Hicretin temel ölçüsü, Dini korumaktır
...... إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ ۖ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ ۚ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا
"Şubhesiz meleklerin, nefislerine zulmeden kimselerin canlarını aldığı kimselere: ‘Ne durumda idiniz?’ dedikleri zaman Onlar: ‘Biz yeryüzünde güçsüz bırakılmış kimselerdik.’ derler. Melekler de: ‘Allah'ın ardı geniş değil miydi; orada hicret etseydiniz ya!’ derler... ...." (Nisâ 97)
Ardından gerçek anlamda aciz olanlar istisna edilir;
إِلَّا الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا
"Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan gerçekten güçsüz bırakılmış olanlar başka; bunlar hiçbir çareye güç yetiremezler ve bir yol bulamazlar." (Nisâ 98) ve;
وَمَن يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ يَجِدْ فِي الْأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً
"Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde birçok sığınacak yer ve genişlik bulur." (Nisâ 100)
Buradaki temel mesele 'bulunduğun yer kötü mü?' sorusundan ziyade 'Bulunduğun yerde Allah'ın dinini gerektiği gibi yaşayabiliyor musun ve bu ortamda dinini kaybetme tehliken var mı?' meselesidir.
İbn Kudâme (rahimehullah), el-Muğnî'de hicret edenleri kategorilere ayırıyor.
1- İbn Kudâme şöyle diyor:
.... أَحَدُهَا: مَنْ تَجِبُ عَلَيْهِ، وَهُوَ مَنْ يَقْدِرُ عَلَيْهَا، وَلَا يُمْكِنُهُ إِظْهَارُ دِينِهِ، وَلَا تَتَمَكَّنُهُ إِقَامَةُ وَاجِبَاتِ دِينِهِ مَعَ الْمُقَامِ بَيْنَ الْكُفَّارِ، فَهَذَا تَجِبُ عَلَيْهِ الْهِجْرَةُ
“Bunlardan birincisi, kendisine hicretin vâcib olduğu kimsedir. Bu, hicret etmeye güç yetiren; fakat dinini ortaya koyması mümkün olmayan ve kâfirler arasında ikâmet etmeye devam ettiği sürece dininin vâciblerini yerine getirmesi mümkün olmayan kimsedir. İşte böyle bir kimseye hicret vacibdir...” (İbn Kudâme el-Makdisî (ö. 620 h.), el-Muğnî, Kitâbu'l-Cihâd, Fasl: فَصْلٌ فِي الْهِجْرَةِ, C. 9, Sf: 236 - 237)
اكتشف معاني الهجرة في الإسلام، حيث تعتبر الخروج من دار الكفر إلى دار الإسلام واجبًا على المسلم الذي لا يستطيع إظهار دينه. يستند الحكم إلى آيات قرآنية وأحاديث نبوية، حيث يُعتبر أن الهجرة مستمرة ما دام الجهاد قائمًا. يتجزأ المسلمون في الهجرة إلى ثلاثة أقسام: من تجب عليه، ومن لا هجرة عليه، ومن...
www.islamweb.net
İbn Kudâme bunun sebebini de şöyle açıklıyor;
وَلِأَنَّ الْقِيَامَ بِوَاجِبِ دِينِهِ وَاجِبٌ عَلَى مَنْ قَدَرَ عَلَيْهِ، وَالْهِجْرَةُ مِنْ ضَرُورَةِ الْوَاجِبِ وَتَتِمَّتِهِ، وَمَا لَا يَتِمُّ الْوَاجِبُ إِلَّا بِهِ فَهُوَ وَاجِبٌ
“Çünkü dininin vâcibini yerine getirmek, buna güç yetiren kimse üzerine vâcibdir. Hicret ise bu vâcibin gereğinden ve onun tamamlayıcısından biridir. Bir vâcibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey de vâcibdir.” (İbn Kudâme el-Makdisî (ö. 620 h.), el-Muğnî, Kitâbu'l-Cihâd, Fasl: فَصْلٌ فِي الْهِجْرَةِ, C. 9, Sf: 236 - 237)
اكتشف معاني الهجرة في الإسلام، حيث تعتبر الخروج من دار الكفر إلى دار الإسلام واجبًا على المسلم الذي لا يستطيع إظهار دينه. يستند الحكم إلى آيات قرآنية وأحاديث نبوية، حيث يُعتبر أن الهجرة مستمرة ما دام الجهاد قائمًا. يتجزأ المسلمون في الهجرة إلى ثلاثة أقسام: من تجب عليه، ومن لا هجرة عليه، ومن...
www.islamweb.net
Dinini yaşayabiliyor olmak, hicretin artık gereksiz olduğu anlamına gelmez
İbn Kudâme üçüncü gruptan söz eder;
وَالثَّالِثُ: مَنْ تُسْتَحَبُّ لَهُ، وَلَا تَجِبُ عَلَيْهِ، وَهُوَ مَنْ يَقْدِرُ عَلَيْهَا، لَكِنَّهُ يَتَمَكَّنُ مِنْ إِظْهَارِ دِينِهِ وَإِقَامَتِهِ فِي دَارِ الْكُفْرِ، فَتُسْتَحَبُّ لَهُ، لِيَتَمَكَّنَ مِنْ جِهَادِهِمْ، وَتَكْثِيرِ الْمُسْلِمِينَ، وَمَعُونَتِهِمْ، وَيَتَخَلَّصَ مِنْ تَكْثِيرِ الْكُفَّارِ، وَمُخَالَطَتِهِمْ، وَرُؤْيَةِ الْمُنْكَرِ بَيْنَهُمْ. وَلَا تَجِبُ عَلَيْهِ؛ لِإِمْكَانِ إِقَامَةِ وَاجِبِ دِينِهِ بِدُونِ الْهِجْرَةِ
“Üçüncüsü, kendisine hicretin mustehab olduğu, fakat vâcib olmadığı kimsedir. Bu, hicrete güç yetiren, ancak dinini ortaya koymaya ve Onu Dârû'l-Küfür'de yaşamaya da imkân bulan kimsedir. Böyle bir kimse için hicret mustehabdır; onların üzerine cihad edebilmeye, Müslümanların sayısını artırmaya ve Onlara yardım etmeye imkân bulması; kâfirlerin çoğalmasına, onlarla karışıp içli dışlı olmaya ve aralarında münkerleri görmeye maruz kalmaktan kurtulması için. Fakat hicret Ona vâcib değildir; çünkü dininin vâcibini hicret etmeksizin yerine getirmesi mümkündür.”
(İbn Kudâme el-Makdisî, el-Muğnî, Kitâbu'l Cihâd, “Fasl: fî'l-Hicre”, C. 9, Sf: 237)
Yani kişi bulunduğu yerde dinini açıkça yaşayabiliyorsa, hicret artık zorunlu olmayabilir; fakat hicret mustehab olabilir. Bunun gerekçeleri arasında
وَيَتَخَلَّصَ مِنْ تَكْثِيرِ الْكُفَّارِ، وَمُخَالَطَتِهِمْ، وَرُؤْيَةِ الْمُنْكَرِ بَيْنَهُمْ
“Kâfirlerin çoğalmasına, Onlarla karışıp içli dışlı olmaya ve aralarında munkerleri görmeye maruz kalmaktan kurtulması için.”
İbn Kudâme (rahimehullah), kişi bulunduğu yerde dinini yaşayabiliyor olsa bile, daha fazla dinî maslahat elde etmek ve münkerlerden uzaklaşmak amacıyla hicreti mustehab görmektedir. Bu, günümüzde Müslüman bir ülke içinde daha salih ve dinî açıdan daha güvenli bir çevreye taşınmanın hükmünü doğrudan belirleyen bir nass değildir; ancak hicretin arkasındaki 'dini koruma ve munkerden uzaklaşma' maslahatının anlaşılmasına ışık tutmaktadır.
Dâr'ul Harb'te (Gayr-ı Muslim Ülkelerde) Yaşamanın - İkâmetin Hükmü Nedir?
esselamunaleykum akhiler, Bir müslümanın gayr-i müslim devletlerde yaşaması caizmidir?
islam-tr.org
Müslüman bir ülke içerisinde Yaşarken de, Sınırlar İçerisinde Taşınırken de Hicret Olabilir mi?
Fıkıhtaki hicret çoğunlukla dinin yaşanamadığı yerden dinin yaşanabildiği yere intikal bağlamında ele alınmıştır. Fakat hicretin amacı ve ruhu bakımından böyle bir taşınma hicretle aynı ilkeye dayanabilir. Yani; “Ben bu ortamda günahlardan korunmakta zorlanıyorum; çocuklarımın ahlâkından endişeliyim; çevremde sürekli haramlar var; daha salih insanların bulunduğu, ibadet ve ilim ortamının daha güçlü olduğu bir yere taşınırsam dinimi daha iyi koruyabilirim.” diyorsan, buna 'hicretin maksadıyla uyumlu bir taşınma' demek daha isabetli olur. Fakat bu 'Herkes daha dindar yere taşınmalı' anlayışı çıkmaz.
: حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، حَدَّثَنَا أَيُّوبُ، عَنْ أَبِي قِلَابَةَ، عَنْ أَبِي سُلَيْمَانَ، مَالِكِ بْنِ الْحُوَيْرِثِ قَالَ
أَتَيْنَا النَّبِيَّ ﷺ وَنَحْنُ شَبَبَةٌ مُتَقَارِبُونَ، فَأَقَمْنَا عِنْدَهُ عِشْرِينَ لَيْلَةً، فَظَنَّ أَنَّا اشْتَقْنَا أَهْلَنَا، وَسَأَلَنَا عَمَّنْ تَرَكْنَا فِي أَهْلِنَا فَأَخْبَرْنَاهُ، وَكَانَ رَفِيقًا رَحِيمًا، فَقَالَ: ارْجِعُوا إِلَى أَهْلِيكُمْ فَعَلِّمُوهُمْ وَمُرُوهُمْ، وَصَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي، وَإِذَا حَضَرَتِ الصَّلَاةُ فَلْيُؤَذِّنْ لَكُمْ أَحَدُكُمْ، ثُمَّ لِيَؤُمَّكُمْ أَكْبَرُكُمْ
Musedded, bize İsmâil'in rivayet ettiğini; O da bize Eyyûb'un, Ebû Kılâbe'den, Onun da Ebû Suleyman Mâlik b. el-Huveyris'ten rivayet ettiğini söylemiştir.
Mâlik b. el-Huveyris رضي الله عنه şöyle demiştir: “Biz Rasulullah ﷺ'in yanına geldik; Biz yaşları birbirine yakın gençlerdik. Onun yanında 20 gece kaldık.
Rasulullah ﷺ bizim ailelerimizi özlediğimizi düşündü. Bizi, ailelerimizin yanında kimi bıraktığımızı sordu; Biz de Ona haber verdik. O, şefkatli ve merhametliydi.
Bunun üzerine şöyle buyurdu: ‘Ailelerinizin yanına dönün; Onlara öğretin ve Onlara emredin. Beni nasıl namaz kılarken gördüyseniz öyle namaz kılın. Namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezan okusun ve yaşça büyük olanınız Size imamlık yapsın.’”
(Buhârî, Sahîh, Kitâbu'l-Edeb, Bâb: Rahmetu'n-nâsi ve'l-behâim, Hadis no: 6008; Muslim, Sahîh, Kitâbu'l-Mesâcid ve Mevâdi'i's-Salât, Hadis no: 674)
Muslim'deki lafızda ayrıca فَأَقِيمُوا فِيهِمْ (“Onların arasında kalın”) ifadesi vardır. Hadis muttefekun aleyhtir ve sahihtir. Buhârî 6008 ile Muslim 674'te tahric edilmiştir.
En güzel ölçü; 'Ben çevreyi mi etkiliyorum, çevre beni mi etkiliyor?'
Musluman, kötü bir çevrede yaşıyor ama haramlardan korunuyor, ibadetlerini yapıyor, ailesini koruyabiliyor, çocuklarına İslâmî eğitim verebiliyor, çevresindeki insanları olumlu etkiliyor, bulunduğu yerde kalmasının ciddi bir davet/ıslah faydası var. Bu kişinin sırf çevre kötü diye taşınması zorunlu değildir. Hatta kalması daha fadiletli olabilir.
Musluman, aynı çevrede günahlara sürekli maruz kalıyor, zamanla haramlara alışıyor, ibadetleri zayıflıyor, çocukları kötü çevreden ciddi şekilde etkileniyor, ailesini koruyamıyor, salih insanlarla ilişkisi kopuyor; bununla birlikte başka yere taşınma imkânı da var ise burada artık 'Ben burada kalıp insanları ıslah edeceğim' demek her zaman doğru olmayabilir. Çünkü kişi önce kendisini ve ailesini korumakla yükümlüdür.
فَلَا تَقْعُدُوا مَعَهُمْ حَتَّىٰ يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ
"Onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla oturmayın." (Nisa 140)
وَإِذَا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي آيَاتِنَا فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتَّىٰ يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ
"Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşanları gördüğünde, başka bir söze dalıncaya kadar Onlardan yüz çevir." (Enam 68)
Çevre insanı etkileyebilir
Rasulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: الْمَرْءُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ، فَلْيَنْظُرْ أَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلُ
“Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse Sizden biri, kiminle dostluk ettiğine baksın.”
(Ebû Dâvûd 4833; Tirmizî 2378. Hadis hasen kabul edilmiştir.)
Evet hadis doğrudan “şehir değiştirin” demiyor ama insanın çevresinden etkilenmesini açıkça ortaya koyuyor. Dolayısıyla “Çevre iman ve ahlâk üzerinde etkili değildir; insan nerede olsa aynı kalır.” demek sunnetin genel ruhuyla bağdaşmaz.
Bununla birlikte 'insanlarla karışmak' da başlı başına kötü değildir. Zira
، حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ مَيْمُونٍ الرَّقِّيُّ، حَدَّثَنَا بْنُ مَيْمُونٍ الرَّقِّيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ صَالِحٍ، حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ يُوسُفَ
، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ يَحْيَى بْنِ وَثَّابٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ
قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ : الْمُؤْمِنُ الَّذِي يُخَالِطُ النَّاسَ وَيَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ أَعْظَمُ أَجْرًا مِنَ الْمُؤْمِنِ الَّذِي لَا يُخَالِطُ النَّاسَ وَلَا يَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ
Ali b. Meymûn er-Rakkî , Abdulvâhid b. Sâlih’den, O İshâk b. Yûsuf’dan, O da el-A‘meş (Suleyman b. Mihrân)’dan, O da Yahyâ b. Vessâb’dan,
Abdullah b. Ömer رضي الله عنهما da Rasulullah'ın şöyle buyurduğunu söylemiştir : “İnsanlarla karışan ve Onların eziyetlerine sabreden mûmin, insanlarla karışmayan ve Onların eziyetlerine sabretmeyen mûminden daha büyük ecir sahibidir.”
(Sunen-i İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, Bab 23 Belâ / imtihan karşısında sabretme bâbı, Hadis no: 4032 - İbn Mâce, es-Sunen, 2/1338, thk. Muhammed Fuâd Abdulbâkî, Hadis no: 4032; Ahmed b. Hanbel, el-Musned, C. 9, Sf: 64, Hadis no: 5022 (Muessesetu'r-Risâle tahkiki)
Kendi imanını feda ederek davet yapılmaz
Burada fıkhî / usûlî olarak çok güçlü bir prensip vardır ki o da "Bir kimsenin kendisini harama veya imanın zarar görmesine atarak başkasını ıslah etmeye çalışması doğru değildir." Çünkü kişinin kendi dinini koruması da bir yükümlülüktür. Bu nedenle şöyle bir sıralama yapabiliriz;
- Önce kendi dinini koru.
- Sonra eş ve çocukların dinini/ahlâkını koru.
- Bunlar güvence altındaysa çevreni ıslah etmeye çalış.
- Eğer bulunduğun yerde kalmak kendi dinini veya ailenin dinini ciddi biçimde tehdit ediyorsa, daha güvenli ortama taşınmak öncelik kazanır.
Bu, İbn Kudâme'nin 'Bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey de vacibdir.' kaidesinin somut uygulamalarından biridir.
Bulunduğun yerde dinini yaşayabiliyorsun, ciddi fitne yoksa; Kalmak câizdir.
Daha salih bir yere taşınmak dinini, aileni ve çocuklarını korumada ciddi fayda sağlıyorsa; Hicret mustehab veya güçlü şekilde tavsiye edilir.
Bulunduğun yerde dinini koruyamıyor, farzları yerine getiremiyor ve çıkma imkânın varsa; Kalmak vâcibdir.
Dinini koruyamıyorsun fakat gerçekten çıkma imkânın yoksa; Mâzurlusun
Kalmanın ciddi davet/ıslah faydası var ve kendini koruyabiliyorsun; Kalmak daha fadiletli olabilir.
Hulasâtul kavl;
Hicretin asıl maksadı, Allah'ın dinini korumak ve Allah'a kulluğu engelleyen fitne ve baskıdan kurtulmaktır. Bu sebeble kişi, bulunduğu çevrede dinini ve ahlâkını koruyabiliyor olsa bile, daha salih bir çevreye taşınmakla dini bakımından ciddi bir maslahat elde edecekse bunu tercih edebilir. Bu, teknik anlamda her zaman hicret sayılmasa da hicretin maksad ve ruhuyla örtüşen bir davranıştır.
Eğer bulunduğu yerde dinini veya dininin zorunlu gereklerini koruyamıyor ve başka yere gitmeye gücü yetiyorsa, o zaman mesele mustehablık seviyesinden çıkıp hicretin vucûbuna ulaşabilir.
Buna karşılık kişi bulunduğu yerde kendisini ve ailesini koruyabiliyor, ayrıca insanlara gerçek bir fayda ve davet sağlayabiliyorsa, sırf ortamın kötü olması sebebiyle ayrılması zorunlu değildir; hatta kalması daha fadiletli olabilir.
Ve burada 'kendini ıslah etmeden başkasını ıslah etmeye çalışma' ile 'insanlardan kaçıp daveti terk etme' arasında orta bir yol var. Bu nedenle aslında en doğru soru 'Burada kalırsam ben ve ailem mi çevreyi etkileyeceğiz, yoksa çevre zamanla bizi mi etkileyecek?'
sorusudur. İşte bu sorunun cevabı, kalmanın mı yoksa taşınmanın mı daha fadiletli olduğunu ortaya koyar. Böyle bir durumda da ancak kişi kendisi karar verebilir.
Selamun aleykum ve rahmetullah. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Ben müşriklerle beraber oturan Müslümandan beriyim” Sahabeler: “Niçin ya Rasûlullah!” dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Çünkü Müslümanların yaktığı ateş ile kâfirlerin yaktığı ateşin...
islam-tr.org
لا هجرة من مكة إلا جهاد ونية فإذا استنفرتم فانفروا Âişe radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Mekke fethinden sonra artık hicret yok; fakat cihad ve niyet vardır. Allah yolunda savaşa çağırıldığınız zaman hemen katılın." Buhârî...
islam-tr.org
Alimler var midir Sudi Arabistan, veya tam olarak Mekke'yi daru-l küfür olarak gören? Vardir? Ama kim, kaynak? Genel olabilir, yani hem gecmis Alimlerden ve bügünün Suudi Arabistani da olur. En iyisi ikiside, hemde bügünkü. Mekkenin fethinden öce de olur. @ Ibnu Abdillah Allah razi olsun...
www.islam-tr.org