İlmi Konu Küfre Düşmeyi Önleyen Mazeretler

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi
Küfre Düşmeyi Önleyen Mazeretler
Zorlama, te’vil etme ve cehalet, kişinin küfre düşmesine engel olabilir. Öyle ki kişinin, küfrü söylerken veya işlerken te’vil etmesi veya bunları zorlama sebebi ile yapması yahud bunların küfür olduğunu bilmeyerek işlemesi, kendisini mazur kılıp küfrüne engel olabilir. Bu nedenle bu mazeretleri teker teker incelemek gerekmektedir.

Birinci Mazeret: İkrah (zorlama)
Bütün âlimlerin ittifakı ile eğer kişi küfre bulaşmasını mubah kılacak bir zorlamaya maruz kalır da küfür sözünü söyler veya amelini yaparsa, kâfir olmaz ve mazur sayılır. Bunun delili şu naslardır:

1. Ayetler:

Kim iman ettikten sonra, Allah’ı inkâr eder, kalbini inkâra açık tutarsa, Allah’ın gadabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azab da vardır. Ancak kalbi imanla mutmain olduğu halde inkâra zorlanan hariç.” Nahl, 106

Mûminler, mûminleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah’dan bekleyeceği hiçbir şey yoktur. Ancak kâfirlerden çekinmeniz mustesnadır…” (Âl-i İmran 28)

2. Hadisler:

● Ebû Zerr el-Ğifari diyor ki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şubhesiz ki Allah; Ummetimin hatasını, unutmasını ve kendisine zorla yaptırılanı affetmiştir.”
(İbni Mâce, Talâk, bab. 16, Hadis no: 2043)

● “…Abdullah b. Abbas (radıyallahu anh)da Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Şubhesiz ki Allah; Ummetimin hatasının, unutmasının ve ona zorla yaptırılanın sorumluluğunu kaldırmıştır.
(İbni Mâce, Talâk, bab. 16, Hadis no: 2045 ; Beyhaki, es-Sunenu’l-Kubra, VII, 584, Hadis no: 15094; Hâkim, Mustedrak, II, 198 (Hâkim bu hadisin Buhârî ve Muslim’in şartlarına göre sahih olduğunu fakat onların bu hadisi zikretmediğini söylemiş Zehebi de Hâkim’e katılmıştır.)

Dârakutni, IV, 170-171 (Nuzur, Hadis no: 33) İbni Hıbban, IX, 174, Hadis no: 7175; Taberani, Mucemu’l-Kebir, XI, 133-134. (Hamdi Abdulmecid es-Selifi bu hadisin Sahih olduğunu söylemiştir. Telhisu’l-Habir, I, 281, el-Bedru’l-Munir, III, 83; Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem, 325); (Heysemî diyor ki: Bu hadisi Taberani Mucemu’l-Evsat’ta zikretmiştir. Hadisin senedinde Muhammed bin el-Musaffa bulunmaktadır. Ebu Hatim ve diğerleri bunun güvenilir biri olduğunu söylemişlerdir. Bunun hakkında konuşulmuştur ama buna zarar vermez)

3. Uygulamalar:

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde ve ondan sonraki Sahâbe-i Kiram döneminde, işkence gören sahabiler ve onlardan sonra gelen Müslümanlar, kendilerine zorla teklif edilenleri kabul etme mecburiyetinde kalmışlardır.

Bu hususta İbni İshâk diyor ki: Bana Hâkim b. Cubeyr ona da Said b. Cubeyr nakletmiştir ki,
Said b. Cubeyr şöyle dedi: “Ben Abdullah b. Abbas’a dedim ki: Muşrikler, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Sahâbîlerine dinlerini terk etmede kendilerini mazur kılacak derecede işkence ediyorlar mıydı?
Abdullah b. Abbas: “Evet, öyle ki onlardan birini dövüyorlar, onu aç ve susuz bırakıyorlardı, onu dövmelerinin acısından dolayı doğrulup oturmaktan aciz kalıyordu. Sonunda işkence gören zat, onların istediği fitneyi kabul etme mecburiyetinde kalıyordu. Öyle ki, “Lat ve Uzza putları da Allah’tan başka senin ilahındır değil mi?” diyorlardı, işkence görenler de: “Evet” deme mecburiyetinde kalıyorlardı. Hatta onların yanından hamam böcekleri geçince onlardan birine “Bu böcek de Allah’tan başka senin ilahındır değil mi?” diyorlardı. O da: “Evet” deme zorunda kalıyordu. Bunlar bu sözleri kendilerine yapılan işkenceler sonucu uğradıkları bitkinliği gidermek için söylüyorlardı.”
(Siret-i İbni Hişam, I, 319; el-Bidaye, III, 59; Hayatu’s-Sahâbe, I, 300)

Evet, bu zorlamalara misal olarak şu hadiseleri zikretmek mümkündür:

a. Museylimetu’l-Kezzab hadisesi

Şöyle ki Museylimetu’l-Kezzab Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Sahâbelerinden birini kâfir olmaya zorlamış, o da korkusundan kâfir olduğunu söylemiştir. Bu kişi Rasûlullah’a dönünce durumunu ona arz etmiş, Rasûlullah da kâfir olmadığını beyan etmiştir.

Bu hususta Hasan Basrî diyor ki: “Peygamberlik iddia eden Museylime’nin gözcüleri, Müslümanlardan iki kişiyi yakalayıp Museylime’ye götürmüşler.
Museylime onlardan birine: ‘Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna şahidlik eder misin?’ demiş,
O da: ‘Evet’ cevabını vermiştir.
Museylime: ‘Benim Allah’ın peygamberi olduğuma şahidlik eder misin?’ deyince,
Yakalanan Müslüman Museylime’nin kulağına eğilerek ‘Ben sağırım’ cevabını vermiştir.
Museylime şöyle demiştir: ‘Ne oluyor sana? Benim Allah’ın peygamberi olduğuma şahidlik eder misin dediğimde ben sağırım diyorsun.’
Museylime onun öldürülmesini emretmiş ve o zat öldürülmüştür.
Yakalananlardan diğerine de: ‘Sen Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna şahidlik eder misin?’ diye sormuş,
Adam: ‘Evet’ demiş.
Museylime: ‘Benim de Allah’ın peygamberi olduğuma şahidlik eder misin?’ demiş,
Adam buna da ‘Evet’ demiş.
Bunun üzerine Museylime onu serbest bırakmıştır.
Serbest bırakılan bu zat Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına gelmiş ve O’na : ‘Ey Allah’ın Rasûlu ben helak oldum’ demiştir.
Rasûlullah: Neyin var?’ diye sormuş,
Adam ona kendi olayını ve arkadaşının olayını anlatmıştır.
Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Arkadaşına gelince o imanı ile gitmiş. Sen de ruhsatı almışsın.”
(Musannef, İbni Ebi Şeybe, VI, 477, Hadis no: 33027; Kurtubi Tefsîri, I, 189, Ruhu’l-Meani Tefsîri, III, 122, XIV, 238; Serahsi’nin Mebsut adlı fıkıh kitabı, XXIV, 135)

b. Ammar b. Yasir hadisesi

Ebû Ubeyde b. Muhammed b. Ammar şunu rivayet etmiştir:
Muşrikler Ammar’ı yakaladılar. Onu Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e hakaret etmeden ve putlarını hayırla anmadan bırakmadılar.
Ammar, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelince Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) O'na: ‘Arkanda ne bıraktın’ diye sordu.
Ammar: ‘Ey Allah’ın Rasûlu, şer.’ diye cevab verdi. ‘Sana dil uzatmadan ve putlarını hayırla anmadan beni bırakmadılar.’ dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): Sen kalbini nasıl hissediyorsun’ buyurdu.
Ammar: “Ben kalbimi imanla mutmain hissediyorum” dedi.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “Eğer tekrar buna dönerlerse, sen de bu haline dön” buyurdu.”
(Kurtubi Tefsîri, X, 180, Kahire, Daru’l-Kutup baskısı, 1967; Serahsi’nin Mebsut’u, XXIV, 43, Kahire, Saadet Matbaası baskısı; Ebu Nuaym’ın Hilye’si, I, 40; İbni Sad, III, 187; Hayatu’s-Sahâbe, I, 287)

Yani sana işkence ederlerse, sen de kalbin imanla mutmain olma haline devam et, demektir. Bunun manası “tekrar sana işkence ederlerse, sen de bana hakaret et ve putlarını hayırla an” demek değildir. Zira peygamberin böyle bir şeyi telkin etmesi imkânsızdır.

Başka bir rivayette şunlar zikredilmiştir. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ammar’la karşılaştı. Ammar ağlıyordu.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onun gözlerini siliyor ve şöyle buyuruyordu: “Seni kâfirler yakaladılar, suyun içine batırdılar, sen de şöyle şöyle dedin, eğer tekrar buna dönerlerse, sen de onlara bunu söyle."
(Musned, İmam Ahmed’in kenarında bulunan Kenzu’l-Ummal, I, 318; el-Muğni, İbni Kudame, VII, 119; Ebu Nuaym, Hilye, I, 140; Hayatu’s-Sahâbe, I, 287)

Evet, Ammar b. Yasir ve annesi Sumeyye, Allah yolunda ağır işkence görenlerdendir. Annesi sabredip şehâdet şerbetini tattı. Ammar henüz şehâdet vakti gelmediğinden ruhsatlara dayanarak müşriklerin istedikleri sözleri söyledi. Ancak kalbi her zaman imanla mutmain ve doyum halinde idi. Nahl Suresi’nin yüz altıncı ayetinin Ammar hakkında nazil olduğu rivayet edilmektedir. (Siretu İbni Hişam, I, 261)

c. Abdullah b. Huzâfe’nin Roma İmparatoru’nun isteğini kabul etmesi

Ebû Rafi’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ömer (r.anh) döneminde şöyle bir olay vuku bulmuştu:
Ebû Rafi diyor ki: “Ömer b. Hattab (radıyallahu anh) Roma İmparatorluğu ile savaşmak üzere asker gönderdi. Ordunun içinde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Sahâbelerinden olan Abdullah b. Huzafe es-Sehmi de bulunuyordu. Rumlar bunları esir ettiler ve Abdullah b. Huzafe’yi alıp krallarına götürdüler.
Ona: “Bu Muhammed’in arkadaşlarından biridir.” dediler.
Azgın kral, Abdullah’a: “Hristiyan ol, seni tahtıma ve tacıma ortak ederim” dedi.
Abdullah da ona: “Sen bana bütün sahib olduğun şeyleri ve Arabların sahib oldukları her şeyi versen de Muhammed (s.a.v.)’in dininden bir göz kırpma anı kadar dahi olsa dönmem” cevabını verdi.
Kral ona: “Öyleyse seni öldüreceğim” dedi.
Abdullah: “Bildiğini yap” dedi.
Kral Abdullah’ın yüksek bir yere bağlanmasını emretti.
Okçularına: “Bunun el ve ayaklarının yanlarına oklar atın” dedi.
Durum böyle iken kral, sürekli Abdullah’a tekliflerde bulunuyordu. Abdullah bunları reddetti. Sonra kral, indirilmesini emretti. Abdullah indirildi. Kral bir kazan isteyip içine su doldurttu. Kaynayıncaya kadar altını yaktırdı. Sonra diğer Müslüman esirlerden iki kişiyi istedi. Onlardan birine Hristiyan olmasını teklif etti. Kahraman esir bunu reddetti. Sonra onu sıcak suyun içine koyup yaktı ve Abdullah’ın da o kazana atılmasını emretti. Abdullah getirilirken ağladı.
Krala: “Bu ağlıyor.” denildi.
Kral, Abdullah’ın sızlandığını zannederek: “Geri getirin” dedi.
Tekrar ona Hristiyan olmasını teklif etti. Abdullah reddetti.
Kral: “O halde niçin ağlıyorsun” dedi.
Abdullah ona şu cevabı verdi: “Beni ağlatan içimden geçirdiğim şu düşüncedir. Ben kendi kendime diyorum ki, sen bedenindeki tüyler sayısınca canının olmasını ve onları Allah yolunda vermeyi istiyordun. Hâlbuki şimdi kazana atılacak ve yok edileceksin.”
Tağut kral Abdullah’a: “Benim başımı öp, seni serbest bırakayım” dedi.
Abdullah “Bütün Müslüman esirleri de serbest bırakır mısın?” diye sorunca
Kral: “Bütün Müslüman esirleri de serbest bırakacağım” cevabını verdi.
Abdullah diyor ki: “Bu cevabdan sonra kendi kendime şöyle dedim: “Bu bir Allah düşmanı. Benim için o kadar önemli değil. Öpeyim başını da beni ve bütün Müslüman esirleri serbest bıraksın.
Abdullah krala yaklaşıp başını öptü.
Kral bütün esirleri Abdullah’a teslim etti.
Abdullah esirlerle Ömer’e geldi ve durumu anlattı.
Bunun üzerine Ömer: ‘Abdullah b. Huzafe’nin başını her Müslüman öpmelidir. İlk ben öpüyorum’ dedi ve kalkıp Abdullah’ın başını öptü.”
(Kenzu’l-Ummal, VII, 62; el-İsabe, II, 297; Hayatu’s-Sahâbî, I, 299-300. Bu hadiseyi Hâkim de Mustedrak adlı kitabında özetle zikretmiştir. III, 630-631 Ayrıca bu hadiseyi Beyhaki ve İbn Asakir de nakletmişlerdir.)

Görüldüğü gibi, ayet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve Sahâbîlerin yaşadıkları hadiseler zorlama karşısında küfür sözünü söylemenin veya küfrü icab eden bir ameli yapmanın kişiyi dinden çıkarmadığını göstermektedirler. Ancak bu konuda şu iki hususa dikkat etmek gerekir.

Birinci husus:

Eğer bir kişi dinini değiştirmeye zorlanır da o da inancını kalbinden değiştirecek olursa kâfir olur. “Mecbur olup Hristiyanlığa girdim veya Yahudî oldum yahud putperest oldum” demesi onun için mazeret değildir. Cebir biter bitmez Müslüman olduğunu ilan etmesi gerekir. Aksi takdirde kâfir olur. Nitekim bir dönem Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vahiy kâtipliğini yapan Abdullah b. Sad b. Ebî Sarh’ı müşrikler yakalamışlar, onu ve Ammar’ı dinden çıkmalarını ifade eden bazı sözleri söylemeye mecbur etmişlerdi. Ammar işkencelerden kurtulunca Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e varıp durumunu arz etmiş ve Müslümanlığına devam etmiştir. Fakat Abdullah b. Sad b. Ebî Sarh muşriklerle birlikte Mekke’nin fethine kadar muşrik olarak devam etmiştir. Ancak Mekke fethedildikten sonra Osman’a sığınmış Osman da onu Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e getirip kendisinden bey’at almasını teklif etmiş, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) uzun bir zaman sustuktan sonra biatını kabul etmiştir.

Bu hususta İbni İshak diyor ki,;
“Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ordu komutanlarına Mekke’ye girdikleri zaman kendileriyle savaşmayan herhangi bir kimseyi öldürmemelerini emretmiş, fakat isimlerini zikrederek belirlediği kişileri öldürmelerini emretmiştir. Velev ki onlar Kâbe’nin perdeleri altına sığınmış olsalar da. Bunlardan biri de Abdullah b. Sad b. Ebî Sarh idi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in onun öldürülmesini emretmesinin sebebi şudur:
O daha önce Müslüman olmuştu. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelen vahiyleri yazıyordu. Ne var ki dinden döndü. Kurayşlilerin yanına gitti. Mekke’nin fethi esnasında sütkardeşi olan Osman’a sığındı. Osman bunu gizledi, insanların sükünete kavuşmasından sonra onu Rasûlullah’a getirip, onun için eman diledi.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) uzun zaman sustu. Sonra, “Evet” dedi.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanından Osman ayrılınca o çevresinde bulunan Sahâbîlerine şöyle dedi. “Ben sustum ki içinizden biri kalkıp onun boynunu vursun.”
Bunun üzerine Ensâr’dan bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlu bana işaret etseydin ya” dedi.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Peygamber işaretle öldürmez” buyurdu.
(Siret-i İbni Hişam, II, 409, 1955 Kahire, babu’l-Halebi baskısı; Tarihi Taberi, III, 59, Mısır, Daru’l-Mearif baskısı)

Evet, zorlama esnasında kişinin kalbi imanla mutmain olursa imanı gitmez. Buna mukabil, kalben de kâfirliği kabul ederse dinden çıkar.

İkinci husus:

Âlimler, kişinin küfre düşmesine engel olacak zorlamanın ne olacağı hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir. Başka bir ifade ile hangi zorlama kişinin iradesini felç eder, küfür sözünü söylemesinde veya işini yapmasında onu mazur kılar da kâfir olmaz? Hangisi de iradesini felce uğratmaz ve kişiyi küfürden kurtarmaz, konusunda farklı izahlar yapmışlardır. Konuyla ilgili olarak, Sahâbîlerden ve onlardan sonra gelen âlimlerden, zorlamanın ne olacağı hakkında şu görüşler rivayet edilmiştir:

■ Ömer’in (radıyallahu anh) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:
“Aç bıraktığın veya korkuttuğun yahud hapsettiğin kişi, güven içinde değildir.”
(Musannef, İbnu Ebi Şeybe, V, 490, hadis no: 28294; Kurtubi Tefsîri, X, 19; el-Muğni, İbni Kudame, VII, 119, VIII, 196; el-Mebsut, Serahsi, XXIV, 51)
Diğer bir rivayette: “Korkuttuğun veya bağladığın yahud dövdüğün kişi güven içinde değildir.”

(Musannef, İbnu Ebi Şeybe, V, 490, hadis no: 28294; Kurtubi Tefsîri, X, 19; el-Muğni, İbni Kudame, VII, 119, VIII, 196; el-Mebsut, Serahsi, XXIV, 51)
Başka bir rivayette: “Dövdüğün veya ansızın yakaladığın yahud aç bıraktığın kişi güven içinde değildır.” buyurmuştur.
(Musannef, İbnu Ebi Şeybe, V, 490, hadis no: 28294; Kurtubi Tefsîri, X, 19; el-Muğni, İbni Kudame, VII, 119, VIII, 196; el-Mebsut, Serahsi, XXIV, 51)
Bu rivayetler birleştirildiğinde, Ömer’in, insanı aç bırakmayı, dövmeyi, bağlamayı, tehdit etmeyi ve aniden yakalamayı ikrah (zorlama) kabul ettiği görülür.

■ Huzeyfe’nin (radıyallahu anh) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

“Kamçının işkencesinin içine düşürdüğü fitne, kılıcın işkencesinin içine düşürdüğü fitneden daha beterdir.” Bu nasıl olabilir? diye sorulunca şu cevabı vermiştir: “Kişi kamçıyla dövülerek kendisine ne yapılacağını açıkça bildiği halde idam sehpasına çıkar. (el-Mebsut, Serahsi, XXIV, 46) Evet, Huzeyfe’nin (radıyallahu anh) kişiyi, verdiği acı dolayısıyla idam sehpasına çıkaran kamçıdır, sözü, ikrahın öldürme tehdidiyle gerçekleşeceği gibi, ölümcül derecede dövme tehdidiyle de gerçekleşeceğini gösterir.

■ Cabir b. Abdullah’ın (radıyallahu anh) şöyle dediği rivayet edilmektedir:
“Beni itaat etmeye mecbur kılan bir zalime itaat etmemde, bir günah görmüyorum.” (el-Mebsut, Serahsi, XXIV, 45 - 47)

Cabir’in her türlü zorlamayı ikrah saydığı anlaşılmaktadır.

■ Şurayh “Kişiyi bağlamak ikrahtır. Tehdit etmek ikrahtır. Dövmek ikrahtır. Hapsetmek ikrahtır.” (Musannef, İbni Ebi Şeybe, V, 490, hn. 28293; el-Mebsut, Serahsi, XXIV, 51) demiştir.

Görüldüğü gibi, Ömer (r.anh) döneminden başlayarak Hicrî on sekiz ve yetmiş dokuzuncu yılları arasında Kûfe Şehri’nin kadılığını (hâkimliğini) yapan Şûreyh de, kişiyi bağlamanın, tehdit etmenin ve dövmenin ikrah sayıldığını söylemektedir.

■ Abdullah b. Mes’ud’un (radıyallahu anh) şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Ben, benden bir veya iki kamçı vurmayı uzaklaştıracak her sözü söylerim.” (Musannef, İbni Ebi Şeybe, VI, 478, hn. 30336. Tefsîr, el-Kurtubi, X, 190; el-Mebsut, XXIV, 46-50)

Serahsî, bu sözü şöyle izah etmektedir: “Burada iki kamçı vurmaktan maksad, elem verici bir şekilde dövmektir. Velev ki bu dövmek iki kamçı vurmak şeklinde olsun. Yahud bu söz, sopadan dolayı öleceğinden korkana bir misaldir. Kişiye iki kamçı vurulur da o da sopa neticesinde helak olacağını hissederse, her sözü söyleme ruhsatına sahib olur. Yoksa Abdullah b. Mes’ud gibi bir Sahâbînin, tehlikeye sürüklemeyecek iki kamçı vurulması korkusuyla kişinin kâfir olmayı dili ile söyleyebileceğine izin vermesi imkânsızdır.” (el-Mebsut, XXIV, 50)

■ Tabiînden olup zamanın güvenilir müftüsü olan ve “Hadis Sarrafı” adı verilen İbrahim en-Nehaî de “Kişiyi bağlamak ikrahtır. Hapsetmek ikrahtır.” (Tefsîr, el-Kurtubi, X, 190) demiştir.

■ Abdullah b. Abbas (radıyallahu anhuma)“Takiyye ancak dil ile olur. Elle olmaz” (Musannef, İbni Ebi Şeybe, VI, 478, hn. 30333; el-Mebsut, Serahsi, XXIV, 46) demiştir. Aynı görüş Ebû’l Aliye’den de rivayet edilmiştir. (Musannef, İbni Ebi Şeybe, VI, 478, hadis no: 30334) Bunun manası; “Kişi zorlama karşısında, dili ile herhangi bir şeyi söyleyerek kendisini kurtarabilir. Fakat eliyle başka bir insanı öldürerek kendisini kurtaramaz. Kendi canını feda edip başka masum insanın canına kıymamalıdır” demektir.

■ Hasan el-Basrî: “Mûminin takiyye yapması kıyamete kadar câizdir. Fakat Allah Teâlâ başkasını öldürerek kendi canını kurtarma şeklindeki takiyyeye izin vermemiştir.” (Buhârî, İkrah, bab: 1; Musannef, İbni Ebi Şeybe, VI, 477, 478, hadis no: 30332; el-Mebsut, XXIV, 45-47; Tefsîr, el-Kurtubî, X, 190) demiştir.

Evet, Sahâbîlerden, Tabiînden ve diğer âlimlerden nakledilen bu görüşler birlikte mutalaa edilince, aç bırakmanın, korkutmanın, tehdit etmenin, bağlamanın, hapsetmenin ve dövmenin ikrah olduğu anlaşılmaktadır. Ancak kişinin iradesini tamamen felç edip küfür sözünü söyleyebileceğine veya amelini yapabileceğine ruhsat veren zorlamanın miktarı kesin olarak belirtilmemiştir. Bu nedenle saha, içtihad etmeye ve farklı görüşler serdetmeye musaittir. Bu da muçtehid âlimlerin, ikrahın miktarı ve niteliği hakkında farklı içtihadlar yapmalarına vesile olmuştur. Bu itibarla mezheblere göre ikrahı bilmek gerekmektedir. Bu hususta mezheb âlimlerinin görüşlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

1. Hanefî Âlimlerine Göre İkrah:

Bunlar ikrahı iki kısma ayırmaktadır:

a. Tam İkrah (İkrah-ı Mulcî):

Eğer mecbur edilen kişi, öldürülmekle veya bir organının koparılmasıyla yahud ölünceye kadar dövüleceğiyle ciddi bir şekilde tehdit edilirse ya da ölecek derecede aç bırakılırsa ikrah tamdır.

Tam İkrahın Hükmü:

Hanefîlere göre, tam ikraha maruz kalan kişinin dört şey hariç her türlü sözü söylemesine ve her çeşit ameli yapmasına ruhsat vardır, velev ki bu sözler ve fiiller küfre götürseler dahi. Tam ikrahın bulunmasına rağmen yapılmasına ruhsat bulunmayan dört şey ise şunlardır: Bir Müslümanı öldürmek, erkeğin zina etmesi, anne ve babayı dövmek ve bir Müslümanın herhangi bir azasını koparmak veya onu ölüme götürecek derecede dövmektir.

b. Eksik İkrah (İkrah-ı Gayri Mulcî):

Cebredilenin hapsedilmesi, bağlanması, ölüme sebeb olmayacak derecede dövülmesi veya tam ikrahta zikredilenler dışında herhangi bir işkenceye uğratılması halinde eksik ikrah gerçekleşmiş olur. Hanefîlere göre, katıksız hapsetmek tam ikrahtan sayılmamıştır. Eksik ikrahta hapis ve sopa için belli bir sayı söz konusu değildir. Kişiyi kedere düşürmesi yeterli görülmüştür.

Eksik İkrahın Hükmü:

Hanefîlere göre, eksik ikraha maruz kalan kişinin ruhsatlardan istifade etmesi oldukça sınırlıdır. Çoğu hallerde azimeti seçmek zorundadır. Bu tür ikrahla karşı karşıya kalan insan, herhangi bir küfür sözünü söyleyemez, kendisini küfre götürecek herhangi bir işi yapamaz, aksi takdirde kâfir olur. Diğer yandan bütün yaptıklarından sorumludur. (Bedai es-Sanai, IX, 4479-4515; el-Mebsut XXIV, 38-156; Ayrıca “Fıkıh Usulu” isimli eserimizin ikrah bölümü)

2. Şâfi`î Âlimlerine Göre İkrah:

Bu mezhebe göre ikrah, cebredilen kişiden kişiye değişeceği gibi, zorla yaptırılması istenilen husustan hususa da değişebilir.

Genellikle kişiyi ağır bir şekilde dövmek veya uzun zaman hapsetmek yahud malını imha etmeyle tehdit etmek, ikrahtır. Bununla beraber şahsiyetli insanları hafif bir şekilde dövmek veya hapsetmek yahud darlık içinde olan bir insanın az bir malını imha etmek ikrah sayılır.

Kısaca aklıselim sahibi bir insanın, tehdit edilen cezaya katlanmaktansa, kendisinden yapılması zorla istenilen işi yapmayı tercih ettiği her yerde ikrah mevcuttur.

Şâfi`î âlimlerine göre kişinin ana babası gibi usulünü veya oğlu, torunu gibi füruunu öldürme tehdidi de ikrahtır.

Bu mezhebte tercihe şayan olmayan diğer bir görüşe göre ise ikrah, kişinin öldürülmekle tehdit edilmesidir. Bunun dışındaki tehditler ikrah sayılmaz. Çünkü ancak bu tür bir tehdit kişinin düşünce ve iradesini felce uğratır ve sorumluluğunu düşürür. Tercih edilmeyen başka bir görüşe göre ise ikrah, kişinin öldürülmesiyle veya bir organının koparılmasıyla yahud ölüme sürükleyecek şekilde dövülmesiyle tehdit edilmesidir.

Diğer yandan bu mezhebde cebredilenin istenileni yapması mı yoksa diretmesi mi daha evladır, meselesi şöyledir: Eğer bir insan küfür bir sözü söylemeye veya ameli yapmaya zorlanır da onun kalbi imanla mutmain olursa, onun için efdal olan, küfür sözünü söylememesi, küfür amelini yapmaması ve zorlanana katlanmasıdır. Zayıf bir görüşe göre, canını koruması için yapması daha evladır. Başka bir zayıf görüşe göre eğer tehdit edilen kişi kendisine uyulan âlimlerden biri ise, onun için efdal olan tehdit edilen şeyi yapmayıp uygulanacak cezaya katlanmasıdır. Eğer böyle biri değilse, tersini yapması daha evladır.

Şâfi`î mezhebine göre, ikrah ne olursa olsun şu iki şeyi yapmaya ruhsat yoktur:

a. Masum bir insanı öldürmek: Şayet cebredilen, kendi canını kurtarmak için böyle bir suçu işlerse, bir görüşe göre ona kısas uygulanır. Diğer bir görüşe göre ise, kısas uygulanmaz. Fakat günahkâr olur.

b. Zina etmek: Şayet tehdit edilen kişi bu hayâsızlığı yaparsa, tehdit Şubhesi olduğu için zina cezasına çarptırılmaz. Zina edenin erkek veya kadın olması Şâfi`î mezhebine göre hükmü değiştirmez. (Muğni el-Muhtac, III, 289-290, IV, 9-10-137)

3. Maliki Mezhebine Göre İkrah:

Bir insanı korkutmak veya bağlamak yahud dövmek veya hapsetmek ikrahtır. İmam Malik’e göre, dövmede veya hapsetmede belli bir sayı söz konusu değildir. Dövmenin elem verici olması, hapsetmenin mağdura sıkıntı vermesi kâfidir. Herhangi bir şekilde cebredilene şiddetli bir acı vermek veya organını şiddetli bir şekilde ağrıtmak ikrahtır. Kişinin helak olacağından korkması şart değildir.

Eğer bir insan, küfre götürecek bir sözü söylemeye veya bir ameli işlemeye zorlanır da öldürüleceğinden korkacak olursa kalbi imanla mutmain olduğu takdirde bu kişinin küfür sözünü söylemesinde veya küfre götürecek bir ameli yapmasında bir günah yoktur. Şer’an dinden çıkma hükümlerinden herhangi biri buna uygulanmaz.

Ancak bu mezhebden olan muhakkik âlimler şunu söylemişlerdir:
“Bir Müslüman küfre götürecek bir sözü söylemeye zorlanacak olursa, onun kendisinden istenilen bu sözü açık bir şekilde söylemesi caiz değildir. Kendinden istenilene, başka bir manaya da gelebilen bir söz ile cevab verme mecburiyeti vardır.” Mesela “peygamberi inkâr et” denildiğinde “Ben elçiyi inkâr ediyorum”, “Allah’ı inkâr et” denildiğinde “Ben tapılanı inkâr ediyorum” demesi gerekir. Çünkü elçi peygamberin dışında insanların gönderdikleri elçileri de içerir. Zorlanan, insanların gönderdiklerini kastetmiş olur. Tapılan denilince, hak ile tapılan Yüce Mevlâ dışında batıl olarak tapılan putları da kapsadığından putları kastetmiş olur.

Bu mezhebe göre de, küfre cebredilenin kendisinden istenileni söylemeyip öldürülmesi daha efdaldir. Allah katında sevabı daha büyüktür. Zira Habbab b. el-Eret’in naklettiği hadis ve Museylime’nin öldürdüğü kişinin olayı bunu ifade etmektedir.

Maliki mezhebine göre de ikrah ne olursa olsun şu iki şeyi yapmaya ruhsat yoktur:

a. Tehdit sebebiyle başka bir insanı öldürmek veya döverek yahud benzeri şeyler yaparak şahsiyetini çiğnemek câiz değildir. Böyle bir imtihana düşenin canını verme pahasına da olsa sabretmesi gerekir.

b. Zina etmek. Şayet erkek zina ederse cezalandırılır, kadın zina ederse cezanın düşürülmesi gerekir. (Tefsîr, el-Kurtubi, X, 180-190)

4. Hanbelî Mezhebine Göre İkrah:

İkrah meselesinde İmam Ahmed b. Hanbel’den, birbirinden farklı olan iki görüş nakledilmiştir:

a. İmam Ahmed b. Hanbel’den nakledilen meşhur görüşe göre, sadece tehdit ikrahın gerçekleşmesi için yetmez. Zorlanılan kişinin dövülmesi veya boğazının sıkılması yahud bacağının bükülmesi veya kafasının suya sokulması gibi işkencelerin bir bölümüne fiilen maruz kalması şart koşulmuştur. Zira muşrikler, Ammar (r.anh)’a, suya sokma gibi, işkenceler yaptıktan sonra Ammar, onların istediğini söylemiş ve serbest bırakılmış, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu davranışı tasvib etmiştir. Kezâ Ömer (r.anh), ikrahı tarif ederken “Bir insanı aç bırakırsan veya döversen yahud bağlarsan artık o kişi güven içinde değildır.” buyurmuştur. Ömer’in söylediği şeyler fiilen yapılan işkencelerdir. Tehdit değildir.

b. İmam Ahmed’den nakledilen ikinci bir görüşe göre ise, tehditler de ikrahtan sayılmıştır. Bu görüşü İmam Ahmed’den İbn Mansur nakletmekte ve İmam Ahmed’in şöyle söylediğini bildirmektedir: “İkrah, kişinin öldürülmesinden veya ağır bir şekilde dövülmesinden korkması halinde gerçekleşir.”

Hanbelî mezhebine mensub olan âlimlerden İbn Kudâme, bu son görüşü tercih ederek diyor ki: “Fıkıh âlimlerinin çoğunluğu bu görüştedir. Ebû Hanîfe ve Şâfi`î de bu görüştedirler. Zira ikrah, aslında tehditle gerçekleşir. Çünkü yapılmış olan işkenceler, kişiyi kendinden istenilen şeyi yapmaya zorlayamaz. Zira işkenceler artık bitmiştir. Hâlbuki insanı bir şeyi yapmaya zorlayan etken, onun gelecekte uğratılmasından korktuğu işkencelerdir. Birinci görüş kabul edilirse, ölümle tehdit edilen kişiye ruhsat verilmez. Tehdit uygulanır da mağdur ölürse, artık bundan sonra ona ruhsat tanınmasının ne değeri kalır?

Ayrıca Ömer (r.anh)’in, tehditle hanımını boşayan adama tekrar karısını iade ettiği rivayet edilmektedir. (el-Muğni, VII, 119) Bu da sadece tehdidin ikrah sayıldığını gösterir.

Hanbelî mezhebine göre, ağır bir şekilde dövmek, uzun vadeli hapsetmek veya bağlı tutmak, cana kıymak ikrah sayılmış, buna mukabil sövmek, az miktarda mal almak ikrah sayılmamıştır.

Zarar vermek ise, aldırış etmeyen insan için ikrah sayılmamış, fakat az da olsa zararla kederlenecek veya teşhir edilecek bir insan için ikrah sayılmıştır. (el-Muğni, VII, 120)

Bu mezhebe göre bir insan küfre zorlanır da, o da küfür sözünü söyler veya küfre götürecek ameli işleyecek olursa, zorlama bulunduğundan kâfir olmaz. Ancak kendinden zorlama kalktıktan sonra ona Müslüman olduğunu ilan etmesi emredilir. İlan ederse, Müslümanlığı devam eder, küfrünü ilan ederse küfrüne hüküm verilir. Diğer yandan bir insan küfür sözü söylemeye cebredilirse, onun için efdal olan sabretmesi ve bu sözü söylememesidir. Velev ki bu canına malolsa dahi. Zira Habbab b. el-Eret (r.anh)’in naklettiği hadis, Ashab-ı Uhdûd olayı bunu ifade etmektedir. (el-Muğni, VIII, 145-146)


İkrahın tahakkuku için aranan şartlar

İkrahın şartları hususunda da âlimler şunları zikretmişlerdir:

1. Zorlayanın, tehdit ettiği cezayı yapabilme gücünde olması gerekir. Zorlayanın âkil ve baliğ olması şart değildir. Çocuğun ve delinin tehdidi de ciddi olması şartıyla geçerlidir.

Yalnız Ebû Hanîfe, zorlayanın devlet yetkililerinden biri olmasını şart koşmuş ve devlet adamı dışındaki insanların zorlamaları devletten yardım istenilerek telafi edilebilir, fakat devletin zorlamasında böyle bir imkân yoktur, demiştir.

Ebû Hanîfe’nin talebeleri, Ebû Yusuf ve Muhammed zorlayanın mutlaka devlet adamı olmasını şart koşmamışlar, her gücü yetenin zorlamasını ikrah saymışlardır.

2. Mecbur edilen kişinin, kendisinden istenileni yapmadığı takdirde, tehdit edilen cezanın yapılacağına dair zann-ı galible kanaat getirmesi gerekir.

3. Tehdit edilen cezanın ise,

a. Hanefîlere göre; Tam ikrahta bu cezanın öldürücü veya kişinin organlarından birini koparıcı yahud ölüme sürükleyici mahiyette olması gerekir. Binaenaleyh bu tür zorlamalarla tehdit edilmeyen kişi, herhangi bir küfür sözünü veya amelini yaparsa dinden çıkar, kâfir olur. (l-Mebsut, Serahsî, XXIV, 49-51, Bedaî es-Sanaî, IX, 4489-4515)

b. Şâfi`îlere göre, tehdit edilen cezanın miktarı ve çeşidi kişiden kişiye değişebileceği gibi yapılması istenilen amele göre de değişebilir. Mesela: Her türlü hapsetmek ikrah sayılmış, fakat dövmenin kişiden kişiye değişebileceği, şahsiyetli insanlar için az bir dövmenin de ikrah sayılacağı söylenmiştir. Yine imha edilecek malın, mal sahibini sıkıntıya düşürmezse ikrah sayılmayacağı, düşürürse sayılacağı söylenmiştir. (Muğni el-Muhtac, IV, 9-10)

c. Malikilere göre, tehdit edilen cezanın elem verici ve mecbur edilen kişiyi kederlendirici mahiyette olması gerekir. (Tefsîr, el-Kurtubi, X, 180-190)

d. Hanbelîlere göre, tehdit edilen cezanın büyük bir zarar verici mahiyette olması gereklidir. Mesela öldürme, ağır bir şekilde dövme, uzun zaman hapsetme veya bağlama ikrahın gerçekleşmesi için yeterli sebeblerdir. Buna mukabil, sövmek veya tahkir etmek ikrah sayılmayacağı gibi, az bir miktar malı almak da ikrah sayılmaz. Kezâ az bir zarar vermek de aldırış etmeyen insan için ikrah sayılmaz. Fakat az da olsa zarara uğramak kişinin şahsiyetine gölge düşürürse veya onu teşhir ederse böyle bir insan için ikrahtır. Yine çocuğunu dövme tehdidi de sahih olan görüşe göre, ikrah sayılmıştır. (el-Muğni, VII, 120)
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi
İkinci Mazeret: Te’vil etmek

Kişinin küfre düşmesine mâni olacak mazeretlerden biri de te’vil etmesidir. Şöyle ki eğer bir kişi, söyleyeceği küfür sözünü veya yapacağı küfür işini yasaklayan nas hakkında, kendisinde bir Şubhe meydana gelir, bu Şubhe ile bu nassı te’vil eder de küfür sözünü söyler veya amelini yaparsa tercih edilen görüşe göre kâfir olmaz. Bunun delili aşağıda zikredilen hadiselerdir.

1. Kudâme b. Mazun’un İçki İçmeyi Te’vili:

Kudâme b. Mazun içkiyi haram kılan ayeti, ondan sonra gelen ayete dayanarak te’vil edip içkiyi mubah görmüş, akabinde içkiyi içmiştir. Ömer (r.anh) onu tekfir etmeyip sadece kendisine içki içme cezası uygulamıştır.

Konu ile ilgili olarak Hâkim, Mustedrak’inde; Dârakutni, hadis kitabında; Beyhaki, Sunenu’l-Kubra'sında, kendilerine ait râviler zinciri ile Abdullah b. Abbas (r.anhuma)'dan şunu rivayet etmişlerdir.

■ Abdullah b. Abbas demiş ki: “Ömer’in halifeliği döneminde, ilk hicret eden muhacirlerden Kudâme b. Maz’un, Ömer’e getirildi. O içki içmişti. Ona içki içtiğinden dolayı sopa vurulmasını emretti.
Kudâme “Neden bana sopa atıyorsunuz? Benimle senin aranda Allah’ın kitabı var.” dedi.
Ömer ona “Allah’ın hangi kitabında, sana sopa atmayacağımı buluyorsun?” dedi.
Kudâme b. Maz’un dedi ki: “Allahu Teâlâ kitabında şöyle buyuruyor: “İman edip iyi amel işleyenler, Allah’dan korktukları, imanlarında sebat ettikleri, iyi amel işlemeye devam ettikleri, sonra Allah’dan sakındıkları, imanlarından ayrılmadıkları yine Allah’dan korktukları ve iyilikte bulundukları muddetçe, yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah, iyilikte bulunanları sever.” (Mâide 93)
Ben iman edip sâlih amel işleyenlerden sonra Allah’tan korkup imanında devam edenlerden sonra Allah’dan çekinip iyilikte bulunanlardanım. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’le birlikte Bedir, Hudeybiye, Hendek ve diğer savaşlarda bulundum.”
Bunun üzerine Ömer (radıyallahu anh) Bunun söylediklerine cevab vermiyor musunuz?” dedi.
Hemen Abdullah b. Abbas şunları söyledi: “Senin okuduğun içkiyle ilgili olan bu ayet-i kerîme, inmesinden önceki insanlar için bir mazeret, indiğinden sonraki insanlar içinse bir yasak olarak inmiştir. Çünkü Allahu Teâlâ bundan önceki ayette şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. Şubhesiz ki şeytan, kumar ve içki ile aranıza düşmanlık ve kin sokmayı, sizi Allah’ın zikrinden ve namazdan menetmeyi ister. Artık bunlardan vazgeçmez misiniz? Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin. (Karşı gelmekten) Sakının. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki, peygamberimize düşen sadece, apaçık tebliğdir.” (M3aide 90 - 92)
Abdullah b. Abbas devamla dedi ki: “Eğer kişi iman eden, sâlih ameller işleyen sonra Allah’tan korkan, imanında devam eden, sonra sakınan ve iyilikte bulunan biri ise, Aziz ve Celil olan Allah bunun içki içmesini yasaklamıştır.
Bunun üzerine Ömer (radıyallahu anh)Doğru söyledin, bunun için hangi cezayı uygun görüyorsunuz” dedi.
Ali şu cevabı verdi: “Biz şu görüşteyiz ki bir insan içki içerse sarhoş oluyor, sarhoş olduğunda abuk sabuk konuşuyor, abuk sabuk konuştuğunda da iftira eder, iftira edene seksen sopa vurulur.”
Bunun üzerine Ömer, Kudâme b. Maz’un’a sopa atılmasını emretti. Ona seksen sopa vuruldu.
(Hâkim, Mustedrak, IV, 375-376; Sünen-i Dârakutni, III, 166 (Kitabu’l-Hudud, Hadis no: 245); Beyhaki, Sunenu’l-Kubra, VIII, 556, hn. 17543; El-İsabe fi temyizi sahâbî, V, 233; Kurtubi Tefsîri, VI, 298)

2. Ebû Cendel ve Arkadaşlarının İçki İçmeyi Te’vil Etmeleri:

Şam’da oturan bir kısım Müslümanlar aynı Kudâme gibi te’vil ederek içkinin helal olduğunu zannedip içmişlerdir. Bunlar tekfir edilmemiş, sadece kendilerine içki içme cezası uygulanmıştır.

■ Bu hususta Ali (r.anh)’den şu rivayet edilmiştir:
Ali (r.anh) dedi ki: “Şam halkından bazı insanlar içki içtiler. O zamanda onların yöneticileri Ebû Sufyan’ın oğlu Yezid’di. İçki içenler bu helaldir demişlerdi ve “İman edip sâlih ameller işleyenlere yediklerinde bir günah yoktur(Mâide 93) ayetine dayanarak içkiyi haram kılan ayeti te’vil etmişlerdi.
Yezîd bu meseleyi Ömer’e yazdı. Ömer de ona senin yanında bulunan diğer insanları ifsad etmelerinden önce onları bana gönder diye yazı yazdı. İçki içen Şam'lılar Ömer’e gelince onlar hakkında insanlarla istişare etti. İnsanlar ona şu cevabı vermişlerdi: “Ey mûminlerin emiri! Biz bunların Allah’a karşı yalan söyledikleri ve Allah’ın izin vermediği bir şeyi dinlerinde meşru saydıkları görüşündeyiz. Bu nedenle onların boyunlarını vur.”
Ali ise, herhangi bir şey söylememişti; susuyordu.
Ömer ona “Ey Hasan’ın babası sen ne diyorsun?” dedi.
Ali “Benim görüşüm şu ki, sen onların tevbe etmelerini iste. Eğer tevbe ederlerse, her birine içki içtikleri için seksener sopa vur. Şayet tevbe etmezlerse boyunlarını vur. Çünkü bunlar Allah’a karşı yalan söylemişler, Allah’ın izin vermediği bir şeyi dinlerinde meşru saymışlardır.” dedi.
Ömer bunların tevbe etmelerini istedi, onlar da tevbe ettiler. O da her birine seksener sopa vurdu.” (Tahavi’in Şerhu Maani’l-Asar, III, 154)

■ Konuyla ilgili olarak Hanbelî mezhebinden olan İbni Kudâme şöyle diyor:
“Kişinin te’vil ederek haramı helal sayması onu İslam’dan çıkarmaz. Bunun misali ise şunlardır. Hâricîler Sahâbîleri tekfir edip kanlarını, mallarını helal görmüşlerdir. Bununla birlikte hiçbir fakih bunların kâfir olduğuna dair hüküm vermemiştir. Yine Kudâme b. Maz’un te’vil ederek içkinin helal olduğunu zannetmiş ve onu içmiştir. Ömer onu tekfir etmemiş sadece ona içki içme cezasını uygulamıştır. Yine Ebû Cendel ve arkadaşları te’vil ederek içkiyi helal görüp içmişlerdir. Maide Suresi doksan üçüncü ayetini buna delil göstermişlerdir. Buna rağmen hiçbir kimse onları tekfir etmemiştir. (el-Muğni, li’bni Kudame, VIII, 131)

3. Hatıb b. Ebî Beltea ile Ömer (r.anh) Olayı:

Şöyle ki Hatıb b. Ebî Beltea, Mekke’li muşriklere mektub gönderip Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Mekke’yi fethetme hazırlığında olduğunu bildirmeye giriştiğinde, mektub yakalanmış Hatıb b. Ebî Beltea Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından sorguya çekilmiştir. O esnada Ömer Hatıb için “Bu munafıktır” demiştir. Yani onu küfürle itham etmiştir. Çünkü olayın vahametine bakarak böyle bir işi yapanın kâfir olacağı te’viline dayanmıştır. Buna mukabil Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ömer’in te’vil etmesini mazeret görmüş ona kâfir oldun dememiştir. (Buhârî, Megazi, bab. 9; Tefsîr, Suretu’l-Mumtehine, bab. 1, İstitabetu’l-Murteddin, bab. 9, Cihad, bab. 141; Muslim, Fedailu’s-Sahâbî, bab. 161, Hadis no: 2494; Ebu Dâvûd, Cihad, bab. 98, Hadis no: 2650; Tirmizî, Tefsîr, Suretu’l-Mumtehine, bab. 1, Hadis no: 3305; Musned, İmam Ahmed, I, 80, 105)

4. Cemaatten Ayrılıp Tek Başına Namaz Kılan Sahâbînin Hadisesi:

Muaz b. Cebel (radıyallahu anh) namazda kendisine uyanın, namazın uzadığını görünce, ona tahammul edemeyip namazdan çıkmasını munafıklık olarak te’vil etmiş ve ona munafık demiştir. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Muaz’ı tekfir etmemiş sadece sert bir şekilde uyarmıştır.

● Cabir b. Abdullah (radıyallahu anh) diyor ki: “Muaz b. Cebel, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında namazı kılar, sonra da kendi kavmi olan Benû Seleme’ye gelir, o namazı onlara kıldırır ve namazda da Bakara Sûresi’ni okurdu.”

Cabir dedi ki: “Bir defasında bir adam (cemaatten ayrıldı da) kendi başına hafif bir namaz kıldı.
Bu adamın ayrıca namaz kıldığı haberi Muaz’a ulaşınca, Muaz: “O bir munafıktır!” dedi.
Muaz’ın bu sözü o adama ulaştığında, hemen Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gitti ve “Ey Allah’ın Rasûlu! Bizler elleriyle toprağı işleyen ve su çeken develerimizle sulama yapan bir topluluğuz. Muaz dün bizlere namaz kıldırdı da namazda Bakara Sûresi’ni okudu. Ben de namazımı hafif kılıp gittim. Bundan dolayı Muaz benim bir munafık olduğumu zannetmiş” dedi.
Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) üç kere şöyle buyurdu: “Ey Muaz! Sen insanları fitneye düşüren biri misin? Ve’ş-şemsi ve duhâhâ, Sebbihisme Rabbike’l-a`lâ ve benzeri sûreleri oku!
(Buhârî, Edeb, bab. 74; Muslim, Salat, bab. 178-180, Hadis no: 465; Ebu Dâvûd, Salat, bab. 124, Hadis no: 790; Neseî, İmame, bab. 39, 41, İftitah, bab. 71; Musned, İmam Ahmed, III, 124, 299, 308, 369)

Görüldüğü gibi Muaz b. Cebel, namazın uzatılmasına tahammul etmeyip ayrılmayı munafıklık olarak te’vil etmiş ve ayrılan kişiyi munafıklıkla itham etmiştir. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Muaz’ın bu te’vilinden dolayı onu tekfir etmemiş, sadece insanları fitneye düşürmemesi için, namazı uzatmamasına dair onu uyarmıştır.

5. Hâricîlerin Te’vil Ederek Müslümanların Mallarını ve Canlarını Helal Görmeleri:
Hâricîye Fırkası, te’viller yaparak Sahâbîlerden birçoğunu tekfir etmişler, bunların kanlarını, mallarını helal görmüşlerdir. Öyle ki, Hulefa-i Raşidîn’in dördüncüsü olan Ali (r.anh)’yi öldürmüşlerdir. Buna rağmen âlimler Hâricîleri tekfir etmemiştir.

6. Şîîler’in Fanatiklerinin, Sahâbîlerden Bir Kısmını Te’ville Tekfir Etmeleri:
Bid’at ehlinden bir kısım insanlar Sahâbîleri tekfir etmişlerdir. Buna rağmen diğer Müslümanlar bunları tekfir etmemiştir. Çünkü onlar, fasit de olsa birtakım te’villere dayanmışlardır.

7. Mutezile Fırkası’nın Nasları Te’vil Ederek Kulun Kendi Amelini Yarattığını Söylemesi: Mutezile Fırkası, kulları kendi iradeleri ile yaptıkları amellerin yaratıcısı olarak kabul etmiş, buna rağmen tekfir edilmemişlerdir. Çünkü bunlar, bir kısım ayetleri te’vil ederek bu sapıklığa düşmüşlerdir. Allahu Teâlâ’nın şu ayetlerde yaratmanın yalnız kendisine ait olduğunu vurgulamasına rağmen, Mutezile Fırkası yanlış te’villerinde ısrar etmiş, buna rağmen tekfir edilmemişlerdir.

Allahu Teâlâ buyuruyor ki:

İşte Rabbiniz olan Allah budur. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. O halde Ona ibadet edin. O, her şeye vekildir.” (Enam 192)

… İyi biliniz ki, yaratmak ve emretmek ancak Allah’a aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah, yüceler yücesidir.” (Â`râf, 54)

İşte bunlar Allah’ın yarattıklarıdır. Gösterin bana, Ondan başkaları ne yarattı? Doğrusu o zalimler, apaçık bir sapıklık içindedirler.” (Lukman 11)

Ey insanlar! Allah’ın üzerinize olan nimetini hatırlayın. Sizi, gökten ve yerden rızıklandıracak Allah’tan başka bir yaratıcı mı var?…” (Fâtır, 3)

Oysa sizi de yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır.” (Saffat, 96)

Mutezile Fırkası, Allah’ın, her şeyi yarattığını beyan eden bu ayetleri, kulların iradeleri ile yaptıkları amellerin dışındaki şeyleri ifade ediyor diye te’vil ederek bu yolla Allah’ı hem kötülüğü yaratıp hem de ondan hesaba çekme ithamından tenzih ettiklerini ve böylece Ona zulüm isnat etmediklerini iddia etmişlerdir. Bu te’villerine dayanak olarak da şu ayetleri zikretmişlerdir.

a. “(Ey İsa: ) İznimle, çamurdan kuş şeklinde bir şey yaratıyor ve ona üflüyordun o da iznimle kuş oluyordu…” (Mâide 110)

Mutezile, “Allahu Teâlâ bu ayet-i kerîmede yaratma işini Meryem oğlu İsa’ya isnat etmiştir. O halde kulun iradeli amellerinin yaratıcısı olduğunu söylemek caiz olur” demiştir.

b. “… Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir.” (Mûminun 14)

… Yaratanların en güzeli olan, sizin de geçmiş atalarınızın da, Rabbi olan Allah’ı bırakıp da, “Bâ`l putunu mu çağırıyorsunuz?” (Saffat, 125)

Mutezile “Bu iki ayette yaratıcılar diye çoğul kalıbı kullanılmıştır. Bu da gösteriyor ki, kullara da hür iradeleri ile yaptıkları amelleri yaratanlar demek caizdir” demişlerdir.

Mutezile’nin bu te’villerinin doğru olmadığı muhakkaktır. Onların bu tevilleri, kendilerinin sapıklığa düşüp hesaba çekilmeyeceklerini ifade etmez. Ancak tekfir etme, kişinin canını ve malını helal kıldığından, bu fasid te’vilde bulunan Mutezile, tekfir edilmemiştir. Onların bu tutumlarıyla fasık oldukları söylenmiştir.
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi
Üçüncü Mazeret: Cehalet
Cehaletin mazeret olması meselesinde iki hususa değinilecektir.

Birinci Husus: Cehaletin mazeret olduğunun delilleri

Cehaletin genel olarak mazeret olduğuna dair Kur’ân-ı Kerîm’de birçok ayet zikredilmiş, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den de pek çok hadis-i şerifler varid olmuştur.

1. Ayetler:

Biz, bir peygamber göndermedikçe, azab ediciler değiliz.” (İsra 15)

Eğer Biz, onları Muhammed’den önce bir azabla helak etseydik, muhakkak: Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de zelil ve rüsvay olmadan önce, ayetlerine uysaydık ya derlerdi.” (Taha, 134)

Allah … müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdi ki, peygamberler geldikten sonra, insanların Allah’a karşı herhangi bir bahaneleri kalmasın. Allah, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ, 164-165)

Bu Kur’an, kendisiyle sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için bana vahyolunmuştur…” (Enam 19)

Cehennem, öfkesinden parçalanacak bir hale gelir. Cehenneme her topluluk atıldığında zebanileri onlara: Size bir uyarıcı gelmemiş miydi? diye soracaklardır. Onlar da: Evet, bize bir uyarıcı gelmişti fakat biz yalanlamıştık ve Allah hiçbir şey indirmedi. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz demiştik diye cevab verirler.” (Mulk 8 - 9)

Cehennem ateşinde bulunanlar, cehennem zebanilerine: Rabbinize dua edin de, azabımızdan bir gün olsun hafifletilsin derler. Cehennem zebanileri: Size peygamberleriniz apaçık delillerle gelmiyor muydu?! derler. Onlar da: Evet, geliyordu derler. Cehennem zebanileri de: O halde kendiniz dua edin! derler. Oysa kâfirlerin duası hep boşunadır.” (Mû’min, 49-50)

İşte bu da Bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve Allah’tan korkun ki, size merhamet edilsin. Bu Kur’an’ı indirdik ki: ‘Kitab, bizden önceki Yahudî ve Hristiyan taifelerine indirildi. Biz ise, onların kitabını okumaktan habersizdik.’ Veya: ‘Eğer bize kitab indirilseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk’ demeyesiniz. Şimdi ise, Rabbinizden size apaçık bir delil bir hidayet ve rahmet gelmiştir…” (En’am, 155-157)

Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi okuyan ve sizi bu gününüze kavuşacağınız hususunda uyaran peygamberler gelmedi mi? Onlar: Kendi aleyhimize şahidiz derler. Dünya hayatı onları aldattı ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahidlik ettiler.” (En’am, 130)

Biz, onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendileri zalim idiler. O suçlular, (cehennem zebanisine) Ey Mâlik! Rabbin canımızı alsın diye bağırırlar. Malik de: Siz bu azabta bekletileceksiniz der. Şubhesiz Biz, size (dünyada peygamber vasıtasıyla) hakkı gönderdik. Fakat bir çoğunuz bu hakkı sevmedi.” (Zuhruf, 76-78)

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîmeler kendilerine peygamber gönderilenlerin ve aleyhlerine delil olacak şeyleri öğrenmiş olanların ahiratte hesaba çekilip ceza göreceklerini ifade etmektedir. Bundan da kendilerine din ulaşmayanların böyle olmayacakları anlaşılmaktadır. Bu itibarla cehaletleri kendileri için mazeret sayılmıştır.

Ayrıca ayetlerde Allahu Teâlâ’nın kimseye zulmetmediği cehennemliklerin kendi kendilerine zulmettikleri, daha sonra da cehennemin baş idarecisi Malik’e seslenerek azablarının hafifletilmesini istedikleri, Malik’in de onlara “Siz burada devam edeceksiniz, size hak ulaşmıştı fakat çoğunuz onu sevmediniz” şeklinde hitab edeceği zikredilmektedir. Şubhesiz ki, bir insanın zalim olması için kendisine peygamberin davetinin ulaşması ve ona karşı çıkması gerekir. Peygamberin daveti kendisine ulaşmayan ve o daveti bilmekten aciz olana nasıl zalim denilecektir?

Şehristânî bu ayetlerin izahında şöyle diyor:
“Bir kimseye peygamber daveti ulaşmazsa, onun kâfir olmayacağı sahihtir. Şayet ona davet ulaşır, buna rağmen iman etmezse, o kâfirdir. Ona davet ulaştığında iman eder de dinle ilgili bazı hususlar kendisine ulaşmaz, o da o ulaşmayanlar hakkında herhangi bir inanca düşer veya herhangi bir işi yapacak olursa yahut fetva verecek olursa, aslında bu kimse üzerine bir sorumluluk yoktur, ta ki o mesele ile ilgili hüküm kendisine ulaşsın. Dinden kendisine ulaşmayan bölüm de ona sahih bir şekilde ulaşırsa, bu defa bakılır. Eğer bu ulaşan meselede neyin hak olduğu belli olmaz da, o da içtihad eder hata yaparsa bu diğer muçtehidler gibi içtihadında hata eden biridir. Mâzurdur, bir mukâfat alır. İçki imal edene üzüm satmanın caiz olduğuna dair içtihad bunun örneğidir. Hulasa olarak, Müslüman olmayan bir insana İslam ulaşır da iman etmezse, o kâfirdir.

Müslümanlardan biri herhangi bir nassı te’vil eder de hata ederse, ona deliller açıklanmaz, o da doğrunun ne olduğunu bilemezse, bu kimse mazurdur ve içtihadının ücretini alır. Bir Müslüman bir meseleyi te’vil eder de hata ederse, bundan sonra kendisine yanlış olduğuna dair deliller açıklanır o da gerçeği öğrenir de te’vilinde diretirse, bu fasıktır. Fakat kendisine deliller açıklanıp hakkı bildikten sonra Allah’a ve Rasûlune karşı gelme inadı ile hatasında ısrar edecek olursa, bu kâfirdir, murteddir. Bu hususlarda itikadi meselelerle şeri hükümler ve verilen fetvalar arasında herhangi bir fark yoktur.” (Şehristani, el-Milel ve’l-Ehva ve’n-Nihal, 258)

İbni Kayyim el-Cevziyye de bu ayetlerin bir kısmına yorum yaparak şöyle diyor: “Allahu Teâlâ, yalnız, peygamberi aracılığıyla kendisine daveti ulaştırdığı ve Allah’a karşı ileri sürecek herhangi bir gerekçe bırakmadığı kimseye azab eder. Bu mesele halkın genelinde kesin bir hükümdür. Ama fertlere inerek, “filan adama dava ulaşmıştır veya ulaşmamıştır, onun ileri sürecek bir mazereti vardır veya yoktur.” meselesine gelince bu hususta Allah ile kullar arasına girmek mümkün değildir.”

“Genelinde kula düşen şuna inanmasıdır. Her kim ki İslam dininden başka bir dini din edinirse, o kâfirdir. Allahu Teâlâ kulun Allah’a karşı ileri süreceği herhangi bir delili ortadan kaldırmadıkça ona azab etmez. Ama meseleyi belli kişilere indirgeyerek bu kişinin Allah’a karşı herhangi bir mazereti vardır veya yoktur dememek gerekir. Bunun bilgisini ve hükmünü Allah’a bırakmak icab eder. Bu hüküm ahiretteki sevab ve ceza bakımından geçerlidir. Dünyada ise zahire bakılır. Bu nedenle kâfirlerin çocuklarına ve delilerine dünyada kâfir hükmü uygulanır.” (İbni Kayyim el-Cevziyye, Tariku’l-Hicreteyn ve Bâbu’s-Saadeteyn isimli eseri, 413)

İbni Teymiyye de şunları zikretmektedir:
“Bazen insan Rasûlullah’ın haber verdiğini ve emrettiğini bilmeyerek bir kısım meseleleri yalanlar veya inkâr etmiş olabilir. Eğer bilmiş olsaydı, bunları yalanlayıp inkâr etmezdi. Sonra konu ile ilgili bir ayet veya bir hadis duyar yahut bildiği ayet ve hadisi düşünür ya da onlar buna açıklanır yahut da herhangi bir yönle bunların manasını bilmiş olur, bundan sonra yalanladığını tasdik ederse, işte bu yeni bir tasdik, yeni bir imandır. İmanı bununla artmış olur. Bu adam bu halinden önce kâfir değildi. Sadece cahildi. Bu mesele mucmel (özet olarak bilme) ve mufesser (İzah edilmiş olma) meselesine benzer. Meseleleri özet olarak bilenin kalbi, detaydakilerini yalanlamadan veya tasdik etmekten berîdir. Fakat daha sonra kendisine detaylar ulaşır ve onlara iman eder. Hatta âlimlerin birçoğunun kalbinde dahi meselelerin detaylarında Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelene ters düşünceler vardır. Onlar bunun Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetine muhalif olduğunu bilmezler, bildiklerinde daha önceki kanaatlerinden vaz geçerler. Bunlar şu kimseye benzerler: Kişi mû’min olduğu halde din hakkında bir söz söyleyerek veya bir amel işleyerek hata edip bid’ata düşer, daha sonra Rasûlullah’ın ne söylediğini bilir, ona iman eder ve onu bırakıp başka bir şeye başvurmaz.”

“Eğer bir muçtehid içtihad ederek harama helal veya helale haram derse, bununla da peygambere uyduğu kanaatinde olur ve mesele hakkındaki doğru hüküm de kendisinde belli olmazsa, böyle bir müçtehid gücü yettiği ölçüde Allah’tan korktuysa, bu içtihadından dolayı sorumlu olmaz, bilakis sevab alır.”

“Buna karşılık bir insan yaptığı içtihadının Allah’ın Rasûlü’nden gelene ters düştüğünü bilir, buna rağmen hatasında devam eder, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözünden yüz çevirecek olursa, işte bu adamın Allah’ın kınadığı şirkten bir payı vardır. Hele hele heva ve hevesine kapılır, bu görüşünün Allah’ın Rasûlü’ne muhalif olduğunu bilmesine rağmen dili ile ve eliyle bu görüşünün revacı için yardım edecek olursa, işte bu bir şirktir, yapan azabı hak etmiş olur.” (Mecmû`u’l-Fetava, VII, 237)

İbni Kudâme diyor ki: “Bir haramın veya günahın helal olduğuna dair verilen bir hüküm, mesele hakkındaki asıl hükmü bilmeyen bir kişi tarafından verilecek olursa, onun küfrüne hüküm verilmez. Mesela; yeni Müslüman olan yahut İslam diyarı dışında yaşayan veya şehirlerden ve ilim erbabından uzakta, çöllerde ikamet eden kimseler bu kabildendir. Şayet böyle bir kimse, içtihad ettiği mesele hakkındaki asıl hükmü bilir ve ona ait deliller de kendisi için sabit olur, bundan sonra da asıl hükmü inkâr ederse, kâfir olur. Yine bir insan İslâmî şehirlerde ilim erbabının içinde yaşar da, dinen herkes tarafından bilinen hükümlerden birini inkâr edecek olursa, bu da kâfir olur. Zekât, hac, oruç bu kabildendir. Çünkü bunlar İslam’ın temel esaslarıdır. Bunların delilleri hemen hemen kimseye meçhul değildir.” (İbni Kudâme, el-Muğni VIII, 131)



2. Hadisler:

Cehaletin mazeret olacağına dair Rasûlullâh’tan şu ve benzeri hadisler rivayet edilmiştir:

● Ebû Said el-Hudrî (radıyallahu anh) şunu rivayet etmiştir:
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem); geçmiş insanlar içinde yahud sizden evvelki milletler içinde bir adamı zikretti de bir kelime söyledi. Yani “Allah o adama mal ve evlat verdi” dedi. Nihayet ona vefat zamanı yaklaştığında, oğullarına hitaben: Ben size nasıl bir baba oldum, diye sordu. Oğulları: Sen bize hayırlı bir baba oldun, dediler. Adam: Şu muhakkak ki, bu baba Allah yanına önden bir hayır göndermedi yahud bir hayır biriktirmedi. Şubhesiz Allah bu babayı ele geçirdiğinde, ona azab edecektir. Şimdi bakınız! Ben öldüğüm zaman sizler beni kömür oluncaya kadar yakınız. Sonra beni ezip öğütünüz -yahud beni toz yapınız- Sonra rüzgârı şiddetli esen bir gün olunca, benim tozlarımı bu şiddetli rüzgârın içinde uçurup dağıtınız, dedi.
Devamla Rasûlullâh (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “O adam, Rabbime yemin olsun ki, bu dediklerimi muhakkak yapacaksınız diye, oğullarından misaklarını, yani taahhutlerini aldı. Onlar da babaları öldükten sonra onun vasiyet ettiği işleri yaptılar. Sonra onun tozlarını rüzgârı şiddetli esen bir günde uçurup dağıttılar. Aziz ve Celil olan Allah, o tozlara ‘Ol!’ emrini verdi. Derhal o tozlar ayakta dikilen bir adam oluverdi. Allah: Ey kulum! Senin bu yaptığın işleri yapmana seni sevk eden nedir, diye sordu. O zat: Senin korkun yahud Senden korkmaktır, dedi.
Rasûlullah buyurdu ki: “Adamın ağzından bu sözler çıkar çıkmaz Allah ona merhamet etti ve afveyledi.
(Buhârî, Tevhîd, bab. 35, Rikak, bab. 25; Muslim, Tevbe, bab. 27, Hadis no: 2757; Musned, İmam Ahmed, III, 13, 17, 69, 77, 78)

Bu hadis-i şerif çok az farklılıklarla Ebû Hurayra’den (Buhârî, Tevhîd, bab. 35; Muslim, Tevbe, bab. 24-25, Hadis no: 2756; Neseî, Cenaiz, bab. 117; Muvatta, Cenaiz, bab. 51; Musned, İmam Ahmed, II, 269-304), Huzeyfetu’l-Yemân’dan (Buhârî, Enbiyâ, bab. 50; Neseî, Cenaiz, bab. 117; Musned, İmam Ahmed, V, 395), Ebû Bekir es-Sıddık’dan (Musned, İmam Ahmed, I, 5), Abdullah b. Mesud’dan (Musned, İmam Ahmed, I, 398) , ve Muaviye b. Hîde’den (Musned, İmam Ahmed, IV, 447) de rivayet edilmiştir.

Görüldüğü gibi bu hadiste zikredilen zat, Allahu Teâlâ’nın öldükten sonra ölüleri diriltmeye ve çürümüş kemiklere tekrar hayat vermeye dair kudretini inkâr etmiş, kendisinin öldükten sonra yakılması halinde Allah’ın kendisini diriltemeyeceğine inanmış, bununla birlikte Allahu Teâlâ, kulunun cehaletinden dolayı onu mazur görmüş ve affetmiştir. Hadis-i şerif altı Sahâbîden sahih kaynaklarda rivayet edilmiştir. Mutevatirin en alt sayısının beş olacağı görüşüne göre hadis mütevatirdir.

● Halid b. Zekvan, Muavviz’in kızı Rubeyyi’nin şunları söylediğini rivayet etmiştir: “Ben gelin olduğum günün kuşluk vaktinde Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) benim evlenme düğünüme geldi de, senin benim yanıma oturuşun gibi benim döşeğimin üzerine oturdu. O sırada birtakım kızcağızlar def çalıyorlar ve babalarımızdan Bedir Gazası’nda şehid olanların güzel vasıflarını zikrediyorlardı.
Nihayet bu kızlardan birisi: İçimizde Peygamber vardır ki, O, yarın ne olacağını bilir, dedi.
Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)Kızım böyle söyleme; evvelce söylemekte olduğun sözleri söyle!” buyurdu.
(Buhârî, Megazi, bab. 12, Nikah, bab. 48, Hadis no: 1859; Ebu Dâvûd, Edep, bab. 51, Hadis no: 4922; Tirmizî, Nikah, bab. 6, Hadis no: 1090 (Tirmizî hadis-in hasen ve sahih olduğunu söylemiştir.) İbni Mâce, Nikah, bab. 21,Hadis no: 1897)

Bu hadiste “İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber var.” diyen kızcağıza Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “sen dinden çıktın, tevbe et” dememiştir. Çünkü gaybı Allah’tan başka kimse bilmediğinden, aksini iddia eden küfre düşer. Fakat kızcağızın cehaleti Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından mazeret sayılmış ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu tekfir etmemiştir.

● Abdullah b. Ebî Evfâ (radıyallahu anh) şöyle demiştir: Muaz b. Cebel Şam’dan geldiği zaman, Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) secde etti.
Rasûlullah ona: “Bu ne Ya Muaz?” buyurdu.
Muaz: “Ben Şam’a vardım, onların, papazlarına ve patriklerine secde ettiklerini gördüm. Bunu sana yapmamızı içimden arzuladım” diye cevab verdi.
Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): Sakın böyle bir şey yapmayın. Çünkü eğer ben Allah’tan başkasına secde etmeyi her hangi bir kimseye emretmiş olsaydım, kadının kendi kocasına secde etmesini emretmiş olurdum. Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, kadın, kocasının hakkını ödemedikçe, Rabbi’nin hakkını ödemiş olmaz…
(İbni Mâce, Nikah, bab. 4, Hadis no: 1853; (Heysemî bu hadisi İbni Hibban’ın da zikrettiğini söylemiş, Sindi’de Heysemî’nin bunu söyleyerek hadisin isnatinın sahih olduğunu söylemek istediğini belirtmiştir.)

Bu hadis-i şerifi İmam Ahmed de Abdullah b. Ebî Evfa’dan, rivayet etmiştir. Bunun rivayetinde Muaz’ın Yemen’den veya Şam’dan geldiği zikredilmekte ve ilaveten şu ifade bulunmaktadır:
“Muaz Hristiyanlara dedi ki: “Siz bunu niçin yapıyorsunuz?”
Onlar da “Bu bizden önceki peygamberlere verilen selâmdır” dediler.
(Musned, İmamı Ahmed, IV, 381; Mecmau’z-Zevaid, IV, 309. (Heysemî: “Bu hadisi tam olarak Bezzar rivayet etmiştir, Ahmed ise özet olarak rivayet etmiştir. Ahmed’in ravi zincirindeki adamlar sahih hadis kitâblarının ravileridir. Taberani de bunun bir bölümünü rivayet etmiştir,” demiştir.)

Heysemî, Mecmau’z-Zevaid adlı eserinde, bu hadis-i Bezzâr ve Taberânî’ nin Suheyb-i Rumi’den rivayet ettiklerini (Taberani, Mucemu’l-Kebir, VIII, 31, Hadis no: 7294; Bezzar, II, 17), Ahmed b. Hanbel ve Taberânî’nin Ebû Zabyan’dan, Onun da Muaz’dan rivayet ettiklerini (Musned, İmam Ahmed, V, 227-228; Taberani, Mucemu’l-Kebir, XX, 174, Hadis no: 373) , Bezzâr ve Taberânî’nin Zeyd b. Erkam’dan (Taberani, Mucemu’l-Kebir, V, 208-209, Hadis no: 5116-5117; Bezzar, Hadis no: 1468, 1469, 1472) rivayet ettiklerini zikretmektedir.

● Aişe (radıyallahu anha) şunları anlatmıştır:
“Bir gece Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ona hissettirmeden yataktan ayrılıp Bakiu’l-Garkat isimli Medine’deki kabristana gitmiş, Aişe de gizlice Rasûlullah’ı arkadan takib etmiştir. Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) dua edip dönmesinden sonra Aişe hızlıca yürüyüp ondan önce eve dönmüş ve yatağının içine girmiştir.
Ancak Aişe nefes nefese kaldığından Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gelince “Ey Aişe ne var.” diye sormuş.
Aişe “bir şey yok” diye cevab vermiştir.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) O'na, “Ya sen bana haber verirsin veya her şeyin detayını bilen ve haberdar olan bana haber verir.buyurmuştur.
Bunun üzerine Aişe durumu Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) anlatmış, Rasûlullah da O'na “Allah’ın ve Rasûlü’nun sana haksızlık edeceğini mi zannettin” buyurmuştur.
Aişe: “İnsanlar neyi gizlerse Allah onu bilir mi ki?” diye sormuş,
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da ona: “Evet” diye cevab vermiştir.
(Muslim, Cenaiz, bab. 103, 974; Neseî, Cenaiz, bab. 103, Hadis no: 3973; Musned, İmam Ahmed, VI, 221)

Bu hadis-i şerifte Aişe’nin Allahu Teâlâ’nın insanların gizlediği her şeyi bilip bilmediği hususunda cahil olduğu ve bunu Rasûlullah’a sorarak öğrendiği zikrediliyor. Rasûlullah bu soruyu soran Aişe’ye “Allah’ın insanların kalbindeki her şeyi bilip bilmeyeceğinde Şubhe ettin, bu itibarla dinden çıktın, tekrar dine dön” diye bir şey söylememiştir. Onun cehaletini mazeret kabul edip giderecek cevabı vermiştir. Bu da cehaletin mazeret olduğunu göstermektedir.

● Ebû Vâkid el-Leysî (radıyallahu anh)’den rivayete göre;
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hayber’e çıktığında yolda muşriklerin kutsayıp, silahlarını astıkları bir ağaca rastladı. İnsanlar “Ey Allah’ın Rasûlu! Onların askılı ağacı olduğu gibi bize bir askılı ağaç tayin et” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) taaccub ederek şöyle buyurdu: “Fe Subhanallah” Bu söz Musa’nın kavminin Musa’ya söylediği:… Ey Musa bize o insanların ilahları gibi bir ilah yap…” (Âraf 138) sözüne benzedi. Ben canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki: Sizler kendinizden önceki Yahudî ve Hristiyanların yoluna mutlaka uyacaksınız.
(Tirmizî, Fiten, bab. 18, Hadis no: 2180. Tirmizî: “Bu hadis hasen sahihtir. Ebû Vakîd Leysî’nin ismi Harîs b. Avf’tır. Bu konuda Ebû Saîd’den ve Ebû Hurayra’den de hadis rivayet edilmiştir” demiştir.) Musned, İmam Ahmed, V, 218)

Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) işaret buyurduğu olay şu ayette beyan edilmiştir: “İsrailoğullarını denizden geçirdik. Onlar kendilerine ait putlara secde eden bir kavme rastladılar ve Musa’ya şöyle dediler: Ey Musa! Bunların nasıl ilahları varsa, bize de öyle ilah yap Musa da şöyle dedi: Şubhesiz ki siz, cahillik eden bir kavimsiniz.” (Âraf 138)

Hulasa her küfür sözünü söyleyen veya küfre götürecek ameli yapan kâfir olmayabilir. Zira kişi, cehaletinden dolayı veya tehdit edileceği maddi manevi cebir sebebiyle yahut yapacağı bir te’vil vasıtası ile mazur görülebilir, kâfir olmaz. Bu konuda çok dikkatli davranılmalı, konu iyice tahkik edilmeli, hakkında hüküm verilecek kişinin İslam’la bağını koparıp açıkça küfre düştüğü görüldüğünde küfrüne hüküm verilmelidir. Böyle davranmak hem ihtiyatlı hem de hikmetli olandır.





İkinci Husus: Cehalet kimler için mazerettir?

Cehaletin mazeret olması iki kısım insan için söz konusudur.

Birinci Kısım: Fetret ehli olan insanlar

Bunlar, iki peygamberin arasındaki bir dönemde yaşayan ve kendilerine dinden hiçbir şey ulaşmayan insanlardır. Bunlarda asıl olan, ahirette dinin genelinden sorumlu olmamalarıdır. Zira, Allahu Teâlâ bir insanı ancak gücünün yettiği şeylerden sorumlu tutar. Bunlara semavî vahiy ulaşmadığından din hakkında bilgileri yoktur. Sırf beşerî akılları ile dini bilmeleri imkânsızdır.

Ancak insan, Allah’ın onda yarattığı akıl gücüne sahiptir. Bu güç, fetret ehlinin, Allah’ın zâtı ve özet olarak sıfatlarını bilmelerini gerekli kılar mı yoksa kılmaz mı? İşte bu mesele ihtilaflıdır.

1. Ebû Hanîfe, İmam Maturidî ve Bunlara Katılan Âlimler

Bunlara göre kendisine din ulaşmayan akıllı bir insanın, Allah’ın zatını ve özet olarak sıfatlarını bilmesi ve bunlara iman etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde ahirette sorumlu olacaktır. Sorumluluğunun derecesi hakkında ise bu âlimlerden iki görüş nakledilmektedir. Ağır basan görüşe göre, ahiratte ebedî olarak cehennemde kalacaktır. Diğer bir görüşe göre ise, böyle biri ahirette günahkâr sayılacak ve ona günahkârların muamelesi yapılacaktır. Ebû Hanîfe ve ona katılanlar, görüşlerine delil olarak şunları zikretmişlerdir:

a. Ayetler:

Hani Rabbin, Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini çıkarmış, onları kendilerine şahid tutarak Ben sizin Rabbiniz değil miyim? demiş, onlar da: Evet şahidiz, sen bizim Rabbimizsin diye cevab vermişlerdi. Bu, kıyamet gününde Bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz içindir.” (Âraf 172)

Ayet-i kerîmede “Bu, kıyamet gününde bizim haberimiz yoktur dememeniz için” buyuruluyor. Bu da gösteriyor ki, Allahu Teâlâ’nın kula vermiş olduğu akıl, Rabbini ve özet olarak sıfatlarını bilme gücündedir ve kul onunla yükümlüdür. Öyle olmasaydı, hatırlamadığımız bir söz vermeden nasıl sorumlu tutulabilirdik?

(Ey Muhammed!) Hakka yönelerek yüzünü dosdoğru bir şekilde dine çevir. Bu, Allah’ın, insanlarda var ettiği bir fıtrattır. Allah’ın yaratışında hiçbir değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”(Rum, 30)

Allahu Teâlâ bu ayet-i kerîmede insanları temiz bir fıtrat üzere yarattığını beyan etmektedir. Bu temiz fıtrat, insanı, Allah’ın zatını ve özet olarak sıfatlarını bilmeye iletir. Bu nedenle cahiliye dönemi müşriklerine göklerin ve yerin ve onlarda bulunanların yaratıcısının kim olduğu sorulduğunda, düşünmeden “Allah’tır” diyorlardı. Bu hususta Yüce Mevlâ şöyle buyuruyor:

Yemin olsun ki, eğer onlara: Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı hizmete amade kılan kimdir? diye sorsan, mutlaka Allah’tır! derler. O halde nasıl döndürülüyorlar?”(Ankebût, 61)

De ki: ‘Eğer biliyorsanız, söyleyin bakalım, yeryüzü ve oradakiler kimindir?’‘Allah’ındır.’ diyecekler. ‘O halde hiç düşünmez misiniz?’ de” (Mûminun 84 - 85)

Evet, âlimler, Rasûlullâh (sallallahu aleyhi ve sellem) dönemindeki müşriklerin bu gibi cevablarını, onların akıllarıyla Allah’ı bildiklerine delil göstermişlerdir. Fakat bizim kanaatimiz müşriklerin bu cevabları vermeleri, beşerî akıllarından kaynaklanmaktan öte, kendilerinde kalıntıları bulunan semavî dinlerdendir.

b. Hadisler:

● Enes b. Malik diyor ki: Bir adam Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) geldi ve cahiliye döneminde ölen babası için “Ey Allah’ın Rasûlu! Babam nerede?” diye sordu.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “ateşte” buyurdu.
Adam geri dönüp gidince Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu çağırdı ve şöyle buyurdu: “Şubhesiz ki benim babam da senin baban da ateştedir.
(Muslim, İmân, bab. 347, Hadis no: 203; Ebu Dâvûd, Sünnet, bab. 18, Hadis no: 4718)

Bu görüşte olan âlimler, bu hadisin, fetret döneminde yaşayanların sorumlu olacaklarına delil oluşunu şöyle izah etmişlerdir:
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hadis-i şerifinde fetret döneminde yaşayan muşriklerin ateşte olduğunu beyan etmiştir. Bu da gösteriyor ki akıllarının gereği olarak Allah’a ortak koşmadan iman etmeleri icab ediyordu, oysa onlar iman etmediklerinden dolayı sorumlu olmuşlardır.

■ Bu âlimlerin görüşüne katılmayan ve aşağıda aktaracağımız görüşü benimseyen İmam Nevevî, bu hadisin izahında şunları söylüyor: “Evet bu hadis fetret döneminde olan putperest Arapların cehennem ateşinde olduğunu ifade ediyor. Fakat bunun manası “Din kendisine tebliğ edilmeden önce ölen kimse, ahiratte sorumludur” demek değildir. Zira Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) zikrettiği Arab putperestlerine İbrahim’in (a.s) ve diğer peygamberlerin daveti ulaşmıştı. Buna rağmen putperest olmuşlardı. Bu nedenle sorumludurlar. (Muslim’in Nevevî Şerhi, III, 79)

● Ebû Hurayra (radıyallahu anh) demiştir ki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) annesinin kabrini ziyaret etti ve ağladı. Yanındakileri de ağlattı.
Sonra şöyle buyurdu: “Anneme af dilemek için Rabbimden izin istedim. Fakat bana izin verilmedi. Kabrini ziyaret etmek için izin istedim; ona izin verildi. Binaenaleyh sizler de kabirleri ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti ölümü hatırlatır.
(Muslim, Cenaiz, bab. 105, 106, Hadis no: 976; Ebu Dâvûd, Cenaiz, bab. 77, Hadis no: 3234; Neseî, Cenaiz, bab. 101, Hadis no: 1242; İbni Mâce, Cenaiz, bab. 48, Hadis no: 1572; Musned, İmam Ahmed, II, 441)

Görüldüğü gibi, bu hadiste Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) annesi için af dilemesine izin verilmediği zikrediliyor. Bu da ahirette ehl-i fetretin Allah’ın zatını ve özet olarak sıfatlarını bilmekle sorumlu olacaklarını ifade etmektedir.

2. İmam Eş`arî ve onun gibi düşünen âlimler

Bunlara göre ise, kendilerine semavî din ulaşmayan insanlar, ahirette Allah’ın zatını, özet olarak sıfatlarını ve diğer iman edilmesi gereken şeyleri bilmekten sorumlu değildir. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
…Biz, bir peygamber göndermedikçe, âzab ediciler değiliz.”(İsra 15)

Birinci gruptan olan âlimler: “Bu ayet, kendilerine dünyada azab edilmeyeceğini ifade etmektedir” demişlerdir. Ancak ayetin metninde buna işaret edecek herhangi bir alamet görülmemektedir. Bu nedenle ikinci görüş daha tercihe şayan görülmektedir.


İkinci Kısım: Müslümanlardan uzakta yaşayanlar

Cehaleti mazeret sayılacak ikinci kısım insanlarsa, Müslümanlar topluluğundan uzaklarda yaşayan ve kendilerine dinin bir kısmı ulaşıp diğer kısmı ulaşmayan insanlardır. Müslümanlarla ilişkisi kopuk olan Daru’l-Harb’de yaşayan insanlar, ulaşım araçlarının gitmediği çöllerde veya dağ başlarında yaşayan insanlar bu türe örnek gösterilmiştir.

Sahih olan görüşe göre, bunlar dinin yalnız kendilerine tebliğ edilen bölümünden sorumludurlar. Ulaşmayan bölümünden sorumlu değildirler. Zira İslamî topluluklardan uzakta yaşayan insanların, cehaletle küfür sözlerini söyledikleri veya küfre götürecek amelleri işledikleri çokça görülmüş, buna rağmen bu insanlar tekfir edilmeyip, sadece dünyevî cezalara çarptırılmışlardır.

Daha önce içkiyi te’vil ederek helal görüp içenlere nasıl davranıldığını izah etmiştik. Hatta Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde bile, Sahâbîlerden bazıları Peygambere (sallallahu aleyhi ve sellem) secde etmeye kalkışmışlar, buna rağmen Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bunlara “kâfir oldunuz, tekrar dine dönün” dememiş sadece ciddi bir şekilde uyarmıştır. Hulasa olarak bu gibi insanların cahillikleri kendileri için bir mazerettir. Eğer bunlardan biri bilmeyerek bir küfür işi işlerse veya sözünü söylerse, hak kendisine ulaştırılıp tebliğ edilinceye kadar bu mazur görülür. Kişi sıhhatli bir şekilde tebliğ edildikten sonra da inat eder ve küfründe devam ederse, artık kendisi için mazeretin kalmadığı muhakkaktır, seçtiği şıkta kalacaktır.
(Şeyh Hasan Karakaya, İslam Akâidi)
 

Şeriatu'l İslam

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Üye
Kudâme b. Mazun içkiyi haram kılan ayeti, ondan sonra gelen ayete dayanarak te’vil edip içkiyi mubah görmüş, akabinde içkiyi içmiştir. Ömer (r.anh) onu tekfir etmeyip sadece kendisine içki içme cezası uygulamıştır
Selamün aleyküm. Abdullah Azzam'ın Tevbe suresi tefsirinde Kudame(r.a)nin helal görmediğini söylemektedir. ( Fetva vermekte cüretkar olmak başlığı, sayfa 234, Buruc yayınları)

Şöyle bir yazıyı foruma eklemiştim;

Kudâme b. Maz’ûn (radiyallahu anh) hâdisesi:

Habeşistan’a hicret etmiş, sonra Bedir savaşına ve daha başka savaşlara katılmış, Ömer (radiyallahu anh) tarafından Bahreyn’in sorumlusu olarak görevlendirilmiş olan ve Arap dilinin çok iyi bilindiği bir zaman diliminde yaşamış olması hasebiyle Kur’ân’ın manalarını iyi anlayan bu sahabi, Müslümanlıkla şereflenmesinden, en önemlisi de içkinin, bir görüşe göre Uhud savaşından önce, diğer bir görüşe göre ise Uhud savaşından sonra hicretin 3. senesinde haram kılınmasından uzun bir süre sonra Ömer (radiyallahu anh)’ın hilafeti döneminde: “İman eden ve salih amel işleyenlere, (Allah’a karşı gelmekten) sakınıp iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra yine sakınıp iman ettikleri, sonra da sakınıp, yaptıklarını ellerinden geldiğince güzel yaptıkları takdirde (haram kılınmadan önce) tattıklarından dolayı bir günah yoktur.” mealindeki Mâide 93. ayeti, kendisi ve beraberindekiler yanlış anlayıp, içkinin aslen haram olup mutlak olarak ise haram olmadığına, yani kendileri gibi ayetteki vasıfları üzerinde bulunduran kimselere helal olduğuna inanarak içki içmişlerdi. Kudâme (radiyallahu anh)’ın bu inancı hiç şüphesiz dinden çıkartan bir inanç olmasına rağmen Ömer (radiyallahu anh) O’nu hemen tekfir etmemiş ve şu sözleriyle O’na hücceti ikame ederek zihnindeki şüphesini gidermiştir: “Sen ayeti yanlış yorumladın. Allah’a karşı gelmekten sakınmış olsaydın Allah’ın sana haram kılmış olduğu şeyden kaçınırdın.” Allâme İbn Teymiyye (rahimehullah) şöyle demiştir: “Ömer, Ali ve bu ikisinin dışındakiler gibi sahabenin âlimleri şunda ittifak ettiler ki; onlar bu düşüncelerinden vazgeçmeye davet edilirler, eğer helal görmekte ısrar ederlerse kâfir olurlar, ama haram olduğunu ikrar ederlerse (içki içtikleri için) sopalanırlar. İşte sahabiler, hak kendileri için ortaya çıkıncaya kadar, onlarda oluşan şüphe nedeniyle içkiyi helal gördükleri için başlangıçta onları tekfir etmediler.” (er-Raddu ale’l-Bekrî, sy:258)

Allahu alem Musa hocalaeın sayfasından almıştım
 
Son düzenleme:
Üst Alt