İlmi Konu Günlük İlim: Forumlarda ve Davette Müslüman Edebi: "İçtihadî Meselelerde İnkar Olmaz" Kaidesi

Nysa Çevrimdışı

Nysa

Üye
İslam-TR Üyesi
Selamun aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh değerli kardeşler,

Günlük ilim serimizin 7. gününde, fıkhi görüş farklılıklarını bir kavga, tefrika ve düşmanlık sebebi olmaktan çıkarıp ümmet için bir nefes alanına ve fıkhi genişliğe dönüştüren muazzam bir usul kuralını ele alıyoruz. Özellikle internet ortamında, İslami forumlarda, sosyal medyada ve tebliğ sahasında boy gösteren davetçilerin, ilim talebelerinin ve her muvahhid Müslümanın şer'i ahlak sınırlarını belirleyen o meşhur kaide şudur: "İçtihadî meselelerde inkar (müdahale/kınama/tecrim) yoktur."

Bu kural, İslam hukukunda çoğulculuğun, bir arada yaşama hukukunun ve kardeşlik bağlarını muhafaza etmenin en büyük emniyet supabıdır. Gelin bu muazzam kuralın fıkıhtaki derinliğini, şer'i sınırlarını, usul alimlerinin yaklaşımlarını ve muvahhid bir Müslümanın davet ahlakına nasıl yansıması gerektiğini derinlemesine ve detaylı bir şekilde fıkhedelim.

Kaidenin Manası ve Istılahî Derinliği Nedir?
Bu kaideyi doğru anlayabilmek için öncelikle "inkar", "içtihad" ve "hilaf" kavramlarının fıkıh usulündeki manalarını iyi kavramamız gerekir:

  • İnkar: Kelime anlamı olarak reddetmek, kabul etmemek manasına gelse de, fıkıh ıstılahında ve emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker (iyiliği emredip kötülükten sakındırma) babında; "şer'an çirkin ve haram kabul edilen bir münkeri fiilen/elle engellemek, dille sertçe müdahale etmek, o fiili işleyeni kınamak, azarlamak, dışlamak veya günahkar (fasık/mücrim) ilan etmek" demektir.

  • İçtihadî Mesele: Hakkında apaçık, yoruma kapalı, kesin ve mütevatir net bir nassın (muhkem ayet veya açık delaletli mütevatir hadisin) bulunmadığı; ulemanın şer'i delillerden, kıyas mekanizmalarından ve dil kurallarından yola çıkarak farklı şer'i hükümlere ulaştığı, zannî delillere dayalı dini meselelerdir.
Kaidenin usulî özü şudur: Hakkında kesin nass bulunmayan ve muteber müctehidlerin, imamların üzerinde ihtilaf ettiği bir meselede, bir Müslüman veya davetçi, kendi benimsediği ya da tercih ettiği fıkhi görüşü bir başkasına "tek ve mutlak hakikat"miş gibi zorla dikte edemez. Karşı taraftaki mümin kul, ehl-i sünnet dairesindeki muteber başka bir fıkhi görüşe, mezhebe veya alimin fetvasına göre amel ediyorsa, ona "Sen sünnete muhalefet ediyorsun, haram işliyorsun, bid'atçisin, dinini oyuncak ettin" diyerek el veya dil ile müdahale edilemez, o kimse cemaatten veya dinden dışlanamaz.

Büyük usul alimlerinin bu kaideye dair çok keskin ve ufuk açıcı tespitleri mevcuttur. İmam Suyûtî, el-Eşbâh ve’n-Nezâir adlı meşhur usul eserinde bu kaideyi zikrederken fıkhın temel kurallarından birini şöyle formüle eder:

«إِنَّمَا يُنْكَرُ الْمُتَّفَقُ عَلَيْهِ، وَلَا يُنْكَرُ الْمُخْتَلَفُ فِيهِ»
"Ancak üzerinde ittifak (icma) edilmiş olan münkerler inkar edilir; üzerinde ihtilaf edilmiş (içtihada açık) meseleler ise inkar konusu yapılamaz." (Kaynak: Suyûtî, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, s. 158)

Aynı şekilde İmam Nevevî de Şerhu Sahîhi Müslim adlı eserinde emr-i bi'l-maruf hukukunu açıklarken bu esasa değinerek şöyle der:

"Alimler sadece üzerinde icma edilmiş meselelerde iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar. İhtilaflı meselelere gelince; burada inkar (kınama ve müdahale) yoktur. Çünkü her müctehid musibtir (isabet etmiştir) veya sevap kazanmıştır." (Kaynak: Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, 2/23)

İslam düşünce tarihinin en parlak beyinlerinden biri olan Şeyhülislam İbn Teymiyye ise, içtihadi konularda taassup gösterip ümmeti kamplara bölenleri sert bir dille uyararak meseleye akidevi ve ahlaki bir boyut kazandırır:

"Müctehidlerin ihtilaf ettiği fıkhi meselelerde hiç kimsenin bir görüşü inkar etmeye, insanları o görüşe uymaya zorlamaya veya o görüşe muhalefet edeni kınamaya hakkı yoktur. Bu tür meselelerde ancak ilmi beyan, delillerin ortaya konulması ve münazara söz konusu olur. Kim muayyen bir imamın görüşünü mutlaklaştırıp ona uymayanları dışlarsa, cahiliye asabiyeti sergilemiş olur." (Kaynak: İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ, 30/30)

Sünnet ve Sahabe Döneminden Köklü Delilleri
Bu kaide muasır alimlerin sonradan uydurduğu bir tolerans söylemi değil, bilakis aslı bizzat Rasulullah (s.a.v.)’in eğitiminden geçen Sahabe-i Kiram’ın uygulamalarına ve bizzat Nebevi takrire dayanan köklü bir esastır.

1. Beni Kureyza Hadisesi ve Nebevi Takrir:

En meşhur şer'i dayanak, Rasulullah (s.a.v.)'in Hendek Savaşı’nın hemen ardından, ihanet eden Yahudilerin üzerine yürümek üzere ashabına verdiği şu emirdir:

«لَا يُصَلِّيَنَّ أَحَدٌ الْعَصْرَ إِلَّا فِي بَنِي قُرَيْظَةَ»
"Hiç kimse Beni Kureyza yurduna varmadan ikindi namazını kılmasın." (Kaynak: Buhârî, Megâzî 30, No: 4119; Müslim, Cihâd 69, No: 1773)

Sahabe yola çıktı, ancak yoldayken ikindi namazının vakti çıkmak üzere daraldı. Bu durum karşısında sahabiler Nebevi emri anlama hususunda iki farklı fıkhi metoda (içtihada) ayrıldılar:

  • Lafızcı/Zahirî Yaklaşım: Sahabeden bir kısmı lafza harfiyen bağlı kalarak: "Rasulullah bize 'Beni Kureyza'ya varmadan kılmayın' dedi. Oraya varana kadar vakit çıksa da, gece yarısı da olsa yolda kılmayız" dediler ve namazı geciktirdiler.

  • Makasıdî/Gaye Odaklı Yaklaşım: Diğer bir kısım sahabi ise Nebevi emrin amacını kavrayarak: "Rasulullah bu sözüyle namazı kılmamızı değil, sadece elimizi çabuk tutmamızı, hızlı hareket etmemizi kastetti. Namazın vakti girdiği için biz namazımızı yolda kılar, yolumuza yine hızlıca devam ederiz" diyerek namazlarını eda ettiler.
Her iki grup da Medine'ye döndüğünde durumu Rasulullah (s.a.v.)'e iletti. Efendimiz (s.a.v.), lafzın zahirine tutunup namazı vaktinden sonraya bırakanları da, nassın maksadını gözetip vaktinde yolda kılanları da asla azarlamadı, hiçbirini kınamadı, kâfir veya fasık ilan etmedi ve iki grubun da içtihadını geçerli sayarak takrir etti. İşte bu hadise, içtihadî ihtilaflarda tarafların birbirini inkar edemeyeceğinin en açık sünnet delilidir.

2. Seferde Oruç Tutma İhtilafı:

Sahabe-i Kiram arasında ibadi muamelelerde de içtihat esnekliği en doğal haliyle yaşanıyordu. Hz. Enes (r.a.) seferde oruç tutup tutmama hususunda sahabenin birbirine karşı tavrını şöyle aktarır:

«كُنَّا نُسَافِرُ مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَمْ يَعِبْ الصَّائِمُ عَلَى الْمُفْطِرِ وَلَا الْمُفْطِرُ عَلَى الصَّائِمِ»
"Biz Rasulullah (s.a.v.) ile birlikte sefere çıkardık. Oruç tutan tutmayanı, oruç tutmayan da tutanı asla ayıplamaz, kınamazdı." (Kaynak: Buhârî, Savm 37, No: 1947; Müslim, Sıyâm 94, No: 1118)

3. Sahabe Dönemindeki Uygulamalar:

Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mesud ve İbn Abbas (r.anhuma) gibi fıkıh devi sahabiler, miras hukukundan ibadetlerin detaylarına kadar yüzlerce meselede ihtilaf etmişlerdir. Fakat hiçbiri diğerini "Sünneti çiğnemekle" suçlamamıştır.

Büyük fıkıh tarihçisi ve muhaddis İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlmi ve Fadlih adlı eserinde Ömer b. Abdülaziz’in (r.h.) sahabe ihtilafına bakışını anlatan muazzam bir söz nakleder:

«مَا يَسُرُّنِي أَنَّ أَصْحَابَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمْ يَخْتَلِفُوا، لِأَنَّهُمْ لَوْ لَمْ يَخْتَلِفُوا لَمْ يَكُنْ رُخْصَةٌ»
"Rasulullah (s.a.v.)'in sahabilerinin ihtilaf etmemiş olmaları beni asla sevindirmezdi. Çünkü onlar ihtilaf etmeselerdi, dinde (bizim için) hiçbir ruhsat ve genişlik kalmazdı." (Kaynak: İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlmi ve Fadlih, 2/902)

Hayatımıza ve Forum Ortamlarına Pratik Yansımaları
Bu kaide, fıkhi konularda Müslümanların birbirlerinin etini yemesini, gıybet bataklığına düşmesini ve ümmetin enerjisini iç çatışmalarla tüketmesini engeller. Günümüz muamelatında şu alanlarda bu edebe muhtacız:

1. İbadetlerdeki Şekilsel Farklılıklar:

Hanefi fıkhına göre amel eden bir Müslüman, namaz kılarken rükuya giderken ve rükudan kalkarken ellerini kaldırmaz (ref'ul yedeyn yapmaz) ve bunu namazın vakarına daha uygun görür. Şafii, Hanbeli veya hadislerin zahiriyle amel eden bir diğer mümin ise sahih hadisleri esas alarak ellerini kaldırır.

Şimdi, ellerini kaldıran kişinin, kaldırmayan Müslümana dönüp "Sen sünneti terk ediyorsun, namazın eksiktir" demesi veya kaldırmayanın diğerine "Namazda çok hareket ediyorsun, Hanefi fıkhına göre bu mekruhtur" diyerek inkar ve kınamada bulunması bu kaideye taban tabana zıttır. Her iki tarafın da dayandığı şer'i bir usul ve delil mevcuttur; mesele içtihadîdir.

2. Helal, Haram ve Mekruh Sınırlarındaki Hilaf:

  • Yiyecekler: Deniz ürünlerinden midye, karides, kalamar gibi canlıların yenilmesi Hanefi mezhebinde tahrimen mekruh/haram kabul edilirken; Şafii ve Maliki mezheplerinde "Denizin suyu temiz, ölüsü helaldir" (Ebû Dâvûd, Tahâret 41; Tirmizî, Tahâret 52) hadisinin umumi hükmüne dayanılarak tamamen helal görülmüştür. Şafii bir müminin midye yemesini gören Hanefi bir davetçinin, ona sanki domuz eti yiyormuş gibi muamele edip "Münkeri engelliyorum" edasıyla tabağına müdahale etmesi fıkıh cahilliğidir.

  • Abdesti Bozan Şeyler: Vücuttan kan çıkmasının, kadının tenine dokunmanın abdesti bozup bozmayacağı tamamen içtihadîdir. Şafii birinin eline kadın teni değdiği halde namaza durduğunu gören bir Hanefi, onun namazının batıl olduğunu iddia ederek namazını bölemez veya arkasında namaz kılmaktan imtina edemez.
Müdahale (İnkar) Ne Zaman Vacip Olur? (Kaidenin Sınırları)
Bu kural mutlak zannedilerek her sapıklığa, her bid'ata "E canım bu da bir görüştür, ihtilaftır" gözüyle bakılamaz. İnkarın yasak olduğu alan sadece "muteber, şer'i usullere uygun ihtilafların olduğu içtihad alanı"dır. Şu durumlarda emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker gereği müdahale, inkar ve kınama her Müslümana gücü nispetinde vacip olur:

  1. Kesin ve Muhkem Nassa Aykırılık: Hakkında kesin, apaçık, tevile kapalı ayet ve mütevatir hadis olan bir konuda hilaf üretilemez. Örneğin; faizin, içkinin, zinanın haramlığı; namazın, zekatın, tesettürün farziyeti kesindir. Bir kimse "Bence günümüz şartlarında faiz helaldir" veya "Namaz kalb temizliğidir, fiilen kılmaya gerek yoktur" derse, bu bir içtihad değil, dinden çıkaran bir sapıklıktır ve anında en sert şekilde inkar edilir.
  2. Ümmetin İcmaına Muhalefet: Sahabe döneminden beri ümmetin ulemasının üzerinde icma ettiği (ittifak sağladığı) kesin bir hükme muhalif olan her yeni "görüş" batıldır. İcma delilini çiğneyen kimseye karşı sessiz kalınamaz.
  3. Akide ve Tevhid Konuları: Şirkin, tağutu reddetmenin, velâ ve berâ asıllarının, Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmenin gerekliliği gibi dinin aslına (aslu'd-din) taalluk eden konularda içtihadî esneklik olamaz. Kabirlerden şifa istemek, beşeri sistemleri şeriatın üzerinde görmek gibi ameller "içtihadî mesele" zırhı arkasına saklanamaz; açıkça münkerdir ve inkar edilir.
Hülasa ve Davetçi Ahlakı
İslam şeriatı, nassların kesin ve net olmadığı, yoruma açık bırakılan fıkhi alanlarda müctehidlerin ve dolayısıyla Müslümanların ufkunu daraltmamıştır. Devasa fıkıh mirasımız ve mezheplerimiz, bu serbestliğin ve Nebevi rahmetin birer meyvesidir.

"İçtihada başka bir içtihadla müdahale edilip o hüküm nakzolunmaz" aslı gereğince, davet yaparken veya forumlarda ilmi tartışmalara girerken edebi elden bırakmamalıyız. Karşı fikri çürütmek için deliller sunulabilir, ilmi reddiyeler yazılabilir, tercih edilen görüşün neden daha kuvvetli olduğu usulünce anlatılabilir (buna beyan ve irşad denir). Ancak işi şahsiyete dökmek, karşısındaki mümini "sünnet düşmanı" veya "fıkıh cahili" diye yaftalamak, kınamak ve kalbini kırmak şer'an yasaklanmıştır.

Muteber fıkhi ihtilaflar ümmet arasında kamplaşma ve düşmanlık sebebi değil, bir zenginlik, rahmet ve İslami düşüncenin dinamizm vesilesi olmalıdır.

İnşAllah bu detaylı ve derinlemesine paylaşımla yeni bir usul ilmi öğrenmiş, davet metodunuzu gözden geçirmiş veya bilgilerinizi en güzel şekilde tazelemiş oldunuz. Bu konu hakkında, sınırları hakkında veya diğer fıkhî hususlarda bir sorunuz, eklemek istediğiniz ilmi bir detay olursa, yeni bir konu açarak istişareyi derinleştirebilirsiniz.

VAllahu Alem
 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt