abdülaziz'in bu sözünden o dönemde bidatler olduğunu ve onların bir kısmını ortadan kaldırdığını anlıyoruz. Peki o zaman Ömer b. Abdülaziz şeriatı değiştiren birisi olarak bu haricilerin gözünde müslüman değil mi? İşte bu hariciler, bütün bunları ayırt edemezler çünkü sapkın bir topluluklardır.

Şam'ın fethinden dönen müslümanlar, Hasan Basri veya tabiinden bir başkasına (tam hatırlamıyorum) oralardaki göğsü açık kadınlardan şikayet ettiler. Dikkat edin, dar giyinmekten bahsetmiyorum. Müslümanlar ne yapalım diye sordular. İşte bu topraklar raşid halifeler döneminde fethedilmiş ve müslümanlar buralara hükmeder olmuştu. Güçlü olmalarına rağmen bu teberrücten muzdariptiler. Hasan Basri'nin cevabı, gözlerinizi onlardan çevirin olmuştur. Onlara iyiliği emredin ya da zor kullanın demedi. Çünkü müslümanlar o zaman fetihlerle meşgullerdi, emri bil maruf ve nehyi anil münker işine girerlerse fetihlerin sekteye uğrayacağı aşikar.

Önce fetihler tamamlanır, sonra da insanlar yavaş yavaş dinin gereklerini yerine getirirler. O dönem tamamen Farslıların yaşadığı Irak, sadece dokuz bin kişiyle fetholundu. Halid bin Velid yirmi bin kişilik ordu istemişti, ordusundan iki bin kişi yolda şehit oldu. Sonra Ebu Bekir (r.a.) ordunun ikiye ayrılmasını emretti.

Dokuz bin kişi Musenna ile yola devam ederken diğer dokuz bin kişi Şam'ın fethi için Ubeyde b. Cerrah'a yardıma gitti. Irak ve tüm Fars topraklarının fethi bu dokuz bin kişiyle devam etti. Bu dokuz bin kişi bir ülkeyi fethettiklerinde orada teberrüc vb. şeylerin yasaklanmasıyla mı uğraşacaklardı? Buna elbette güç yetiremezlerdi, eğer bu işlere girişselerdi cihadı bırakmak zorunda kalırlardı. Bu dokuz bin kişilik sayı bütün bunları yapmak için yeterli bir sayı değildi. NehrudDem (Ullais) Muharebesinde Farslılardan yüzbin kişi öldürüldü. Bu ölen yüz bin erkek geriye kalan yüz bin kadın demektir. İkinci muharebe, üçüncü muharebe derken; bütün bu muharebelerin sonunda Halid b. Velid milyonlarla karşılaştı. Ve bütün bu insanların çocukları, kadınları vardı, hepsiyle nasıl başa çıkacaklardı? Bütün bu insanların hepsi bir anda dinin gereklerini yerine getirebilir miydi? Az önce belirtmiştik, kadınların göğüslerinin açık olduğundan şikayet edildiğinde onlara verilen cevap basitçe, gözlerinizi çevirin olmuştur.

Nebi (s.a.v.)'in de belirttiği gibi, "Okun avı delip çıkması gibi dinden çıkarlar. Sonra da bu ok geri dönmez" Harici fikrini içselleştirmiş insanların sünnete geri dönmesi malesef çok zordur. Şeytan onların zihnine hükmeder olmuş. Bu yüzden de sünnete dönmede zorluk yaşarlar. Haricilerin sünnete geri döndüklerini nadiren görürsün. Onlardan harici fikirlere taassup ile bağlanmış olanları kendine pek dert etme. Çünkü nebi (s.a.v.) onların İslam'dan çıkıp geri dönmeyeceklerini haber vermiştir. Çünkü onlar zihinlerini bu sapkın haricilere teslim etmişler, Kitab'ı ve sünneti selefi salihinin anlayışı ile anlamamışlardır.
 

Abdullah el Hanbeli

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
HTŞ Şer'i yetkililerinden Yahya Bin Tahir Fergali'nin İdlib hakkında Harici ve Aşırıların şüpheleri ile ilgili münazara videosunun tercüme özeti

4.Bölüm

Soru: Bize haricilerden bahseder misiniz ? Bir insanda hangi özellik varsa harici sayılır ?

"Menatu'l İlle Fi Hukmil Havaric" isimli bir araştırmam var. Bu hususta birçok söz söyleniyor. Bazı insanlar bilgisizce, haricilerin çok namaz kıldığını ve saçlarını kazıttıklarını söylüyorlar. Ali (r.a.) döneminde zuhur eden haricileri muayyen olarak işaret eden hadisler var. İşte bu haricilerle kıyas yoluyla onları tespit ederiz. Ancak haricilerin hepsinin aynı sıfatları taşıyor olmaları gerekmez. Örneğin başını traş etmesinden kasıt, toplumun adetlerine muhalefet etmeleridir. Günümüzde artık saçı kazıtmak hariciliğin bir kıstası değildir.

Alimler bu konuda "essebru vetteksim fi'l ille" yani bir hükümde illet (sebep) sayılan sıfatları süzgeçten geçirerek illete en uygun sıfatı belirleyerek kişinin o hükme muhatap olup olmadığına karar verirler. İbn Teymiyye gibi birçok ilim ehli tüm harici fırkaların ortak özelliğinin müslümanları tekfir edilmeyi gerektirmeyen sebeplerle tekfir etmeleri ve onlara karşı savaşmaları olduğunu söyler. Aslında bu mesele oldukça uzun ve benim bu konu hakkında geniş bir araştırmam mevcut. Bu araştırmayı tercüme edip yayınlarsanız ilim talebeleri için faydalı olacağını düşünüyorum.
Hangi toplulukta şu iki özellik; haksız yere müslümanları tekfir etmek ve bu haksız tekfir üzerine müslümanların canlarını ve mallarını helal saymak bir araya geliyorsa bu topluluk haricidir. Bu saydığımız özelliklerin birincisi günümüzdeki haricilerde bulunmaktadır. Gerçekte küfür olmayan bir şeyi küfür olarak görürler. Örneğin burada (Şam'da), ÖSO ile birlikte savaşmak küfürdür dediler. Halbuki küfrü üzerinde ittifak bulunan bir kafirle başka bir kafire karşı savaşırsan alimler ittifak ile bunun küfür olmadığını söylemişlerdir. İlim ehlinin bazısına göre kafirle birlikte savaşırken kafirden zayıfsan bu caiz olur. Bazı ilim ehli ise zaruret varsa caiz olur, bazısı da bu birliktelik sadece ihtiyaç kadar sürdürülebilir demiştir. Ancak kafirle birlikte başka bir kafire karşı savaşan müslümanlar müttefiki olan kafirlerden daha güçlülerse bu ittifak ile caiz olur.

Küfür olan şey, müslümana karşı kafirle birlikte savaşmaktır. ÖSO kafir değildir, ancak bu haricilerin sözlerini bir an doğru kabul edip ÖSO'nun kafir olduğunu varsaysak dahi neticede bir kafirle başka bir kafire karşı savaşmış oluyoruz. İşte onlar buna küfür diyorlar. Halbuki bizim ÖSO ile birlikte savaştığımız durumlarda ÖSO her zaman sayıca bizden azdır. İbn Teymiyye (r.h.) bunun ittifak ile küfür olmadığını söylemiştir.

Bu hususta aksini iddia eden herkesi delillerini getirmeye davet ediyorum. Asla delil getiremeyecekler. Tabii ki delil, selefin anlayışı üzere olmalıdır; yoksa kendi pis zihinlerinin ürettiği delillerden bahsetmiyoruz. ÖSO dediğiniz yapı, çoğunluğu müslümanlardan oluşan bir yapıdır. İçinde belki az sayıda demokrasi taraftarı olabilir ancak bunların da demokrasi mefhumunu doğru anladıklarını söyleyemeyiz. ÖSO'nun çoğunluğu ise demokrasiye teville yaklaşan müslümanlardan oluşuyor.

ÖSO'nun çoğunluğu, 'Biz şeriatın hakim olması için savaşıyoruz' diyorlar, size duyduklarımı değil bizzat gördüklerimi anlatıyorum. Ve ben ÖSO ile bir kafire karşı savaşıyorum, o kafire karşı onlardan yardım alıyorum. Aynı şekilde onlar da bu kafire karşı bizden yardım alıyorlar. İşte bu sebebe binaen hariciler bizi tekfir ediyorlar ve bize karşı savaşıyorlar. İşte bunlar kesinlikle haricidir. Örneğin sigarayı yasaklamadığım için beni tekfir ediyorlarsa bu tekfir, onların harici olduğunu gösterir. Varsayalım ben sigara hususunda aykırı bir ihtilaf dahi olsa sigaranın haram olmadığı görüşünü benimseyip sigarayı mübah kılsam ve bunun üzerine beni tekfir etseler yine de haksız bir tekfir yapmış olurlar. Çünkü ilim ehlinin içerisinde sigaranın haram olmadığını söyleyenler vardır. Ve ben bu tevile uyduğum için mazur sayılırım.

Beni emri bil maruf ve nehyi anil münker konusundaki taksirim sebebiyle tekfir ediyorlarsa size soruyorum, bunların sapkın hariciler olduğunu gösteren bundan daha iyi bir örnek olabilir mi? Hasan-ı Basri'nin (r.h.) açık kadınlardan şikayet edilmesine 'gözlerinizi çevirin' cevabından dolayı sahabe ve tabiin Hasan Basri'yi tekfir etmemişlerdi.

Hariciler, cehaletin ittifak ile mazeret sayıldığı konularda cehaleti mazeret saymazlar. Ve tevil sahibini mazur görmezler, ki bunlar haricilerin günümüzdeki en büyük problemlerinden birisidir. Bir meselede tevil varsa o meselede tekfir yapılmaz. Eğer tekfir ediyorsa bu kimsede haricilik şüphesi vardır. Bu kişi tevil olan konuda yaptığı tekfir ile müslümanlarla savaştığında artık haricidir.

İbn Teymiyye (r.h.), Ehli Sünneti haksız yere tekfir eden Şia, Mutezile vb. bidatçi fırkaların haricilik illetini ve daha fazlasını taşıdıklarını belirtmiştir. Mesela, Şiiler hem haricilerdir hem de fazlası vardır. Ki burada Şianın da bir çok fırkadan oluştuğunu, bazı fırkalarının tamamen İslam dışı olduğunu, bazılarının ise tevilleri sebebiyle mazur görülerek İslam'a nispet edildiğini -tabii bu mazur görme genel değil, fertlerin cehalet özrü sebebiyle mazur görülmesidir-. İşte bu şialar hem haricidirler hem de fazlası vardır, çünkü ehli sünneti tekfir etmişlerdir.

Tabii burada Şiilerin oniki taife olduğunu, bu taifelerden Zeydilerin ehli sünnete çok yakın olduğunu belirtelim. Bugün Yemen'deki Zeydi Şiilerden bahsetmiyoruz. Bu kadar detaya girmemin sebebi, oturumu dinleyen şüphecilerin söylediğim her bir kelimeyi suistimal edeceklerini bilmemden dolayıdır. Zeydilerin Ehli Sünnete muhalefet ettikleri tek nokta; Ali'yi (r.a.), Ebu Bekir ve Ömer'den (r.a.) üstün tutmalarıdır. Bununla beraber Ebu Bekir ve Ömer'i (r.a.) müslümanların halifelerinden ve salihlerinden olduğunu ikrar ederler. Zeydileri bu halleriyle bidatçı bir topluluk olarak niteleyebiliriz çünkü ehli sünnetin icma ettiği bir hususa muhalefet ediyorlar. Fakat onları bu tutumları sebebiyle tekfir etmeyiz. Buna rağmen ilerde Zeydiler onları İslam dairesinden çıkarmayan şiddetli bidatleri sebebiyle ehli sünneti tekfir ederlerse onları yine de tevilleri sebebiyle mazur görürüz ancak bu durumda onlar hem harici hem fazlası olurlar. Çünkü haricilik bidati üzerine başka bidatlara da sahiplerdir.

Sonuç olarak, kim bir müslümanı küfür olmayan bir şey sebebiyle tekfir ederse haricidir. Ancak ihtilaf edilen bir mevzuda tekfir ederse... Tabii burada ilim talebelerinin tekfiri ihtilaflı olan konuları irdelemeleri gerekir. Örneğin namazı terkedenin hükmü, İlim ehilinin cumhuru (çoğunluğu) bunu tekfir sebebi olarak görmüyor. Mezhep imamlarından İmam Ahmed ve Şafii namazın terkini küfür olarak görüyorlar. Ancak şimdi bir kişi ortaya çıkıp, İmam Ahmed'in görüşüne dayanarak ben namazı terkedeni kafir olarak görüyorum derse ben bu kişiye harici derim. Çünkü bu mesele sahabeden günümüze kadar ihtilaf edilmiş bir meseledir. Sahabenin bu hususta ihtilaf ettiği bize ulaşmıştır.
 

Abdullah el Hanbeli

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
HTŞ Şer'i yetkililerinden Yahya Bin Tahir Fergali'nin İdlib hakkında Harici ve Aşırıların şüpheleri ile ilgili münazara videosunun tercüme özeti

5.Bölüm

Soru: Nusra Cephesi'nin Kuzey'de (Halep) IŞİD'e karşı ribat tutarken koalisyon uçaklarının da IŞİD hedeflerini vurmasını delil getirerek bu işbirliğininden dolayı Nusra Cephesi'nin küfre düştüğünü söylüyorlar.


Cevap: Öncelikle şunu belirtelim ki küfür hükmü şer'i bir hükümdür. Bazı cahiller abdestin, namazın veya orucun hükümlerini şer'i hükümler olarak görüp ona göre davranırlarken şeriatın en tehlikeli konularından birisi olan tekfir meselesinde hoyratça konuşabiliyorlar. Ki Nebi (s.a.v.), "Kişiyi tekfir etmek onu öldürmek gibidir." buyurmuştur. Bir müslümanı tekfir ettiğinde onu öldürmüş gibi olursun. Ancak bir müslümanı tekfir edip öldürdüğünde hem tekfir günahını hem de katl (adam öldürme) günahına girmiş olursun. Bir kişi, bu müslümandır ama onu öldürdüm dese sadece öldürme suçu işlemiş olur. Ancak bu kişi bir müslümanı hem tekfir edip hem de öldürürse suçu daha ağır olur. Çünkü hem tekfir hem de adam öldürme suçu işlemiş olur.


IŞİD'in kontrol ettiği bölgelerde şeriatı tatbik ettiği iddiasına gelince, derim ki, hayır, onlar şeriatla hükmetmiyorlardı, eğer hükmetselerdi Allah onları rezil etmezdi. Zira müslümanları tekfir etmek şeriat değildir. Allah (c.c.), "Fitne kalmayıncaya ve din tamamıyla Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın." buyurmuştur. Ulema, dinin bir kısmı Allah'a bir kısmı da başkasına ait ise din tamamen Allah'ın oluncaya kadar savaşmak vacip olur, demiştir. IŞİD'in, haksız yere müslümanları tekfir etmesi, bu haksız tekfirle onların canlarını ve mallarını helal sayması, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırmada şartları gözetmemesi, zaman zaman kafirle işbirliği içinde müslümanlara saldırması; haricilerin işlediği en büyük münkerlerden ve dini geriye bıraktıkları konulardandır.

Çünkü dinin bir kısmını Allah'a bir kısmını başkasına ait kılıyorlar. Örneğin, İslam'ı karalayacak fiiler işlediklerinde dini Allah'tan başkasına ait kılıyorlar çünkü İslam karalanmayı istemez. Nebi (s.a.v.), Muhammed ashabını öldürüyor denmemesi için münafıkları öldürmemişti. Onlar İslam'ı karaladıklarında dini başkasına ait kılıyorlar, kah hastalıklı kişiliklerine, kah heva ve propagandaları gibi şeylere ait kılıyorlar. Tekfir, şer'i bir hükümdür. Bir fiilin küfür sayılabilmesi için kitaptan, sünnetten ya da icmadan bir delil getirilmesi gerekir. Şimdi ben haricilere karşı ribat tutarken yukarıdan koalisyon uçakları gelip IŞİD'i vurduğunda, ki ben onlardan yardım istememişim veya tensikte bulunmamışım, bu durumda müslümanlara karşı kafirlerle işbirliği yapmış sayılır mıyım? Elbette hayır.

Savaşı onlar başlattı ve ben onlara karşı ribat tutuyorum. Eğer onlara karşı ribat tutmazsam gelip benim bölgemi alacaklar. Bu esnada koalisyon uçakları IŞİD'i vurmuşsa buradan benim kafirle işbirliği yaparak küfre girdiğim çıkarılamaz. Kaldı ki Nusra Cephesi koalisyon o bölgeye geldikten sonra o bölgeden çekildi. Ancak Nusra Cephesi çekildikten sonra başka gruplar bu noktalarda IŞİD'e karşı ribat tutmaya devam ettiler. Bu gruplar da koalisyonun IŞİD'e karşı yürüttüğü savaşa katılmadıkları sürece küfür işlemiş sayılmazlar (illet, kafir ile birlikte müslümana karşı savaşmak).

İki iddiada bulunabilirler; ilki Nusra Cephesi koalisyonla birlikte IŞİD'e karşı savaştı. Bu külliyen yalandır. Hatta Ahraru'ş Şam dahi biz Ahraru'ş Şam'dan ayrıldığımız süreye kadar IŞİD'e karşı koalisyonla ne işbirliği yaptı ne de bir koordinasyonda bulundu. Ki o dönemde Ahraru'ş Şam içerisinde bazı ihtilaflar yaşandı ve biz bu ihtilaflar üzerine Ahraru'ş Şam'dan ayrıldık. Fakat bundan sonraki süreçte Ahraru'ş Şam'ın koalisyonla işbirliği içerisinde IŞİD'e karşı savaşması İslam'ı bozan bir sebep değildir. Neden? Çünkü onlar artık IŞİD'i tekfir ediyorlardı. IŞİD'i tekfir eden şeyhler vardı, Ahraru's Şam içindeki şeyhlerden bahsetmiyorum, cihadi kesimin içinden Dr. Hani es-Sibai gibi IŞİD'i tekfir eden kimseler vardı.

Ve onlar, biz kafire karşı başka bir kafirle savaşıyoruz dediler. Burada ortaya bir tevil çıktı, ki günümüzde IŞİD'in kafir olduğunu söyleyen alimler var. Hani es-Sibai gibi, Tarık Abdülhalim gibi -ben şahsen onu ilim ehlinden görmüyorum ama onu ilim ehlinden görenler olduğu için zikrettim-... O dönemde Ahraru'ş Şam içerisindeki şeyhler IŞİD'i tekfir etmeleri sebebiyle kafirlerle beraber savaşma kararı aldıklarında, ben ve Ebu Muhammed Sadık IŞİD'e karşı koalisyonla birlikte savaşmanın caiz olmadığına dair fetva yayınladık. Çünkü IŞİD, kendisiyle savaşılması gereken, bidat ehli harici bir topluluk da olsa sonuçta müslümandı.

Kaldı ki IŞİD'e karşı savaşmaya gücümüz yettiği halde neden kafirlerden yardım isteyelim? IŞİD'e gücümüzün yetmeyeceğini varsaysak dahi yine de kafirlerle işbirliği yapmamalıydık, çünkü istiane (yardım isteme) şartları oluşmamıştı. Bazı ilim ehli şayet müslümanlar bu işbirliğinde söz sahibiyse haricilere karşı kafirlerden yardım almanın caiz olduğunu söylemişlerdir. Onlar (Ahraru'ş Şam) sahada olmaları ve olayları kontrol edebilecekleri gerekçesiyle söz sahibi olduklarını düşünüyorlardı. Bu tabii pek doğru bir yaklaşım değil. Ancak sonuçta sahada söz sahibi olduklarını ve kafire karşı savaştıklarını (IŞİD'i kafir görüyorlar) düşünüyorlardı.

Dahası IŞİD kendisi de en şiddetli kafirlerden sayılan Nusayri rejimiyle demir yolunun doğusundaki savaşlarda ilan edilmemiş bir işbirliği yapıyordu. Ki ben bunu gözlerimle gördüm. Nusayriler yukardan bombalarken harici IŞİD karadan ilerliyordu. O dönemde IŞİD saflarında Ebu Hamza Mısri diye bir kardeş vardı. Kardeş diyorum çünkü kendisi tevbe etti. Bize olan biten her şeyi anlattı ve pek çok hariciyi yakalamamıza yardımcı oldu. Kendisi Ruslar İdlib cezaevini vurduklarında orada şehit oldu. Onun bize söylediği şuydu, "Nusayrilerle doğrudan bir koordinasyon ya da işbirliğimiz yoktu ancak onlar Nusra Cephesi hatlarını vurmaya başladıklarında bunu bizim ilerlememiz için yaptıklarını anlıyorduk, biz de bu durumdan istifade edip saldırıyorduk. Peki bu yaptıkları, Nusra Cephesi'ni itham ettikleri kafirle koordinasyon yapmaya daha yakın bir hareket değil mi?

Ki Nusra Cephesi hiçbir zaman böyle bir işbirliği yapmadı, hatta Ahraru's Şam da ilk dönemlerde böyle bir işbirliği yapmadı. Tabii daha sonra Ahraru'ş Şam, IŞİD'in kafir olduğu ve sahada kendilerinin söz sahibi olduğu gerekçesiyle kafirle işbirliği yapılabileceğine yönelik bir fetva yayınladı. Bu bir hataydı, ben bugünde bunun bir hata olduğunu ve Ahraru'ş Şam'ın bu kararının birçok zararı beraberinde getirdiğini düşünüyorum. Kaldı ki sahada da, olaylara yön vermede de hiçbir söz sahibi olmadılar/olamadılar. Fakat buna rağmen bu sebeple Ahraru'ş Şam'ı tekfir etmiyoruz çünkü şüpheleri ve tevilleri var. Nusra Cephesi ile ilgili iddiaları ise kendi batıllarını pazarlamak için uydurdukları bir propagandadır.


Soru: HTŞ'nin Nusayri rejimine ve Ruslara karşı savaştığı iddiasına karşılık Rusların M4 karayolunda devriye yapmasına göz yumduğu ve bu toprakları teslim ettiği iddia ediliyor?

Cevap: Biz; Han Şeyhun, Ma'arrat Numan ve Serakib'ten şiddetli çarpışmalar sonucunda çekildik. Aynı şekilde hariciler de kontrolleri altındaki birçok yerden çekildiler. Örneğin Bağoz'da savaşan topluluk ölümüne savaştı ancak başka birçok bölgede böylesine savaşmadan çekildiler. Bütün bu bölgeleri kafirlere bıraktılar.

Şimdi bizlerin ve onların bu topraklardan geri çekilmemizin hükmü nedir? Bu çekildiğimiz toprakların hepsini Ruslar ve Nusayriler aldı, IŞİD'in çekildiği yerleri ise çoğunlukla koalisyon güçleri ele geçirdi. Şeriata göre eğer kudretiniz yoksa bir yerden çekilebilirsiniz, ki ben gücümün yetersiz olması sebebiyle bazı bölgelerden tamamen çekilmek yerine Rus devriyesine aczim sebebiyle göz yumdum. Aslında olaylara baktığınızda göz yumdum demem de doğru olmaz, zaten Rus devriyesi de an itibariyle bitmiş durumda.

Birçok sebepten ötürü Rus devriyesine mani olamadık. Fakat onları uzun bir süre devriyeden alıkoymak için çaba harcadık, protestolar düzenledik. Uzun süren protestolar yapıldı, bu protestolara birçok kişi katıldı. Sonunda protestoculara ateş açılarak bazıları öldürüldü, bunun üzerine Rus devriyesini engellemeye gücümüzün yetmeyeceğini anladık. Bunun neresi küfür? Hatta masiyet bunun neresinde?

Varsay ki benim durumum Halid bin Velid'in durumu gibi o, Ömer bin Hattab'ın komutanı bir sahabeydi, ordusunda sahabe ve tabiin bulunmasına rağmen Şam'da binlerce km'lik alanlardan çekildiler. Bu tarihte bilinen bir olaydır. Hatta Ubeyde bin Cerrah hakkında cizye aldığı kimselerden bu cizyeyi kendilerini korumaya gücü yetmeyeceğini düşünerek iade ettiği rivayet edilir. Onların çekildiği bu toprakları kim teslim aldı? Elbette kafirler. Şimdi bu küfür müdür? Hayır, elbette değil. Varsayalım ki acz sebebiyle İdlib güneyinden tamamen çekildim, bu küfür değildir çünkü gücüm yok. Ki bizi bugün eleştiren hariciler ve diğerleri de birçok bölgelerden çekildiler. Kaldı ki biz (İdlib'in güneyinden bahsediyor) tamamen çekilmedik. Bir miktar kuvvet bıraktık, tabii burada Rus devriyesinin olması bir hatadır, şer'an caiz olmayıp haramdır. Fakat onu vurmaya (engellemeye) gücüm yetmiyor, burada güç yetirmekten kastım bir merminin ya da bir roketin devriyeyi vurması değil elbette. Çünkü böyle bir olay daha büyük zararlara yol açacaktır. Böyle bir olay cereyan ettiği takdirde meydana gelebilecek birçok zarardan dolayı onlara karşı koyamayacağımı takdir ettim. Küfür bunun neresinde?


Soru: Günümüzde birçok alim IŞİD'in harici olduğunu söylüyor. Peki günümüzde HTŞ'nin kafir olduğunu, sahavat olduğunu söyleyen bir alim var mı?


Cevap: Yeryüzünde ilmine itibar edilen alimlerden herhangi birisinin bizi tekfir ettiğini bilmiyorum. Allah'ın izniyle de yoktur. Böyle söyleyen bir alim olsa o asla ehli sünnet vel cemaatten olamaz. Çünkü ehli sünnet vel cemaatin nezdinde tekfirin kuralları vardır.

Şam'daki mücahitlerde ve HTŞ'de haricilikle ilgili bir belirti de bulamazlar. Bu gerçekten çok önemli. IŞİD'e gelince, onların harici olduğunu söyleyen ilim ehli neredeyse sayılamayacak kadar çoktur. Şeyh Ebu Katade, Şeyh Tarifi gibi... Şeyh Tarifi ile iletişimimiz vardı ve bizi asla IŞİD'e karşı savaşmaktan men etmedi, aksine teşvik etti. IŞİD hakkında harici diyen diğer alimlerin isimlerini şu an hatırlamıyorum. Tabii alim derken İslami hareket içerisinde ağırlığı olan ve güven duyulan kişilerden bahsediyorum. Bunların dışında -yani ağırlığı ve kendisine güven duyulmayan- isimlerden bahsedersek onların alim olup olmadığı bile tartışılır.
 

Abdullah el Hanbeli

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
HTŞ Şer'i yetkililerinden Yahya Bin Tahir Fergali'nin İdlib hakkında Harici ve Aşırıların şüpheleri ile ilgili münazara videosunun tercüme özeti

6.Bölüm


Soru: Şeyh Süleyman Ulvan'a Ebu Bekir Bağdadi'ye yapılan biatı bozmanın caiz olup olmadığı sorulduğunda, o, biatı bozmaya gerek olmadığını çünkü zaten Ebu Bekir Bağdadi'ye yapılan biatların batıl olduğunu söylemişti.


Cevap : Bağdadi'ye biat meselesini açacak olursak bu konu hakkında söylenecek çok söz var. Bu biatın doğru olmadığını belirten çok sayıda ilim ehli vardır. Fakat burada mevzumuz Bağdadi'ye yapılan biat değil. Siz bana onların harici olduğuna kimler nass getiriyor diye sordunuz. Nass kelimesini söyleyince bazı kesimlerin kavramların zahirini fazlaca öne çıkarmalarından dolayı zorlanıyorum.

Onlara karşı savaşılması gerektiğine muhalefet eden, ilmine güvenilir bir alim tanımıyorum. Ancak onlara karşı savaşılması gerektiğini söyleyen alimlerden bazıları, onlara 'harici' denmesini doğru bulmuyorlar. Çünkü bazı insanlar harici meselesinde zahirle muamele ediyorlar. Hariciler şöyle veya böyle olur gibi tanımlamalara takılıyorlar.

Mesela, hariciler büyük günahlardan dolayı tekfir ederler, peki küçük günahtan dolayı tekfir edince kişi harici olmaz mı? Mesela yapılan bir taatten dolayı tekfir ediyorsa, ki burada ÖSO ile birlikte Nusayri rejimine karşı savaşmamız sebebiyle bizi tekfir ediyorlar, bu kişi harici olmaz mı. Bilakis bunlar haricilikte diğerlerinden daha ilerdedir.

Fakat söylediğimiz gibi bazı insanlarda bu hususta bir katılık ve zahirle muamele ısrarı var. Bu sebepten IŞİD'in harici olduğuna nass getiren ilim ehlinin sözlerini aktarmıyorum. Fakat ilmine güvenilir alimlerden onlarla savaşılması hususunda bunun caiz olmadığını söyleyen birini bulamazsın.


Soru: Cihada katılmak isteyen ve dini konusunda gayreti olan ancak bu şüphelerden dolayı geri kalan insanlara bir nasihatiniz var mı?

Cevap: Daha önce onlarla savaşılması gerektiğine muhalefet eden bir alim olmadığını söylemiştim. Nasihatime bu noktadan başlamak istiyorum; ehli sünnet, kitabı ve sünneti ümmetin selefi gibi anlayanlardır. İslam ümmeti, yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.

Nebi (s.a.v.): "Yahudiler 71 fırkaya bölündü. Hristiyanlar da 72 fırkaya bölündü. Ümmetim de 73 fırkaya bölünecektir. Birisi hariç, hepsi ateştedir. Bunlar kimdir ey Allah'ın Rasulü diye soruldu, 'ben ve ashabımın yolu üzere olanlar' buyurmuştur."

Öyleyse kitabı ve sünneti ümmetin selefinin anladığı şekilde anlayacağız.
İslam aleminde birçok alim vardır. Kimisi falanca tağuta itaat edin diyor, kimisi tağutları olduğu gibi bırakın, kimisi de tağuta başkaldırmayın diyor. Ve bu durumda kafalar karışıyor.

Hak üzere olan alimi diğerlerinden nasıl ayırt edeceğiz diye soruyorlar.

Onlara derim ki hak üzere olan alim sana kitaptan, sünetten selefin anlayışı doğrultusunda delil getirendir. Şu Allah'ın sözüdür, şu ise nebi (s.a.v.)'in sözüdür ve bu sözü falanca sahabe ya da tabiinden falanca ya da etbau't tabiinden falanca bu şekilde anlamıştır diye gösterebilendir.

Sonra bu kişilere derim ki: "İnsanlar ihtilaf ettiklerinde mevzuyu cihad ehline sorsunlar." Bu, Allah (c.c)'ın "Bizim yolumuzda cihad edenleri yollarımıza eriştiririz." ayetinin yorumudur. İmam Ahmed, İmam Süfyan es-Sevri ve başkaları da, "İnsanlar ihtilaf ettiklerinde cihad (savaş/ribat) ehline sorsunlar. Çünkü onlar doğruya daha yakındırlar." demişlerdir. Siz, cephelerde savaşan alimlere bakın, onlar vakıalarını en iyi bilenlerdir.

Şeyh Tarifi'ye esaretinden önce bazı fetvalar sorulmuş, o da "Şam'daki ilim ehli, beldelerinde olup bitene daha vakıftırlar/hakimdirler." diye cevap vermiştir.

Örneğin ben Mısır'dayken ÖSO ile ilgili farklı bir tasavvurum vardı. ÖSO'nun gerçekten laik bir yapı olduğunu zannediyordum. Sonra Şam'a gelince gördüm ki, ÖSO denilen yapı birçok gruptan oluşuyor ve bu farklı grupları bir arada tutan ortak bir paydaları yok, tek bir komuta altında da değiller.

Komuta kademesinden alt kademeye kadar hepsi şeriatı istediklerini, Şam dışında bulunan İtilaf veya Askeri Meclis'in kendilerini temsil etmediğini ve onlara kulak asmadıklarını söylüyorlar, "bize şuradan şuraya bir tüfeği bile götürmemizi emredemezler hatta bunu emretmeyi bile düşünemezler" demekteler. "Biz demokrasi istemiyoruz, biz şeriat istiyoruz" diyorlar.

İşte bu vakıayı kim bilebilir? Burada olan, vakıayı yaşayan, kitabı ve sünneti ümmetin selefinin anlayışıyla anlayan ilim ehli bilebilir. İlim ehlinden birisi burada bulunup vakıayı da yaşıyor olabilir lakin kitabı ve sünneti ümmetin selefi gibi anlama yolunu tutmuyor olabilir. Nitekim aramızda bidat ehli kimseler de var, bizimle beraber savaşıp cihad ediyorlar, Allah onlardan razı olsun. Bu kimseler cihadı bırakıp oturan, oturdukları yerden mücahitleri eleştiren ve kendilerini selefe nispet edenlerden daha hayırlılardır. Çünkü selefe tabi olmak söz ve amel iledir. Cihad edenler ise itikad ve şeriat meselelerinde hata etseler dahi cihad ediyorlar, biri günah (hatalı itikadları) diğeri ise (cihad etmeleri) doğru bir davranış.

Sonuç olarak derim ki, ehli sünnetten cihad beldesinde olup Allah yolunda cihad eden, kitabı ve sünneti selefin anlayışı üzere anlayan kişiye sormak ve ona tabi olmak en doğru olandır. Böylece doğru yolu bulasın, çünkü yollar çoktur, yetmiş üç fırka olduğunu söylemiştik. Her fırka kelime-i şehadet getirmekte. Şüphesiz bu fırkalar da müslümandır. Ancak itikad meselelerinde ümmetin selefine tabi olmadıkları için sapmışlardır. İslam'a yeni giren birisi daralarak 'İslam'a girdim ama yetmiş üç fırka varmış' demesin. Evet yetmiş üç fırka vardır ve nebi (s.a.v.)'in bunu bize haber vermesi nübüvvetinin delillerindendir. O, ümmetim yetmişüç fırkaya bölünecek buyurmuştur, bunun olacağını bize haber vermiştir ve olmuştur da. Bu fırkaların bölünme sebepleri ise itikad meselelerinde ümmetin selefine tabi olmamalarıdır.


-SON-
 

Abdulafuv

Hak Ehli Susarsa Batıl Ehli Kendini Hak Zanneder
İslam-TR Üyesi
Bu kadar detaya ineceğini tahmin etmiyordum vakıa ortada ve şeri naslarda ortadayken elbette htsnin yanlış yaptığı yerler vardır. Lâkin siyaset ve basiret ile hareket ediyorlar zamanla bunu daha iyi anladık. Allah swt onları hak üzere muhafaza etsin düşmanlarına karşı galip kılsın.
 

Abdulafuv

Hak Ehli Susarsa Batıl Ehli Kendini Hak Zanneder
İslam-TR Üyesi
Allahu alem isid vari bir eylem ile hareket etseydiler bugün belkide şam cihadı tam anlamıyla bitecekti.
 

Pangea

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
Şimdi ilk soruda denilmiş ki biz demokrasiye güç vermek için mi geldik buraya? Ama asıl soru kişisel olarak bu kişinin demokrasiyi isteyip istemediği değil ki htşnin gidişatı hakkında soru sorulmuş.

Had cezalarının ertelenmesi konusunda insanların ayaklanmasından korkuyoruz denilmiş maslahat denilmiş. Bu herhangi birini tatmin eder mi? Türkiyede zinanın suç olmaktan çıkarılmasında bile “boşanma davasında zina boşanma sebebi olarak sayılmıştır bu yeterlidir sonuçta bir şekilde cezalandırılıyor zina eden taraf” denilmişti bana. Nereye evriliyor bu işler bi sormak lazım.

Rusyadaki bireylerin gücüyle htşnin gücü bir mi? Çok saçma bir arguman bu. Beni rahatsız etti.

İbn Hazm müziğin haram olmadığını savunuyormuş, suriyenin resmi kurumu sigaranın haram olmadığını savunuyormuş. Önce bu konuda karar verip ondan sonra çıkan hükmü uygulamak gerekmez mi? Yani haram diyorsanız haramdır gereğini yaparsınız helal diyorsanız gereğini yaparsınız. Yer yer kişiye göre uygulama yaparsanız tabi köylüler hukuk sistemine adaletinize güvenmez de ayaklanır.

Yazilanlardan anladigim kadariyla Abdullah bin Zübeyr peygamberimiz sas‘in isteğini yerine getirmiştir. Bunun üzerine tekrar tekrar yıkmaya ne gerek var? Imam Malik de gayet isabetli şekilde gerek yok demiş. Şimdi bunu “İşte Kabe’nin bugünkü hali, İmam Malikin görüşü ile Muhammed (sas)’in İSTEĞİNE RAĞMEN ve doğrunun hilafına olarak eski temelleri üzerinde kalmıştır.” Ne demektir?? Bu çok yanlış bir çıkarım. Bir kere yıkılıp temizlenmiş zaten peygamberimiz sasin isteği yerine gelmiş daha ne? Konu ordan Ömer bin Abdulaziz ve oğluna nasıl geldi? Hiç anlamadım.

Fars topraklarının fethiyle suriye savaşı karşılaştırması da bana yersiz geldi birinde islamla yeni tanışacak bir toplum diğerinde bin yılı aşkın islam coğrafyası söz konusu. Ne alaka yani?

“Küfür olan şey, müslümana karşı kafirle birlikte savaşmaktır. ÖSO kafir değildir, ancak bu haricilerin sözlerini bir an doğru kabul edip ÖSO'nun kafir olduğunu varsaysak dahi neticede bir kafirle başka bir kafire karşı savaşmış oluyoruz.” Belki de sorun kafire kafir dememenizdir? Ösonun şeriat gibi bir gailesi var mı? Benim izlediğim bir belgeselde gayet de demokratik bir hedefleri olduğunu söylüyorlardı.

"Mezhep imamlarından İmam Ahmed ve Şafii namazın terkini küfür olarak görüyorlar. Ancak şimdi bir kişi ortaya çıkıp, İmam Ahmed'in görüşüne dayanarak ben namazı terkedeni kafir olarak görüyorum derse ben bu kişiye harici derim." Herkes harici mi o zaman yani? Haydaa. Pes pes pes güzel bir şey okuyayım diye başladım ama her parağrafta irkildim. SubhanAllah!

"Fakat bundan sonraki süreçte Ahraru'ş Şam'ın koalisyonla işbirliği içerisinde IŞİD'e karşı savaşması İslam'ı bozan bir sebep değildir. Neden? Çünkü onlar artık IŞİD'i tekfir ediyorlardı.IŞİD'i tekfir eden şeyhler vardı, Ahraru's Şam içindeki şeyhlerden bahsetmiyorum, cihadi kesimin içinden Dr. Hani es-Sibai gibi IŞİD'i tekfir eden kimseler vardı." müslüman müslümanı öldürüyorum demeyecek tabi ya harici diyecek ya tekfir edecek ama bu kimi vebalden kurtarır ki? Yani işler tam tersine dönmüş. Yani tek müslüman biziz kafirle ortak olup kafiri öldürüyoruz! Ne denilebilir ki Allah ıslah etsin veya helak etsin. Her iki taraf da Nusayrilerin piyonluğunu yaptığının farkında değil mi? Sözde kafire saldırmak için kafirle iş birliği yapıyor iki taraf da ama asıl kafir iki tarafı da kullanıyor.

"Fakat onu vurmaya (engellemeye) gücüm yetmiyor, burada güç yetirmekten kastım bir merminin ya da bir roketin devriyeyi vurması değil elbette. Çünkü böyle bir olay daha büyük zararlara yol açacaktır. Böyle bir olay cereyan ettiği takdirde meydana gelebilecek birçok zarardan dolayı onlara karşı koyamayacağımı takdir ettim. Küfür bunun neresinde?" küfür değildir de bunun dünyadaki milyonlarca müslümanın durumundan farkı yok ki. bizim de gücümüz yetmiyor o zaman suriyedeki yıllarca süren cihad ne işe yaradı? milyonlarca kişinin ölmesine sebep oldu ona bakarsan maslahat yönünden bıraksınlar bu işi daha fazla kişi ölmesin. mantık bu mudur?

"Hariciler şöyle veya böyle olur gibi tanımlamalara takılıyorlar."
takılıyorlar dediği de hadis :D e takılmayalım o zaman. estağfirullah ya.

"Biz demokrasi istemiyoruz, biz şeriat istiyoruz" diyorlar." o zaman neden htş veya başka bir gruba katılmayıp başından beri çarpık kişilerin topluluğu olarak bilinen bir çatı altında varlıklarını sürdürüyorlar?

bana çok çok itici geldi bu yazı. bir tane bile elle tutulur iyi demiş dediğim kısım çıkmadı. akibetlerini Allah bilir. isteyenleri doğru yola iletsin Rabbim. amin.
 

عبد الرحمن

قل آمنت بالله ثم استقم
İslam-TR Üyesi
Şimdi ilk soruda denilmiş ki biz demokrasiye güç vermek için mi geldik buraya? Ama asıl soru kişisel olarak bu kişinin demokrasiyi isteyip istemediği değil ki htşnin gidişatı hakkında soru sorulmuş.

Had cezalarının ertelenmesi konusunda insanların ayaklanmasından korkuyoruz denilmiş maslahat denilmiş. Bu herhangi birini tatmin eder mi? Türkiyede zinanın suç olmaktan çıkarılmasında bile “boşanma davasında zina boşanma sebebi olarak sayılmıştır bu yeterlidir sonuçta bir şekilde cezalandırılıyor zina eden taraf” denilmişti bana. Nereye evriliyor bu işler bi sormak lazım.

Rusyadaki bireylerin gücüyle htşnin gücü bir mi? Çok saçma bir arguman bu. Beni rahatsız etti.

İbn Hazm müziğin haram olmadığını savunuyormuş, suriyenin resmi kurumu sigaranın haram olmadığını savunuyormuş. Önce bu konuda karar verip ondan sonra çıkan hükmü uygulamak gerekmez mi? Yani haram diyorsanız haramdır gereğini yaparsınız helal diyorsanız gereğini yaparsınız. Yer yer kişiye göre uygulama yaparsanız tabi köylüler hukuk sistemine adaletinize güvenmez de ayaklanır.

Yazilanlardan anladigim kadariyla Abdullah bin Zübeyr peygamberimiz sas‘in isteğini yerine getirmiştir. Bunun üzerine tekrar tekrar yıkmaya ne gerek var? Imam Malik de gayet isabetli şekilde gerek yok demiş. Şimdi bunu “İşte Kabe’nin bugünkü hali, İmam Malikin görüşü ile Muhammed (sas)’in İSTEĞİNE RAĞMEN ve doğrunun hilafına olarak eski temelleri üzerinde kalmıştır.” Ne demektir?? Bu çok yanlış bir çıkarım. Bir kere yıkılıp temizlenmiş zaten peygamberimiz sasin isteği yerine gelmiş daha ne? Konu ordan Ömer bin Abdulaziz ve oğluna nasıl geldi? Hiç anlamadım.

Fars topraklarının fethiyle suriye savaşı karşılaştırması da bana yersiz geldi birinde islamla yeni tanışacak bir toplum diğerinde bin yılı aşkın islam coğrafyası söz konusu. Ne alaka yani?

“Küfür olan şey, müslümana karşı kafirle birlikte savaşmaktır. ÖSO kafir değildir, ancak bu haricilerin sözlerini bir an doğru kabul edip ÖSO'nun kafir olduğunu varsaysak dahi neticede bir kafirle başka bir kafire karşı savaşmış oluyoruz.” Belki de sorun kafire kafir dememenizdir? Ösonun şeriat gibi bir gailesi var mı? Benim izlediğim bir belgeselde gayet de demokratik bir hedefleri olduğunu söylüyorlardı.

"Mezhep imamlarından İmam Ahmed ve Şafii namazın terkini küfür olarak görüyorlar. Ancak şimdi bir kişi ortaya çıkıp, İmam Ahmed'in görüşüne dayanarak ben namazı terkedeni kafir olarak görüyorum derse ben bu kişiye harici derim." Herkes harici mi o zaman yani? Haydaa. Pes pes pes güzel bir şey okuyayım diye başladım ama her parağrafta irkildim. SubhanAllah!

"Fakat bundan sonraki süreçte Ahraru'ş Şam'ın koalisyonla işbirliği içerisinde IŞİD'e karşı savaşması İslam'ı bozan bir sebep değildir. Neden? Çünkü onlar artık IŞİD'i tekfir ediyorlardı.IŞİD'i tekfir eden şeyhler vardı, Ahraru's Şam içindeki şeyhlerden bahsetmiyorum, cihadi kesimin içinden Dr. Hani es-Sibai gibi IŞİD'i tekfir eden kimseler vardı." müslüman müslümanı öldürüyorum demeyecek tabi ya harici diyecek ya tekfir edecek ama bu kimi vebalden kurtarır ki? Yani işler tam tersine dönmüş. Yani tek müslüman biziz kafirle ortak olup kafiri öldürüyoruz! Ne denilebilir ki Allah ıslah etsin veya helak etsin. Her iki taraf da Nusayrilerin piyonluğunu yaptığının farkında değil mi? Sözde kafire saldırmak için kafirle iş birliği yapıyor iki taraf da ama asıl kafir iki tarafı da kullanıyor.

"Fakat onu vurmaya (engellemeye) gücüm yetmiyor, burada güç yetirmekten kastım bir merminin ya da bir roketin devriyeyi vurması değil elbette. Çünkü böyle bir olay daha büyük zararlara yol açacaktır. Böyle bir olay cereyan ettiği takdirde meydana gelebilecek birçok zarardan dolayı onlara karşı koyamayacağımı takdir ettim. Küfür bunun neresinde?" küfür değildir de bunun dünyadaki milyonlarca müslümanın durumundan farkı yok ki. bizim de gücümüz yetmiyor o zaman suriyedeki yıllarca süren cihad ne işe yaradı? milyonlarca kişinin ölmesine sebep oldu ona bakarsan maslahat yönünden bıraksınlar bu işi daha fazla kişi ölmesin. mantık bu mudur?

"Hariciler şöyle veya böyle olur gibi tanımlamalara takılıyorlar."
takılıyorlar dediği de hadis :D e takılmayalım o zaman. estağfirullah ya.

"Biz demokrasi istemiyoruz, biz şeriat istiyoruz" diyorlar." o zaman neden htş veya başka bir gruba katılmayıp başından beri çarpık kişilerin topluluğu olarak bilinen bir çatı altında varlıklarını sürdürüyorlar?

bana çok çok itici geldi bu yazı. bir tane bile elle tutulur iyi demiş dediğim kısım çıkmadı. akibetlerini Allah bilir. isteyenleri doğru yola iletsin Rabbim. amin.
1.) Bazı eleştirilerinizde haklı olabilirsiniz, ama Ferğali'nin buradaki asıl maksadı, tekfircilere, ilk başta da Tahriruş Şam'ı tekfir edenlere reddiye vermektir. Bazı zayıf gözüken delillere, tevillere de yer verilebilir burada, çünkü hadlerin infazında olduğu gibi tekfirde de şüpheler hükme meşru ve müstehap bir engeldirler. Had cezaları anlatılırken ulemanın verdiği şüphe kabilinden misaller gülünç gelebilir, ama bundaki gaye hatalı hükümlerden kaçınmaktır, çünkü had cezalarının işlevi caydırıcı (nekâl) olmalarıdır.

Onun dışında HTŞ'nin idaresini değerlendirecek bilgiye sahip değilim, ama Ferğali'nin verdiği misaller genel manada makuldür. Muhalefet ve istikrarsızlık hakiki ve azımsanmayacak bir tehlikedir. Bu durumlarda erteleme ruhsatı vardır. En son Mali de had cezalarının yanında türbelerin yıkılması geniş muhalefete sebep olmuş, bazı insanlar 2012'de Fransız işgalini sevinç ile karşılamıştır. Burada doğru olan, tüm bölgeler yerine Ansar Dine'nin yaptığı gibi mücahitlerin daha köklü desteğe sahip olduğu bölgelerde idareyi düzeltmektir. Cihadın maslahatı bir yana, o insanlar için denilebilir ki bir kimse bu kadar kolay dinini satıyorsa zaten Müslüman değildir, ancak unutmamak lazım ki, mücahitler ve genelde Müslümanlar kötü dengede ilerleyen insanları cehenneme itmek hevesiyle değil, insanları ateş çukurundan kurtarma gayesiyle hareket etmelidirler. İbrahim aleyhisselam da başka bir bağlamda, Rabbim bizleri kafirlere fitne kılma (Mümtehine suresi) diye dua etmiştir. Tekfirler ise aksine siyasi çıkarlar uğruna yapılıyor. IŞİD'in sözcüsü Adnani en son küfür eylemleri aramaya son vermiş, bilcümle tüm cemaatleri tehdit etmişti, özgürleştirilmiş bölgeleri (yeniden) özgürleştireceğiz diye.

Fars misali de burada yersiz değil. Durum aynı olmasa da, darul küfürde yetişen nesillerden şeriatı bilmeleri beklenemez ve şeriatın uygulanması için halk bilgilendirilmeli ve bilinçlendirilmelidir. Sahabenin tedricen Resulullah tarafından yetiştirildiği gibi, bugün de şeriatın kademe kademe yeniden yürürlülüğe konulmasını savunan alimler mevcuttur. Burada niyetim herhangi bir görüşü savunmak değil, sadece tekfirin meşru olmadığını göstermek ve bu görüşün bir nebze anlaşılmasını sağlamaktır.

2.) IŞİD ile savaşmaktan mücahitler çoğunlukla kaçınmıştır. Suriye'nin doğu bölgelerini de belki bu yüzden kolayca ele geçirebildiler. Harici vasfı savaşa teşvik amaçlı kullanılıyor olabilir, bu vasıflandırma üzerinde durmak istemiyorum, ancak savaşılması için bâği olmaları yeterlidir ve bu durumda oldukları da açıktır, çünkü kendilerini devlet, sonrasında hilafet ve hatta tek imanlı zümre gördükleri için, tüm uzlaşma ve mahkeme tekliflerini reddetmişlerdir.
 

Pangea

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
şüpheler hükme meşru ve müstehap bir engeldirler. Had cezaları anlatılırken ulemanın verdiği şüphe kabilinden misaller gülünç gelebilir, ama bundaki gaye hatalı hükümlerden kaçınmaktır, çünkü had cezalarının işlevi caydırıcı (nekâl) olmalarıdır.
ama burada şüphe yok ki, suç işlenmiş işlendiği kesinleşmiş ama cezası uygulanmıyor. islamda hapishane mi var zaten? cezası bellidir suçun uygular geçersin. yani hükme varmak konusunda şüphe olsa tamam da yazıda öyle demiyor.
bazı insanlar 2012'de Fransız işgalini sevinç ile karşılamıştır.
elbette bu tarz insanlar her yerde olacaktır. dış güçlerin kışkırtmalarıyla da sesleri o kadar yüksek çıkar ki medya algısı sanki herkes bunu düşünüyormuş gibi gösterir. ama bu bahane değil.
Burada doğru olan, tüm bölgeler yerine Ansar Dine'nin yaptığı gibi mücahitlerin daha köklü desteğe sahip olduğu bölgelerde idareyi düzeltmektir.
e zaten sadece idlib kalmadı mı ellerinde? buradaki müslümankonsentrasyonu diğer bölgelere kıyasla en yüksektir diye düşünüyorum.burada bile olmuyorsa hiç bir yerde olmaz denilebilir belki hatta.
Tekfirler ise aksine siyasi çıkarlar uğruna yapılıyo
ahrarusamin yaptigini okuyunca bana da öyle geldi ve tiksindim açıkçası.dini siyasete alet etmek diye buna denir.
Harici vasfı savaşa teşvik amaçlı kullanılıyor olabilir,
sorun şu ki ışid ya haricidir öldürülebilir ya da değildir öldürülemez. sırf bir grup müslümanı öldürmek için harici diyorsan da bunun vebalini kimse ödeyemez.
ancak savaşılması için bâği olmaları yeterlidir ve bu durumda oldukları da açıktır,
savaşılması için baği olmaları yetmiyor işte çünkü müslüman kanı haramdır yani.
 

Abdullah el Hanbeli

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
Sonuç olarak, kim bir müslümanı küfür olmayan bir şey sebebiyle tekfir ederse haricidir. Ancak ihtilaf edilen bir mevzuda tekfir ederse... Tabii burada ilim talebelerinin tekfiri ihtilaflı olan konuları irdelemeleri gerekir. Örneğin namazı terkedenin hükmü, İlim ehilinin cumhuru (çoğunluğu) bunu tekfir sebebi olarak görmüyor. Mezhep imamlarından İmam Ahmed ve Şafii namazın terkini küfür olarak görüyorlar. Ancak şimdi bir kişi ortaya çıkıp, İmam Ahmed'in görüşüne dayanarak ben namazı terkedeni kafir olarak görüyorum derse ben bu kişiye harici derim. Çünkü bu mesele sahabeden günümüze kadar ihtilaf edilmiş bir meseledir. Sahabenin bu hususta ihtilaf ettiği bize ulaşmıştır.
Benim tek anlamadığım nokta burasıdır.

Meşru bir ihtilaf/ictihad nasıl haricilik sebebi olabiliyor? Acaba burada Fergali yanlış usulle bu görüşe varan birisinden veya namazın terkinin küfür olduğunu kabul etmeyenlerin mürci veya kafir olduğunu iddia eden birisinden mi bahsediyor?

Had cezaların maslahat ve mefsedet icabı duruma ve şahsa göre ertelenebileceği, vakıanın ve temkinin değerlendirilmesi ve diğer konular bana sıkıntılı gelmedi açıkçası.
 

عبد الرحمن

قل آمنت بالله ثم استقم
İslam-TR Üyesi
elbette bu tarz insanlar her yerde olacaktır. dış güçlerin kışkırtmalarıyla da sesleri o kadar yüksek çıkar ki medya algısı sanki herkes bunu düşünüyormuş gibi gösterir. ama bu bahane değil.
Bahane demek suizanda bulunmak olur. Neye bahane? Şeriatı istemedikleri için mi bu bahane öne sürülüyor? Kamu tepkisi ne içte ne uluslarası hafife alınacak bir güç değildir, ki siz de medyanın rolünü andınız. Tek öne sürülebilecek itiraz, burada bu durumda ciddi bir tehlike yoktur şeklinde olur*. Ama tehlikenin varlığını itiraf edersek, ruhsat olduğunu da itiraf etmeliyiz. Şeriatı uygulamak için temkin gereklidir. Hacc Suresi: "Saldırıya uğrayanlara zulme mâruz kaldıkları için savaş izni verildi. Allah onları muzaffer kılmaya elbette kādirdir. ﴾40﴿ Onlar sırf "Rabbimiz Allah’tır" dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler -ki oralarda Allah’ın adı çokça anılır- yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir. ﴾41﴿ Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik (temkin) versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah’a varır. ﴾42﴿"

* Bunun için de yerel şartları iyi bilmek lazım. Suriye'deki ulema ve görüş sahipleri ne diyorlar bu konuda, araştırmak lazım. Dediğim gibi, ben sadece genel görüşü açıkladım. Daha somut eleştiriler eklenirse (Hurras ed-Din tarafından olabilir varsa) daha ayrıntılı bir tablo ortaya çıkar. Ama burada söz konusu edilen tekfircilerin eleştirileri veya daha doğrusu bu mevzuyu istismar ederek tekfire girişmeleri.

sorun şu ki ışid ya haricidir öldürülebilir ya da değildir öldürülemez. sırf bir grup müslümanı öldürmek için harici diyorsan da bunun vebalini kimse ödeyemez.
savaşılması için baği olmaları yetmiyor işte çünkü müslüman kanı haramdır yani.
"Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin; ikisinden biri diğerinin hakkına tecavüz (beğat) etmiş olursa -Allah’ın emrine geri dönünceye kadar- haksızlığa sapanlara (bağiler) karşı savaşın; dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah hakkı yerine getirenleri sever." (Hucurat, 9 meali)

Bu konuda ayet net. Mahkeme kabul etmeyen ve Müslümanlara saldıranlara karşı savaşmaktan başka çare yok maalesef. Bunun için "harici" vasfını kullanmak şart değildir.
 
Son düzenleme:

Pangea

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
Bahane demek suizanda bulunmak olur. Neye bahane? Şeriatı istemedikleri için mi bu bahane öne sürülüyor? Kamu tepkisi ne içte ne uluslarası hafife alınacak bir güç değildir, ki siz de medyanın rolünü andınız. Tek öne sürülebilecek itiraz, burada bu durumda ciddi bir tehlike yoktur şeklinde olur*. Ama tehlikenin varlığını itiraf edersek, ruhsat olduğunu da itiraf etmeliyiz. Şeriatı uygulamak için temkin gereklidir. Hacc Suresi: "Saldırıya uğrayanlara zulme mâruz kaldıkları için savaş izni verildi. Allah onları muzaffer kılmaya elbette kādirdir. ﴾40﴿ Onlar sırf "Rabbimiz Allah’tır" dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler -ki oralarda Allah’ın adı çokça anılır- yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir. ﴾41﴿ Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik (temkin) versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah’a varır. ﴾42﴿"

* Bunun için de yerel şartları iyi bilmek lazım. Suriye'deki ulema ve görüş sahipleri ne diyorlar bu konuda, araştırmak lazım. Dediğim gibi, ben sadece genel görüşü açıkladım. Daha somut eleştiriler eklenirse (Hurras ed-Din tarafından olabilir varsa) daha ayrıntılı bir tablo ortaya çıkar. Ama burada söz konusu edilen tekfircilerin eleştirileri veya daha doğrusu bu mevzuyu istismar ederek tekfire girişmeleri.



"Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin; ikisinden biri diğerinin hakkına tecavüz (beğat) etmiş olursa -Allah’ın emrine geri dönünceye kadar- haksızlığa sapanlara (bağiler) karşı savaşın; dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah hakkı yerine getirenleri sever." (Hucurat, 9 meali)

Bu konuda ayet net. Mahkeme kabul etmeyen ve Müslümanlara saldıranlara karşı savaşmaktan başka çare yok maalesef. Bunun için "harici" vasfını kullanmak şart değildir.
Bağiyi ben başka bir kelime ile karıştırmışım reşit anlamında kullandın sanmıştım tamamdır
 

Benzer konular

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt