Şeyhülislâm İbn Teymiyye
“Siyasetin (siyasah) gayesi ve hedefi, Allah’a yakınlığı (kurbiyet) elde etmektir. Müslüman, siyaseti ancak dini (Dîn’i) tesis etmek amacıyla benimser. Çünkü Dîn, insanın manevî bir olgunluğa ulaşabileceği ve böylece Allah’a yakınlık mertebesini kazanabileceği uygun psikolojik ve ruhî ortamı sağlar. Bu sebeple, Dîn’in rehberliğinden kopuk bir siyasî faaliyet, insanlık için bir lanettir ve her türlü kötülüğü, ahlâksızlığı ve bozulmayı beraberinde getirir.”
(Bkz. el-Siyâsetü’ş-Şer‘iyye. İbn Kayyim de aynı anlamı kendi eserleri olan et-Turuku’l-Hukmiyye fi’s-Siyâseti’ş-Şer‘iyye ve İ‘lâmü’l-Muvakkıîn kitaplarında ifade etmiştir.)
İbn Teymiyye’nin bu yaklaşımı, İslâm düşüncesinde siyaset anlayışının temel meselelerinden birini ortaya koymaktadır: Siyaset sadece iktidar elde etme sanatı değil, insanın ve toplumun ahlâkî düzenini koruma sorumluluğudur.“Siyasetin (siyasah) gayesi ve hedefi, Allah’a yakınlığı (kurbiyet) elde etmektir. Müslüman, siyaseti ancak dini (Dîn’i) tesis etmek amacıyla benimser. Çünkü Dîn, insanın manevî bir olgunluğa ulaşabileceği ve böylece Allah’a yakınlık mertebesini kazanabileceği uygun psikolojik ve ruhî ortamı sağlar. Bu sebeple, Dîn’in rehberliğinden kopuk bir siyasî faaliyet, insanlık için bir lanettir ve her türlü kötülüğü, ahlâksızlığı ve bozulmayı beraberinde getirir.”
(Bkz. el-Siyâsetü’ş-Şer‘iyye. İbn Kayyim de aynı anlamı kendi eserleri olan et-Turuku’l-Hukmiyye fi’s-Siyâseti’ş-Şer‘iyye ve İ‘lâmü’l-Muvakkıîn kitaplarında ifade etmiştir.)
Burada “Allah’a yakınlık” ifadesi, sadece bireysel ibadetlerle sınırlı bir anlam taşımaz. İslâmî anlayışta insanın Allah’a yakınlığı; adalet, merhamet, dürüstlük, emanet, hakkaniyet ve insan onurunu koruma gibi değerlerin hayatın bütün alanlarında gerçekleşmesiyle mümkündür. Dolayısıyla siyaset de bu değerlerden bağımsız düşünülemez.
İbn Teymiyye’ye göre devlet yönetimi ve kamu düzeni, insanları sadece maddî ihtiyaçları karşılanan varlıklar olarak görmekle yetinemez. İnsan aynı zamanda ruhî ve ahlâkî bir varlıktır. Bir toplumda hukuk, ekonomi ve yönetim düzeni bozulursa bunun sadece siyasî sonuçları olmaz; insanların karakterleri, güven duyguları ve ahlâk anlayışları da zarar görür.
Bu nedenle onun eleştirdiği şey, siyasetin varlığı değil; siyasetin ahlâkî ve ilahî ölçülerden kopmasıdır. Çünkü güç, denetim ve çıkar üzerine kurulan bir siyaset anlayışı zamanla zulme, yolsuzluğa, haksızlığa ve toplumsal çürümeye yol açabilir.
İbn Kayyim’in de benzer şekilde vurguladığı nokta şudur: Şer‘î siyaset, sadece belli hukuk metinlerini uygulamak değildir; esas olan insanların maslahatını (yararını) gerçekleştirmek, zulmü kaldırmak ve adaleti hâkim kılmaktır. Bu bakımdan siyaset, dinin yüksek amaçlarına hizmet eden bir araçtır.
Modern dünyaya uygulandığında bu düşünce şu şekilde yorumlanabilir:
Bir yönetimin başarısı yalnızca ekonomik büyüklük, askerî güç veya teknolojik ilerleme ile ölçülmemelidir. Aynı zamanda toplumda adaletin, güvenin, insan haklarının, ahlâkî sorumluluğun ve sosyal dayanışmanın ne ölçüde bulunduğuna da bakılmalıdır. Çünkü maddî ilerleme, ahlâkî temelden koparsa insan refahını değil, yeni zulüm biçimlerini doğurabilir.
Ancak bu yaklaşımın önemli bir noktası da şudur: “Dinin siyasete rehber olması” anlayışı, insanların inanç farklılıklarını yok saymak veya siyaseti sadece bir grubun çıkarına kullanmak anlamına gelmez. İslâmî siyaset düşüncesindeki temel iddia, yönetimin adalet ve ahlâk ilkelerine bağlı olmasıdır. Tarih boyunca Müslüman düşünürler de yönetimde ehliyet, adalet ve kamu yararı gibi kavramları merkeze almışlardır.
İbn Teymiyye’nin sözü, siyaseti kutsal bir güç aracı olarak değil; insanın ahlâkî yükselişine hizmet eden bir sorumluluk alanı olarak görmektedir. Ona göre siyasetin değeri, yöneticinin gücünden değil; adaleti ne kadar gerçekleştirdiğinden ve insanları iyiliğe ne kadar yönlendirdiğinden kaynaklanır. Dinî rehberlikten kopmuş siyaset ise sadece yönetim problemi değil, aynı zamanda insanın ahlâkî ve ruhî dünyasını bozan bir tehlike hâline gelir.

