SIFAT NAKİLLERİ HUSUSUNDA MÜHİM KAİDE
İmam Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir:— «(Cehmiyye ve Kelamcılar tarafından) ortaya atılan hiçbir çirkinleştirme sebebiyle ve kulaklara ağır (ve yabancı) gelse bile; Rabbimizden, O'nun sıfatlarından hiçbir sıfatı izale etmeyiz.»
(İbn Batta, el-İbane, 7/326; ez-Zehebi, Kitabu'l-Erbe'in, s. 86)
Kısacası:— Hiçbir Cehmi ve Kelamcı'nın 'O zaman bu şunu gerektirir', 'O zaman bu cisim olmasını gerektirir', 'O zaman bu fiziksel olmasını gerektirir' gibi sözlere iltifat etmeyin.— Allah Teala görülür, görülecek - O Kendisini de görür. Kelamı/Konuşması; yaratılmışların sesine benzemeyen bir ses iledir, kullar tarafından işitilir, işitildi ve işitilecek. Kur'an'da kendi kavli ile ve Hadisler'de Rasul'ünün dili üzere, zatıyla kaim olan (iki el, iki göz, iki ayak, avuç, parmaklar ve yüz gibi) hakiki sıfatlarla muttasıftır.— Kur'an ve Hadis okuyup kriz geçiren Cehmi Kelamcılar bunu ister 'cisim', ister 'fiziksel' veya kötüleme amaçlı olarak kullandıkları başka lafızlarla tarif etsinler, hiç fark etmez.
İbnu'l-Kayyim, İmam Ahmed'in bu sözünü şu nefis sözlerle şerh eder:— «İmam Ahmed şöyle demiştir: "Müşennîcilerin (karalayanların) çirkinleştirmesi sebebiyle Allah'tan, O'nun sıfatlarından hiçbir sıfatı izale etmeyiz."Şimdi biz; Ta'tîl ehli (Kelamcı) ve Cehmîlerin o sıfatları "arazlar" olarak adlandırmaları sebebiyle, Allah'ın kemâl sıfatlarını inkâr mı edeceğiz?Fırka ve görüş sahiplerinin; hasımlarının görüşlerini kötü ifadelerle aktarmak, onlar için en çirkin lafızları seçmek; kendi mensuplarının görüşlerini ise güzel ifadelerle aktarmak ve onlar için en güzel lafızları seçmek gibi birtakım (art) niyetleri ve gayeleri vardır.Onların tâbileri ise bu ifadeleri kabul etmeye hapsedilmişlerdir; hakikatte ellerinde bu lakırdılardan başka bir şey yoktur. Hatta tâbi olunan (bidatçi) önderlerinin elinde dahi bundan başkası yoktur.Basîret sahibi kimseyi ise bu 'korkutucu' ifadeler ürkütmez! Aksine o, manayı bu ürkütücü ifadelerden soyutlar, ona bu lafızlardan hiçbir elbise giydirmez ve sonra o manayı, karşıt (delilden) salim olan delil mahalline arz eder.İşte o zaman onun için hak bâtıldan, (hakikatte) mevcut olan da kof olandan ayrışıp apaçık ortaya çıkar.»
(İbnu'l-Kayyim, Miftâhu Dâri's-Saâde, Atâ'âtu'l-İlm Baskısı, 2/1027)
İslâm’ın inanç esasları, karmaşık felsefi labirentlere muhtaç olmayacak kadar berrak, her zihnin idrak edebileceği kadar sâdedir. Yüce Allah Kendisini Kur’an-ı Kerim’de nasıl nitelendirmişse ve Peygamber (s.a.v.) O’nu ümmetine nasıl tanıtmışsa, dinin aslı ve selim fıtratın sığınağı o beyandır. Ne var ki İslâm düşünce tarihinde, nassların vazettiği hakikatler ile sonradan ithal edilen felsefi terminoloji karşı karşıya getirildiğinde ciddi bir usûl sapması baş göstermiştir.İmam Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir:— «(Cehmiyye ve Kelamcılar tarafından) ortaya atılan hiçbir çirkinleştirme sebebiyle ve kulaklara ağır (ve yabancı) gelse bile; Rabbimizden, O'nun sıfatlarından hiçbir sıfatı izale etmeyiz.»
(İbn Batta, el-İbane, 7/326; ez-Zehebi, Kitabu'l-Erbe'in, s. 86)
Kısacası:— Hiçbir Cehmi ve Kelamcı'nın 'O zaman bu şunu gerektirir', 'O zaman bu cisim olmasını gerektirir', 'O zaman bu fiziksel olmasını gerektirir' gibi sözlere iltifat etmeyin.— Allah Teala görülür, görülecek - O Kendisini de görür. Kelamı/Konuşması; yaratılmışların sesine benzemeyen bir ses iledir, kullar tarafından işitilir, işitildi ve işitilecek. Kur'an'da kendi kavli ile ve Hadisler'de Rasul'ünün dili üzere, zatıyla kaim olan (iki el, iki göz, iki ayak, avuç, parmaklar ve yüz gibi) hakiki sıfatlarla muttasıftır.— Kur'an ve Hadis okuyup kriz geçiren Cehmi Kelamcılar bunu ister 'cisim', ister 'fiziksel' veya kötüleme amaçlı olarak kullandıkları başka lafızlarla tarif etsinler, hiç fark etmez.
İbnu'l-Kayyim, İmam Ahmed'in bu sözünü şu nefis sözlerle şerh eder:— «İmam Ahmed şöyle demiştir: "Müşennîcilerin (karalayanların) çirkinleştirmesi sebebiyle Allah'tan, O'nun sıfatlarından hiçbir sıfatı izale etmeyiz."Şimdi biz; Ta'tîl ehli (Kelamcı) ve Cehmîlerin o sıfatları "arazlar" olarak adlandırmaları sebebiyle, Allah'ın kemâl sıfatlarını inkâr mı edeceğiz?Fırka ve görüş sahiplerinin; hasımlarının görüşlerini kötü ifadelerle aktarmak, onlar için en çirkin lafızları seçmek; kendi mensuplarının görüşlerini ise güzel ifadelerle aktarmak ve onlar için en güzel lafızları seçmek gibi birtakım (art) niyetleri ve gayeleri vardır.Onların tâbileri ise bu ifadeleri kabul etmeye hapsedilmişlerdir; hakikatte ellerinde bu lakırdılardan başka bir şey yoktur. Hatta tâbi olunan (bidatçi) önderlerinin elinde dahi bundan başkası yoktur.Basîret sahibi kimseyi ise bu 'korkutucu' ifadeler ürkütmez! Aksine o, manayı bu ürkütücü ifadelerden soyutlar, ona bu lafızlardan hiçbir elbise giydirmez ve sonra o manayı, karşıt (delilden) salim olan delil mahalline arz eder.İşte o zaman onun için hak bâtıldan, (hakikatte) mevcut olan da kof olandan ayrışıp apaçık ortaya çıkar.»
(İbnu'l-Kayyim, Miftâhu Dâri's-Saâde, Atâ'âtu'l-İlm Baskısı, 2/1027)
İlahi sıfatlar hususındaki tartışmaların özü, aslında nassların ne söylediğiyle değil, nasslara giydirilen yabancı kavramlarla ilgilidir. Kur’an ve Sünnet’in "el", "yüz", "nüzul", "istiva" veya "kelam" olarak ifade ettiği ilahi nitelikler; kelâmî gelenek tarafından "cisimleşme", "araz olma" veya "mütehayyizlik" gibi vahiyde yeri bulunmayan lafızlarla etiketlenmiştir.
Bir hakikati bertaraf etmenin en kestirme yolu, onu vahiyde geçmeyen ve muhatapta itici bir his uyandıran felsefi zırhlara büründürmektir. Avam bu ağır kavramsallıkla korkutulurken, havas ise bu kavramsal ağların arasında hakikati te'vil etmeye mecbur bırakılmıştır.
Ehl-i Hadis ve Selef-i Sâlihîn’in sergilediği metodolojik duruş, tamamen İslâm hukuk usûlünün temel bir kaidesine dayanır: "İhtiyaç anında beyanın tehir edilmesi caiz değildir."
Peygamber (s.a.v.), sıfat ayet ve hadislerini irad ederken Sahabe-i Kiram’a tek bir te'vil cümlesi kurmamış, "Burada kastedilen şudur, sakın bunu cisim sanmayın" şeklinde felsefi bir haşiye eklememiştir. Eğer nassların zahirî manası ilahi şana noksanlık getirecek bir teşbih içerseydi, risalet makamının bunu o anda düzeltmemesi düşünülemezdi. Sahabe de bu ifadeleri duyduğunda hiçbir kriz yaşamazken; teşbihe düşmeden ve ta'tile kaçmadan lafzın delalet ettiği hakikate teslim olmuştur.
Gerek avamın fıtratı gerekse havasın ilmi birikimi için en kuşatıcı hakikat şudur: Tenzih, Allah’ın Kendi Zâtı için ispat ettiği manaları yok saymak (ta'til) değil; O’nu mahlukatın keyfiyet ve niteliklerine benzetmemektir (temsil).
Arap dilinde "el" veya "kelam" lafzının bir hakikati vardır. Bu manayı "kudret" veya "yaratılmış ses" diyerek tamamen buharlaştırmak, metnin delaletini felç etmektir. Basiret sahibi bir mümin, muhaliflerin koyduğu korkutucu etiketleri ve süslü lafızları kenara çeker. Manayı bu yapay elbiselerden soyutlayıp doğrudan vahyin delil mahalline arz eder. O zaman felsefi kofluğun arkasındaki sâde ve sarsılmaz iman hakikati ortaya çıkar.
Bizim yükümlülüğümüz; Kur'an'ın nazil olduğu yalın dili Aristo metafiziğinin kalıplarına zorlamadan, Allah'ı Kendi kelâmıyla tanımak ve O'nun benzeri hiçbir şeyin olmadığını bilerek vahiye teslim olmaktır.

