Müslümanlar için meseleye baktığımızda woke kültürü ciddi bir zihin bulanıklığı üretiyor. Çünkü bu anlayış, hak ve adaleti Allah’ın koyduğu ölçülerden değil, sürekli değişen insan heveslerinden almaya zorluyor. Bugün doğru denilen yarın yanlış sayılıyor, dün alkışlanan bugün linç ediliyor. Oysa Müslüman için ölçü sabittir; hak haktır, batıl batıldır. Woke kültürü ise duyguyu aklın, sloganı hikmetin önüne koyar. Merhamet der ama adaleti bozar, eşitlik der ama fıtratı inkâr eder. Erkekle kadını, doğruyla yanlışı, günahla tövbeyi aynı kefeye koymaya çalışır. Müslüman’a düşen zulme karşı durmaktır ama bu duruş kör taklit değil, basiret ister.
Bu kültür çoğu zaman Müslümanı kendi inancından utanır hale getirmeyi hedefler; “sus”, “uyum sağla”, “itiraz etme” der. Allah’ın haram dediğine “tercih”, helal dediğine “baskı” etiketi yapıştırır. Dilimizi, kavramlarımızı, hatta niyetlerimizi bile denetlemek ister. Oysa İslam’da adalet korkuyla değil, takvayla ayakta durur. Hata yapanı yok etmek değil, ıslah etmek esastır. Woke anlayışı ise affetmez, bekler, açık arar ve siler. Müslüman bu tuzağa düşmemeli; ne zulme sessiz kalmalı ne de batılı bir adalet anlayışını din yerine koymalıdır. Bizim ölçümüz Kur’an’dır, örneğimiz Peygamber’dir. Kimlikler üzerinden kavga değil, hakikat üzerinden çağrı yaparız. Gücümüz bağırmakta değil, doğruyu sabırla savunmaktadır.
Woke kültürü denilen şey ilk bakışta adalet, duyarlılık ve empati gibi kulağa hoş gelen kavramlarla ortaya çıkıyor ama işin içine girince bambaşka bir tablo çıkıyor. Bu anlayış insanları birleştirmek yerine sürekli ayırıyor, herkesi kimliğine, cinsiyetine, rengine, yönelimine göre etiketliyor ve insanı insan olarak değil bir grubun temsilcisi olarak görüyor.
En ufak bir itirazda hemen “iptal” kültürü devreye giriyor, yanlış anlaşılma payı bırakılmıyor, niyet değil sonuç yargılanıyor. Dün doğru denilen bugün yanlış ilan ediliyor, kimseye düşünmesi için zaman tanınmıyor. Bu ortamda samimi bir tartışma mümkün olmuyor çünkü herkes ağzından çıkacak kelimeyi tartarak konuşuyor, hata yapmaktan korkuyor. Woke kültürü özgürlük vaadiyle geliyor ama sonunda daha dar bir alan bırakıyor; mizahı boğuyor, sanatı kısırlaştırıyor, akademiyi ezberci hale getiriyor. Gerçek sorunlarla uğraşmak yerine sembollerle, kelimelerle, vitrin düzenlemeleriyle oyalanılıyor.
Fakirlik, adaletsizlik, savaş gibi büyük dertler dururken insanların enerjisi kelime avcılığına harcanıyor. Ayrıca bu kültür çoğu zaman Batı merkezli bir bakışı evrensel ahlak gibi dayatıyor, farklı toplumların tarihini, inancını, değerlerini dikkate almıyor. Uymayanı da hemen “geri”, “cahil” ya da “tehlikeli” ilan ediyor. Oysa gerçek adalet, farklı düşünenle konuşabilmeyi, hataya da tövbeye de yer bırakmayı gerektirir. Sürekli bağıran, suçlayan, dışlayan bir dil toplumu daha iyi yapmaz, sadece daha gergin ve ikiyüzlü hale getirir. Bu yüzden woke kültürü eleştirmek düşmanlık değil, aksine daha sahici, daha insani bir ortak yaşam arayışıdır.
Bu kültür çoğu zaman Müslümanı kendi inancından utanır hale getirmeyi hedefler; “sus”, “uyum sağla”, “itiraz etme” der. Allah’ın haram dediğine “tercih”, helal dediğine “baskı” etiketi yapıştırır. Dilimizi, kavramlarımızı, hatta niyetlerimizi bile denetlemek ister. Oysa İslam’da adalet korkuyla değil, takvayla ayakta durur. Hata yapanı yok etmek değil, ıslah etmek esastır. Woke anlayışı ise affetmez, bekler, açık arar ve siler. Müslüman bu tuzağa düşmemeli; ne zulme sessiz kalmalı ne de batılı bir adalet anlayışını din yerine koymalıdır. Bizim ölçümüz Kur’an’dır, örneğimiz Peygamber’dir. Kimlikler üzerinden kavga değil, hakikat üzerinden çağrı yaparız. Gücümüz bağırmakta değil, doğruyu sabırla savunmaktadır.
Woke kültürü denilen şey ilk bakışta adalet, duyarlılık ve empati gibi kulağa hoş gelen kavramlarla ortaya çıkıyor ama işin içine girince bambaşka bir tablo çıkıyor. Bu anlayış insanları birleştirmek yerine sürekli ayırıyor, herkesi kimliğine, cinsiyetine, rengine, yönelimine göre etiketliyor ve insanı insan olarak değil bir grubun temsilcisi olarak görüyor.
En ufak bir itirazda hemen “iptal” kültürü devreye giriyor, yanlış anlaşılma payı bırakılmıyor, niyet değil sonuç yargılanıyor. Dün doğru denilen bugün yanlış ilan ediliyor, kimseye düşünmesi için zaman tanınmıyor. Bu ortamda samimi bir tartışma mümkün olmuyor çünkü herkes ağzından çıkacak kelimeyi tartarak konuşuyor, hata yapmaktan korkuyor. Woke kültürü özgürlük vaadiyle geliyor ama sonunda daha dar bir alan bırakıyor; mizahı boğuyor, sanatı kısırlaştırıyor, akademiyi ezberci hale getiriyor. Gerçek sorunlarla uğraşmak yerine sembollerle, kelimelerle, vitrin düzenlemeleriyle oyalanılıyor.
Fakirlik, adaletsizlik, savaş gibi büyük dertler dururken insanların enerjisi kelime avcılığına harcanıyor. Ayrıca bu kültür çoğu zaman Batı merkezli bir bakışı evrensel ahlak gibi dayatıyor, farklı toplumların tarihini, inancını, değerlerini dikkate almıyor. Uymayanı da hemen “geri”, “cahil” ya da “tehlikeli” ilan ediyor. Oysa gerçek adalet, farklı düşünenle konuşabilmeyi, hataya da tövbeye de yer bırakmayı gerektirir. Sürekli bağıran, suçlayan, dışlayan bir dil toplumu daha iyi yapmaz, sadece daha gergin ve ikiyüzlü hale getirir. Bu yüzden woke kültürü eleştirmek düşmanlık değil, aksine daha sahici, daha insani bir ortak yaşam arayışıdır.

