Makale ZELLE NE DEMEKTİR? İSMET SIFATININ ANLAMI ve PEYGAMBERLER GÜNAH İŞLERLER Mİ?

Necati Koçkesen

Aktif Üye
İslam-TR Üyesi
ZELLE NE DEMEKTİR?
İSMET SIFATININ ANLAMI ve PEYGAMBERLER GÜNAH İŞLERLER Mİ?
(Biraz uzun olmasına rağmen önemli bir konu. Okunmasını tavsiye ederim)

Bu yazıyı neden yazma ihtiyacı duydum? Bilindiği gibi bugün tasavvufçuların çoğu kendi mürşidlerinin günahlardan mahfuz olduklarını iddiâ ediyorlar. Onlara göre peygamberler günahlardan mâsumdurlar, şeyhler ise mahfuzdurlar. Halbuki mâsum olmak da günahlardan korunmuş olmak demek mahfuz olmak da günahlardan korunmuş olmak demektir. Peygamberlerden başka hiçbir insan ismet sıfatına sâhip değilken onların bu iddiâları mürşidlerini günahsız ve hatasız görme sapıklığına düşürerek mürşidlerini peygamberlerin seviyesine çıkartmak demek olur. Böyle bir şey iddiâ etmeseler bile kullandıkları tâbir budur. Bugün yine bazı cemaat müntesipleri başlarındaki liderlerinin eleştirilmesine asla tahammül edememekte, liderlerini hangi konuda olursa olsun eleştirenlere çok sert bir şekilde saldırmaktadırlar. Her ne kadar başlarındaki liderlerinin hatasız olduklarını iddiâ etmeseler de onu hiç eleştirmemeleri, onun eleştirilmesine tahammül edememeleri onların liderlerini, hocalarını hatasız görmelerine ve her yaptıklarının doğru olduğuna inanarak onları sahiplenmelerine sebep olmaktadır. Yine parti tutar gibi, futbol takımı tutar gibi mezheb ve meşreb tutanlar da mezhebleri ve meşrebleri sanki hatadan beriymiş gibi davranmaktalar ve onların delillerini bile doğru dürüst bilmeden onları taassubî bir şekilde savunmaktadırlar. Halbuki hiçbir mezheb imamı (rahimehumullah) kendilerinin ve mezheblerinin hatasız olduğunu iddiâ etmemiştir. Taklîd, delilini bilmeden bir müçtehide uymak demek olduğuna göre, bir mezhebi ve o mehebin imamını taklîd eden bir mukallid kalbinin kanâtine göre, “inşaallah bu mezhebin görüşü haktır” diye düşünmeli ama hatalı olma ihtimalinin de bulunduğunu kabul etmelidir. Yoksa taklid ettiği bir mezhebin her yönden hak olduğuna inanmak ve o mezhebi hatasız kabul etmek mezhebini din edinmek olur. İşte bundan dolayı, ehl-i sünnet âlimlerinin peygamberlerin bile günah işleyip işlememelerini sorguladıkları ve onlar hakkında görüş belirttikleri bir ortamda, hiç kimse ne mürşidinin, ne cemaat liderinin ne de taklid ettiği bir âlimin hatasız olduğunu iddiâ edemez, etmemelidir. Eğer ederse bu, haddi aşmak olur.

Şimdi gelelim “ZELLE” meselesine.

Zelle, sözlükte “sürçme, sürçüp kayma, yanılma, yanlış, ufak suç, ayrılmak ve uzaklaşmak” demektir. Dinî literatürde ise bu terim daha çok peygamberlerin hataları için kullanılmaktadır. Peygamberlerin kendilerine has bazı sıfatları vardır. Bu sıfatlarla normal insanlardan seçilip ayrılırlar. Onlar nübüvvetten önce bile hırsızlık, yalancılık, dolandırıcılık, putlara tapma, ahlâk dışı ilişkiler ve benzeri şeylerden uzak tutulmuşlardır. İşte onlar için öngörülen sıfatlardan biri de ismet sıfatıdır. Buna göre peygamberlerin suçsuz ve günahsız olmaları gerekir. Zira günah işlemek nübüvvet makamı ile bağdaşmaz. Onların kem gözlü ve hain bakışlı olmaları bile caiz değildir. Kelâm ekolleri genel anlamda peygamberlerin masum ve günahsız oldukları hususunda görüş birliği içindedirler. Bazı âyet ve hadislerde geçen ifadelerden ötürü peygamberlerin küçük günah işleyip işlemeyecekleri konusunda ihtilaf söz konusu olmuştur. Mutezile ve Şia’ya göre peygamberlerin ismeti tam ve mükemmeldir. Büyük ve küçük bütün günahlardan uzaktırlar. Mâtüridîlere göre peygamber, küçük büyük bütün günahlardan, her türlü küfür ve şirkten uzaktır. Bununla birlikte çok küçük, hafif hatalar, zelle türünden sürçmeler onlardan sadır olabilir. Ancak tebliğde kesin olarak günahsızdırlar. Râzî ve Cürcanî’ye göre, dalgınlık veya unutkanlıkla bazı küçük hataların peygamberden sadır olması mümkündür. Her peygamberin biri kulluk, diğeri de peygamberlik olmak üzere iki vasfı vardır. Peygamberlik vasfında hata etmezler. Çünkü vahyin kontrolündedirler. Ancak kulluk vasfında hata edebilirler. Bununla birlikte yaptıkları hatalarda kasıt söz konusu değildir. İslamî eserlerde zelle kelimesi yerine “sağair, taksirat, aserât” gibi kelimeler de kullanılmıştır. Bunlar sırasıyla “küçük hatalar, kusurlar, sürçmeler” anlamını ifade eder.

Aliyyü’l Kârî’ye göre zelle, "Peygamberlerin hata ile veya unutarak yaptıklara kusurları ifade eden bir terimdir (Aliyyü'l-Karî, Şerhu Fıkhı'l-Ekber, Mısır 1323, 51, 53)

İmam Nesefî’ye göre ise Zelle, efdal (en üstün) olanı terkedip, fadıl (üstün) olanı yapmaktır şeklinde de izah edilir (Ebu'l-Berekât Abdullah en-Nesefî, Tefsir, IV, 365). Bu izaha göre, zelle bir kusur olmaz. Fakat peygamberlere yakışan daima en üstün olan davranışta bulunmak olduğu için, zelle işleyen Peygamber'in dikkati çekilir.

Kur’an’ı Hakîm’de peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme izâfe edilen zellelere baktığımızda, onların hiç birisinin de insanlar katında suç ve hata olarak görülmeyen şeyler olduğu görülür. Rasûlullah’ın îtaba (kınanmasına) sebep olan zelleleri, açık olan ilâhî bir emre muhâlefet etmek veya çirkin fiillerden birisini işlemek gibi fâsık insanların işledikleri hatâlar cinsinden değildir. Onun işlediği zelleler açık nassın olmadığı hususlarla ilgilidir. İşte bu şekildeki zelleleri bile işlediklerinde hemen uyarılmış ve düzeltilmişdir. Şimdi gelelim Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellemin bazı zellelerine:

Mesela; Tebuk Seferi öncesi Peygamberimizin savaşa katılmama konusunda kendisinden izin isteyen münafıklara izin vermesi neticesinde inen “Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalan söyleyenleri bilmeden önce niçin onlara izin verdin?” (Tevbe, 43) zellesini ele alalım. Allah bu âyette peygamberini münâfıkların Tebük seferine katılmamak için çeşitli mâzeretler ileri sürerek kendisinden izin isteyip onun da onlara izin vermesinden dolayı peygamberini itâb etmektedir. Halbuki Allah nisâ sûresi 62. Âyette şöyle buyurmaktadır:

“Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'a ve Peygamberine iman etmişlerdir, toplu bir işte onunla birlikte olduklarında ondan izin almaksızın gitmezler. Senden izin isteyenler, işte onlar Allah'a ve Peygamberine iman edenlerdir. Bazı işleri için senden izin istediklerinde onlardan dilediğine izin ver ve onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah bağışlayandır, rahmet edendir.”

Görüldüğü gibi Allah azze ve celle bir âyette Müslümanların bazı işleri için kendisinden izin istediklerinde onlara izin vermesini isterken yukardaki âyette yani Tevbe sûresi 43. Âyetinde ise bazılarına izin verdiği için peygamberini kınamaktadır. Bu iki âyetin arasını nasıl bulacağız? Dikkat edilirse, Nisa sûresindeki izin isteyenler Allah ve peygamberi katında mü’min olarak vasıflanan kimselerdir. Mü’minler ise gerçekten bir mâzeretleri olduğu için izin isterler. Yalan bahâneler üreterek izin istemezler. İşte böyleleri izin istedikleri zaman onlardan dilediğine (hepsine değil) izin vermesi istenmiştir. Halbuki Tevbe sûresi 43. Âyetinde belirtilenler Allah katında ve peygamber katında münafık olduğu bilinen insanlardır. Münâfıklar ise çoğu zaman yalan söylerler ve bir işten, savaştan kaytarmak için yalan bahâneler üretirler. Peygamber münâfıkların yalan söyleyeceklerini bildiği için onların mâzeret ileri sürerek izin istemeleri sonucunda onların doğru söyleyip söylemediklerini ortaya çıkarmak için araştırma yapıp ondan sonra izin vermesi veya vermemesi gerekiyordu. Halbuki peygamber efendimiz onların mâzeretlerini yeterli görerek onlara hemen izin vermişti. İşte bundan dolayı Allah Rasûlünü îkaz etmişti. Görüldüğü gibi peygamberin onlara izin vermesi insanlara göre suç ve hata olan bir şey değildi. Bir devlet başkanı veya bir komutan istediği kişiye izin verir veya vermez. Bunda yadırganacak bir durum yoktur. Ama bu Allah’ın muradına uygun olmayan bir durumdur. Bundan dolayı da Allah, rasûlünü îkaz etmiştir.

Abese Suresi’nin ilk ayetlerinde geçen ve peygamberimizin Mekke’nin ileri gelen müşriklerine İslam’ı tebliğ etmeye çalışırken onlarla bir arada oturduğu bir sırada Abdullah b. Ümmü Mektum’un gelmesi ve kendisine İslam’ı anlatmasını istemesi olayının hemen ardından inen “A’ma geldi diye surat astı ve yüz çevirdi” (Abese, 1-2) ayetini ele alalım, tefsirlerde anlatıldığına göre, Abdullah bin ümmi Mektum, Rasulullah'ın (s.a.), Kureyş'in ileri gelenlerinden Utbe b. Rabia, Şeybe b. Rabia, Ebu Cehil b. Hişam, Ümeyye b. Halef ve Velid b. Muğire ile bulunduğu bir esnada yanına girdi. Rasulullah (s.a.) onları, başkaları da onların müslümanlığından etkilenerek müslüman olur diye İslâm'a davet ediyordu. Abdullah b. Ümmü Mektûm oradakilerle meşguliyetini bilmeden: “Ya Rasulallah! Allah'ın sana öğrettiklerinden bana öğret, bana oku”, dedi ve bunu tekrarladı. Rasulullah (s.a.) sözünü kesmesini hoş karşılamadı ve yüzünü ekşitti. Ve akabinde bu ayet indi. Rasulullah (s.a.) bundan sonra ona ikramda bulunur, gördüğünde de: "Rabbimin beni kendisi için itab ettiği kimseye merhaba. Var mı bir ihtiyacın?" derdi.

