Filozofların Allah anlayışı

ibni kayyım

Yeni Üye
Üye
İbn Sînâ ve Râzî gibi filozoflarla onların görüşünü benimseyenler, Allah'ı isbâtın, mümkinâtı (zorunsuzları) O'na delil getirmek suretiyle olduğunu ve her mümkin (zorunsuz, var olması da, yok olması da muhtemel olan) bir vacibi (varlığı zorunlu olan bir yaratıcısı) bulunduğunu söylerler. Derler ki: Varlık ya vâcib (ezeli, ebedî, kendi kendiyle var olan, varlığı kendi zâtının gereği olup başkasına muhtaç olmayan ve varlığı zorunlu olan) veya mümkin (yani zorunlu varlığın söylediğimiz sıfatlarını taşımayan varlık) diye ikiye ayrılır. Her zorunsuzun mutlaka zorunlu bir var edicisinin olması kaçınılmazdır. Böylece her iki halde de zorunlu varlık mevcut olacaktır. (Yani zorunsuz varlık varsa -ki var, o da kâinattır -zorunlu varlık olan Allah da vardır. Eğer kâinatın varlığı zorunsuz değil diyecek olursak, o zaman zorunlu olduğunu söylemiş oluruz. Bu hale göre de zorunlu varlık yine vardır.) Bu sözleri İbn Sînâ ortaya koydu. Onları, kelâmcıların ve kendinden öncekilerin sözlerinden yararlanarak buldu. Şöyle: Kelâmcılar varlığı kadîm (ezelî) ve hadis (sonradan olma) diye ikiye ayırırlar. İbn Sînâ buradan yola çıkarak varlığı vâcib (zorunlu) ve mümkin (zorunsuz) diye ikiye ayırdı. Çünkü ona göre felek sonradan olma değil, mümkündür. Böyle bir taksimi ondan önce yapan olmadı. Büyük filozoflar onun bu görüşünün yanlış olduğunu, gerek kendisinden öncekilere, gerekse hemen hemen bütün akılcılara ve diğerlerine muhalefet ettiğini itiraf etmişlerdir. Yer yer açıkladık kî, ezelî ve zorunlu varlık olmak birbirinden farklı şeyler değildir. (Yani bir şey ezelî İse zorunludur, zorunlu ise ezelidir) Bunu bütün akıl sahipleri bilir. Aralarında bunun tersini savunan hiçbir akıllı çıkmamıştır. Tabiî şu İbn Sînâ ve onu izleyenler hariç. Evet biz varlığı sonradan olurken veya daha önce yok olduğu halde varlık alanına çıkarken görüyor, varken yok olduğuna tanık oluyoruz. Yok olan veya yok olacak olan varlık ne Vâcibü'l-Vücûd (varlığı zorunlu) olabilir ne de ezeli. (Varlığı mümkin ve vâcib şeklinde ikiye ayırmak Fârâbî'de (Ö. 339/ 950) de vardır. Bunu ilk olarak İbn Sina'nın (Ö: 428/1037) ortaya atması söz konusu değildir. Feleği ve varlıkları zorunsuz varlık kabul etme. Yunan felsefesinin temel görüşü olan maddenin ezeli oluşuyla, İslâm i'tikâdının temel inancı olan Allah'ın yaratmasını uzlaştırma gayretinden başka bir şey değildir. İslâm'da Allah, bütün varlıkları ve feleği yok iken yaratmıştır. Felsefecilere göre ise bunlar Allah'tan sudur, feyz yoluyla meydana gelmişlerdir (Danışman).)


Sonra sözgelimi, onların zorunlu olan varlığı (Allah'ı) isbât ettiklerini düşünsek bile, kullandıkları deliller, Allah'ın göklerden ve feleklerden ayrı bir varlık olduğunu kanıtlayacak özelliğe sahip değildir. Onların bu dikkatsizlik ve tutarsızlıklarını Gazâlî gibi düşünürler ortaya koymuştur. Ne var ki bütün dayanakları «madde zorunlu varlık olamaz, çünkü parçalardan meydana gelmiştir, mürekkeptir, zorunlu varlık ise mürekkep olmaz» demekten ibarettir.
Bu iddianın birçok yönlerden geçersiz olduğunu açıkladık. Kelamcılar da bu görüşün yanlış olduğunu kendilerine göre hep açıklayagelmişlerdir. Gazali de aynı işi kendi açısından yapmış bulunuyor (Zâtı ve sıfatları olan bir varlığın, zâtını ve sıfatlarını ayrı düşünüp, o zât ve sıfattan meydana gelmiştir, mürekkebtir, demek yanlıştır. O zaman Allah'ı da böyle düşünür, hâşâ mürekkebtir deyiveririz. Çünkü zât varsa, sıfat da vardır. Sıfat varsa, zât da vardır. Bir şeyin zâtı ve sıfatı var diye onu mürekkeb saymak, sonra da kalkıp ona zorunsuz (var olabilir de, olmayabilir de) demek yanlış bir düşüncedir.).


Çünkü «zorunlu» sözü çeşitli anlamlara gelebilen ortak bir sözcük durumuna girdi. Kendiliğinden var olup, yokluğu kabul etmeyen varlık için kullanılıyor. Bu durumda zâtı da zorunlu olur, sıfatları da. Bizzat kendiyle var olan, kendi zâtıyla varlığını sürdüren şeye de ««zorunlu» deniyor. O zaman zâtı zorunlu, sıfatları zorunsuz oluyor. Zorunsuz varlıkların, yani sonradan yaratılmış varlıkların var edicisi için de kullanılıyor. Onları var eden yaratıcıdır. Bunun için de zorunlu varlık, yaratmak sıfatlarını taşıyan bir zat oluyor, sıfatlardan soyutlanmış zât yaratmadığı gibi, zât'tan soyutlanmış sıfatlar da yaratmaz. İşte bu sebeble onların peşinden giden hakikatçilik ve irfan iddiacıları gide gide zorunlu varlık ile (Allah'ı değil) mutlak varlığı kasdetme durumuna düştüler. Nitekim bunu da yeri geldikçe geniş olarak açıkladık.


O halde, önce şundan söz etmeliyiz: Kulun mutluluğu Rabbine muhtaç olmasında, O'na karşı yoksul düşmesindedir. Yani bunu âdeta gözleriyle görecek, bilecek, gereğince bir tavır takınacak, O'na muhtaç, O'na amade olacak, boyun bükecek, O'nun karşısında ezilecek. Yaratıkların hepsi O'na muhtaç. Fakat birileri kendinde bir şeyler görerek, kendini müstağni sanıp da taşkınlık edebilir. Nitekim Allah buyurur ki:
«Hayır, insan kendini müstağni (Allah'a muhtaç değil) saydığı için azar, taşkınlık eder» (96 Alak 6,7)
«insana nimet verdiğimiz zaman yan çizer, alır basım gider. Kötülük gelip çattığı zaman da artık enine boyuna dua eder»(41 Fussilet 51).
Bir âyettede: «Ümitsiz düşer»(17 İsra 83), buyuruluyor.
 

Benzer konular

Üst Alt