Islamda Körükörüne Taklit Yoktur

ruveyda

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
Hak din üzerinde olup olmadığına bakmaksızın körü körüne babalarının ve dedelerinin dinine tabi olmak kafirlerinin adetidir. Çünkü insanların babaları hata yapabilir. İslâm'dan sapabilir. İslâm babadan oğla geçen ırsi bir din değildir. Kişinin Müslüman olabilmesi için sadece babası veya dedesinin müslüman olması yeterli değildir. Kişi Allah'ın inanılmasını, yapılmasını ve sakınılmasını emrettiği belli bazı hususları gerçekleştirmedikçe, yedi ceddi de Müslüman olsa, bu onun Müslüman olması için yeterli değildir. Bunun için kişinin aslını astarını araştırmadan sırf babasının dini olduğu için bir dine bağlanması doğru değildir.
İbrahim (a.s) Müslüman idi. Onun çocukları da Müslüman idiler. Onların soylarından gelen insanlar belli bir süre tevhid dini üzerine yaşadılar. Fakat sonra ne oldu? Onların içinden çıkan ve Salih bir kişi olarak gördükleri Amr b.Luhay bir takım putlar ve şirkler icad edip insanları buna davet etti. İnsanlarda İslâm'ı asıl kaynaklarından öğrenmedikleri ve Salih gördükleri kimselere bir rasul gibi masumiyet tanıdıkları için o kimseye tabi oldular ve bir zamanlar dedelerinin üzerinde bulunduğu tevhid dinini terk edip şirk ve küfür bataklığına saptılar. Onlardan sonra gelen bu müşriklerin çocukları aslını araştırmayıp hak din üzere olup olmadıklarına bakmaksızın körü körüne babalarının dinine bağlandılar ve kendilerinin doğru yol üzerinde olduklarını zannettiler. Babalarının en doğru yol üzerinde olduğuna inanan bu kimseler yüzünden yeryüzünde şirk ve putperestlik yayıldı.
Resulullah (s.a.v) resul olarak gönderildiğinde kavmi ve babalarının dinine olan körü körüne bağlılıktan dolayı koyu bir cehalet içinde bulunuyordu. Hatta babalarının dinine olan bağlılık, doğru ve hak olduğunu bilmelerine rağmen, bir çok müşriği İslâm'a girmekten alıkoymuştur. Bunun en açık örneği Resulullah (s.a.v)'in amcası olan Ebu Talib'dir. Resulullah (s.a.v) in defalarca onu ebedi cehennem azabından kurtaracak tevhid kelimesi Lailaheillallah'ı söylemesi hususunda ısrarla durmasına rağmen, müşriklerin ona "Babalarının dinini terk mi edeceksin?" diyerek onu kışkırtmaları onu hak dini kabul etmekten ve tevhid kelimesini söylemekten alıkoymuş ve bu yüzden de Allah (c.c)'nün ebedi azabına düccar olmuştur.
Allah (c.c) ayetlerinde defalarca bu ayetin kafirlerin adeti olduğunu bildirmiş ve Müslümanları bu gibi tavırlar içinde bulunmaktan sakındırmıştır. Allah (c.c) şöyle buyuruyor.

"Onlara "Allah'ın indirdiğine uyun" denildiğinde: "Hayır. Biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" derler. Ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse?" (Lokman Suresi: 21)


"Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın ileri gelenleri: "Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, bizde onların işlerine uyarız" dediler. Ben size babalarınızın üzerinde bulunduğu (din)den daha doğrusunu getirmişsem" deyince, dediler ki: "Doğrusu biz sizin gönderilmiş olduğunuz şeyi inkar ediyoruz". (Zuhruf Suresi: 23-24)


"Onlara: "Allah'ın indirdiğine uyun" denildiği zaman onlar: "Hayır. Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler." (Bakara suresi: 170)


Şu halde, sırf babası veya dedesi yapıyordu diye doğru olup olmadığını araştırmadan onlara tabi olma, Müslümanlara yakışmayan, kafirlerin adeti olan bir alışkanlıktır. Müslümanın tabi olması gereken babaları değil, Allah'ın kitabı Kur'an'ı Kerim ve O'nun Resulünün sünnetidir. Müslüman, baba ve dedelerinin üzerinde bulundukları din Kur'an ve sünnete uygun ise onlara tabi olur, şayet onlara zıt ise onların dinini reddedip Kur'an ve sünnete tabi olur. Bir müslümanın bunun dışında bir tavır takınması düşünülemez.
 

Pulcet

Forumun Bekçisi
Site Emektarı
Üye
"Onlara Allah'ın indirdiğine uyun denilince, hayır atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler." ( Maide 104)


Kılıç takmak, bir kimsenin omuzuna kılıcın askısını yerleştirmek.

Fıkıh usulünde, bir sözü delilsiz olarak kabul etmek ya da bir kimsenin şer'i delillerden olmayan sözüyle, şer'i bir delile dayanmadan amel etmek. Dayandığı deliller bilinmeden bir müctehid veya bilginin sözüne göre amel edilmesi durumunda taklit gerçekleşmiş olur. Taklit edene mukallit denir. Fakat taklit ile ittiba karıştırılmamalıdır. İttiba, bir müctehidin ictihadını, delillerini inceleyerek benimsemedir. Hicri ikinci yüzyılın ortalarına doğru ortaya çıkan taklidin cevazı, dördüncü yüzyıldan bu yana tartışıla gelmektedir.

Teori planında taklit, ictihad konusuyla birlikte ele alınmıştır. İctihad kapısının belli bir dönemde kapandığını savunanlar taklidin vacib ve gerekli olduğunu savunurken, ictihad taraftarları, tam aksine, taklide hiçbir meşruiyet tanımamışlardır. Konuya bu iki karşıt noktadan bakanların yanısıra, konuyu kişilerin durumuna göre değerlendirme yoluna giden daha mutedil bilginler de olmuştur.

Dört mezhebten birine bağlı hukukçular taklidin caiz, hatta vacib olduğu görüşünü savunmuşlardır. Bunlar görüşlerini birçok delille desteklemeye çalışmışlardır. Bunların taklit lehine getirdikleri delillerin başlıcaları şöyle özetlenebilir:

1. Kur'an'da, "Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun" (en-Nahl, 16/43) buyurulur. Bu ayet, bilmeyenin bilenden sormasını gerektiren bir emirdir.

2. Hz. Peygamber, başından yaralı birine guslün gerekli olduğunu söyleyerek ölümüne neden olanlar için, "... madem ki bilmiyorlar, bilenlere sorsalar ya! Cehaletin şifası sormaktır" buyurmuştur.

3. Hz. Ömer, kelale meselesinde Hz. Ebu Bekr'e uymuş ve "Ona muhalefet etmekten utanırım" demiştir. Taklit caiz olmasaydı Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir'e uymazdı.

4. Sahabe, cemaatle kılınan namazın bir bölümünü kaçırınca, önce bu bölümü kılıyor, sonra imama uyuyorlardı. Hz. Muaz ise önce imama uydu, imam selam verince, kalkıp kaçırdığı bölümü eda etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Muaz size yol gösterdi, artık öyle yapın" buyurdu.

5. Allah Teâlâ kendine, Resulune ve ulü'l-emre itaati emretmiştir, (en-Nisa, 4/59). Ulü'l-emr, yöneticiler ve bilginlerdir. Yönetici ve bilginlere itaat, verdikleri fetvayı taklitle olur.

6. Allah Teâlâ, muhacir ve ensara iyi bir şekilde ittiba edenleri övmüş, onlardan razı olduğunu bildirmiştir (et-Tevbe, 9/100). Hz. Peygamber de, "Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz" buyurmuştur. Bunlar taklidin tasvibi ve övülmesi anlamına gelir.

7. Müctehid bilginler açıkça taklidin caiz olduğunu söylemişlerdir. Sözgelimi Muhammed bin el-Hasen, "Alimin daha bilgin olanı taklit olması caizdir"; İmam Şafîî de, "Bazı meselelerde Ömer'i, Osman'ı, Zeyd'i taklit ederek söylüyorum" demiştir.

8. Allah insanları çeşitli yeteneklerde yaratmış, öğrencinin hocasını, çırağın ustasını taklidini zorunlu kılmıştır. Her insanın müctehid olmasını istemesi, O'nun bu adet ve hikmetine aykırıdır.
 

Alphan

Yeni Üye
Üye
Taklid, bir sözü, her hangi bir hüccet olmaksızın, kabul etmektir. Taklid, gerek furu´da gerekse de usulde bilgiye götüren bir yol değildir. Haşeviyye ve Ta´lîmiyye, gerçeği bilme yolunun taklid olduğunu, vacip olanın da bu olduğunu ve inceleme ve araştırma yapmanın haram olduğunu ileri sürmüşlerdir. Aşağıda zikredeceğimiz gerekçeler, bu görüşün batıl olduğunu göstermektedir.


1) Taklid edilen kişinin doğruluğu (sıdk), zorunlu olarak bilinmemektedir. Öyleyse bu yönde bir delilin bulunması gereklidir. Doğruluğun delili, mucizedir. Buna göre, Hz. Peygamber´in doğruluğu, mucizesi ile; ALLAH kelamının doğruluğu, Hz. Peygamber´in bunun doğruluğunu haber vermesiyle; icma ehlinin doğruluğu, Hz. Peygamber´in bunların ismetini haber vermesiyle bilinmektedir. Ha-kim´in, adil şahidlerin sözü ile hüküm vermesi vaciptir; ancak bu, hakimin onların doğruluğuna kanaat getirmesi anlamında olmayıp, fakat, hakimlerin, şahidin doğru mu yoksa yalan mı söylediği yönündeki galip zanna ittiba ile mükellef olduğuna Sem´in delalet etmesi itibariyledir. Ammînin, müftîye ittiba etmesi gerekir. Zira müftî, İster yalan söylesin ister doğru söylesin, ister hata etsin isterse isabet etsin, âmmîye farz olan şeyin müftîye ittiba olduğu hususunda icma vardır. Bİz diyoruz ki; gerek müftînin gerekse şahidin sözü, icmâ´ hücceti sebebiyle bağlayıcı olmaktadır. Dolasıyla bu ittiba, sözü, bir hüccete dayanarak kabul etmek olup, taklid değildir. Biz taklid ite, bir sözü, her hangi bir hüccet olmaksızın kabul etmeyi kastediyoruz. O halde, ortada bir hüccet yoksa, doğruluk da, zorunlu olarak veya bir delilden hareketle bilinmiyorsa, bu durumda ittiba, cehalete dayanmak demek olur.

2) İkinci gerekçemiz İse onlara şöyle demektir: Siz, taklid ettiğiniz kişinin hata etmesini imkansız mı yoksa mümkün mü görüyorsunuz? Eğer bunu mümkün görüyorsanız, kendi mezhebinizin sıhhatinden kuşku duyuyorsunuz demektir. Yok eğer bunu imkansız görüyorsanız, bunun imkansızlığını hangi yolla bilmektesiniz; zorunlu olarak mı yoksa inceleme veya taklid yoluyla mı? Ortada her hangi bir zorunluluk ve her hangi bir delil yoktur. Eğer siz, taklid ettiğiniz kişiyi, bu kişinin söylediği ´Benim mezhebim haktır´ şeklinde sözü hususunda taklid ediyor iseniz, bu adamın, kendi kendisini tasdik hususunda söylediği sözün doğruluğunu hangi yolla bildiniz? Eğer bu sözün doğruluğunu laklid hususunda, onu değil de, bir başkasını taklid ediyorsanız, taklid ettiğiniz bu kişinin doğru söylediğini ne ile bildiniz? Eğer taklid hususundaki dayanağınız, yalnızca, onun söylediği söze gönlünüzün yatması ise, bu takdirde, sizin gönlünüzün yatması ile, hrıstiyan ve yahudilerin kendi inançlarına gönüllerinin yatması arasını nasıl ayırıyorsunuz? ve yine sizin taklid ettiğiniz kişinin ´Ben doğru söylüyorum1 sözü ile muhalifinizin sözü arasını ne ile ayırıyorsunuz?

Yine onlara taklidin vaciplîğİ konusunda şöyle de denilebilir: Siz, taklidin vacip olduğunu biliyor musunuz, bilmiyor musunuz? Eğer bunun vacip olduğunu bilmiyor iseniz, ne diye taklid ediyorsunuz. Yok eğer biliyorsanız, bunu zorunlu olarak mı yoksa inceleme veya taklid yoluyla mı bitiyorsunuz? Bu suretle taklid hususunda soru onların aleyhine döner ve onların inceleme (nazar) ve delile yol bulmaları da mümkün değildir. Öyleyse, geriye tek bir yol kalıyor ki, o da, taklidin vacipliği görüşünün keyfi bir hüküm olmasıdır.

Denirse ki: [II, 388]

Biz bunun sahih olduğunu, çoğunluğun mezhebinin bu olmasından, dolayısıyla da bunun ittiba etmeye daha evla olmasından hareketle bilmekteyiz.

Deriz ki:

Öyleyse siz, şöyle diyenlere niye karşı çıkıyorsunuz: Hak, dakik ve kapalı olup, bunu ancak az sayıda kişiler idrak edebilir ve çoğunluk bundan aciz kalır; çünkü bu idrak, nazar ile meşgul olma, yoğunlaşma, karihanın keskinliği ve meşgul edici engellerden arınmış olma gibi birçok şarta gerek duyar. Yine buna delalet eden bir husus da, Hz. Peygamberin işin başında iken, çoğunluğa aykırı olan az sayıda bir topluluk içerisinde olmasına rağmen haklı oluşudur. Nitekim ALLAH Teâlâ "Eğer yeryüzündekilerin çoğuna itaat edecek olursan seni ALLAH yolundan saptırırlar´ {En´âm, 6/116} demektedir. Hepsi bir yana, zamanımızda bile, kafirlerin sayısı bizden daha fazla iken böyle bir görüş nasıl ileri sürülebilir! Öte yandan, sizdin tüm yeryüzünü dolaşıp, karşı görüşte olanların hepsini sayıncaya kadar, kararsız kalıp görüş beyan etmemeniz gerekir. Eğer muhaliflerin sayısı sizin sayınıza eşit ise kararsız kalmanız, eğer sayıca sizden fazla iseler, onların görüşünü tercih etmeniz gerekir. Kaldı ki, bu tutum Kur´an nassma da aykırıdır. Nitekim ALLAH Teâlâ ´Şükreden kullarım ne de azdır!´ (Sebe, 34/13}, ´Fakat onların çoğu bilmezler´ {En´âm, 6/37} ve ´onların çoğu gerçeği sevmezler´ {Mu´minûn, 23/70} demektedir.

Denirse ki:

Hz. Peygamber´in, ´Büyük ekseriyetle (sevad-ı a´zam) birlikte olun1, ´Kim Cennetin orta yerine kurulmaktan hoşlanıyorsa cemaatten ayrılmasın´, ´Şeytan bir kişi ile beraberdir ve iki kişiden daha uzaktır´ sözleri ne olacaktır?

Deriz ki:

Önce size, mütevatir olmayan bu haberlerin sahih olduğunu hangi yolla bildiğinizi sorarız. Eğer bunların sahihliğini taklid kaynaklı olarak biliyorsanız, bunların fasid olduğuna kanaat getiren mukallidden hangi özellikle ayrılıyorsunuz? Kaldı ki bu haberler sahih bile olsa, sevad-ı a´zama ittiba eden kişi mukallid olmayıp; aksine, sevad-ı azama ittiba etmenin vacipliğini Hz. Peygamberin sözü ile bilmiş olur ki bu da, sözü, bir hüccete dayanarak kabul etmek olup, taklid değildir. Öte yandan bu haberlerle neyin kastedildiğini -ki bu, devlet başkanına veya icmâ´a karşı gelmedir- icmâ´ bölümünde anlatmıştık.

Onların bu konudaki gerekçeleri (şüphe) ise şunlardır:

1) inceleme/araştırma yapan kişi, birçok noktada şüphe ile karşı karşıya kalabilir ve araştırma/inceleme yapanların birçoğu dalalete düşmektedir. Öyleyse, tehlikeyi ve riski terkedip, selameti talep etmek daha evladır.

Deriz ki:

Yahudi ve Hrıstiyanlar gibi mukallidlerin de saptıkları sıklıkla görülmektedir; siz kendi taklidiniz ile ´Biz atalarımızı, bir ümmet üzere bulduk´ (Zuhruf, 43/22} diyen kafirlerin taklidi arasını ne ile ayırıyorsunuz? Öte yandan, marifet vacip olduğuna göre taklid, cehalet ve dalalet demek olur. Bu durumda sîz adeta, tıpkı, şayet bir şey yiyecek ya da içecek olsa, boğazında kalacağı endişesiyle, bir şey yiyip-İçmeyerek kendisini açlıktan ya da susuzluktan öldüren kişi gibi, yine ilaçta hata etme endişesiyle ilaç içmeyi terkeden hasta gibi ve hatta, bir afet gelebilir endişesiyle ticaret ve tarımla uğraşmayı terkedip, fakirlik endişesiyle fakirliği tercih eden kişi gibi, şüpheye düşme endişesinden dolayı taklidi yüklenmiş oluyorsunuz.

2) İkinci olarak ALLAH Teâfâ´nın ´Sadece kafirler ALLAH´ın ayetleri konusunda tartışmaya (cidal) girerler´ (öâfır, 40/4} ayetini gerekçe gösterirler ve bu ayette kader konusunda cidalin yasaklandığını, halbuki araştırma/incelemenin cidal kapısını açacağını söylerler.

Deriz ki:

Bu ayette yasaklanan, ´Hakkı iptal etmek için, batıla tutunarak mücadeleye giriştiler´ {Ğâfir, 40/5} ayetinde olduğu gibi, batıl yolla cidalleşmektir.Çünkü başka bir ayette ve ´onlarla en güzel şekilde mücadele et!1 denilmesi, cidalin mutlak olarak yasak olmadığını göstermektedir. Kader konusunda cidalleşme-nin yasaklanmasının sebepleri ise şunlar olabilir:

a) ALLAH, onları bu konudaki gerçeğe nass yoluyla vakıf kılmış ve nass huşu- [n, 389] sunda şüpheye düşerek cidalleşmeyi yasaklamıştır.

b) Bu yasak Islamın başlangıç döneminde olmuş ve muhalifin bunu duymasından ihtiraz edilmiş olabilir. Bu takdirde bu yasalda söylenmek istenen de şu olur: Din hususunda bunların ayaklan henüz sağlam basmıyor; bu itibarla kader konusunu şimdilik tartışmayın.

c) Yahutta, onlar, kendileri açısından bundan daha önemli cihada sevkedil-mişlerdi.Diğer taraftan onların bu gerekçesi karşısına biz de ´Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme´ {İsrâ, 17/36}, ´... ve ALLAH hakkında bilmediğiniz Şeyleri söylemeniz´ {Bakara, 2/169}, ´...biz sadece bildiğimizle şahitlik ediyoruz´ {Yûsuf, 12/81} ve´De ki; getirin burhanınızı!´ {Bakara, 2/111} gibi ayetleri çıkarabiliriz. Bu ayetlerin hepsi de, taklidi yasaklamakta ve bilmeyi emretmektedir. Bunun içindir ki alimlerin konumu yüksek olmaktadır. Nitekim ALLAH Teala ´ALLAH, içinizden iman edenleri ve ilim verilenleri derecelerce yükseltir´ {Mücâdele, 58/11} demektedir. Hz. Peygamber, ´Bu ilmi, her neslin adil kişileri yüklenirler; ve ondan aşırıların tahrifini, cahillerin tevilini ve iptalcilerin intihalini giderirler´ demiştir. Bunlar taklid İle değil, tersine, ancak bilgi ile olabilir. Yine tbn Mes´ûd ´imma´a olmayın!´ dediğinde, kendisine imma´a nedir? diye sorulmuş, o da imma´a, bir adamın, ben halk ile beraberim; onlar dalalete düşerlerse ben de düşerim, doğru yolu bulurlarsa ben de bulurum demesidir dedikten sonra, ´Dikkatli olun! Hiç biriniz, kendi nefsine, eğer insanlar kafir olurlarsa ben de olurum düşüncesini yerleştirmesin1 demiştir.

Mesele: (Amminin ulemaya fetva sorması)

Ammi´nin, alimlere fetva sorması ve onlara tabi olması vaciptir.

Kimi Kaderiler, âmmînin delil üzerinde düşünmesi ve masum imama ittiba etmesi lazım geldiğini söylemişlerdir. Bu görüş, iki gerekçeyle batıldır.

a) Birincisi sahabenin icmâ´ıdır. Sahabe, halk tabakasına fetva veriyor ve onlara, ictihad mertebesini elde etmeyi emretmiyordu. Bu durum, avam ve alim sa-habilerden gelen tevatürle ve zaruri olarak bilinen bir husustur. İmamiyeden birisi çıkıp, ´Her ne kadar Ali, takiyye olarak ve fitne çıkar endişesiyle onların bu tutumunu inkar etmemişse de, onlara vacip olan, masumluğu sebebiyle Ali´ye ittiba etmeleriydi´ diyecek olursa, buna şöyle cevap veririz: Bu söz, velayetinin başından ömrünün sonuna kadarki durumda gerek Ali´nin gerekse diğer imamların sözüne güvenme kapısını kendi yüzüne kapamış cahil bir kişinin sözüdür. Çünkü onun durumundaki dalgalanma ve sallantı Ömrünün sonuna kadar devam etmiştir; belki de Ali, söylediği tüm sözlerde fitne endişesiyle ve lakiyye olarak, gerçeğe muhalefet etmiştir.

b) Amminin, hükümlerle mükellef olduğu ve İctihad mertebesine nail olmasının İmkansızlığı hususunda icmâ´ oluşmuştur. Çünkü bu durum, ekin ve neslin kurumasına, meslek ve sanatların atıl kalmasına yol açar ve şayet insanlar bütünüyle ilimle meşgul olacak olurlarsa bu durum dünyanın harap olması sonucuna götürür. Bu durum, alimleri maişet talebine sevkeder ve bu defa da ilim silinip gider, hatta hem alimler helak olur hem de alem harap olur. Bu imkansız olduğuna göre, geriye bir tek seçenek kalıyor. O da avammın alimlere sormasıdır.

Denirse ki:

Siz taklidi iptal etmiştiniz, şimdiki sözleriniz ise taklidin ta kendisidir.

Deriz ki:

Taklid, bir sözü her hangi bir hüccete dayanmaksızın kabul etmektir. Avammın, müftînin verdiği fetvayı kabul etmesinin vacipliği ise, tıpkı hakimin, şahitlerin sözünü kabul etmesinin vacipliği ve yine bizim haberi vahidi kabul etmemizin vacipliği gibi, icmâ´ delili sebebiyledir. Hakimin, şahitlerin sözünü kabul etmesi, bunların doğru söylediklerine kanaat (zann) getirmesi durumundadır ve zan ise bilinen bir şeydir. Zannın bulunması durumunda hüküm vermenin vacip ol-[II, 390] ması da kesin semt bir delil sebebiyle bilinen bir şeydir. Dolayısıyla bu durumda verilen hüküm kesin bir hüküm olur. Taklid ise cehalettir.

Denirse ki:

Siz taklidi dinden kaldırıyorsunuz; halbuki Şafiî (r), ´Hz. Peygamber dışında bir kimseyi taklid etmek helal değildir´ diyerek, bir tür taklidin bulunabileceğini söylemiş olmaktadır.

Deriz ki:

Şâfıî, bazı istisnalar dışında, taklidin batıl olduğunu doğrudan doğruya tasrih etmektedir. Onun, fetva sormayı, haberi vahidin ve adil şahitlerin sözünün kabulünü taklid saymadığı bilinmektedir. Şunu da belirtelim ki, Hz. Peygamberin sözünü kabul etmenin, mecazen, taklid olarak İsimlendirilmesi ve bunun kendi cinsinin dışından İstisna edilmesi de caizdir. Buradaki mecaz durumu da şöyledir: Hz. Peygamber´in sözünün kabul edilmesi, her ne kadar, O´nun sözünün doğruluğuna genel anlamda delalet eden bir hüccet sebebiyle ise de, bu kabulden, başka bir mesele için hüccet aranmaz. Hz. Peygamber´in sözünün kabul edilmesi, bir bakıma, özel olarak, hüccetsiz tasdik olup, bunun mecazen taklid olarak İsimlendirilmesi caizdir.

Mesele: (Fetva sorulabilmesi için müftînin adil olup olmadığının bilinmesi gerekir mi?)

Ammi, ancak, ilim ve adaletini tanıdığı kişilere fetva sorabilir; cehlini bildiği kişilere ise, ittifakla, soramaz. Amminin, cehlini bilmediği kişilere fetva sorması durumuna gelince; kimi alimler, âmmînin bunu araştırması gerekmediğinden hareketle bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. Bu sakat bir anlayıştır; çünkü, başkasının görüşünü kabul etmesi gereken kişi, bu başkasının durumunu bilmek durumundadır. Bu sebepledir ki ümmetin, mucizesi üzerinde düşünerek Peygamberin durumunu bilmesi gerekir; çünkü bilinmeyen herkesin, kendisinin Allanın el-Çİsi olduğunu iddia etmesinden emin olunamaz. Yine şahidin adalet açısından durumunu bilmek hakime, ravinin durumunu bilmek müftîye ve devlet başkanının ve hakimin durumunu bilmek da yönetilenlere (raiyye) vaciptir. Özetle söylemek gerekirse, fetva sorandan daha cahil olması tasavvur edilebilen birine nasıl felva sorulabilir!

Denirse ki:

Müftînin adil olup olmadığını bilmeyen kişi, bunu araştırmak durumunda mıdır? Eğer, ´evet araştırmak durumundadır1 derseniz, adete aykırı davranmış olursunuz; çünkü bir beldeye gelen kişi, adaletine dair bir hüccet aramaksızın, o beldenin alimine fetva sorar. Eğer fetva soracağı müftînin adaletini bilmemesine rağmen fetva sormasını caiz görüyorsanız, aynı şey bilme konusunda da geçerlidir.

Deriz ki:

Ammi, fasıklığını bildiği müftîye fetva soramaz; adil olduğunu bildiği kişiye ise sorabilir. Durumunu bilmediği müftîye fetva sormasına gelince; bu durumda, ´hemen fetva sormasın; aksine öncelikle bu müftînin adaletini araştırsın; çünkü onun doğru mu yoksa yalan mı söyleyeceğinden emin değildir1 denilmesi muhtemel olduğu gibi, ´Alimin halinin zahiri adalettir; hele hele bu alim fetva ile meşhur olmuşsa. Halbuki, halkın halinin zahirinin adalet olduğu ve fetva mertebesine nail oldukları söylenemez. Cehalet, halk üzerinde daha ağır basar. Aslında, bazı fertler, hariç, insanların hepsi avamdır; hatta, tek tek bazıları hariç alimlerin hepsi adildir" denilmesi de muhtemeldir.

Denirse ki:

Eğer, fetva sormak, müftînin adaletini veya ilmini bilmek yüzünden vacip ise, bu durumda, tevatüre gerek var mıdır yok mudur?

Denilir ki:

Böyle söylemek muhtemel olduğu gibi, -çünkü bu mümkündür-, bir veya iki adil kişinin sözü sebebiyle oluşan zannı galibin yeterli olduğunu söylemek de muhtemeldir. Kimi alimler, bir tek adil kişinin naklettiği icmâ1 ile amel etmeyi caiz görmüşlerdir. Bu mesele de, bir yönüyle burada söz konusu edilen meseleye yakındır.

Mesele: (Müftîler arası seçim)

Beldede sadece bir müftî varsa, âmmînin buna başvurması vacip olur. Eğer birden fazla ise, sahabe zamanında yapıldığı gibi dilediği birine sorabilir; daha [II, 391] alim olanına başvurması gerekmez. Sahabe zamanında avamm, fadıl kişiye de mefdul kişiye de sorardı. Halk için, Ebu Bekr, Ömer ve halifeler dışındakilere sormaları hususunda herhangi bir kısıtlama getirilmemişti. Kimi alimler, daha faziletli olana başvurmanın vacip olduğunu; eğer bunların seviyeleri eşit ise bu takdirde muhayyer kalacağını söylemişlerdir. Bu anlayış, sahabenin icmâ´ına aykırıdır. Zira sahabe, fetva hususunda, fadıla her hangi bir kısıtlama getirmemiştir. Tam tersine vacip olan, ilmini ve adaletini bildiği kişiye başvurmaktır ve zaten sahabenin hepsi de ilim ve adaletle maruf idi. Şu var ki, iki müftînin bir konuda kendisi hakkındaki verdikleri hüküm farklı olursa, âmmî yeniden her ikisine giderek, ´sizin fetvanız birbiriyle çelişmektedir; ikiniz de benim nezdimde eşitsiniz; bu durumda benim ne yapmam lazım gelir´ der. Eğer bu İki müftî, bu durumdaki âmmînin muhayyer olduğunu söylerlerse, âmmî muhayyer kalır. Yine eğer bu iki müftî, daha ihtiyatlı olanı alması veya muayyen bir tarafa meyletmesi hususunda ittifak ederlerse, ammi bunu yapmak durumundadır. Ancak iki müftî eğer, bu görüş ayrılığı üzerinde ısrar ederlerse, bu takdirde ammi için muhayyer kalmaktan başka seçenek yoktur. Çünkü, hükmü tatil etmek mümkün değildir ve bu iki müftîden birisi diğerinden daha evla değildir. İmamlar yıldızlar gibidir; hangisine iktİda edilirse doğru yol bulunur. Ancak farklı fetva veren bu iki müftîden birisi, itikadı açısından diğerinden daha efdal ve alim ise, bu durumda Kadı, yine am-minin muhayyer kalacağını söylemiştir; çünkü mefdul da, şayet tek başına kalmış olsaydı, ictihad ehlinden olacağına göre başkasıyla birlikte bulunduğunda da durum aynıdır. Fazilet fazlalığının (ziyadetu´1-fazl) bir etkisi yoktur. Bana göre evla olan, âmmînin daha faziletli (üstün) olana ittiba etmesidir. Şafiî´nin daha alim olduğuna ve Şafiî´nin mezhebinde isabetin (doğruyu tutturmanın) daha galip bulunduğuna kanaat getiren kişi, artık, sırf hoşuna gidiyor diye Şafiî´nin muhalifinin görüşünü alamaz. Yine ânım i, her meselede, mezhepler arasından kendince en güzel (etyab) olanının seçip, genişlik oluşturamaz. Aksine âmmînin yapacağı bu tercih, tıpkı, çatışan iki delil arasında müfıînin tercih yapması gibidir. Yani müftî, iki delil arasında tercih yaparken, nasıl zannına tabi oluyorsa, âmmî de mezhepler arasında tercih yaparken zannına tabi olmalıdır. Biz her ne kadar her müctehi-din isabet ettini söylüyorsak da, kesin bir delili gözden kaçırmak sebebiyle ve tüm gücünü harcayarak içtihadı tamamlamadan önce hüküm vermek sebebiyle hata mümkündür. Kuşkusuz, daha alim olan birinin hata ihtimali daha azdır, tşin özü şudur: Biz inanıyoruz ki, kullan, kendi zanlanna havale etme hususunda Allah Teâlâ´nın bir sırrı vardır; ta ki, kullar, başı boş, keyfi arzulara uyan ve teklif dizginiyle kontrol edilmeksizin hayvanlar gibi gelişigüzel davrananlar olmasın. ALLAH kulları bir yönden diğerine sevkediyor ki, kulluğu ve Allanın, her hareket ve sükunda kendileri hakkındaki hükmünün, kendilerini sağa sola yalpalamaktan koruduğunu düşünsünler. Gücümüz yettiğince, insanlan bir ölçü/kural altına almamız, onları muhayyer bırakmaktan ve hayvanlar ve çocuklar gibi başıboş bırakmaktan daha evladır. Fakat, iki müftînin birbirine denk olup tearuz etmesi durumunda veya iki delilin tearuz etmesi durumunda mazbut bir ölçü getiremediğimiz zaman, muhayyerlik bir zarurettir. Bunun delili şudur: ´Hakkında Allanın muayyen bir hükmü bulunmayan veya her müctehidin musib olduğu mesele üzerinde, müctehidin araştırma/inceleme yapması gerekmez; aksine, muhayyer kalır ve dilediğini yapar; zira bu meselede her bir yön, başka bir müctehidin zannına galip gelebilir. Müctehidin öncelikle bir kanaat (zann) oluşturması gerektiği ve arkasından bu zanna ittiba edeceği hususunda ise icmâ´ vardır´ denilmesi mümkün oluyorsa aynt şekilde âmmînin zanm da böyle olup, etkili olması gerekir. [II, 392]

Denirse ki:

Müctehidin istidlal yollarını öğrenmeden önce zannına tabi olması caiz değildir. Ammî ise, vehimle hüküm verebilir, zahire aldanabilir ve belki de mefdu-lu fadila takdim eder. Eğer, basiretsiz olarak hüküm vermesi caiz ise, bizzat mesele hakkında inceleme/araştırma yapsın ve kendi zannına göre hüküm versin. Üstünlüğün (Fazl, fazilet) mertebelerini bilmek için de birtakım kapalı deliller vardır ki bunları kavramak avammın işi değildir. Aslında bu soru yerinde bir sorudur. Fakat biz diyoruz ki; çocuğu hastalanan ve kendisi tabîb olmadığı halde, çocuğuna kendi reyıyle bir ilaç veren kişi, haddi aşmış, kusurlu davranmış ve sorumluluğu yüklenmiş olur. Halbuki, şayet bir doktora başvurmuş olsaydı, kusurlu sayılmayacaktı. Eğer beldede iki doktor varsa ve tedavi hususunda farklı düşünüyortarsa, hasta sahibi, daha üstün olan (efdal) doktora muhalefet ederse kusurlu davranmış olur. Bu iki doktorun fazileti, mütevatir haberlerle bilinebileceği gibi mefdul doktorun, zann-ı galip ifade eden birtakım emarelerle fadıl doktoru Öne çıkarmasıyla ve kendinden üstün tutmasıyla da bilinebilir. Aynı şey alimler hakkında da geçerli olup, daha üstün olan alim, -bizzat bilgi hakkında araştırma yapılmaksızın- yaygın duyuntu yoluyla ve karinelerle bilinebilir ve âmmî de buna ehildir. Öyleyse âmmînin, heva ve heves (teşehhi) sebebiyle zanna aykırı davranması uygun değildir. Bize göre en sahih olan ve halkı takva ve teklif dizginiyle zaptetme hususundaki külli anlama en uygun olan görüş budur. VALLAHu a´lem.[1]


--------------------------------------------------------------------------------

[1] İmam Gazali, İslam Hukukunda Deliller Ve Yorum Metodolojisi, Rey Yayıncılık: 2/370-379
 

eL_Muhacir

İlimsiz mucahid katil,cihadsız alim belam olur.
Yönetici
Frm. Yöneticisi
ALLAH razı olsun çok güzel ve çok yerinde bir konu

günümüzde hala körü körüne bağlı müslümanlar var acaba neden akıl etmezler
 
M

Mutedeyyin

Guest
cehalet zaten başlı başına bir müsibettir üstüne bina edilen her şey bunun uzantısıdır bulunduğu durumu faredip Allah cc yardım isteyen herkese Allah cc dinini açık bir şekilde vesilelerle beyan etmektedir etmiyorsa eğer bir hikmete binayen kulunun kafir olmasını dilemiştir.
 

Benzer konular

Üst Alt