Görüldüğü gibi bu olayda Allah Rasûlünün kastı şuydu: Konuştuğu kişiler müşriklerin ve Mekkelilerin ileri gelenleri idiler. Eğer bunların Müslüman olmalarına sebep olabilirse bu azgın müşriklerin islâma ve Müslümanlara karşı saldırılarının önüne geçilecek ve islam bunlarla güçlenecekti. İşte tam bu sırada Abdullah b. Ümmü Mektum’un gelip kendisinin tebliği esnasında söze karışmasına ve bunu birkaç defa tekrarlamasına biraz kızarak yüzünü ekşiltmişti. Çünkü Allah rasûlü kendisine bildirilmedikçe gaybı bilmiyordu ve müşriklerin hiçbir zaman îman etmeyeceklerinden de habersidi. Oysa Allah ezelî ilmi ile o müşriklerin hayatları boyunca îman etmeyeceklerini biliyordu. Bundan dolayı Allah, peygamberinin yeni Müslüman olmuş ve islâmî bilgilere, vahiylere ihtiyacı olan mü’min bir kulunun aydınlatılması gerekirken kâfirlerle sohbetini kesmeyip mü’min kuluna yüzünü ekşiltmesinden dolayı peygamberini kınıyordu. Bu ayette de görüyoruz ki, peygamberin bu uygulaması aslında insanlar katında hata ve kusur kabul edilmeyecek, üstelik âyet inmese idi övülecek bir siyâset olarak görülebilirdi. Ama Allah’ın muradına ters bir hareketti ve bundan dolayı Allah peygamberini itâb ederek daha efdalı varken ondan aşağı bir uygulamada bulunmasını îkaz etmiştir.

Bedirde esir alınanlar hakkındaki meseleye gelince;

Bedir savaşı Müslümanlar için çok önemli bir savaştı. Mekke’den sırf inançları uğruna Medine’ye hicret eden bu değerli insanlar, tüm mallarını, mülklerini orada bırakarak gelmişlerdi. Muhacirler ekonomik olarak sıkıntı içerisindeydiler.

Müslümanların zaferiyle sonuçlanan savaş sonrası, 70 kişi esir alınmıştı. Bu esirlere yapılacak muamele konusunda, sahabenin önde gelen isimleri Resulullah’ın başkanlığında bir araya gelip konuyu istişare ettiler. Bu konuda Hz. Ebû Bekir, onların fidye karşılığında serbest bırakılmasını isterken, Hz. Ömer, onların hepsinin kılıçtan geçirilerek öldürülmesi gerektiğini söylüyordu. Resulullah, toplumdaki okuma yazma düzeyini artırmak için, onlardan okuma-yazma bilenlerin her birinin on müslümana okuma yazma öğretmesi şartıyla serbest bırakılmalarını teklif etmekle birlikte, Ebû Bekir’in fikrini de destekliyordu.

Netice olarak sahabe Resulullah’ın ve Ebû Bekir’in fikrini daha çok destekleyince, sonuç öylece karara bağlandı. Yani bir kısmı fidye karşılığı serbest bırakılırken, okuma yazma bilen diğer kısmı ise on müslümana okuma yazma öğretmek için görevlendirilmişlerdi. (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, II, 189; Afzalur Rahman, Siret Ansiklopedisi, I, 432) Esirlere takdir edilen fidye miktarı ise 4000 dirhemdi ki bu para Müslümanların ekonomik sıkıntılarını gidermelerine yardımcı olacak miktarda bir paraydı.

İşte bu olayla ilgili olarak, Allah şu ayet-i kerimesiyle Peygamberimizi uyarmıştı:

“Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hâkim duruma gelmedikçe, hiçbir peygambere esir almak yakışmaz! Siz geçici dünya menfaatini istiyorsunuz, hâlbuki Allah ahireti (kazanmanızı) istiyor. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. Eğer Allah’ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye) den dolayı size büyük bir azap dokunurdu!” (Enfâl, 67-68)

Yukardaki olaya baktığımızda, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, o güne kadar hakkında bir hüküm olmayan bir konuda, yani esirler hakkında ashabı ile istişâre ediyor ve Bedir esirleri konusunda ne yapmaları gerektiği husûsunda onlara soruyordu. Hz. Ömer onların hepsinin boyunlarının vurulmasını teklif ederken Hz. Ebubekr onların fidye karşılığında serbest bırakılmasını, bununla ashabın ellerine biraz para geçeceğini ve güç durumdan bir nebze olsun kurtulacaklarını savunuyordu. İşte Allah Rasûlü de Hz. Ebubekr’in teklifini kabul ederek esirlerin fidye karşılığında serbest bırakılmasına karar verince bu âyet indi. Bu âyetle Allah, düşmanlarını tam olarak hezimete uğratmadan onlardan alınan esirlerin fidye karşılığında salıverilmesini kınıyor ve bir nevi Hz. Ömer’in görüşünü tasdik ediyordu.

Bu olaya baktığımızda da Allah rasûlünün bu icrâtı insanlar arasında hata ve suç sayılmayacak belki de çok güzel bir siyâset olarak kabul edilebilecek bir uygulamadır. Ama Allah bu ayetle bu uygulamanın kendi muradına ters olduğunu bildirdi ve Rasûlünü kınadı. Allah bilir ama belki de Allah rasûlü esirler hakkında istişâre etmeden Allah’tan bir vahyin gelmesini beklemesi gerekiyordu. Allah’tan bir vahyin gelmesini beklemeden konuyu istişâre ettikleri için de kınanmış olabilirler. Allah en iyisini bilir.

Daha bir çok âyette Allah rasûlünün îkaz edildiğini ve düzeltildiğini biliyoruz. Ama hepsinden çıkan sonuç da şudur. Allah Rasûlü hiçbir zaman açık bir hükme muhâlefet etmemiş, insanlar arasında hata ve suç kabul edilen bir fiilde bulunmamıştır. Tam tersine belki Allah katında daha efdal olanı terketmiştir. Bu daha efdal olanı seçmede isâbet edememiştir.

İsmet sıfatına gelince;

Bilindiği gibi peygamberlerin sıfatlarından birisi de ismet sıfatıdır. Yâni küfür, şirk ve günahlardan korunmuş olma sıfatı. Bu sıfat peygamberlerin dışında hiç kimseye verilmemiştir.

İsmet, lügatte menetmek, korumak, sığınmak, tutunmak, güvenmek anlamlarını ifade eder. (Zemahşerî, Esâsü’l-Belâğa, Dârü Sâdır, Beyrut, 1979, s. 423; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab,Dârü Sâdır, Beyrut, tsz. , XII, 403) Bu kelime, Kur’ân da, “korumak ve kurtarmak” anlamına gelmektedir. (Bkz. Mâide, 5/ 67; Yûnus, 10/ 27; Hûd, 11/ 43; Ahzâb, 33/ 33; Mü’min, 40/ 33) Hadislerde ise, yine lügat manasıyla kullanıldığını görmekteyiz. Nitekim Hz. Peygamber de, bu kelimenin ism-i mef’ulü olan “masum”u, “Allah tarafından korunan kimse”şeklinde tarif etmiştir. (Buhârî, Kader, 8; Nesâî, Bey’at, 32 (Suyûtî şerhi ile beraber); İbn Hanbel, Müsned, I/4)

Istılahta ise, “Güçleri yetmekle beraber peygamberlerin günahlardan uzak olma melekesidir”. (Cürcânî, Seyyid Şerîf, et-Ta’rifât,İstanbul, 1253/1837, s. 90) diye tarif edilmiştir. Şu şekilde de tarif edilmiştir: “Peygamberlerin gizli ve açık her türlü ma’siyetten beri olmasıdır”. (Bilmen, Ö. Nasûhî, Muvazzah İlm-i Kelâm,İstanbul, 1959, s. 140) Diğer bir tarif de şudur: “Allah’ın peygamberleri en üstün cismî ve nefsî cevherlerle donatıp sonra da onları itaatta sabit kılmak ve indirdiği sekinet ile kalplerini kötü temayüllerden korumak suretiyle onları her türlü günahlardan korumasıdır “. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fi Ğarîbi’l-Kur’ân, Kahraman Yayınları, İstanbul, 1986, s. 504) Yapılan bu tariflerden, ismetin peygamberlere mahsus bir sıfat olduğu, günah işleme gücünün kendilerinden alınmadığı, ancak Allah tarafından ve halkın gözünden kendi değerlerini düşürecek şeylerden korunmuşoldukları anlaşılmaktadır. Bütün İslâm alimleri, peygamberlerin ismet sahibi olduklarında ittifak etmişler, ancak ismetin nasıl bir sıfat olduğu ve peygamberlerin günahlardan nasıl uzak kaldıkları hususunda ihtilaf etmişlerdir. Dolayısıyla ismet sıfatı farklı şekillerde yorumlanmıştır: Eş’arî’ye göre İsmet: “Allah Teala’nın peygamberlere itaat gücü verip masiyet gücü vermemesidir”. (Bağdâdî, Abdulkahir, Kiâabü Usûli’d-Dîn, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1981, s. 169; Râzî, Muhassalü Efkâri’l-Mütekaddimîne ve’l-Müteahhirîn, Kahire, 1323/1905, s. 158-159; İbnü’l-Hümâm, el-Müsâyere fi İlmi’l-Kelâm, nşr. M. Muhyiddin Abdulhamîd, Mısır, tsz., s. 158-159; Devvânî, Celâlüddin, Celâl(Şerhu Akâidi’l-İcî), İstanbul, 1321/1903, s. 130) Diğer bir ifade ile ismet, “Masiyet işlemeye engel olan ruhi bir melekedir”. (İsfahânî, Ebu’s-Senâ, Metâliu’l-Enzâr alâ Tavâlii’l-Envâr, Dersaadet, 1305/1887, s. 429) Buna göre peygamberlerin masiyet işlemeye güçleri yetmeyeceğinden onların günah işlemeleri mümkün değildir. (Râzi, Muhassal, s. 158)

Matürîdî’ye göre İsmet: “Allah’ın peygambere tahsis ettiği öyle bir lütfu ve ihsanıdır ki, bundan sonra peygamber artık, irade ve ihtiyarı baki kalmakla beraber devamlı itaat eder ve günahlardan uzak durur”. (Aliyyü’l-Kârî, Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1984, s. 94) Önceki görüşte olduğu gibi ismet sıfatı, peygamberlerin iradesini yok edip onu itaat etmeye mecbur ederek günah işlemekten aciz bırakmaz. Onların günah işlemeye iktidarları vardır. Peygamberler melek olmadığından, ilahi imtihanın gerçekleşmesi için tabii ki irade ve ihtiyarları giderilmemelidir. (Aliyyü’l-Kârî, a.e. a. y.) Cumhûr ülema peygamberlerin irade ve ihtiyarlarıyla masum olduklarını kabul eder. Aksi halde günah işlemeye gücü yetmeyen bir Peygamberin, masum olması dolayısıyla bir övgüye mazhar olması düşünülemez. Çünkü irade ve ihtiyarın olmadığı yerde emir, nehiy, sevap ve ikaptan da bahsedilmesi mantıklı olmaz. (Abdü’l-Ganî, Abdülhâlık, Hücciyyetü’s-Sünne, Stuttgart, 1983, s. 87-88) Bu konuda peygamberlerin diğer insanlardan farkı ve imtiyazı, sadece vahiy almalarıdır. Dolayısıyla diğer insanlarda olduğu gibi peygamberlerden de günahın sadır olması aklen imkansız bir şey değildir. (Râzî, Muhassal, s. 159; Mefâtîhu’l-Ğayb, Matbaatü’l-Behiyyeti’l-Mısriyye, Kahire, tsz., XXXI, 215) Bazılarının zannettiği gibi ismet peygamberlerin günah işlemelerini imkansız kılan bir şey değildir. Nitekim Kur’ân’da “De ki, ben de sizin gibi bir insanım” (Kehf, 110) buyuruluyor. (Fussilet suresinin altıncı ayeti de hemen hemen aynı manadadır) Konumuza ışık tutacak başka bir ayette ise, “...Sana sebat vermemiş olsaydık andolsun ki az da olsa onlara meyledecektin. O takdirde sana hayatın da ölümün de kat kat sıkıntılarını tattırırdık”(İsrâ, 74-75) denilerek, Allah’ın peygamberini sapıkların arzusuna uymaktan koruduğu belirtiliyor. Eğer Allah peygamberini koruyup, itaat etmede sabit kılmasaydı, peygamber beşer olduğundan belki az da olsa onlara meyledebilirdi. Ancak masum olduğu/korunduğu için onlara meyletmedi. (Râzî, Mefâtîh, a.y) İşte “Günahlardan, ancak Allah’ın tevfiki ile korunulabilir” şeklinde görüş belirten alimler bu ayetleri delil getirmektedirler. (Râzî, Mefâtîh, XXI, 22)

İslâm âlimleri, peygamberlerin nübüvvetten önce ve sonra küfür ve şirkten korundukları görüşündedir. Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin Allah’a iman ve O’na şirk koşmama hususunda tam bir hassasiyet içinde olduklarını beyan etmektedir (el-Bakara 2/21; en-Nisâ 4/36; el-Enbiyâ 21/25; ez-Zümer 39/65). Siyer kitaplarında Resûl-i Ekrem’in nübüvvetten önceki döneminde puta tapmadığı, putlar üzerine yemin etmediği, putlar adına takdim edilen yiyeceklerden yemediğine dair pek çok rivayet vardır (İbn Hişâm, I, 181-183). Esasen peygamberlerde, mesajlarının özünü teşkil eden Allah’ın varlığı ve birliği ilkesine ters düşen inanışların mevcut olması onların kabul görmesini engeller. Şâyet peygamberler nübüvvetten önce küfür, şirk ve insanlar arasında yüz kızartıcı olarak bilinen büyük suçları işlemiş olsalardı bu onların peygamberlikten sonra kabül görmelerini engellerdi. Peygamberlerin karşısında direnen küfür ve şirk önderleri onların peygamberliklerinden önceki suçlarını dillerine dolarlar onların değerini düşürmek isterlerdi. Nitekim Kur’an’ı hakîm’de peygamberlerin mücâdelesi anlatılırken müşriklerin hiç birisi de peygamberlerin peygamberliklerinden önce puta taptıklarından, şirk koştuklarından, zinâ işlediklerinden, hırsızlık yaptıklarından, yalan söylediklerinden bahsederek onları suçlamamışlardır.

Peygamberlerin peygamberliklerinden önce kasıtlı olarak değil ama hata ile veya unutarak günah işlemeleri ise câiz görülmüştür. Nitekim Hz. Adem’in Allah’ın yasaklamasına rağmen cennetteki ağaçtan unutarak yemesi, Hz. Mûsâ’nın öldürmek kastı ile değil de hata ile bir kıbtînin ölümüne sebep olması buna en büyük delildir. Fakat onlar bu hatalarının farkına varır varmaz hemen tevbe ederler ve Allah’tan bağışlanmalarını talep ederler.

Şöyle bir soru akla gelebilir:

Peki, Peygamberler günahtan masum ise; Mü'min sûresi 55. ayetindeki "Günahının bağışlanmasını iste" ifadesi ile , Muhammed sûresi 19. ayetindeki "Kendi günahın için , kadın ve erkek müminler için Allah'tan af dile" ifadelerindeki "günah" nedir ?

Peygamberler masumdur, ümmetlerine örnek olacakları için Allah (c.c.) onları günah işlemekten korumuş veya en küçük bir günahında hemen düzeltme yapmıştır. Buna göre ayetlerde geçen "günah" sözüne yapılabilecek yorumlar şöyledir :

1. Sözün muhatabı Hz. Peygamber (s.a.v.) olmakla beraber , asıl hedefi ümmettir .

2. Hz. Peygamber (s.a.v.) tevazu gereği kendi günah ve hatasından bahseder ve devamlı Allah'tan (c.c.) af diler olduğu için, bu güzel davranışa uygun bir ifade kullanılmıştır .

3 . Hz. Peygamber (s.a.v.) için günah olan veya O'nun günah saydığı şey , sıradan insanlar için tabii ve mubah olan davranışlardır .

Tekrar edecek olursak, Peygamberler hiçbir şekilde bilerek ve isteyerek hata yapmazlar ve günah işlemezler. Dalgınlık , yanılma ve yanlışlık sonucu oluşan günah ve hatalara "zelle" adı verilir . Bunlar da anında Allahu Teala tarafından vahiyle düzeltilir. Şüphesiz ki Allah, her şeyi daha iyi bilendir.
 

Benzer konular

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt