İlmi Konu Şia'da Rehberlik Makâmı

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Şia'da Rehberlik Makâmı
Resmi adıyla Yüce Rehberlik Makamı ( مقام معظم رهبری, makam-ı muazzam-ı rehberi ), İran İslam Cumhuriyeti'nin başı ve en yüksek siyasi ve dini otoritesidir

İran Anayasasına göre toplumun rehberliği, ilmî ve ahlâkî yönden İslâm Peygamberi’ne (sa) ve Masûm İmâmlar’a (ra) en yakın olan kişi veya kişilerce üstlenilmelidir. Bu kişiler halk tarafından, İslâm hukukuna, siyasî ve toplumsal meselelere, zamanın şartlarına vâkıf olan kişiler arasından seçilmelidirler. Bu husus Anayasa’nın 5’inci maddesi ile düzenlenmiştir.

Buna göre, “Hz. Mehdî’nin (ac) gaybeti zamanında İran İslâm Cumhuriyeti’nde Velâyet-i Emr ve İmâmet-i Ümmet âdil, takva sahibi, zamanın şartlarını bilen, cesur, becerikli, tedbirli ve halk çoğunluğunun önder bilip kabul ettiği bir fakîhin uhdesindedir. Hiçbir fakîh bu çoğunluğu elde edemediği takdirde önder veya yukarıda zikrolunan şartları hâiz fakîhlerden meydana gelen Rehberlik Şûrâsı, 107’İnci maddeye uygun olarak ümmetin imâmeti görevini üstlenir.”

“Rehberin Nitelik ve Şartları” başlığını taşıyan 109’uncu madde Rehberliğin şartlarını daha detaylı bir şekilde beyan etmiştir. Buna göre rehber: Fıkhı ilgilendiren bütün konularda iftâ (fetva verme) için gerekli ilmî salâhiyete sahip olmalı; Ümmet-i İslâm’ın rehberliği için gerekli adalet ve takvâyı hâiz olmalı ve rehberlik için yeterli siyasî ve toplumsal görüş, yiğitlik, yöneticilik ve güce sahip olmalıdır.”

Rehberin ilmi düzeyi ibadetler alanıyla sınırlı olmayıp hayatın diğer alanlarını düzenlemeye dönük hükümleri de kapsamalı, karşılaşılan yeni sorunların cevabını fıkıh kaynaklarından çıkarabilecek güçte olmalıdır. Bu iki açıdan zorunludur: Birincisi, kanunların İslâm şerîatine intibakı açısından; ikincisi toplumun iç ve dış ilişkilerde karşılaştığı sorunlarda uzun ve kısa vadeli tutumun belirlenmesi açısından. Bu durumda belirlenecek strateji İslâm’ın genel prensipleriyle çelişmeyecek şekilde Rehber tarafından ortaya konulmalıdır.

Adalet kelimesi, fıkhî bir ıstılah olarak kişiyi büyük günahlardan ve hatalardan bütünüyle alıkoyan, küçük hataların işlenmesi durumundaysa tövbe edip hatalarını tekrarlamaktan men eden ruhî bir özelliktir. Takvâ, Yaratıcı’ya itaatsizlik etmekten korkma anlamına gelir ki hemen hemen adaletle aynı anlamı içermektedir. Rehber’in, adalet ve takvâ sıfatlarını hâiz olması gerekir ki milletin çıkarlarını her zaman göz önünde bulundursun, kendi çıkarlarını sadece Allah rızası yönünde arasın.

Rehberlik alanında, ilmî kifayet ve takvâ yeterli değildir. Rehber’in iç siyasetteki ve dış politikadaki sorunları derk edebilecek ve gelecek için öngörüde bulunabilecek bir düzeyde olması da gerekir.

İran İslâm Cumhuriyeti Anayasası’nın 107’inci maddesi Rehber’in tayini konusunda şöyle demektedir:

“Halkın ezici çoğunluğu ile merciyet ve rehberlik makamına getirilen Yüksek Taklit Makamı, evrensel İslâm İnkılâbı’nın Ulu Önderi ve İslâm Cumhuriyeti’nin kurucusu Büyük Ayetullah İmâm Humeynî’den (ra) sonra rehber tayin etme görevi, halk tarafından seçilmiş olan Hubregân Meclisi’ne aittir.

Hubregân Meclisi, Anayasa’nın 5’inci ve 109’uncu maddelerinde belirtilen şartları hâiz fakîhler arasında bir inceleme ve danışma yapar. Bunlar arasından fıkhî hükümler ile siyasî ve sosyal konularda üstün bilgiyi, Anayasa’nın 109’uncu maddesinde zikredilen özellikleri ve halkın onayını hâiz olanı Rehberlik için seçilir. Aksi takdirde yine onlardan biri Rehber olarak seçilir ve halka tanıtılır.

Hubregân Meclisi tarafından seçilen Rehber, Velâyet-i Emr makamını ve onun getirdiği bütün sorumlulukları üstlenir. Rehber kanunlar karşısında ülkenin diğer vatandaşları gibi muamele görür ve kanun karşısında eşittir.”

111’inci maddede ise şöyle denilmektedir:

“Rehber kanunî önderlik ödevlerini yerine getiremez duruma gelir veya 5’inci ve 109’uncu maddede anılan şartlardan birini yitirirse ya da ilk baştan bu şartlardan bazısına sahip olmadığı anlaşılırsa makamından uzaklaştırılır. Bu hususun tespiti 108’inci maddede anılan Hubregân Meclisi’nin uhdesindedir. Rehberin ölümü, makamından uzaklaşması veya azli halinde Hubregân Meclisi en kısa zamanda yeni bir rehber tayin etme ve halka tanıtma görevini yerine getirir. Yeni rehberin tayin ve tanıtılma işlemine kadar Rehberlik görevlerini geçici olarak Cumhurbaşkanı, Yüksek Yargı Başkanı, Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi ve Denetim Şûrâsı’nın bir fakîhinden müteşekkil bir şûrâ yürütür. Bu zaman zarfı içinde, bu şûrâ üyelerinden her birisinin herhangi bir nedenle görevini yerine getirememesi halinde Kurul, Denetim Şûrâsı’na üye fakîhlerin çoğunluğunun tasvibi ile başka bir kişiyi seçer ve görevlendirir.”


Rehberlik Makamının Ödev ve Yetkileri

110’uncu madde bu konuda şöyle demektedir:

Rehberlik Makamının ödev ve yetkileri şunlardır:

1. Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’ne danışıldıktan sonra İran İslâm Cumhuriyeti’nin genel politikasını saptamak.
2. Rejimin saptanan politikasının doğru icra edilmesine nezâret etmek.
3. Geniş soruşturma yetkisi.
4. Silahlı Kuvvetler Başkomutanı’nın tayini.
5. Savaş ve barış kararı almak ve genel seferberlik ilan etmek.
6. Tayin, azil ve istifa kabulü: Denetim Şûrâsı’nın (Şûra-i Nigehbân) fakîhleri; Yargı Erkinin en yüksek makamları; İran İslâm Cumhuriyeti Radyo ve Televizyon Kurumu Başkanı; Genelkurmay Başkanı; İslâm Devrimi Muhafızları Başkomutanı; Askerî ve emniyet güçlerinin üst düzey komutanları
7. Üç silahlı kuvvet arasındaki olası ihtilafları çözme ve aralarından irtibat sağlamak.
8. Normal yollarla çözülemeyen rejim içindeki problemleri Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi aracılığı ile çözüme kavuşturmak.
9. Kanunun öngördüğü şartları hâiz Cumhurbaşkanı adaylarının halkın onayı ve seçimi ile Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra mazbatasını imzalamak.
Bu kanunda belirtilen şartlara sahip olma açısından Cumhurbaşkanlığı adaylarının yeteneği seçimlerden önce Denetim Şûrâsı’nca ve ilk dönemde de Rehberlik Makamı’nca onaylanmış olması gerekir.
10. 89. maddeye dayanmak suretiyle ülke yararını gözeterek, Ülke Yüce Divanı (Divan-ı Âlî-i Kişver) tarafından kanunî ödevlerine aykırı davrandığına hükmedilmesinden yahut İslâmî Şûrâ Meclisi tarafından yetersizliğine karar verilmesinden sonra Cumhurbaşkanı’nı görevinden azletmek.
11. Yüksek Yargı Başkanı’nın önerisinden sonra İslâmî ölçüler çerçevesinde mahkûmların ceza sürelerini azaltmak ya da af kararı almak.

Rehber kendisine ait bazı ödev ve yetkileri başkasına devredebilir.”



Görüldüğü üzere İran İslam Cumhuriyeti Anayasası siyasi kudretin merkezine veliyi fakihi koymuş ancak onu halkın doğrudan ve dolaylı yollarla belirlemesine dayalı prensipleri de vaz’ etmiştir. Devlet, parti veya herhangi özel bir sınıf değil; bunların aksine, İslami geleneğin temel yorumlayıcıları olan din adamlarının saygıya layık görülerek yüceltildiği (BEŞİRİYE Hüseyin, s.47) bu sistemde Veliyy-i fakih tarafından İslam ahkâmının uygulanması ve denetlenmesi doğrultusunda bu geleneği pratikte gerçekleştirmek, en büyük değer olarak algılanmaktadır (BEŞİRİYE Hüseyin, s.46) ve geleneğin temel temsilcisi olarak tezahür eden Veliyy-i fakihin yorumu, İslam Cumhuriyeti devletindeki ilişkileri belirleyen temel kaynak olarak belirir. (BEŞİRİYE Hüseyin, s.47)


Sonuç

Köklü bir medeniyet havzası olan İran, 16.yüzyıldan itibaren coğrafyaya/ toprağa aidiyet ile İslam’ın Şii yorumunu bir araya getirmiş ve din adamının siyasi yetkesini her dönem biraz daha ilerleten bir süreci takip etmiştir. Ulemanın günlük hayata dair sorunlara cevap verme yetkisinden başlayarak, zaman içinde dini ekonomik vecibelerin (zekat ve humus) toplanıp dağıtılmasına ve oradan da siyasi iktidarın meşruiyetini tasdike uzanan süreç Şii nüfusun Sünnilerle birlikte yaşadığı bölgelerden farklı bir seyir takip etmiştir.

Safevilerin İran toplumunu ve toprağını Şiileştirme ameliyesi Şii ulemanın nüfuzunu o döneme kadar görülmemiş bir şekilde arttırmış, Safevi Hanedanı Sünni Afganlar eliyle yıkılmış olsa bile, bu durum İran’ın Sünni dünyaya dönüşünü sağlamaya yetmemiş, kurucusu Sünni olan Kaçar Hanedanı da İran’ın Şii rengini nazarı itibara almak zorunda kalmıştır.

Her ne kadar Rıza Pehlevi İran’da modern bir devlet ve Batılı bir toplum yaratma hayali ile kendinden evvel var olan Kaçar Hanedanı’nın reform çalışmalarını devam ettirmek istese de, ulemanın siyasi güce de dönüşmüş olan sosyal ve ekonomik kudreti karşısında takındığı tutum ile toplumsal meşruiyetini kaybetmiş, böylelikle İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulması ile neticelenen İnkılab hareketinin başlamasına sebep olmuştur.

Bugün İran İslam Cumhuriyeti’ne hayat veren fikri, siyasi ve dini alt yapı, Hz. Muhammed’in (as) irtihalinden sonra sekteye uğrayan İmamet’in halen gaybetteki sahibi İmam Mehdi’nin gelişine kadar ulemanın yetkisinde olduğu inancına dayanmaktadır. Bu inancın doğal sonucu olarak, tıpkı peygamber döneminde olduğu üzere, toplumsal hayatın idamesi ve terakkisine ilişkin genel politikalar ulemanın uhdesinde bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle ulema ve onun en üst düzey temsilcisi Veliyy-i fakih, nihai anlamda, dini ve dünyevi yetkenin tartışma kabul etmez sahibidir. Ancak anayasal bir cumhuriyet olması, teşri ve idari kurumlarının mevcudiyeti, karmaşık ve birbirini kontrol eden karar alma süreçlerinin varlığı İran’daki Velayet-i fakih sistemini bir teokrasi olarak ifade etmemize engel olmaktadır.

 

عبد الرحمن

قل آمنت بالله ثم استقم
İslam-TR Üyesi
9. Kanunun öngördüğü şartları hâiz Cumhurbaşkanı adaylarının halkın onayı ve seçimi ile Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra mazbatasını imzalamak.
Bu kanunda belirtilen şartlara sahip olma açısından Cumhurbaşkanlığı adaylarının yeteneği seçimlerden önce Denetim Şûrâsı’nca ve ilk dönemde de Rehberlik Makamı’nca onaylanmış olması gerekir.
10. 89. maddeye dayanmak suretiyle ülke yararını gözeterek, Ülke Yüce Divanı (Divan-ı Âlî-i Kişver) tarafından kanunî ödevlerine aykırı davrandığına hükmedilmesinden yahut İslâmî Şûrâ Meclisi tarafından yetersizliğine karar verilmesinden sonra Cumhurbaşkanı’nı görevinden azletmek.
Görüldüğü üzere İran İslam Cumhuriyeti Anayasası siyasi kudretin merkezine veliyi fakihi koymuş ancak onu halkın doğrudan ve dolaylı yollarla belirlemesine dayalı prensipleri de vaz’ etmiştir.
Bugün İran İslam Cumhuriyeti’ne hayat veren fikri, siyasi ve dini alt yapı, Hz. Muhammed’in (as) irtihalinden sonra sekteye uğrayan İmamet’in halen gaybetteki sahibi İmam Mehdi’nin gelişine kadar ulemanın yetkisinde olduğu inancına dayanmaktadır. Bu inancın doğal sonucu olarak, tıpkı peygamber döneminde olduğu üzere, toplumsal hayatın idamesi ve terakkisine ilişkin genel politikalar ulemanın uhdesinde bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle ulema ve onun en üst düzey temsilcisi Veliyy-i fakih, nihai anlamda, dini ve dünyevi yetkenin tartışma kabul etmez sahibidir. Ancak anayasal bir cumhuriyet olması, teşri ve idari kurumlarının mevcudiyeti, karmaşık ve birbirini kontrol eden karar alma süreçlerinin varlığı İran’daki Velayet-i fakih sistemini bir teokrasi olarak ifade etmemize engel olmaktadır.
Teokrasi, Allah'ın iktidarıdır. İlk kez, Musa aleyhisselam'ın devleti böyle tavsif edilmiştir. Bugün teokrasiden farklı durumlar anlaşılıyor:

a. Doğrudan hükümdar sınıfının din adamlarından oluşması. Peygamberlerin iktidarları ve kilise devleti böyledir. Bu belki de en yaygın tariftir.
b. Hükümdarın ilahi vesayet ile hükmetmesi. Kendilerini Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi olarak gören kralların hükmettiği Orta çağ Avrupası için bu söylenmektedir. Aynı şekilde kendilerini 'halifetullah' veya 'zillullah' olarak gösteren Emeviler ve müteakip sultanlar de aynı sınıftadır.
c. Dini hükümlerin geçerli olduğu nizamlara da teokrasi denmeye başlanmıştır.

Aydın Batı geleneğinde teokrasinin çağrışımı çok kötüdür, çünkü ruhban sınıfının bencil ve cahilane iktidarını temsil eder. Avam halkın hakimiyeti olan laiklik, her anlamda teokrasinin zıddıdır. Buna göre tüm İslami idareler teokratik olarak nitelendirilebilir, en azından c. tarifine göre. İlginç olan, dini hukukun ruhban sınıfı yerine umera/halk tarafından ayakta tutulması durumudur ki, buna laik teokrasi diyenler olmuştur (Massignon). Raşit el-Gannuşi başta olmak üzere, bir grup Müslüman alim/mütefekkir medeni (sivil) hakimiyet olarak bu modeli savunuyorlar. İhvan-ı Müslimin'in görüşü de buna yakın. Vehbe Zuhayli bundan İslami demokrasi diye bahsediyor. Demokrasi lafzını reddederek, hilafeti ön plana çıkaran Kuveytli Hakim el-Mutayri ise halkın konumunu "iktidarın kaynağı" (masdar es-sulta) olarak belirlerken aynı düşünceye yer veriyor. Mevdudi Şurakrasi veya Teo-demokrasi şeklinde, hilafeti temsil eden halkın ve ilim sahiplerinin şeriatı ayakta tuttuğu bir nizam ortaya koymuştur. Pakistan'da içtihat halkın seçtiği milli meclisin görevidir, ancak ulemanın bunda rolü kısıtlı. Muhammed Mursi'nin Mısırında ise İhvan kendisi İslami bir parti olması yanı sıra, dini konularda söz hakkını Ezher'e tevdi etmişti anayasada.

Başka bir grup ise idare sınıfına (ulema teokrasisi/sivil hakimiyet) itibar etmeksizin, İslami hakimiyeti nomokrasi (hukukun hakimiyeti) olarak nitelemektedirler. Bu Majjid Khaddouri'nin görüşüdür. Hüsnü Aktaş da bunu öne çıkarır. Bedaheten doğru olmakla birlikte, bu tanım hakimiyet sorununu ele almaz. Allah hakimdir, ancak içtihat/yasama ve yürütme yetkileri kimin elindedir?

Siyaset-i şeriye alanını dahi kapsayan mutlak içtihat yetkisinin ulema elinde olduğu İran her anlamda bir teokrasidir. Anayasal teokrasi terimi de kullanılmıştır, ancak rehberin güçlü konumu anayasallıktan eser bırakmamıştır. Bu şeklen 19.yüzyıl Avrupa'sının anayasal monarşilerine benzer. Güç ayrımı çok zayıftır. Halkın seçtiği Hubregan Meclisi yeni rehberi seçer, ancak buraya aday olan müçtehitleri mevcut rehber ve Nigahban Şurası denetler ki, adayların çoğunu elemektedirler. Meclisin Humeyni'ye halef seçtiği rehber Muntazeri'yi Humeyni'nin reddetmesi, seçimin manasız olduğunu gösterir. Nigahban Şurası'nın ise müçtehit üyelerini yine rehber belirler, hakim üyelerini ise rehberin atadığı Adliye'nin başı seçer. Kanımca peygamberlerin iktidarı hariç, velayeti imanın şartı bilen bir toplumda kendisini veli ve ismete haiz (gerçek mi inanamıyorum, öyle geçiyordu bir yazıda) naib-i imam ilan eden İran rehberlik sistemi, dünyanın en teokratik devletidir.

Bunun karşısında örneğin Suudi Arabistan'da şeriat olabildiğince güçlü bir vurguyla hukukun temelini oluşturur, ancak idare kralın elindedir. Buna teo-monarşi denmiştir. Aynısı teo-demokrasi/laik teokrasi şeklinde de uygulanabilir, Pakistan'da olduğu gibi. Ancak ne yazık ki bu teo-monarşi ve teo-demokrasilerde ulemanın rolü muallak kalmakta ve zaman zaman devre dışı bırakılmaktadır. Bunun orta yolunu eskiden beri İhvan-ı Müslimin'in savunduğu alim-siyasi karışık meclisi teşkil etmiştir. Bu İhvan bağlantılı ulemanın savunduğu toplu içtihat yöntemine benzer. Buna göre şeriat alimleri profesyonel kadrolarla birleşerek meseleleri içtihada bağlayacaklar. Ancak Mısır'da gördüğümüz gibi, meclis sivil bir yapı olarak bırakılmış, şeri yetkiler Ezher'e tevdi edilmiştir. Tabi cumhurbaşkanı tartışmalı meselelerde ikisinin arasını bulan ve son kararı veren bir lider olarak tebarüz edebilir. Bu da mecliste Şeriye Vekilinin (Ankara) veya halifenin temsilcisi olarak şeyhülislamın (İstanbul) bulunduğu 1924 öncesi TBMM modeline benzemektedir.

Sanırım sorun şu: bir yandan İslam'da ruhban sınıfı yoktur, diğer yandan içtihat şeri ilimler başta olmak üzere liyakat gerektirir.
 
Son düzenleme:

Benzer konular

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt