Makale İçimizdeki Kâfirlerden Daha Şedîd Kâfirler

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
İçimizdeki Kâfirlerden Daha Şedîd Kâfirler

bu.jpg

Mustafa Öztürk isimli kâfirin kâfirliğini biz biliyorduk ve zaman zaman böyle zındık ve kâfirler hakkında yazılar yazıyorduk ama bir çok kör gözlere gösteremiyor, bir çok sağır kulaklara işittiremiyorduk.

Mustafa Öztürk isimli azılı kâfir en sonunda "Kur'an'ın Allah'ın kelamı olmadığını" bangır bangır bağırarak söyledi. Bu hâli ile o ve onun gibiler Velid bin Muğire, Ebû Cehil gibi müşriklerin durumuna düştüler. Çünkü onlar da aynı bu Mustafa Öztürk kâfiri gibi "Kur'an'ı Muhammed uydurdu" diyorlardı.


Geçenlerde İlhâmi Güler isimli bir başka kâfir de: "Kur'an değiştirilmelidir" diyordu. Bu hâli ile o Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un "Kur'an yeniden yazılmalıdır" demesi gibi bir şey söylemiş oluyordu. Belki de Fransa cumhurbaşkanı gibi kâfirler bizim içimizdeki böyle kâfirlerden cesâret alıyorlardı.

Kâfir müsteşriklerin içimizden devşirip yetiştirdikleri ve televizyon stüdyolarına, fakülte sınıflarına saldıkları kâfir ilâhiyatçılar, ilk önce mezhebi kafaya takarak işe başladılar. İslam'da mezhebin olmadığından, taklidin câiz olmadığından, esas kaynağın Kur'an ve sünnet olduğundan bahisle, herkesin Kur'an ve sünneti esas alarak dinini yaşayabileceğinden bahsetmeye başladılar. Aslında bunlar böyle derlerken kendi düşünce ve fikirlerini mezheb ediniyorlardı.

Mezheb meselesini de aştıktan sonar sıra sünnete geldi. İlk önceleri sünnet ve hadisi toptan reddetmediler. İşlerine gelen hadisleri aldılar. Hatta "benden bir şey duyarsanız onu Kur'an'a arzedin, eğer Kur'an'a uyuyorsa onu alın" uydurma hadisine bile bel bağladılar. İşlerine gelmeyen hadisleri ise sahih olsalar, hattâ mütevâtir olsalar bile "uydurmadır" diyerek reddettiler. Hadis tahrîcini akıllarına ve mantıklarına göre yaptılar. Yâni bu zındıklar akıl ve mantıklarını din edindiler. Belli bir süre sonra ise üçüncü aşamaya geçtiler ve hadis ile sünneti toptan reddettiler. Bütün sünnetin peygamber efendimizden iki yüz sene sonra uydurulduğundan dem vurmaya, hadis âlimleri ile dalga geçmeye başladılar. Ebû Hurayra (r.anh) gibi mubârak bir sahâbîye bile "İslâm'ın Pavlusu" iftirasını attılar. Sünneti toptan reddederek; "bize Kur'an yeter" dediler ve "Kur'an dini" veya "indirilmiş din" diye bir din uydurdular.

Üçüncü aşamayı da aştıktan sonra sıra Kur'an'a gelmişti. Yavaş yavaş Kur'an'ı sağından solundan didiklemeye başladılar. Lâikliğe, demokrasiye uymayan Kur'an hükümlerini târihselliğe bağladılar ve Kur'an'ın böyle hükümlerinin indiği târihle ilgili olduğunu, o zamanki vahşî Arab topluluğunu disiplinize etmek için indirildiğini söylemeye başladılar. Böylece "Kur'an'da nesh diye bir şeyin olmadığını" iddiâ edenler Kur'anı kendileri neshediyorlardı. Ve sonunda öyle bir noktaya geldiler ki, artık Kur'an'ın Allah'ın kelamı olamayacağını söylemeye, bunun ancak peygamberin dili olabileceğini iddia etmeye başladılar. Müsteşrik kâfirlerin bile yapamadıkları şeyleri yapmaya ve Kur'an'ı temelden reddetmeye yöneldiler. Biz bunları zaman zaman anlatmaya, böyle kâfirleri faş etmeye çalıştıkça bazıları bizlere; "sizde koca koca ilâhiyatçıları bile kâfirlikle suçlamaya başladınız" diyorlardı. Bize o zamanlar böyle diyenler şimdi ne diyorlar acebâ?

Benim esas sözüm ise hükümeti destekleyen ve kendilerinin müslüman olduklarını iddia eden zavallı müslümanlara!

Geçenlerde Fransa cumhurbaşkanı Macron: "Kur'an yeniden yazılmalıdır" deyince Türkiye cumhurbaşkanı ve onu ne yaparsa yapsın taklid eden AKP'liler Fransa cumhurbaşkanına veryansın ediyorlardı. İyi de, içimizdeki kâfirler sünneti reddederlerken, Kur'an'ın hükümlerini tarihselliğe gömmek isteyip bu hükümlerin bugün için geçerli olmadıklarını söylerlerken neden hiç sesleri çıkmıyordu? Şu anda Mustafa Öztürk kâfiri gibi kâfirler, İlhami Güler, Mustafa İslamoğlu vb. gibi kâfirler Kur'an'a dil uzatırken hiç bir şey dediğini duyan var mı? Daha can alıcı soruyu sorayım: Bu adamlar yıllardır devletin üniversitelerinde, hem de Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi gibi meşhur üniversitelerde öğretim görevlisi olarak maaş almıyorlar mı? Bu kâfirlere devlet, üstelik de AKP hükümeti maaş vermiyor mu? Peki, bunları o üniversitelerde tutarak, AKP'yi destekleyen televizyon ekranlarına çıkararak sünneti reddetmelerine, Kur'an'ın hükümlerinin bu çağda geçerli olmadığını açıklamalarına fırsat vererek aslında bunlara yol vermiyorlar mı? Bunları zımnen desteklemiş olmuyorlar mı? Şöyle bir soru sorulabilir? İyi de Erdoğan böyle bir şeyi neden yapsın ki? Bunun nedeni Erdoğan'ın dini güncellemek istemesidir. Zaten bizzat kendisi bir zamanlar: "İslam güncellenmelidir" demedi mi? "Bin dört yüz sene önceki hükümleri bugün uygulayamazsınız" demedi mi?

AKP hükümeti işte böyle azılı kâfir ilâhiyatçılar eliyle dini güncellemek istemektedir. Bunlarla dini tartışılır hale getirip demokrasiyi ve lâikliği iyice sağlamlaştırmak ve müslümanlara Kabul ettirmek istemektedir. Tayyib Erdoğan'ın bu tavrı hükümete geldikten sonra değil daha önceden de vardı. İsbat mı istiyorsunuz?

22-23 Şubat 1997 tarihinde İstanbul'da, dünyanın her yerinden gelen uzmanların katılımıyla "İSLÂM ve MODERNİZM - FAZLURRAHMAN TECRÜBESİ" adlı büyük bir kongre toplanmıştı. Peki kimdir bu Fazlurrahman? Sünneti ve hadisleri inkar eden azılı kâfirlerden birisidir.

Fazlurrahman, henüz hayatta iken oğlu Hıristiyanlığa geçmiş, hem de papaz olmuştur. Fazlurrahman bu durumu kabullenemeyip tepki gösterince oğlu kendisine:

“Baba, bu üç dinin bağlılarının Cennet’e gideceğini söyleyen sen değil miydin? Şimdi benim Hıristiyanlığa geçmemi niçin kabul etmiyor, tepki gösteriyorsun” cevabını vermiştir.

İşte bu Fazlurrahman kongresi veya konferansı işini İstanbul Büyükşehir Belediyesi hayli masraf yaparak organize etmişti. Yâni bu toplantının sponsorluğunu Tayyib Erdoğan'ın Belediye Başkanlığı yaptığı İstanbul Belediyesi üstlenmişti. Kongrede konuşulanlar, okunan tebliğler büyük boy, iyi kağıtlı, ciltli bir kitapta bir araya getirilmişti. (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı yayınları. İlk baskısı 2000 adet basılmıştır.)

Bu kitabın sunuş yazısını Belediye Başkanı Recep Tayyib Erdoğan yazmıştı. Bakın Tayyib Erdoğan daha o zaman o önsözünde neler diyordu.

"Bir bilim adamı ve düşünürün bu seviyede tartışma konusu olmasının bazı sebebleri var. Bu sebebler arasında tefekkür ve düşüncenin tabiatı yanında, İslam dünyasının modern dünya ile ilişkilerinde alacağı şeklin belirlenmesinde Fazlur Rahman’ın ortaya atıp savunduğu fikir ve tezlerin çok önemli olması konusu da önemlidir. Çünkü Fazlur Rahman, her ne kadar din ve felsefenin ağır ve karmaşık teolojik ve spekülatif meseleleriyle uğraşmışsa dahi, onun asıl amacı bugünkü İslam dünyası için aktüel ve pratik sonuçlar çıkaracak bir çalışmanın somut örneklerini vermektir. Bir başka deyişe Fazlur Rahman’ın önerdiği ve tartışılmasını istediği bir ‘proje’si vardır. İşte bizim İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak, Fazlur Rahman’ı eksen alan İslam ve Modernizm adlı uluslararası bir sempozyum düzenlememizin sebebi, bu projeyi tartışmaya değer bulmamız ve bunun gelecekte çok daha büyük bir önem kazanacağına olan inancımızdır.”

Anladınız mı şimdi olayı? Tayyib Erdoğan dini güncellemeyi daha o zaman kafasına koymuşumuş demek ki. Yoksa Fazlurrahman gibi sünneti ve hadisleri inkar eden bir zındık adına neden kongre düzenlesin ve o kongrenin tüm masraflarını üstlensin ki?

Evet, İslamcı diye bilinen, islamı yavaş yavaş getirecek diye iddia edilen hükümet dinin tartışmaya açılmasını sağlıyor ve Mustafa İslamoğlu, Abdulaziz Bayındır, Caner Taslaman, Bayraktar Bayraklı, Mehmet Okuyan, Mustafa Öztürk, İlhâmi Güler ve benzeri gibi kâfirlerin önünü alabildiğine açıyordu. Kendisinin söylemek istediği fakat oy kaybederim diye söyleyemediği şeyleri böyle zındıklara söyletiyordu ve bunlara devletin kasasından maaşlar veriyordu. Kendilerine oy veren, islâmî duyarlılığı olan ama islamdan bihaber olan halk biraz galeyana geldiği zaman da şöyle göstermelik bir tepki ortaya koyuveriyor ve meseleyi yatıştırıyordu. Tayyib Erdoğan'ın Fransa Cumhurbaşkanı Macron'a gösterdiği göstermelik tepkinin onda birini bile böyle zındıklar için gösterdiğini duyanınız, göreniniz var mı? Olamaz. Çünkü adamlar; "yahu bizi neden eleştiriyorsun, bizi bu göreve sen getirmedin mi?" derlerse ne diyecek? (Necâti Koçkesen Hoca)



 

عبد الرحمن

قُل آمَنتُ بِاللهِ ثُمَّ استَقِم
İslam-TR Üyesi
Öztürk bir kaç gün önce emekliliğe ayrılmış 55 yaşında. AKP'nin Müslümanlar'ın itikadını koruma gibi bir amaç gütmediği açık ve destekçi kitlelerini mümkün oldukça geniş tutmaya çalıştıkları da şarap reklamı yaptırdıklarından anlaşılıyor. Ancak özelde Erdoğan ve yakın çevresi bu fikirleri benimsemiyor olabilir. Bazılarınca Erdoğan'ın müftüsü (İhvan ağırlıklı) Alimler Birliği üyesi Hayrettin Karaman'dır deniliyor. Buna göre Fazlur gibi modernistlerden farklı bir çizgide olması gerekir.

Aşağıdaki alıntı, Karaman'ın 1997 sempozyumuna yazdığı makaleden ("Modernist Proje ve İctihad"). İkbal, Arkun ve Fazlur'u karşılaştırıyor. Daha ileri düzeyde bir modernist olan Suruş'u konu aldığı başka bir yazısında (Kuran'ın mahiyeti mevzuunda) modernizmi daha kesin bir dille reddediyor. Takdim yazdığı bir kitapta da Necmeddin el-Tufi'nin görüşü ifrat görüşü olarak sınıflandırılıyor.

Erdoğan ve partisinin reformizm/modernizm konusundaki görüşleri bir yana, siyaset konusundaki görüşleri oldukça açık ve benim şimdiye dek edinebildiğim izlenimime göre, araştırmacılarca post-İslamizm diye nitelendirilen ve Mağrip'ten çıkan çizgiyle örtüşüyor. Bunu örneğin Tunus Nehza Partisi (Moro, Gannuşi), Alimler Birliği başkanı Fas'lı Reysuni, Mısır İhvanı'nın (Mursi döneminde daha zayıf kalan) bir bölümü ve Fehmi Huveydi gibi entelektüeller savunuyor. Hem İhvan arasında, hem Alimler Birliği içerisinde bu çizgiyi şiddetle eleştirenler var. Ancak bunlar benim bildiğim reform ettikleri hususlar haricinde şeriatı inkar etmiyor, onu topluma "cebren" uygulamanın yanlışlığına, Müslüman hükümetin böyle bir yükümlülüğü olmadığına inanıyorlar. Şeriatın daha ziyade ahlak olduğunu, cüziyattan önce külliyatın yürürlüğe geçirilmesi gerektiğini savunuyorlar.

Şeriat ile yargılanmak istemeyen, "seçimini" bu yönde kullanmak isteyen bir kimsenin nasıl mümin kalabildiği hususuna ise değinmiyorlar. Ulusalcı bir görüş ile hareket edince bu soru ehemmiyetini kaybediyor. Ulusal bir devlette müminlerin liderliği bir yana, vatandaşlar arasında herhangi bir din ayrımı yapılmaz. Katar ve Türkiye'nin yaydığı İslamcılık bu. Araştırmacılar arasında bunun pragmatik (dönemsel, geçici) bir tutum mu, yoksa samimi bir değişim mi olduğu tartışılıyor. Ama bazılarının belirttiği gibi, bunun pratikte bir önemi yok, çünkü aynı çizgide izleyen ve yakın zamanda değişecek gözükmeyen bir stratejileri var. Düşüncenin harekete tesiri yok ise itibara da alınmaz uluslararası ilişkilerde. Bu sebeple kafirler nezdinde dış siyaset değişmediği sürece, rejimler laik olsun, post-İslamcı olsun farketmemeli.

Başka hususlar bir yana, bu metod çelişkili ve başarısızlığa mahkumdur, çünkü şeriatın kabulü demokratik bir sistemde "Müslüman" halkın kabulüne bırakıldığında, ve hükümet de bu halk tarafından seçilecek ve sadece onun istediği ve laik kamuoyunun müsaade ettiği kadarıyla konuşacaksa (ki Şeyh Moro kendiliğinden biz davetçi değil, siyasetçi olduklarınız diyor) , zorunlu olarak şeriatın olmadığı bir çember oluşacak ve ahlak denilen Batı menşeli "evrensel" değerler sistemi zamanla şeriatın yerini alacak, halk bu yönde terbiye olacaktır. Bu yolun tek getirisi Türkiye/Tunus gibi özgürlük olmayan ülkelerde İslami çalışmalara esneklik sağlamasıdır. Ancak bunun aslen gayr-ı meşru olmasına ilaveten, sağlam bir duruşun ve davetin olmadığı yerde özgürlüğün de hiçbir faydası yoktur. Aksine hem bu siyasetçiler ardı kesilmeyen tavizler ile İslam'a sırtlarını dönüyor, hem de halk Allah'ın dinini muharref bir halde öğreniyorlar.

Fazlur Ralıman merhumun laik-köktenci çağdaşçılık karşısındaki kişilikli duruş ve tutumunu, islamı yeni bir anlayış ve yorum ile çağın müslümanlarının, hatta insanlığın hayatına, yeniden ve kamil bir şekilde sokmak için gösterdiği gayreti (fikri cihadı) takdir ile karşılıyorum. Ancak: 1. Gerek onun ileri sürdüğü metod ile anlama ve yorumlama ve gerekse çağın ihtiyaçlanna uygun çözümler üretme aşamalannda -kendisinin de işaret ettiği- öznelliliğe (sübjektifliğe) düşme, islama ve Kur'an'a kendi kafamızda ve hevamızdakini söyletme, etkin tarihin etkisiyle, İslam'ın özünü kaybetme/ değiştirme tehlikesiyle ilgili endişeler taşıyorum. 2. Tesbit edilecek ilkeler, sosyal ve ahlaki amaçlar ile bunlara uygun yeni çözümlerin henüz açık, seçik ve sağlam bir usule oturtulmamış olduğunu düşünüyorum. 3. Yeni usule göre yaptığı çözüm örneklerini (faiz, miras, örtünme, kadının şahitliği vb.) usulün başansı bakırnından ümit verici görmüyorum. 4. Klasik ictihad usulü, günümüzde ehil alimler tarafından uygulandığı halde meselenin çözümsüz kaldığına inanıyorum. S. Yaşayan sünnet ve hadislerin mahiyeti konusundaki değerlendirme ve tesbitierin objektif, yeterli ve ikna edici delillere dayandığı konusunda şüpheler taşıyorum. 6. Hz. Ömer'in yorum, anlayış ve uygulamalarının kendi usulüne olduğu kadar klasik usule de örnek teşkil ettiğini, bu örneğe göre usul kaidelerinin oluşturulduğunu biliyorum. 7. Metodolojideki iki hareketten birincisinin klasik usul içine sığdığını ve burada kısmen uygulandığını, ikinci hareketin ise problemli olduğunu düşünüyorum. 8. Fıkıh tarihinde Hicazlı-Iraklı, eserci-reyci, kelamcı-hadisçi, felsefeci-kelamcı-tasavvufçu şeklindeki zıt yaklaşırnlar ve okulların zaman içinde birbirinden etkilenerek orta ve uygun yolun bulunmasına hizmet ettikleri gi- [' bi bu çağdaş çıkışın da, karşılıklı etkileşim ile "doğru, uygun, orta" yolun If' bulunmasına hizmet etmesini temenni ediyorum.
 

Ebu Müsenna

Aktif Üye
İslam-TR Üyesi
İstedikleri kadar eğip bükmeye çalışsınlar, elhamdulillah Allah dinini koruyacağını bizlere vaad etti ve öyle de yapıyor. Samimi olup Allah ın dinine sarılanlar bu sapkınlara inanmıyor elhamdulillah ancak, içinde sapma düşüncesi olanların bu şeytanın askerlerine kanmamaları mümkün olamaz. Nitekim de böylece Allah eğri ile doğruyu birbirinden ayırıyor ki herkes kendi elleriyle yaptıklarının karşılığını eksiksiz alsın.

Allah bu keferelerin cezasını muhakkak ki hakkıyla verecektir. Dünya onların ahiret bizlerin olsun inşaallah. Rabbim Ümmeti bu şeytanların şerlerinden korusun,kalplerimizi dini üzere sabit kılsın.
 

Furkan1416

Üye
İslam-TR Üyesi
İbrahim'in milleti olan muvahhidlerin üzerine düşen vazife, bu tağutlardan ve bunlara kulluk edenlerden beri olmaktır.

"Sizin için İbrahim’de ve onunla birlikte olan (müminlerde/resûllerde) güzel bir örneklik vardır. Hani onlar, kavimlerine demişlerdi ki: “Biz, sizden ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerinizden berîyiz/uzağız. Sizi tekfir ettik (üzerinde bulunduğunuz yolu ve sizi reddettik). Bizimle sizin aranızda, tek olan Allah’a iman edinceye kadar, ebedî bir düşmanlık ve ebedî bir kin baş göstermiştir.” (Mümtehine, 4)
 

Benzer konular

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt