Merhaba,Ben gurcistanda yasiyorum merak etdigim sorular var Kuran ve Sunnet ve Selef anlayisi ile cevap verirseniz :
1.Darul Kufurde Kafir Musluman nasil ayirt edilir
2.Tekfir konusunda Muayyen tekfir her kese farz mi veya akidesini bilmiyoruz ornek bir adam tagut konusunda tagutu red etdigini diyor evet bugunku liderler kafir diyor
ama Suud Ulemasini tekfir etmedigini dusunuyoruz
3.Kabe Imamlarin arkasinda Namaz kilinir mi?
4.Taguta Muhakeme olan mahkemeye gitmek buyuk sirk mi?
Merhabana Merhaba
1. Daru’l-Küfürde Müslüman ve Kafir Ayrımı
Bir beldede küfür kanunlarının yürürlükte olması, o beldenin siyasi olarak "Daru’l-Küfür" şeklinde isimlendirilmesine sebep olur; ancak bu durum orada yaşayan insanların tamamının mürted olduğunu göstermez. Ebu Ali el-Anbari’nin de ifade ettiği gibi, aşırıların (Gulat-ı Tekfir) iddia ettiğinin aksine, "tanımadığımız insanlarda asıl olan küfürdür" demek İslam’ın ruhuna aykırıdır.
Ebu Ali El-Anbari günümüz haricilerin aksi yönünde diyor ki ;
"Kim iki şehadeti söyler, bize İslam'ı izhar eder ve İslam'ı bozan hususlardan birine bulaşmamış ise (bulaştığını biza izhar edene kadar), ona Müslüman muamelesi yapar, batıni halini Allah'u Teāla'ya havale ederiz; çünkü dinin (İslam’ın) şiarlarını/alametlerini izhar eden bir kimse, onun ehli muamelesi görür. Zira insanlara zahirlerine göre muamele edilir, batindaki hallerini ise Allah'a kalmıştır.Eğer bir belde de küfrün kanunları yükselir ve orada küfür hükümleri İslam'ın hükümlerinden daha güçlü ise, o diyarlar küfür diyarıdır. Bu durum, o diyarlarda yaşayan insanları tekfir etmeyi gerektirmez ki bizler aşırıların dediği gibi: '(bu beldelerdeki) insanlarda asıl olan (tanımadıklarımızda asıl olan) küfürdür', demeyiz; bilakis, herbiri (her bir muayyen) kendi durumuna göre değerlendirilir, onlardan kimisi Müslüman, kimisi de kafirdir."* (Evet), Allah'ın indirdikleriyle hükmedilmeyen her diyar, darul küfürdür ancak bu, orada yaşayanların mürted olmasını gerektirmez (mesela) bizim yanımızda Ürdün, Türkiye Daru'l küfürdür, ancak bu demek değil ki orada yaşayan (tanımadığımız) insanların hepsi kâfirdir, orada Müslüman da olabilir, müşrik de olabilir mürted de olabilir.
Temel kural şudur: Kim bize İslam’ın şiarlarından birini (kelime-i tevhid, namaz, ezan) izhar ederse, biz ona Müslüman muamelesi yaparız. İnsanların batınını (kalplerini) araştırmak bizim görevimiz değildir; biz zahire göre hükmederiz, iç yüzlerini Allah’a havale ederiz. Ömer b. Abdülaziz’in Harici lideri Şevzeb’e karşı savunduğu o muazzam ilke bugün de geçerlidir: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem insanların İslam’ını "Lâ ilâhe illallâh" ile kabul etmiş ve onlara dokunmamıştır.
Meşhur kıssa
Halife Ömer b. Abdülaziz’in Haricî lideri Şevzeb ile yaptığı meşhur tartışma
"Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem insanların İslâm’ını 'Kelime-i Tevhid' (Lâ ilâhe illallâh) ile kabul etti ve onlara bu haliyle dokunmadı. Siz ise bugün Resûlullah’ın kabul ettiğini kabul etmiyorsunuz; ancak ondan sonra gelenlerin, yani kendi görüşlerinizin şart koştuğu şeyleri yeterli görüyorsunuz."
BKZ.İbn Abdürabbih, el-Ikdu’l-Ferîd, tahkik: Müfîd Muhammed Kumeyha (Beyrut: Dâru’l-Kütüb el-İlmiyye, 1983), 2:248.
2. Muayyen Tekfir ve Tağutu Reddedenlerin Durumu
Tekfir, özellikle
muayyen tekfir, herkesin üzerine farz değildir. Bu konuda ilim, hüccetin ikamesi, şüphenin izalesi ve kastın sabit olması şarttır. Selef, tekfiri çok ağır bir hüküm görmüş ve acele edilmesini hoş karşılamamışlar. Tekfir, şartları ağır ve şüpheye yer bırakılmayacak kadar net olması gereken bir hükümdür. Bir kişi tağutları reddettiğini, mevcut düzenlerin küfür olduğunu açıkça söylüyor ancak bazı muayyen şahısları veya ulemayı (Suud uleması gibi) tekfir etmekten geri duruyorsa, bu kişi hemen tekfir edilmez.
Burada daha önce paylaştığım Şeyh Ahmed b. Hamud el-Hâlidî’nin risalesinin özetinde açıkça görüldüğü üzere; tağutların küfrü sabit olmakla birlikte,
tağutları tekfir etmeyenler tek bir hüküm altında toplanmaz. Üç ana grup vardır:
- Tağuta yardım eden, onu savunan ve hükmünü yüceltenler → bunların küfründe şüphe yoktur.
- Tağutun hakikatini bilmeyen veya ilmi şüphe içinde olanlar → bu cehalet imanlarını bozmaz.
- Tağutun küfrünü bilen fakat çeşitli sebeplerle muayyen tekfirden kaçınanlar → bunlar hüccet tamamlanmadan tekfir edilmez.
Yazı için : Tağutların Tekfiri Üzerine - Şeyh Ahmed bin Hamud el-Halidi
Tekfir meselesinde en güçlü ve tartışmasız delil, selef-i sâlihînin birbirleriyle olan uygulamalarıdır. Çünkü onlar nassı en iyi anlayan, sınırlarını en iyi bilen ve fitneden en çok sakınan nesildir. Haccâc b. Yusuf örneği, muayyen tekfir ve tağutu reddetme meselesinde adeta mihenk taşıdır.
Haccâc; binlerce Müslümanın kanını dökmüş, Kâbe’yi mancınıkla vurmuş, sahabeyi katletmiş bir zalimdir. Buna rağmen selef arasında tek bir tutum oluşmamıştır:
Sahabenin tutumu:
Abdullah b. Ömer (r.a) gibi büyük sahabiler, Haccâc’ın zulmünü açıkça bilmelerine rağmen onu muayyen olarak tekfir etmemiş, arkasında namaz kılmışlardır. Bu, Haccâc’ı temize çıkarmak değil; muayyen tekfirde ihtiyatın sahabe uygulamasıdır.
Tabiînin tutumu:
Said b. Cübeyr gibi bazı tabiin imamları ise Haccâc’ın fiillerini küfür olarak görmüş ve onu tekfir etmişlerdir. Bu da ilme dayalı bir içtihattır.
Asıl ibret noktası burada başlar:
Said b. Cübeyr, Haccâc’ı tekfir ettiği halde, onu tekfir etmeyen Abdullah b. Ömer’i asla tekfir etmemiştir. Aynı şekilde İbn Ömer de, Haccâc’a kâfir diyenleri Haricî ilan etmemiştir. İşte selef anlayışı budur:
– Tekfir ihtilafı, tekfir sebebi yapılmaz
– Muayyen şahıslar üzerinden iman testine gidilmez
– Şüphe ve tevil, düşürücü kabul edilir
Bu örnek, günümüzdeki “tağutu reddetmeyeni tekfir etme” anlayışını kökünden reddeder. Bir kişi tağutu reddediyor, tevhidi benimsiyor; ancak senin kâfir gördüğün bir muayyen şahıs hakkında elinde şüphe, cehalet veya tevil varsa ve bu yüzden tevakkuf ediyorsa, onu tekfir etmek İslam hukukuna sığmaz
3. Kabe İmamlarının Arkasında Namaz
Mesele, imanın amelle olan bağı ve zahir hükmüdür. Tağutların namaz kılması veya Kur’an bastırması kendi küfürlerini otomatikman ortadan kaldırmaz; zira amel inançla değer kazanır. Ancak arkasında namaz kılınan imamın şahsında İslam’ı bozan (nâkız) bir durum kesin ve zahir bir delille sabit olmadıkça, ona Müslüman muamelesi yapılır. Sahabenin Haccac gibi birinin arkasında namaz kılması, namazın sıhhatinin imamın kalbiyle değil, zahiri haliyle ilgili olduğunun en büyük kanıtıdır. Bu mesele için mutlaka Tağutların Tekfiri Üzerine - Şeyh Ahmed bin Hamud el-Halidi'yi iyicene okumanızı tavsiye ederim.
SON SORU
Tağut mahkemesine gitmek meselesinde hüküm, fiilin kendisine değil niyet, rıza ve imkân durumuna bağlıdır; bu, Kur’an, Sünnet ve selefin açık yoludur. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen mahkemelerin meşruiyetini kabul etmek, onların hükmünü Allah’ın hükmüne tercih etmek elbette küfürdür; bunda ihtilaf yoktur. Ancak İslam devleti, şer‘î mahkeme ve uygulanabilir bir İslami otoritenin bulunmadığı bir ortamda; canını, namusunu, malını korumak, zulmü defetmek veya gasp edilen bir hakkı geri almak için, kalben tağutu reddederek, başka bir çıkış yolu bulamayan mustaz’af bir Müslümanın bu kurumlara başvurması mutlak küfür değildir. Nisa 60–61 ayetleri, Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellem hayatta iken, Allah’ın hükmüne ulaşma imkânı varken bunu bilerek terk edip hevasına uygun hüküm arayanlar hakkında inmiştir; bugün ise tablo tamamen farklıdır. Selef, fiili tek başına değil itikadı esas almış, ikrah, zaruret ve te’vili düşürücü kabul etmiştir. Rasulullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem'in Hilfu’l-Fudûl’ü övmesi, Habeş kralına hicreti teşvik etmesi ve sahabenin kafirlerin himayesinde haklarını koruması bunun açık delilidir. Bu nedenle, tağutu reddeden, Allah’ın hükmünü üstün bilen fakat içinde bulunduğu acziyet sebebiyle bu yollara mecbur kalan kimse tekfir edilemez; aksi yaklaşım, insanlara güçlerinin üstünde yük yüklemek ve Haricîlerin yoluna düşmektir.
Aşağı'ya da Şeyh Makdisinin 30 risalesini tavsiye ederim.