Makale İslam’ın Hakimiyetine Vasıl Olan Tek Yol Allah Yolunda Savaştır - Tarık Ebu Abdullah

Hutve

twitter: 1hutve
İslam-TR Üyesi


بسم الله الرحمن الرحيم

Savaş tek yoldur! Savaşın haricinde hiçbir yol İslam’ın hakimiyetine gitmez. Evet! Davet, talim ve terbiye, yardım faaliyetleri, siyasi, fikirsel ve bilimsel örgütlenmeler ve sivil toplumsal çalışmalar zamanın şartlarına göre celbi lazım gelen bazı maslahatları kazandırabilir. Lakin ne her biri ayrı ve ne de hepsi beraber İslam’ın hakimiyetini getirmeleri mümkün değildir.

Bu bizlerin bir iddiası veya taassubu değildir. Hayır! Bilakis ispatı mümkün bir gerçektir.

Her gerçeğin iki hususiyeti vardır. Bir: Vakıada mevcuttur. Ve iki: Vakıada mevcut olduğu için İslam şeriatı hükmünü beyan etmiştir. Ya nassen veya içtihaden.

Bunun için her gerçeğin ispatı iki yoldan mümkündür: Akıl ve nakil.

Gerçek olmayanın ise ne aklen ve ne de naklen ispatı mümkündür. Aklen ispatı mümkün olup da naklen ispatı mümkün olmayanın vucüdiyeti olmadığı gibi aklen ispatı mümkün olmayıp da naklen ispatı mümkün olan bir şey de yoktur. Her gerçek aklen ve naklen ispatı mümkündür. Ancak bazı konular vardır, bunlarda akıl sahih idrak için nakle tabi olma mecburiyetinde olur. Zira aklın idrak kaynakları o konuyu idrak etmeye salih değildir.

Konumuza gelelim; Allah yolunda savaş yeryüzünde fitne kalmayıncaya dek Müslümanın küfre karşı İslam’ın hakimiyeti için verdiği mücadelesinde asla değişmeyecek olan ve terk etmeyeceği yegane esastır. Bu esasın asla seçeneği yoktur.

Bunun aklen ve naklen ispatı mümkündür. Aklen ispatı şöyledir:

İnsan yaratılmış olma hasebiyle zayıf ve muhtaçtır. Aynı zamanda insanlar hayatlarının idamesi için aynı eşyalara ihtiyaç duyarlar. Bunun zorunlu neticesi olarak insanlar arasında bu ortak ihtiyaç duyulan eşyaların dağıtımı hakkında ihtilaflar düşecektir.

Dünya ve insanlık tarihi bu bağlamda küfür ehlinin muhalifle mücadele tabiatını açık ve kati sürette ortaya koymuştur. İlk cinayetin vaki olmasından beri küfrün İslam ehliyle çatışma üslubu hep aynı olmuştur. Bağnaz, mutaassıp, zalim ve inatçı. Karşı tarafa hakla değil zorbalıkla galip gelmek. Bugüne kadar küfür ehli hiçbir zaman bundan farklı davranmamıştır. Hiçbir zaman gönderilmiş elçiyi ve getirdiği semavi haberi akıllarına arz etmemişlerdir. Doğruluğunu veya yanlışlığını sahih akli, bilimsel verilere göre kabul veya reddetmemişlerdir. Bilakis daima inkâr etmişler ve zorbalık yaparak, zulüm ederek ve kan dökerek üstün gelmeye çalışmışlardır. Her daim ataları Kabil’in yolunu izlemişlerdir.

Allah (subhanehu ve teâlâ) iki tarafın, yani kâfir insan ve mü’min insan arasında vaki olan ilk ihtilafı şöyle anlatmaktadır:

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْآخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ. لَئِنْ بَسَطْتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لِأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ. إِنِّي أُرِيدُ أَنْ تَبُوءَ بِإِثْمِي وَإِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ وَذَلِكَ جَزَاءُ الظَّالِمِينَ. فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ فَقَتَلَهُ فَأَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِرِينَ.

“Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen diğerine):”Andolsun ki seni muhakkak öldüreceğim” demişti. Diğeri ise şöyle demişti: “Allah, yalnız takva sahiplerinden kabul eder”. “Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım. Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş ehlinden olasın! Zalimlerin cezası budur”. Bunun üzerine (kurbanı kabul edilmeyenin) nefsi kendisine kardeşini öldürmeyi güzel gösterdi ve onu öldürdü. Böylece hüsrana uğrayanlardan oldu.” (el-Maide sûresi, 27-30. ayetler meali)

Kabil hatalı olmasına rağmen ve kendi azabını kendi kötülüğüyle hazırlamış olmasına rağmen cehaletinde, inkârında ve taassubunda inat ederek ihtilafın tek çözümü olarak kardeşini öldürmekte kabul etmiştir. Halbuki başka çözüm seçenekleri yok muydu? Bir kurbanın neden kabul edilmediğini ve diğerinin neden kabul edildiğini irdelemek gibi… İki kurban arasındaki farkları belirlemek gibi… Kardeşinin irşadını ve nasihatini kabul edip bundan istifade etmek gibi aklıselim her insanın kabul edeceği başka seçenekler de vardı. Ama hayır! Kabil’in gördüğü tek bir çözüm vardı: “Andolsun ki seni muhakkak öldüreceğim.”

Bu inatçı ve zalim üslubun sonraki bütün kâfir kavimlerde aynen devam ettiğini görüyoruz.

İlk Rasûl Nuh (aleyhissalatu vesselam)’a halkının cevabı ancak “Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen muhakkak ki taşa tutulanlardan olacaksın!” (eş-Şuara sûresi, 116. ayet meali) olmuştur.

Ve İbrahim (aleyhissalatu vesselam)’ın davetine halkı ancak “Onu öldürün veyahut yakın!” diyerek cevap vermiştir. Ama Allah onu ateşten kurtardı. Doğrusu bunda iman eden bir kavim için ayetler vardır.” (el-Ankebut sûresi, 24. ayet meali)

Ve Şuayb (aleyhissalatu vesselam)’ı kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri şöyle tehdit etmiştir: “Ey Şuayb! Andolsun, ya dinimize dönersiniz ya da muhakkak seni ve seninle birlikte iman edenlere memleketimizden kesinlikle çıkaracağız.” (el-Araf sûresi, 88. ayet meali)

Ve Lut (aleyhissalatu vesselam)’a kavminin cevabı ancak “Çıkarın şu Lut ailesini memleketimizden. Onlar çok temizlik taslayan kimselerdir” (en-Neml sûresi, 56. ayet meali) olmuştur.

Ve Musa (aleyhissalatu vesselam)’a Firavun ancak şöyle karşılık vermiştir: “Benden başkasını ilâh edinirsen, andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan ederim.” (eş-Şuara sûresi, 29. ayet meali)

Ve Firavun’un kavminin ileri gelenleri şöyle dediler: “Sen Musa’yı ve kavmini yeryüzünde fesat çıkarsınlar, seni ve ilahlarını terk etsinler diye bırakacak mısın? (Firavun) “Biz onların oğullarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Biz onları kahredici bir üstünlüğe sahibiz.” (el-Araf sûresi, 127. ayet meali)

Kur’an’ın küfür ehlinin aleyhine yaptığı bu şahitliği onu tasdik etmeyenler kabul etmeyebilirler. Onları insanlık tarihine bakmaya davet ederiz. Doğu ve batı küfür medeniyetleri yeryüzünü nasıl zulüm ve fesatla doldurmuşlardır. Kendi menfaatleri için engel veya tehlike gördükleri muhalif taraflara ne yapmışlardır?

Soykırımlar, katliamlar, talanlar, sürgünler, köleleştirme ve envai eziyetler. Kişi sadece sözde batı uygarlığının keşifler çağı olarak süslediği 15. ile 18. asırlara baktığında küfrün akıl almaz zulmüne şahit oluyor. Beyaz adamın (yani Avrupalı) 20. yüzyıla kadar devam eden zulmünde sadece İngiltere yaklaşık 150 milyon insan öldürmüştür. Fransa, İspanya, Portekiz, Belçika ve Almanya toplam 100 milyon kadar insan öldürmüşlerdir. Doğuya bakıldığında durum bundan farklı değildir. Sovyet Birliği 40 milyon, Japonya ve Çin 50 milyondan fazla insan öldürmüştür. Bu ülkeler birçok kültürü yok etmişler ve zenginliklerini yağmalamışlardır. Kendi zenginliklerini ve refah seviyelerini yok ettikleri Aztekler, Mayalar, Kızılderililer, Aborjinler ve katlettikleri ve köleleştirdikleri milyonlarca Afrika siyahîlerin üzerine kurmuşlardır. Çin’in Uygur Türklerine karşı soykırımı halen devam ediyor.

İşte küfrün tabiatı budur: Cahil, inatçı, zalim ve saldırgan. Esas itibariyle hakkı arayan, bulduğunda teslim olan değil bilakis doğruları sadece kendisi için ispat eden mütekebbir bir kavimdir. Sadece kendine hayat hakkı tanıyan ve paylaşmak istemeyen. Bilakis bütün zenginlikleri sadece kendisine isteyen doymak bilmeyen güçperestirler.

Böyle bir tabiatın gücünü kırmak, fesadını durdurmak ancak güçle mümkündür. İşte bunun için savaş meşru olmuş ve emredilmiştir.

أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ

“Kendilerine savaş açılan kimselere (savaşmaya) izin verildi. Çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir.”
(el-Hac sûresi, 39. ayet meali)

Naklen ispata gelince Kur’an ve Sünnet’te delilleri çoktur. Ben burada sadece bir delili zikredeceğim. Bu delil savaşın tek yol olduğunu katiyet ile ispat ediyor. Cihad muhalifleri sadece bu delile makbul bir itiraz getirsinler… Getirebilirlerse!

Allah (subhanehu ve teâlâ) şöyle buyurmuştur:

وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلّه فَإِنِ انتَهَوْاْ فَإِنَّ اللَّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

“Fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse muhakkak Allah yaptıklarını görmektedir.” (el-Enfal sûresi, 39. ayet meali)

İlahi emir açıktır: “Savaşın!” تَكُونَ nakıs değil tam fiildir. Mudmer أن ile mensuptur. فِتْنَةٌ failidir, zahir dammeyle merfudur. حَتَّى mensup olan mudari fiile girdiği zaman üç mana alabilir. Ya إلى gibi intihau’l-gaye manasındadır. Veya كَي gibi taliliyedir. Veya إلا gibi istisna manasındadır. Burada كَي manasındadır dersek ayetin manası “fitne kalmaması için” olur, إلَى أن manasındadır dersek “fitne kalmayıncaya dek” manasında olur. إلا manası bu ayette zayıftır. İster gayenin nihayetine ulaşmak için şart olarak olsun ister musebbebe vasledecek sebep olarak olsun her halde Allah (azze ve celle) fitnenin yeryüzünden kalkması için savaşı sebep ve şart kılmıştır. Bu da ancak bu vesileyle gayeye (yeryüzünün fitneden hali olmasına) ulaşmanın mümkün olduğuna delildir. Çünkü Allah (azze ve celle) vesilenin yani savaşın icadını kati surette talep etmiştir. Bu vesile (savaş) olmadan talim, davet ve diğer vesilelerle gayeye ulaşmak mümkün değildir.

Başka bir ayeti kerimede bu emrinden cizye ehlini istisna etmiştir. Celle celaluhu şöyle buyurmuştur:

قَاتِلُوا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ

“Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde ne Allah'a, ne ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyen kimselere alçalmış oldukları halde, elden cizye verecekleri hale gelinceye kadar savaşın.” (et-Tevbe sûresi, 39. ayet meali)

Bu da ayeti kerimede bahsedilen fitnenin umumen şirk değil bilakis hususen hakimiyet şirki olduğuna delildir. Çünkü kitap ehli şirk ehlindendir. Boyun eğip İslam şeriatına teslim oldukları takdirde kendilerin canı ve malı haramdır. Müslüman olmamış olsalar da. Bu da “din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar veya olması için” kavlinde ki dinin hakimiyet tevhidi olduğuna delildir.

Evet! Tebliğ, davet ve İslam ahlakını temsil eden yardım faaliyetleri ve sosyal faaliyetleri İslam dininin yayılmasına sebep olabilir ama İslam dininin hakimiyetini sağlamaz. İslam’ın hakimiyetini sağlayacak olan tek vesile Allah yolunda savaştır.

Yaşadığımız günler de söylediğime şahitlik etmektedir. Dünyanın her yerinde güçlü veya zayıf bir şekilde müslümanlar tarafından davet, talim, terbiye ve yardım çalışmaları yürütülüyor. Bu bir taraftan Müslümanların imanlarını muhafaza edebilmelerini ve güçlendirmelerini sağlıyor. Diğer taraftan da birçok insanın İslam’a girmesine vesile oluyor. Bu muhakkak doğrudur. Ama İslam’ın hakimiyetine vasıl oluyor mu? Hayır!

Bilakis her yerde talim ve davet çalışmaları olmasına rağmen hali hazırda İslam sadece iki yerde hakimdir. Bir, Şam topraklarında İdlib bölgesinde ve iki, Taliban’ın zaferiyle yeniden Afganistan da. İki yerde de İslam’ın hakimiyeti uzun yıllardan beri verilmiş olan çetin bir savaşın semeresidir. Allah’a hamd olsun. Bu iki bölgede Müslüman azizdir. İslam ahkâmı zahir ve hakimdir.

Özellikle siyasi yoldan iktidar olmaya çalışanların çabaları nasıl feşele uğradığını ümmet artık müşahede etti. Başına geçmek için yola çıktıkları demokratik sistemin ya bir kulu oldular Türkiye’de AKP’de olduğu gibi veya Mısır, Cezayir ve Tunus’ta olduğu gibi sistem onları tasfiye etti.

Belki burada bazıları itiraz edecekler ve Bosna, Çeçenistan, Afganistan ve Irak gibi cihadın akabinde kurulmuş olan bazı emirliklerinde düşmüş olduğunu söyleyeceklerdir. Buna cevaben derim ki; İki durum aynı değildir. Siyasi iktidarlar çoğunluğun desteğini almalarına rağmen Allah’ın helalleri ve haramlarıyla hükmetmediler. Gerçekten İslam’ın hakimiyetini hiç kast etmediler. Kendilerin ve ümmetin gücünü heba ettiler. Cihadın akabinde kurulmuş olan emirlikler ise fiilen hakim oldular ve Allah’ın diniyle hükmettiler ancak ümmet sahip çıkmadığı için desteksiz kaldılar, zayıf düştüler ve kâfirlerin saldırısına uğradılar.

Mücahidlerin çok emek ve fedakârlıklarla elde ettikleri hakimiyeti koruyamamalarının sebebi başlıca budur… Ümmetin kendilerine sahip çıkmamaları. Ama ümmet zaman ilerledikçe mücahidlerin bu ümmetin gerçek evlatları olduklarını ve kurtuluşun ve zaferin Allah’ın yardımıyla onların eliyle geleceğini görecek. Şu anda İdlib’te ve Afganistan’da gördüğü gibi.


31/08/2021 Tarık Ebu Abdullah
 

Hutve

twitter: 1hutve
İslam-TR Üyesi
Özeti

İslamı'n Hakimiyetini Sağlayacak Olan Tek Vesile?

Evet! Tebliğ, davet ve İslam ahlakını temsil eden yardım faaliyetleri ve sosyal faaliyetleri İslam dininin yayılmasına sebep olabilir ama İslam dininin hakimiyetini sağlamaz. İslam’ın hakimiyetini sağlayacak olan tek vesile Allah yolunda savaştır.

Yaşadığımız günler de söylediğime şahitlik etmektedir. Dünyanın her yerinde güçlü veya zayıf bir şekilde müslümanlar tarafından davet, talim, terbiye ve yardım çalışmaları yürütülüyor. Bu bir taraftan Müslümanların imanlarını muhafaza edebilmelerini ve güçlendirmelerini sağlıyor. Diğer taraftan da birçok insanın İslam’a girmesine vesile oluyor. Bu muhakkak doğrudur. Ama İslam’ın hakimiyetine vasıl oluyor mu? Hayır!

Bilakis her yerde talim ve davet çalışmaları olmasına rağmen hali hazırda İslam sadece iki yerde hakimdir. Bir, Şam topraklarında İdlib bölgesinde ve iki, Taliban’ın zaferiyle yeniden Afganistan da. İki yerde de İslam’ın hakimiyeti uzun yıllardan beri verilmiş olan çetin bir savaşın semeresidir. Allah’a hamd olsun. Bu iki bölgede Müslüman azizdir. İslam ahkâmı zahir ve hakimdir.

Tarık Ebu Abdullah
 

Pangea

Yazılarımda hatalar benden, doğrular Allah’tandır.
İslam-TR Üyesi
Bu arada ben Ali ra dan rivayet edildiğini hatırladığım bir sözü nakletmek istiyorum tam olmayabilir. Ama şu minvaldeydi; din akıl değil nakil işidir çünkü ayakkabının üzerini mesdhederiz altını değil.
 

Daimaİslam

Aktif Üye
İslam-TR Üyesi
Savassiz silahsiz sözlü tebliğ cihadiyla Allah'a teslim olan bir kavim var hatta bir peygamber kavmidir bu,

Yunus.98 :İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke olsaydı ya. Yunus'un kavmi bundan müstesnadır. Onlar, iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik ve onları bir süreye kadar faydalandırdık.

Kurtubi Tefisiri:

"İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke olsaydı ya" mealindeki buyrukta yer alan; "Olsaydı ya" kelimesi, el-Ahfeş ve el-Kisai'ye göre; "Niye olmadı, olmalı değil miydi" anlamına gelir. Ubey ile İbn Mes'ud'un Mushaflarında ise bu kelime; (...) şeklindedir. "Olmasaydı" edatının sözlükte asıl anlamı, bir şeye teşvik etmek, yahut da başkasının meydana gelmesi ve varlığı dolayısıyla bir işin meydana gelip var olmasının imkansızlığını ortaya koymaktır.



Ayet-i kerimenin manasından anlaşılan, önce ülkeler halkının iman etmediklerini, daha sonra da Yunus kavminin bunlardan istisna edildiğidir. Lafız itibariyle bu istisna munkatı'dır. Ancak, mana itibariyle muttasıldır. Çünkü ifadenin takdiri şöyledir: Yunus'un kavmi müstesna, hiç bir kasaba halkı iman etmemiştir. Buradaki; "Kavmi" kelimesinin mansub olması uygun olan tek şekildir. Nitekim Sibeveyh de bu gibi kelimeleri "ancak mansub gelebilenler" bahsine konu etmiştir.



en-Nehhas der ki: "Yunus'un kavmi müstesna" buyruğu(nda kavm kelimesi) mansuptur. Çünkü bu önceki türden olmayan bir istisna (munkati') dır. Bu da; "Ama Yunus kavmi (iman etti)" demektir. el-Kisai, el-Ahfeş ve el-Ferra'nın görüşü budur. Bununla birlikte (...) şeklinde ref ile gelmesi de caizdir. Ref okunuşu ile ilgili olarak yapılan açıklamaların en güzeli, Ebu İshak ez-Zeccac'ın yaptığı şu açıklamadır: Bu durumda mana; "Yunus'un kavminden başka (iman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke olsaydı ya)!" şeklindedir. Burada (...) istisna edatı getirilince, bu edattan sonra gelen isim; (...) edatının i'rabını almış oldu. Nitekim şair şöyle demiştir: "Her kardeşten, kardeşi mutlaka ayrılır. Babanın ömrü hakkı için ferkadan (kutup yıldızı ve onun yanındaki diğer bir yıldız) müstesna."



Hz. Yunus'un kavminin kıssası ile ilgili olarak bir grup müfessirden nakledildiğine göre, onlar Musul topraklarından sayılan Ninova'da yaşıyorlar ve putlara tapıyorlardı. Yüce Allah kendilerine, onları İslam'a ve batıl inançlarını terk etmeye davet etmek üzere Yunus (a.s)'ı gönderdi. Ancak onlar bu çağırıyı kabul etmediler. Denildiğine göre, Hz. Yunus dokuz yıl süreyle onları imana davet etti, sonunda iman edeceklerinden ümidini kesti. Kendisine; azabın üç güne kadar bir sabah vakti onları gelip bulacağını haber ver, denildi. O da bu emri yerine getirdi.



Bu sefer kavmi: Bu yalan söylemeyen bir kimsedir. Onu gözetleyiniz. Eğer sizinle birlikte kalmaya devam ederse, aranızda durursa, sizin için de korkulacak bir şey yoktur. Şayet sizi bırakıp giderse, işte bu kesinlikle azap gelecek demektir, dediler. Dediği günün gecesi gelince, Yunus (a.s) azığını hazırladı ve yanlarından çıkıp gitti. Sabah olduğunda Hz. Yunus'u bulamadılar. Bunun üzerine tevbe ettiler, Allah'a dua ettiler. Kıldan yapılmış elbiseler giyindiler, insan olsun hayvan olsun, annelerle yavrularını birbirinden ayırdılar. Ve bu hallerinde hak sahiplerine haklarını geri verdiler. Herkes başkasına ait hakkı veriverdi.

İbn Mes'ud der ki: O kadar ki, adam başkasına ait taşı evinin temelinde kullanmış olduğu halde, o taşı gider yerinden söker ve sahibine geri iade ederdi.



İbn Abbas'ın rivayetine göre onlar, azap kendilerine üçte iki millik bir mesafe kadar yaklaşmışken bile bunu yapıyorlardı. Bir mil kadar bir mesafe diye de rivayet edilmiştir.

Yine İbn Abbas'tan nakledildiğine göre, içinde kırmızılık bulunan bir bulut onları örttü. Sıcağını omuzları arasında duyacakları bir noktaya kadar onlara yaklaşmaya devam etti.

İbn Cübeyr der ki: Bir kumaş parçası nasıl kabri örtüp kapatıyor ise, azap da onları öylece örttü. Tevbeleri gerçekleşince, Allah da üzerlerinden azabı kaldırdı.



Taberi der ki: Yüce Allah, Hz. Yunus kavmine azabı görmelerinden sonra tevbelerinin kabul edilmesi şeklinde bir özellik tanımıştır. Bu durum, müfessirlerden bir gruptan da nakledilmiştir. ez-Zeccac der ki: Azap onlara gelmedi, ancak onlar azaba delalet eden alameti gördüler. Eğer azabın kendisini görmüş olsalardı, imanın onlara bir faydası olmazdı.



Derim ki: ez-Zeccac'ın bu görüşü güzel bir görüştür. Çünkü, beraberinde tevbenin fayda vermeyeceği bir şekildeki azabı görmek, -Firavun kıssasında olduğu gibi- azap ile içiçe gelmek halidir. Bundan dolayı Firavun kıssasının akabinde Hz. Yunus kavminin kıssası gelmiştir. Çünkü Firavun azabı gördüğünde iman etmişti, bunun ise ona bir faydası olmadı. Yunus kavmi ise, bundan önce tevbe ettiler. Bu görüşü, Hz. Peygamberin şu buyruğu da desteklemektedir: "Kul, canı boğazına gelmedikçe Allah tevbesini kabul eder." Canın boğaza gelmesi (ğarğara) ise, artık ölüm ile içli dışlı olma halidir. Bundan önce ise öyle değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.



Bu açıklamamız ile aynı manada ki açıklamalar İbn Mes'ud'dan da rivayet edilmiştir. Buna göre, Hz. Yunus, kavmini üç güne kadar azabın geleceği ile tehdit edince, yanlarından çıkıp gitti. Sabahı ettiklerinde onu bulamadılar. Bunun üzerine tevbe ettiler, annelerle yavruları birbirlerinden ayırdılar. İşte bu da onların tevbelerinin, azabın alametini görmelerinden önce olduğunun delilidir. İleride de Yüce Allah'ın izniyle es-Saffat Süresi'nde (139-144. ayetlerin tefsirinde) bu husustaki rivayetler senetleriyle ve gerekli açıklamalarıyla gelecektir. Buna göre" ... üzerlerinden dünya hayatındald rusvaylık azabını kaldırıp giderdik" buyruğunun anlamı, Yunus (a.s)'ın üzerlerine ineceğini söyleyip tehdit ettiği azabı kaldırdık, demektir. Yoksa onu gözleriyle ve artık karşılarında gövdesi belirmiş olarak gördüler, anlamında değildir. Bu açıklamaya göre buyruğun anlaşılmayacak bir tarafı (işgali) kalmaz. Tearuz (konuyla ilgili hükümler ile bu özel mesele arasında çatışma) da olmaz. Onlara ait özel bir durumun varlığından da söz edilemez. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.



Özetle söylenecek olursa, Ninovalılar Allah'ın indinde mutlulardan idiler.



Ali (r.a)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Elbetteki tedbir kaderi önlemez ama şüphesiz ki dua kaderi geri çevirir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yunus'un kavmi bundan müstesnadır. Bunlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rusvaylık azabını kaldırıp giderdik." Ali (r.a) der ki: Bu, Aşure günü olmuştu.



"Ve onları bir süreye kadar faydalandırdık." Onlar için tayin edilen vadeye kadar faydalandırdık, diye açıklanmıştır ki, bu açıklamayı es-Süddi yapmıştır. Cennete veya cehenneme gidecekleri vakte kadar onları faydalandırdık, diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı da İbn Abbas yapmıştır."
...Kurtubi Tefisiri burada bitiyor..

Kendimide içine katarak söylüyorum Eğer biz tebliğimizi davetimizi en güzel şekilde yapabilseydik hdp milletvekilinde çelenk göndereceklerine yanimaza birkac kişiyi alip beldemizdeki bütün milletvekilleri ile görüşüp en güzel üslup ile tebliğ yapabilseydik belde belde belediye basklanlariyla görüşüp dinimizi güzelce anlatabildeydik sokaklardaki tüm içki bira satan dukkanlari teker teker gezip en guzel üslupla Allah ve ahiret günüyle korkutabilseydik tek tek faiz bankalarini dolaşıp oradaki Müslümanlari banka çalışanlarını bu harama karsi uyarabilseydik davetimizi tebliğimizi güzelce sahiplenip güzelce anlatabilseydik Allah'ın yardımı onun izniyle bizimle olacakti fakat ben yurdun hiçbir yerinde böyle bir davet gayret tebliğ çalışması görmüyorum (eskilerden Timurtaş (rh) hoca var aklıma gelen) aksine sayfalarca elestiridigmiz bazi sofi cemaatler sokakta topluca tebliğ yapıyor maalesef bu bizim en büyük eksikliğimiz tebliğ yok davet yok ben şahsen ne bir cami imaminin nede YouTubeda sohbet veren bir hocanın ilim talebesinin gidip içki satan faiz veren bankalara tebliğ yaptığını görmedim, Peygamberimiz sav artık tebliğ yaparak kendisine yasama imkani tanımadığı için hicret etti ve müşriklerle savaştı bunu iyi okumak lazim, biz sadece islam devleti zamanındaki fiili cihadina odaklanıyoruz. Acizane görüşlerim sadece beni bağlar kardeşlerim. Fakat bu işin başı tebliğdir sonu cihaddir Peygamber kissalarindan ve Peygamberimizin(sav) hayatindan bunu anlıyoruz, tebliğ derken asli kafire tebliğ ile halkınin çoğunluğu Müslüman olan bir ülkeye tebliğ elbette farklı olacaktır, burada Yahudilerin cumartesi yasağı kıssası geldi aklıma, kurtulanlar sadece o halki uyaranlar olmuştu(tefsirlere göre) Allahu Âlem
 

Kerbela Şehidi

Aktif Üye
İslam-TR Üyesi
Tebliğ ve davet, doğrudan olmasa bile dolaylı olarak İslamın hakimiyetini sağlamazmı?
Zira İslam orduları hep ya kendileri ya da ataları davate muhatab olanlar değilmidir?
 

Benzer konular

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt