Çözüldü Allah Ezeli ve Ebedi Gökteki ve Yerdekileri Bildiği Halde, Bilmek Için Imtihan Etmesi Ne Demek?

Ebu Alihan eş-Şafii

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Es-selemu aleykum va rahmetullah.

Muhammed, 31: وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ
"Ve sizin aranızdan mücahitler ve sabredenleri Biz bilinceye kadar sizi mutlaka imtihan ederiz. Ve haberlerinizi de imtihan edeceğiz".

Bu ayette "حَتَّى نَعْلَمَ" - "Biz bilinceye kadar" ifadesinden Allahın mucahitleri ve sabr edenleri imtahanın sonunda bileceğini anlıyoruz. Fakat, ehli sünnete göre Allah geçmişi ve geleceği bilir. Mesele Hucurat 16-cı ayette:

وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
"Ve Allah, göklerde ve yerde olanı bilir. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.”

Bu iki ayeti kıyaslarsak çelişkili gibi görünüyor. Tefsirlerde Muhammed 31 ayeti tevil edilmiştir. Yani "Bize belli oluncaya kadar". Ama bu tevile bir delil var mı? Kuran açıkça arapça indi. Bu tevile mantıki bir delil var mı? Ya da arapçada bu gibi ifadeler "bilmek" manasından başka bir manaya gele bilir mi?

Soruyu aydınlatayım: Kuranı arapçası ile okuyan bir kafir neden bu ayetleri çelişkili görmemeli? Nisa-82. “Hala Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.”
Kafir "bak işte ben bir çelişki buldum" der. İnsanın fıtratındakı akla uygun olarak ona ne cevap vereceğiz?

İmam Taberinin tefsiri:

القول في تأويل قوله تعالى : وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ (31)

يقول تعالى ذكره لأهل الإيمان به من أصحاب رسول الله صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّم ( وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ ) أيها المؤمنون بالقتل, وجهاد أعداء الله ( حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ ) يقول: حتى يعلم حزبي وأوليائي أهل الجهاد في الله منكم, وأهل الصبر على قتال أعدائه, فيظهر ذلك لهم, ويعرف ذوو البصائر منكم في دينه من ذوي الشكّ والحيرة فيه وأهل الإيمان من أهل النفاق ونبلو أخباركم, فنعرف الصادق منكم من الكاذب.

وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهل التأويل.

* ذكر من قال ذلك:

حدثني عليّ, قال: ثنا أبو صالح, قال: ثني معاوية, عن علي, عن ابن عباس, قوله ( حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ ) , وقوله وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ ونحو هذا قال: أخبر الله سبحانه المؤمنين أن الدنيا دار بلاء, وأنه مبتليهم فيها, وأمرهم بالصبر, وبشَّرهم فقال: وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ ثم أخبرهم أنه هكـذا فعـل بأنبيائه, وصفوته لتطيب أنفسهـم, فقال: مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا فالبأساء: الفقر, والضّراء: السقم, وزُلزلوا بالفتن وأذى الناس إياهم.

حدثني يونس, قال: أخبرنا ابن وهب, قال: قال ابن زيد في قوله ( وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ ) قال: نختبركم, البلوى: الاختبار. وقرأ الم * أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لا يُفْتَنُونَ قال: لا يختبرون وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ ... الآية .

واختلفت القرّاء في قراءة قوله ( وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ ) , فقرأ ذلك عامة قرّاء الأمصار بالنون ( نبلو ) و ( نعلم ) , ونبلو على وجه الخبر من الله جلّ جلاله عن نفسه, سوى عاصم فإنه قرأ جميع ذلك بالياء والنون هي القراءة عندنا لإجماع الحجة من القراء عليها, وإن كان للأخرى وجه صحيح.





القول في تأويل قوله تعالى : وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ (31)

يقول تعالى ذكره لأهل الإيمان به من أصحاب رسول الله صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّم ( وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ ) أيها المؤمنون بالقتل, وجهاد أعداء الله ( حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ ) يقول: حتى يعلم حزبي وأوليائي أهل الجهاد في الله منكم, وأهل الصبر على قتال أعدائه, فيظهر ذلك لهم, ويعرف ذوو البصائر منكم في دينه من ذوي الشكّ والحيرة فيه وأهل الإيمان من أهل النفاق ونبلو أخباركم, فنعرف الصادق منكم من الكاذب.

وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهل التأويل.

* ذكر من قال ذلك:

حدثني عليّ, قال: ثنا أبو صالح, قال: ثني معاوية, عن علي, عن ابن عباس, قوله ( حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ ) , وقوله وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ ونحو هذا قال: أخبر الله سبحانه المؤمنين أن الدنيا دار بلاء, وأنه مبتليهم فيها, وأمرهم بالصبر, وبشَّرهم فقال: وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ ثم أخبرهم أنه هكـذا فعـل بأنبيائه, وصفوته لتطيب أنفسهـم, فقال: مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا فالبأساء: الفقر, والضّراء: السقم, وزُلزلوا بالفتن وأذى الناس إياهم.

حدثني يونس, قال: أخبرنا ابن وهب, قال: قال ابن زيد في قوله ( وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ ) قال: نختبركم, البلوى: الاختبار. وقرأ الم * أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لا يُفْتَنُونَ قال: لا يختبرون وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ ... الآية .

واختلفت القرّاء في قراءة قوله ( وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ ) , فقرأ ذلك عامة قرّاء الأمصار بالنون ( نبلو ) و ( نعلم ) , ونبلو على وجه الخبر من الله جلّ جلاله عن نفسه, سوى عاصم فإنه قرأ ج

 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Aleykumu's selam we rahmetullahi we berakatuh;

"Yoksa, kalblerinde hastalık olanlar, kinlerini Allah'ın dışarı vurmayacağını mı sandılar? — Şayet isteseydik; Biz onları sana gösterirdik de sen, onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen, onları sözlerinin uslûbundan da tanırsın. Allah bütün yaptıklarınızı bilir. (Muhammed 29 - 30)
"Andolsun ki Biz sizleri, içinizden mucahidleri ve sabredenleri ortaya çıkarıncaya ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar imtihan edeceğiz." (Muhammed 31)

Allah Teâlâ buyurur ki: «Yoksa kalblerinde hastalık olanlar, kinlerini Allah'ın dışarı vurmayacağını mı sandılar?» Munafıklar, Allah Teâlâ'nın, durumlarım inanan kullarına açmayacağına mı inanıyorlar? Aksine Allah Teâlâ, onların durumlarını açıklayıb gün ışığı gibi aşikâr kılacak da basiret sahibi olanlar onları fark edebilecekler. Allah Teâlâ bu hususta Berâe sûresini inzal buyurmuş; onların rezilliklerini ve munafıklıklarına delâlet eden, işlerini orada beyân buyurmuştur. Bu sebeble o sûreye el-Fâzıha ve el-Azğân sûresi adı verilmiştir.

«Şayet isteseydik; Biz onları sana gösterirdik de sen, onları yüzlerinden tanırdın.» âyetinde Allah Teâlâ buyurur ki:
Ey Muhammed, şayet dilemiş olsaydık, Biz o şahısları sana gösterirdik ve sen de onları açıkça tanırdın. Fakat Allah Teâlâ, bütün munafıklar hakkında böyle yapmamış, onların bir kısmını yaratıklarına gizlemiştir ki, böylece onlar zahir üzere hükmetsinler ve gizlilikleri de (gönüllerin gizlediklerini de) onlan bilene havale etsinler.
«Andolsun ki sen, onları sözlerinin uslûbundan da tanırsın.» Onların maksadlarına delâlet eden sözlerinin zahir olan ve görünen şekli ile yani, onlarla konuşan kişi karşısındakinin konuştuğu sözlerin anlamlarından onun hangi gruba mensûb olduğunu anlar. Nitekim mu'minlerin emîrî Osman İbn Affân (r.anh) şöyle diyor:
Bir kimse bir sır sakladığı, gizlediği zaman Allah Teâlâ onu yüz hatlarından, ifâdelerinden ve ağzından kaçırdığı sözlerden ortaya çıkarır.
Bir hadîste şöyle buyrulur:
"Kişi bir sır gizlediği takdirde Allah Teâlâ ona, o sırrın gömleğini giydirir. Eğer hayır ise bu sırrının akıbeti de hayır, şer ise onun akıbeti de kötü olur."
Bir başka hadîste munafıklardan bir cemâat tesbit edilmiştir. Şöyle ki: İmâm Ahmed'in Vekî' kanalıyla... Ebu Mes'ûd Ukbe İbn Amr (r.anh)dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir:
Allah Rasûlü (s.a.v.) bize bir hutbe okudu, Allah'a hamd-u senadan sonra şöyle buyurdu: Şubhesiz sizden munafık olanlar vardır. Kimin ismini söylersem kalksın. Sonra da : Ey filân kalk, ey filân kalk, ey filân kalk, buyurup otuzaltı kişinin ismini verdi ve: Şubhesiz sizde nifak (munafıklık) vardır, Allah'tan korkun, buyurdu.
İsmi Mukannâ olarak verilen ve Ömer (r.anh)'in tanıdığı bir kişiye rastlayıb : Sana ne oldu? diye sordu.
Adam Allah Rasûlü (s.a.v.)'nun buyurduklarını nakletti de Ömer: Bundan sonra benden uzak ol, dedi.

«Andolsun ki içinizden, cihâd edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi (emir ve yasaklarla) imtihan edeceğiz
Allah Teâlâ'nın olacak şeylere dâir Kadîm ilminde onların vuku bulacağında hiç şek ve şubhe yoktur. Âyet-i kerîme'den kasdedilen anlam: Bu işin vukuunu bilinceye ve belirleyinceye kadar, şeklinde ifâde edilebilir. Bu sebebledir ki buna benzer yerlerde İbn Abbas bilme fiilini, görme ile te'vîl etmiştir. (Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 13/7308-7309)


"Andolsun ki Biz sizleri, içinizden mucahidleri ve" cihad üzere "sabredenleri ortaya çıkarıncaya... kadar imtihan edeceğiz."
Her ne kadar işlerin akıbetlerini bilsek dahi, indirdiğimiz şer'î hükümlerle ibadet etmenizi isteyeceğiz. Size imtihan edenlerin davrandığı gibi muamele edeceğiz, diye açıklanmıştır.

İbn Abbas (r.anhuma) dedi ki:
"Bilinceye / çıkarıncaya kadar" buyruğu ayırdedinceye kadar demektir.
Ali (r.anh) da: "Görünceye kadar, görelim" diye açıklamıştır.

"Sizi imtihan edeceğiz"; "Ortaya çıkarıncaya" ve "Açıklayıncaya" buyrukları genel olarak hep "nun" ile (Biz bunları yapacağız, anlamında) okunmuştur.
Asım'dan rivayetle Ebu Bekir ise bütün bu fiilleri "ye" ile (O bunları yapacaktır anlamında) okumuştur.
Ruveys'in rivayetine göre Yakub: "vav"ı sakin olarak (harf-i med şeklinde) önceki buyruklardan kat' ile (yani yeni bir cümle olarak; "haberlerinizi de ortaya çıkaracağız" anlamını verecek şekilde) okumuştur.
Diğerleri ise "Ortaya çıkarıncaya kadar" buyruğuna göre nasb ile okumuşlardır.

Burada sözü edilen "bilmek (ortaya çıkarmak)" kendisi sebebiyle cezanın (amellerin karşılığının) verilmesinin gerçekleşeceği bilgidir. Zira O, onları kendileri hakkındaki ezeli ilmine göre değil, amellerine göre cezalandırır. O halde buyruğun tevili şöyle olur: Ta ki mucahidleri dünyada şahid olunan bir bilgi ile bilelim... Çünkü onlara belirli bir amelde bulunmaları emrolunduğu takdirde, onların yaptıkları o amel başkaları tarafından görülür, ona tanık olunur. Mukafat veya ceza ile amelin karşılığının verilmesi ise ancak dünyadaki bilgiye (ortaya çıkana) göre verilir.

Yüce Allah, ruhların özünü ve cevherini bildiğine göre, ruhların durumlarını bildiğine göre ve ilmiyle bütün olayları gerçekten kuşatmış olduğuna göre, bu imtihan da ne demek oluyor? İmtihan sonucu ortaya çıkan sonuç ile imtihanın gerisinde kim içindir bu ilim?
Hikmeti açık (yüce) olan Allah, insanoğlunu gücü dahilinde olan şeylerle, temel yapısı ve yetenekleri sınırı içinde olan şeylerle yükümlü kılar. İnsanlar O'nun bildiği gizli gerçekleri bilmezler. O halde gerçeklerin ortaya çıkarılması gerekir ki insanlar da onları kavrasınlar, öğrensinler, kesin bilgi ile bilsinler ve sonra da onlardan yararlansınlar...

Sıkıntı ile bolluk ve rahatlık ile, nimet ve sefalet ile, rahatlık ve darlık ile, zorluk ve ferahlık ile imtihan edilmek... Bütün bunlar ruhların temel yapısında ve cevherinde gizli olan ve hatta kişilerin bizzat kendilerince bile meçhul olan cevheri ortaya çıkarır.
İmtihan sonucu ruhlardan ortaya çıkan cevherleri yüce Allah'ın bilmesine gelince, bunun anlamı insanların gördükleri belirtiye O'nun ilminin bağlanmasıdır. İnsanlara etki eden, duygularını ortaya çıkaran ve güçlerindeki araçlarla hayatlarını yönlendiren, onların ruhlarının derinliklerinde olan gizli gerçekleri akıllarının kavrayabileceği biçimi ile görmeleridir. İşte yüce Allah'ın imtihanla gözetmiş olduğu hikmet böylece ortaya çıkar ve gerçekleşir.

Bununla birlikte mu'min olan bir kul Allah'ın belası ve imtihanı ile karşı karşıya gelmemeyi temenni eder, O'nun vereceği esenliği ve rahmetini arzu eder. Buna rağmen Allah'ın belasına uğrayınca, ona sabreder çünkü onun gerisinde gizli olan hikmeti kavramıştır, Allah'ın hikmetine güvenerek, rahmetini ve imtihandan sonra vereceği esenliği arzu ederek, O'nun dilemesine teslim olur.


"Haberlerinizi açıklayıncaya" sınayıncaya ve ortaya çıkarıncaya... "kadar imtihan edeceğiz."

İbrahim b. el-Eş'as dedi ki: el-Fudayl b. lyad bu âyeti okudu mu ağlar ve şöyle derdi: Allah'ım, haberlerimizi (gerçek durumumuzu) ortaya çıkartma! Çünkü haberlerimizi ortaya çıkaracak olursan, bizi rezil edersin, üstümüzdeki örtüleri paramparça edersin.


"O hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için, ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır." (Mulk 2)

es-Suddî yüce Allah'ın: "O hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere ölümü ve hayatı yaratandır" buyruğu hakkında şöyle demiştir:
Hanginizin ölümü daha çok hatırlayacağını, ona daha güzel hazırlanacağını, hanginizin ondan daha çok korkub ondan sakınacağını ortaya çıkarmak için... demektir.

İbn
Ömer (r.anhuma) dedi ki: Peygamber (s.a.v.) yüce Allah'ın: "Bütün mulk elinde olanın şanı ne yücedir... O hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere ölümü ve hayatı yaratandır" buyruğuna kadar okudu ve şöyle buyurdu: "(Kimin) Allah'ın haramlarından daha çok çekineceğini, Allah'a itaatte elini daha çok çabuk tutacağını,.." (Taberi, Câmiu'l-Beyân, XII)

"Denemek üzere..." buyruğu size deneyenin muamelesi ile muamele etmek üzere demektir. Yani kulu, sabrını ortaya çıkarmak için ölümü kendisine ağır gelecek olan kimsenin ölümü ile şükrünü ortaya çıkarmak için hayat ile denemek üzere... demektir.



İlgili Konular:

Allah Cennete veya Cehenneme Gideceğimizi Biliyorsa Bizi Neden Yarattı?
https://www.islam-tr.org/konu/allah-cennete-veya-cehenneme-gidecegimizi-biliyorsa-bizi-neden-yaratti.28756/
 

Ebu Alihan eş-Şafii

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Allah razı olsun. Demek ki, sahabe te`vil etmiş, amenna! Peki bu:

"Sizi imtihan edeceğiz"; "Ortaya çıkarıncaya" ve "Açıklayıncaya" buyrukları genel olarak hep "nun" ile (Biz bunları yapacağız, anlamında) okunmuştur.
Asım'dan rivayetle Ebu Bekir ise bütün bu fiilleri "ye" ile (O bunları yapacaktır anlamında) okumuştur.
Ruveys'in rivayetine göre Yakub: "vav"ı sakin olarak (harf-i med şeklinde) önceki buyruklardan kat' ile (yani yeni bir cümle olarak; "haberlerinizi de ortaya çıkaracağız" anlamını verecek şekilde) okumuştur.
Diğerleri ise "Ortaya çıkarıncaya kadar" buyruğuna göre nasb ile okumuşlardır.


yazdığınızdan anlıyorum ki, farklı okuyuşlar olmuş. Bu farklı okuyuşlar neden var? Oysa Kuran Rasulullaha (a.s) mükemmel şekilde inmiştir.
 

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt