Kur'an'ın anlaşılmasının önündeki bir engel

tawh1d

Yeni Üye
Üye
Kur'an'ın anlaşılmasının önündeki bir engel


Âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm Allah biz kullarına olan merhametinden ve dahası bize verdiği değerden dolayı bize Kur’an gibi bir hidayet manzumesi inzal buyurmuş. Muhammed (sav) gibi bir hemcinsimizi bize Rasul olarak görevlendirmiş. Kur’an’ı da alabildiğine kolaylaştırmış, ama tam da Kitab’ın dediği gibi:

“Öğüt alan var mı ki?!” (54/Kamer, 17, 22, 32, 40).

En yalın şekliyle tanımlamaya çalışalım: Kur’an bize, dünyada nasıl yaşayacağımıza dair yol göstermektedir. Neye inanacağımızı, neyi küfredeceğimizi, neyi tasdik edeceğimizi, neden kendimizi koruyacağımızı, neye bütün gücümüzle yükleneceğimizi; hangi şeyleri helal, hangi şeyleri haram bileceğimizi açıklamaktadır. Bizi ‘öte dünya’ya hazırlamaktadır. Öte dünyayı kazanmamız için hangi hayırları işlememiz gerektiğini tek tek anlatmaktadır.

Kur’an’ın dili Arapçadır, Arab’ın dilidir. Fakat bu, onu anlamamıza engel olmuyor. Çünkü toplum olarak bize Arapça unutturuldu ise de, onu Arap’tan daha iyi bilen dilcilerimiz var. Kur’an’ı bizim anladığımız dile tercüme ediyorlar.

Fakat bütün bu açık gerçeklere ve kolaylıklara rağmen ne yazık ki Kur’an anlayışımız bir türlü olması gereken düzeye çıkamıyor. Birileri ısrarla ve inatla Kur’an’ın anlaşılmaz bir kitap olduğu yalanını muhafaza etmeye devam ediyorlar.

Kur’an’ın anlaşılmasının önünde onlarca engel var. Fakat bilinmelidir ki bu engellerden hiçbiri doğal ve zorunlu değildir. Bu engeller, sonradan oluşturulmuş barikatlardır. Dolayısıyla sun’îdir, yapaydır, özellikle imal edilmişlerdir. A’raf suresinin 172. ayeti gibi ayet-i kerimeler bize gerekli ihbarı yapıyor ki, birileri gölge etmese, engel çıkartmasa, önüne set çekmese, insanla Kur’an gayet kolay ve rahat bir şekilde buluşacak, insan Kur’an’ı anlayacak ve gerçek bir Müslüman olacaktır. Tıpkı su ile kurumuş toprağın buluşması gibi; bir bebeğin annesinin memesine yapışması gibi.

Ehli Kitap Kur’an’la, nasıl ki ona olan önyargısından dolayı buluşamıyorsa, ‘ben müslümanım’ zannında bulunan yığınlarca insan da aynı nedenle Kur’an’la doğrudan buluşamamakta, Kur’an’ın insanı dirilten, hayat veren, karanlıklardan nura çıkartan sesine kulaklarını göz göre göre tıkamaktadır.

Kur’an’ı anlamanın önündeki en ciddi engel hiç tartışmasız diyebilirim ki, üstad, önder, ağabey, hoca, mürşid kültüdür. Yani bir insanın, yine kendi cinsinden olan bir başka insanı büyütmesi, ululaması, tazim ve tekbir etmesidir. İnsanlar namaz kılarken onlarca kez “Allahu ekber” diyorlar ama gerçek anlamda yaşantılarında ağabeyimiz, üstadımız, hocamız, mürşidimiz, şeyhimiz, önderimiz ekberdir diyorlar.

Geçmiş çağlarda yaşamış kâfir kavimlerden peygamberlere karşı çıkanlar, Lat, Menat, Hubel ve Uzza gibi putlara tazim ve tekbir edenlerin hiç birisi anlamadığı için değil, anladıkları halde onlara tapındıkları için kâfir olmuşlardı.

İnsanlar nasıl oluyor da, kendileri gibi etten-kemikten meydana gelmiş bazı insanları ululuyor, yüceltiyor, ilahlık makamına çıkartıyorlar? Nasıl oluyor da bir insan her şeyi bilebiliyor? Nasıl oluyor da bir insan her soruya cevap verebiliyor? Nasıl olup da diğer insanlar o cevapları bir türlü bilemiyorlar?! Nasıl olup da bazı insanların otoritesi tartışılamıyor? Nasıl olup da bazı insanların sözleri Allahın da sözünün üstüne çıkabiliyor? Nasıl olup da bazı ‘büyük’lerin değil sözleri, şöyle bir bakışları bile kanun yerine geçiyor?

Bunun nasıllığı üzerine sosyal bilimciler kafa yoradursunlar; ama bütün bunlar bizim gözümüzün önünde cereyan ediyor. Aynen sizin gibi bir beşer olan, kendisiyle aynı yerde çalıştığınız, birçok zevkinizin ortak olduğu, aynı okullarda okuduğunuz, aynı aile şartlarına tabi olduğunuz, aynı şehrin, aynı köyün, aynı mahallenin insanları olan bir arkadaşınıza, bir şekilde bağlı olduğu bir insanın bir konuda hatalı olduğunu asla kabul ettiremiyorsunuz. İnsanlar birbirilerine “nereye bağlısın?” şeklinde soru soruyorlar. Bu, aslında “aklını/düşünme melekelerini, göz, kulak gibi havâs-ı selîmelerini nereye bağışladın; nereye ipoteklisin?” anlamına geliyor.

Bu sözlerimizden kimi insanların şöyle bir anlam çıkartacağından eminim: bu adam, bir öğretmenden bilgi öğrenmeyi, bir ustadan sanat bellemeyi kerih görüyor!

Böyle bir kastım nasıl olabilir? Bu dünya hayatı öyle bir kurgulanmış ki, daima, yetişmiş ve yetişmekte olanlar, yetişmesi gerekenlere; büyükler küçüklere; bilenler bilmeyenlere öğretmenlik/ustalık yapacaklardır. Bu, çok da güzel bir hayattır. Bir aile/yuva içerisinde dede, babaanne, anne-baba, kardeşlerin olması ve çocukların ilk terbiyeyi bu aile içinde almaları çok güzel bir eğitim sistemidir.

Öyleyse sorun nedir? Sorun, bir insanın (bu insanın yaşı 7’den 77’e değişir) bir başka insandan bir şeyler öğrenmesi, bir terbiye alması değildir. Sorun, bilgi-terbiye alınan insanın büyütülmesi, hakkı olmayan bir ‘yücelik’ makamına çıkartılması, kısacası insanın rableştirilmesi ve ilahlaştırılmasıdır. Kur’an buna Tevbe suresinin 31. ayetinde açıkça işaret etmektedir. Şirk de böyle ortaya çıkmaktadır.

Yine Kur’an, reislere, büyüklere (sâdât ve küberâ) körü körüne itaat etmenin insanı cehennem ateşine sürükleyeceğini bildirmektedir. (33/Ahzap, 67). Oysa itaatin Allah'a ve Peygamber’e olması gerekmektedir.

Aşırı şekilde yücelttiği, ululadığı, tazim ve tekbir ettiği, “elbette o da insandır, hata yapabilir ama vakıa olarak hiç hata yapmamıştır” dediği bir insan ‘makamı’ olan kimse, elbette her meseleyi, tartışılan her konuyu, o ‘makam’ına göre ölçüp biçecek, ona göre tartacaktır. Kur’an’ın açık/muhkem bir nassı bile olsa, eğer ilgili kişinin sözlerine uymuyorsa, en basitinden şöyle diyecektir: ama bizim üstadımız onu öyle açıklamıyor! Onun bir bildiği vardır! İşte böylece Kur’an, anlaşılır bir kitap olmaktan çıkmaktadır.

Şu halde insanlar yine kendileri gibi bir insan olan ağabeylerini, üstadlarını, hocalarını v.b. insan sıfatının ötesine taşırmadan dinlemek durumundadırlar. Onlara soru sorabilmeli, görüşlerini tartışabilmeli, her şeye rağmen kafalarına yatmayan görüşlerini de reddedebilmelidirler. Aksi takdirde insanlar Kur’an’a değil, Kur’an insanlara uydurulmaktadır. Doğruların kaynağı Kur’an değil, insanlar olmaktadır.

Biz biliyoruz ki bütün insanlar sınırlı imkânlara sahiptirler. İnsan aklının da bir sınırı var. İnsan bu sınırlı aklıyla her şeyi ihata edemez. Her şeyi ihata eden zaten bunu bildiği için bize, hiçbir zaman eskimeyecek, pörsümeyecek bir hidayet kaynağı göndermiştir.

Zihnimizi bütün beşerî ilahçıklardan arındırdıkça Kur’an’ı ve İslam’ı daha iyi anlayacağız. Akıbetimiz de hayır olacaktır.
 

hamdiabi

Yeni Üye
Üye
Hocam altina imza atilacak bir yazi tefrik etmissiniz. Allah razi olsun. Yazinizi okurken, yaptigim bir tartisma aklima geliverdi. Bahswttiginiz hususlar meyaninda bir arkadasimla tartisirken, hocalari vs. Takip etmenin akilci oldugunu nitekim bu vesile ile hata bile yapiliyor olsa bunun sizi degil hocayi bagliyacagini, sizin ise bu vesile ile bu yukten kurtulacaginizi ifade etmisti. Oyle bir hale getirilmisiz ki, Allah ile kulu arasinda hicbir ruhban sinifi olmamasi ile mucize olan Kitab'imizi bir koseye birakip kendimize papaliklar insa eder hale gelmisiz.

Kuran, kesinlikle her seviyeden insana seviyesi nispetinde konusabilme hassasi olan bir mucizedir ve herkes anlayabilir. Mezhep tartismalari ile egolarin tatmin edildigi yazilar yerine sizin gibi akli on plana alan kardeslerimizin yazilarinin daha cok ragbet gormeye basladigi gun, Islam'in dogum gunudur.l
 

Tevhid-Dini

Yeni Üye
Üye
Zaman bana uymazsa ne yapmalıyım?

Eğer tekerlemenin dediğine bakacak olursam, zaman bana uymadığında benim ona uymam gerekecek. Tekerlemenin buyruğu öyle: zaman sana uymazsa, sen zamana uy!

Bu tutum, sahabi uygulamasının tam da aksini dermeyan ediyor. Ve günümüz Müslüman'ı ile Asr-ı Saadet Müslüman'ı arasındaki derin fark, tam da bu noktada ortaya çıkıyor.
Asr-ı Saadet'te, insanlar Müslüman oldukları andan başlayarak Müslüman'ca bir dünya kurma cehdi içine girmiş buldu kendisini.Vahyin ve Sünnet'in her yeni tebliği, Müslüman'ca bir dünyanın kurulmasında yeni bir adım oluşturuyordu. Bir bakıma, dinin tamamlanması da bu sürecin yolunu aynı istikamette izliyordu.

Asr-ı Saadet'ten sonra ne oldu?

Asr-ı Saadet'te, insanlar kendilerini, giderek tamamlanmakta olan bir dinin rükünlerini yerine getirmeye adamışken; Asr-ı Saadet'ten sonraki insanlar, kendilerini tamamlanmış bir dinin içinde buldular.İlkinde insanlar dinin hükümlerini içselleştirerek yollarına devam ederken; ikinciler, içine doğdukları tamamlanmış dini kendi yaşayış tarzına uyarlamaya girişti. Böylece sahabi ile sonrakiler arasındaki telakki tarzı kapatılması imkân dışı kalan bir yarılmayla ayrıldı.

Böylece sahabeler kendilerini dinin öngörülerine doğru değiştirmeye çabalarken sonrakiler,dini, içinde yaşadıkları dünyanın şartlarına göre algılamaya girişti.
Herkes ona kendi dünya görüşüne, felsefi telakkisine, hatta keyfine göre bir anlam vermeye çalışınca; din ne ise o olarak değil, fakat herkesin ona izafe ettiği görüşe göre anlam kazanmaya başladı.

Asr-ı Saadet'ten sonraki klasik İslam dönemleriyle günümüzün seküler ve laik uygulaması arasındaki şu ciddi fark gene de göz ardı edilmemelidir: Klasik dönemlerde de insanlar bir bakıma kendi telakki tarzına göre İslam'ı uygulamaya çalışıyordu. Ancak buradaki niyet, her şeye rağmen İslam eksenli bir uygulamanın yolunu açmaya matuf bir gayreti içiriyordu.

Günümüz seküler ve laik uygulamasında ise İslam asıl kabul edilmiyor, bilakis günün telakki tarzı asıl kabul edilerek din ona göre algılanılmaya çalışılıyor.
İslam şemsiyesi (egemenliği) altında gerçekleştirilmeye çalışılan yorumun niteliği ile İslamdışı uygulamanın egemenliğini esas kabul ederek İslam'ı seküler ve laik telakki tarzına göre yorumlama arasındaki uzlaşma kabul etmez farka dikkat istiyorum.
İlkinde aslolan her şeye rağmen İslam iken, ikincisinde İslam asıl olmaktan çıkartılmış, o, İslamdışı uygulamanın aleti haline getirilmiştir. Türkiye'nin şimdiki İslam gerçeği bu sonuncu telakki tarzına uygun düşüyor.


İnsanlar kendi kişisel durumlarını "zaman sana uymazsa sen zamana uy" tekerlemesine izafe ederek İslam'ın neresinde durduklarını kolayca test edebilirler.
 
Üst Alt