'Her devletin bir dini vardır'

  • Konbuyu başlatan Ebu & Dücane
  • Başlangıç tarihi
E

Ebu & Dücane

Guest
İslam açısından "din dışı" bir alan yoktur; bir başka deyişle, seküler bilimlerin "seküler/din dışı" olarak nitelendirdikleri alanlar da İslam açısından dinin kapsamına dâhildir.
2013-03-04
“Her devletin bir dini vardır” derken, bunun sadece İslam açısından böyle olduğunu ayrıca belirtmek gerekiyor. Tanımı gereği laik bir devlet kendisini tüm dinler karşısında eşit mesafede görür ve “devletin dininin olmaması gerektiğini” kabul eder.
Ancak, İslam açısından, böylesi bir laik siyasal düzen de dinteriminin kapsamına dâhildir, yani laiklik de bir dindir. Ancak, laik bir devlet, benimsediği kavramların İslam dinine göre yapılan tanımlarını kabul etmek zorunda olmadığı için, kendisiyle ilgili olarak İslam çerçevesinde yapılmış tanımlara itibar etmeyecek ve kendi siyasal düzeninin aynı zamanda din anlamına geldiği tespitine katılmayacaktır.
İslam açısından “din dışı” bir alan yoktur; bir başka deyişle, seküler bilimlerin “seküler/din dışı” olarak nitelendirdikleri alanlar da İslam açısından dinin kapsamına dâhildir. Mesela, Yusuf Suresi’nin 76’ncı ayetinde “(Mısır) Meliki’n(in) dini” ifadesiyle o günkü Mısır yasaları (ya da siyasal düzeni) kast edilmektedir.
Kim hangi yasalara (ya da rejime) göre ‘yönetilmek istiyor’ ya da hangi yasaları ‘benimseyip’ uyguluyorsa, İslam’a göre, bunlar onun dinini oluşturur.
Bu yüzdendir ki, TDV İslâm Ansiklopedisi’nde yer alan “Din” maddesinde belirtildiği gibi, “din”in Cevherî, Ragıp el-İsfahanî, Şehristanî ve Bakıllanî gibi otorite kabul edilen âlimler tarafından yapılan tanımı “itaat ve ceza” ekseninde birleşmektedir ve bu da ilk andadevleti ve siyasal otoriteyi akla getirmektedir. Söz konusu maddede “din”in özetle şu dört anlama geldiği belirtiliyor: 1. Ceza, mükâfat, hüküm, hesap. 2. Üstün gelme, hâkimiyet/egemenlik, zelil kılma, zorlama. 3. İtaat, teslimiyet, hizmet, ibadet. 4. Adet, yol, kanun, şeriat, millet [Bir dine mensup kitle], mezhep.
Demek oluyor ki, İslam’ın din tanımına göre adet/gelenek ve kanun da dindir.
Aynı şekilde, hâkimiyet/egemenlik de dindir. “İnsanlar meliklerinin dini üzeredirler” şeklindeki (bazıları tarafından hadîs diye nakledilen) Arap atasözü belki de bunu ifade etmektedir.
O nedenle, İslam açısından, bir yandan bütün devletler aslında “din devleti”yken, diğer yandan İslam’ın kendisi aynı zamanda siyasal bir nitelik taşır. Yani, İslam’ın din kelimesine yüklediği terim/ıstılah anlamı çerçevesinde, her devletin mutlaka yasal düzen anlamında bir dinivardır. Ayrıca üstün gelme, hâkimiyet kurma anlamında da devlet, dinden başka birşey değildir. “Ceza, mükâfat, hüküm ve hesap” anlamında da bütün devletler/siyasal sistemler birer din demektir; çünkü her devlet kimilerini cezalandırmakta, kimilerini mükâfatlandırmaktadır.
Dolayısıyla dinle devlet işlerinin ayrılması, bir başka deyişle laiklik, İslamî terminoloji açısından bakıldığında, imkânsızdır.
Kısacası İslam’a göre bütün devletler din devletidir; bütün siyasetler dinîdir. Laiklik de, kendisini din olarak adlandırmayan bir dindir.
Siyaseti seküler ya da din dışı bir alan olarak tanımlamak, siyaseti İslam nokta-i nazarından dinden bağımsız hale getirmez; sadece, bu tasnifi yapanların, sekülerlik/laiklik adını verdikleri anlayışı ya da dini, siyaset alanında bilerek veya bilmeyerek İslam’a tercih ettiklerini gösterir.
Bir dini anlamak istiyorsanız, onun kendi kavramlarına nüfuz etmek zorundasınızdır. İnanmak ise, o dinin kavramsal çerçevesini kabullenmek ve o kavramlarla düşünmekten ibarettir. Ama, bir dine inanmayıp “kendi dünya görüşü” açısından onu inceleyen kişi, doğal olarak yine kendi ideolojisinin kavramsal çerçevesini kullanır. Sosyal bilimciler ise, kendi disiplinlerinin terminolojilerine başvururlar.
Bununla birlikte, patenti Batılı sosyal bilimcilere ait olan "dininideolojiye dönüştürülmesi" suçlamasına sarılanlar, sadece İslam’ın din tanımını görmezden gelmemekte, aynı zamanda sosyal bilimlerin ideolojik niteliğini gözlerden saklamaktadırlar. (Batılılar, uzun süredir “ideologization of Islam” ve “ideologization of religion” tabirlerini kullanmaktadırlar: İslam’ın ideolojileştirilmesi ve dinin ideolojileştirilmesi. Bkz. Leonard Binder, Islamic Liberalism, London 1988, s. 101-192; Jean Jacques Waardenburg, Islam: Historical, Social, and Political Perspectives, Berlin 2002, s. 318. Batılı yazarlar, bir yandan da, İslam’ın salt inanç ve ibadet boyutuna, politik plüralizmine ve toleransına vurguda bulundukları için Fazlur Rahman ve Seyyid Hüseyin Nasr gibi isimleri övgüyle anmaktadırlar. Bkz. Thomas Banchoff, Democracy and the New Religious Pluralism, Oxford 2007, s. 138.)
Sosyal bilimlerin ideolojik niteliğine Duverger şöyle dikkat çekmektedir:

Toplum bilimlerin azgelişmişliği, çok sayıda kesin ve kanıtlanmış gözlemle çalışmaya olanak vermediğinden ve kuram kurmak için çok sayıda izlenim, sezgi ve sağduyu verisine başvurmak zorunlu olduğundan, kavramlar, ister istemez birideoloji niteliğine bürünür. Gözlemcinin, gözlemlediği olayların bir öğesi olması da, bilim adamını, farkına varmaksızın öz ideolojisinden beslenen kuram ve varsayımlar geliştirmeye iterek, bu karışıklığı arttırır. (Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Ş. Tekeli, 2. b., İstanbul 1982, s. 21-22.)

Bu kadar da değil, Wallerstein’ın ifade ettiği gibi, tüm tarihsel “tanım”lar kaçınılmaz olarak, bir ölçüde, “bugün”ün (yani ortaya atıldıkları anın) “ideoloji”sini yansıtırlar:

... bu denemelerimizle, sürekli olarak ve hatta yinelenen bir şekilde, iki savın altını çizmek istedik. Birincisi, hepimizin ait olduğumuz, ‘değerlerimizi’ aldığımız, ‘bağlılık’ duyduğumuz, ‘toplumsal kimliğimizi’ tanımlayan muhtelif ‘cemaatlerin’ hepsinin tarihsel yapımlar olduklarıdır. Ve daha da önemlisi, kesintisiz bir şekildeyeniden inşa edilen tarihsel yapımlar olduklarıdır. Bu, onların sağlam ya da uygun olmamalarını gerektirmez. Bilakis; bunlar hiçbir zaman köklü değildirler ve bu nedenle yüzyıllar boyunca gelişimlerine ve yapılarına ilişkin olarak yapılmış tüm tarihsel tanımlar kaçınılmaz olarak bugünün ideolojisini yansıtırlar. (“Sonsöz”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, ed. E. Balibar ve I. Wallerstein, çev. Nazlı Ökten, 2. b., İstanbul 1995, s. 283. )

Tekrar altını çizmek gerekiyor ki, her dünya görüşü, kendine ait kavramlarla dünyayı yorumlar.
Tersinden söyleyecek olursak, herhangi bir kimsenin (bilim adamı olsun olmasın) toplumu, olay ve olguları yorumlar ya da tanımlarkenkullandığı kavramlar, dünya görüşünü ele verir.
Yani, her tanımlama çabası, bir yönüyle insanın kendisini deşifreetmesidir. Bunu, bir psikiyatrın rastgele karaladığı kâğıtta anlamlı şekiller bulan deneğin durumuna benzetmek yanlış olmaz. Kişinin orada gördüğü şey, aslında orada olan şey değildir, kendi iç dünyasında olan şeydir. İnsanların dışarıya dönük kişisel tanımlamaları indî olmaktan hiçbir zaman tam anlamıyla kurtulamaz. Psikologların “kaygı ve gerginlikle bilinçsiz başa çıkma yöntemlerinden biri” olarak gördükleri“yansıtma” (projection) mekanizması (ya da eskilerin tabiriyle kıyas bi'l-nefs ameliyesi) bu olguyla ilgilidir. Mesela, başkalarına hiç yardım etmeyen ve sürekli kendi çıkarını öne alan biri, genellikle, “Herkes kendi başının çaresine bakıyor, kimse bir diğerine yardım eli uzatmıyor” diyerek etrafındaki kimseleri suçlar. Demek oluyor ki, başkalarıyla ilgili tanımlarımız bazen kendi ‘ideoloji’mizi ya da ‘ruh hali’mizi ele verir. Buradan hareketle, ‘Siyasal İslam’ kavramını suçlayıcı bir bakış açısıyla dillerinden düşürmeyenlerin söz ve eylemlerinin ardındaki temel saikin ‘siyaset’ olduğunu söyleyebiliriz.
İslam’ı, İslam’ın kendi kavramlarıyla değil de Batı’dan ithal edilmiş kavramlarla anlamaya ve anlatmaya başladığınızda, İslam anlayışınızın bir Batılının istediği şekli alması sadece zaman meselesi haline gelecektir.
Kendi dünya görüşünüzden ‘kavramsal çerçeve’ itibariyle verdiğiniz küçük bir taviz, zamanla çığ gibi büyüyecek, giderek dünya görüşünüzün esamesi bile kalmayacaktır.
Nitekim, Ş. Mardin’in işaret ettiği gibi, Osmanlı aydınlarının macerası bunun böyle olduğunu ispatlamıştır:

Osmanlılar dünyayı kendi dünya görüşlerinin içinden algılıyorlardı.... Bir zaman sonra başka bir devlet mekanizması olan Batı ulus-devletinin taklit edilmesi gerektiğini düşündüler. Bu, onların ‘dünya görüşü’nün bir parçasının değişmesi anlamını taşıyordu. Oysa, bu gibi inançlarda, parçalardan biri değiştikten sonra eski yaklaşımın bütünlüğünü muhafaza etmek gittikçe zorlaşır. (Şerif Mardin, İdeoloji, 4. b., İstanbul 1997, s. 111.)

Kırmızı camlı gözlük, yeşil göstermez. Hiçbir ‘çağdaşlık’ yanlısı, insanları ‘müslüman, kâfir, münafık’ şeklinde üçlü tasnife tabi tutmaz. Açık fikirli, tutucu, gerici, yobaz, ilerici, çağdaş, aşırı, ılımlı, demokrat vs. gibi kavramlarla insanları sınıflandırır. İslam ise, sözü edilen üçlü temel ayrımın ötesinde said, mütteki, salih, fasık ve facir gibi kavramları kullanır.
‘Siyasal İslamcı’ olmak ‘salih’ olmaya karşılık gelmez, ama bir defa‘radikal, ılımlı, kültürel, fundamentalist, demokrat vs.’ olduğuna karar veren, kendisini böylesi kavramlarla tanımlayan kişi, artık İslam dışı zeminde düşünmeye başlamış demektir.
Olivier Roy, Siyasal İslam’ın İflası adlı kitabında, “İslami aydın” kavramı ile, “düşüncesini bilinçli olarak İslam’ın kavramsal çerçevesiiçinde düzenleyen aydını” kast ettiğini belirtir. Gerçekten de, İslam’ı benimsemiş olmak, İslam’ın kavramsal çerçevesini kullanmayı zorunlu kılar. Dolayısıyla, bir müslüman, hiçbir zaman Müslümanlar’ı“müslüman-İslamist” şeklinde bir ayrıma tabi tutamaz. Yine, siyasal olan-olmayan İslam ayrımını da kabul edemez. Biz müslümanlar kendimizi “siyasal İslamcı” ya da “İslamist/İslamcı” olarak adlandırma gereği duymayız, çünkü bu kavramları üretenler bizler değiliz ve bu kavramların kaynağı dinimiz de değildir. Fakat, bu kavramlar kapsamında İslam’ın belirli yönlerinin reddedilmesi ve ‘Amerikan İslamı’ denilebilecek bir İslam yorumu üretilmesini de kabul edemeyiz.
İslam, hayatı bir bütün olarak ele alır. Batılılar ise, son birkaç yüzyıldır, insan faaliyetlerini kültürel, ekonomik, sosyal vs. gibi sıfatlar altında ayrıştırarak incelemektedir. Siyasal ve Kültürel İslam’dan söz etmek, İslam’ı Batılılar’ın gözüyle parçalamaktır.
Amerikalı tarihçi F. J. Turner, haklı olarak, “Toplumsal yaşamın hiçbir bölümü, ötekilerden yalıtılarak anlaşılamaz” der. İslam, toplumsal yaşama tek açıdan bakmaz, sosyal hayatın bütün yönleriyle (siyasal, ekonomik, hukukî, ahlakî vs.) ilgilidir. Bu yüzden İslam, siyasal boyutu gözardı edilerek anlaşılamaz. İslam’ı veya herhangi bir dini siyasetten arındırmak, dinî ya da bilimsel değil, katıksız bir biçimde siyasal bir tutumdur.
Dolayısıyla, Siyasal İslam, İslam’ın ideolojileştirilmesi, dinin ideolojileştirilmesi vs. gibi tabirlerin bizzat kendilerinin ‘siyasal’ bir projenin, bir psikolojik savaşın parçası olarak üretilmiş olduklarını kabul etmek gerekir ve zaten öyledir.
Dr. Seyfi Say
 

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt