Bu metin, Ahmet Şimşirgil’in “İbni Teymiye ve Tarihi Çarpıtmak!” başlıklı yazısında sergilediği tarihî tahrifleri, fıkhî kavrayış eksikliklerini ve Moğol meselesini bilinçli biçimde ters yüz eden iddialarını ilmî ölçüyle tashih etmek için kaleme alınmıştır. Amaç polemik değil, hakikatin ihyasıdır.
İbni Teymiye ve tarihi çarpıtmak! – Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil Şahsın yazısı.
Bu metni hazırlanırken şu kaynaklardan yararlanılmıştır:
— İbn Teymiyye, Mecmūʿu’l-Fetāwā, c.28, s.531-532
— İbn Teymiyye, el-Fetāwā el-Kübrā, c.3, s.13-17
— Henri Laoust, Essai sur les doctrines sociales et politiques de Taki-d-Din Ahmad b. Taimiya (1939)
— Selim Yıldırım, “İbn Teymiyye’nin Moğollara Karşı Mücadelesi ve Hukuki Temelleri”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sy.38, 2017.
İbn Teymiyye’yi Moğollara karşı durduğu için suçlayanların problemi tarih bilmeleri değil, en temel fıkıh hükümlerini dahi anlayamayacak kadar zihinsel bir bulanıklığa sürüklenmiş olmalarıdır. Gazan Han’ın şahsî iman iddiasını “dokunulmazlık zırhı” sananlar, İslam hukukunun en açık hükümlerini çiğneyip bir yöneticinin şeriat yerine örfî kanunla hükmetmesinin küfr-i bi’l-hükm olduğunu görmezden gelirken aslında Moğol zulmünü tevil ederek ona dini meşruiyet sağlamaya çalışmaktadır. İlhanlı orduları Şam’ı yakıp yıktığında, Müslümanları katlettiğinde ve Cengiz Yasası'nı yürüttüğünde susup oturmak mı gerekirdi? Bu soruya “evet” cevabını verebilmek için ya hiçbir fıkıh kitabı açmamış olmak ya da siyasî taassubu din zannetmek gerekir.
İbn Teymiyye’nin tavrını iç savaş kışkırtıcılığı gibi göstermek, tarihi tersinden okumaktır; çünkü bağye karşı kıyam, ümmetin icma ettiği bir görevdir, fitne değil. Mardin fetvasını bile anlamayanların meseleyi değerlendirmeye kalkması tam bir cehalet gösterisidir; fetva açıkça beldenin karmaşık statüsünü ortaya koyar, fakat Müslümana saldıran güçlere karşı savaşmanın farz olduğunu bildirir. Buna rağmen bazı kalemler, İbn Teymiyye’yi küçümseyerek kendi dar mezhepçi okumalarını hakikat diye satmaya çalışmakta, şeriatsız hükmü meşrulaştırmanın günahını onun üzerine yıkmaya yeltenmektedir. Bu seviyesiz tavır, ilmin değil korkaklığın ürünüdür; çünkü Moğol zulmünü “Müslüman devlete karşı savaş” diye sunmak, tarihe ihanet olduğu gibi ümmetin hukukunu da ayaklar altına almaktır.
İbn Teymiyye’nin yaptığı şey, sahte İslam iddialarının arkasına gizlenen siyasi zulmü deşifre etmek ve şeriatin otoritesini korumaktır. Onu suçlayanların rahatsızlığı ise hakikatin sertliğinden değil, şeriatsız hükmün kendi içlerindeki gizli sempatilerinden doğmaktadır; çünkü şeriatın hâkimiyetini savunan bir âlimden değil, Cengiz yasasına göz kırpan bir dindarlık anlayışından yanadırlar. Gerçek problem budur.
Ahmet Şimşirgil’in Moğol meselesine dair yaptığı değerlendirmelerde göze çarpan temel sorun, tarihî vakıayı hukukî mahiyetiyle ele almak yerine, yüzeysel bir kronoloji okumasını mutlaklaştırarak meseleyi sloganik bir çarpıtmaya indirgemesidir. Gazan Han’ın Müslüman oluşunu, devletin İslâmî niteliğini belirleyen asli unsur gibi sunmak, fıkıh ilminin en temel kaidelerini hiçe saymaktır. Zira İslam hukukunda “hüküm”, kişinin iddiasıyla değil, fiili uygulamasıyla değerlendirilir. Gazan’ın şeriatı değil Cengiz Yasası'nı yürütmesi; Müslüman şehirleri yakması; masum Müslümanları öldüren ordusunu himaye etmesi, onun yönettiği yapının zâhiren İslam, hükümdarlık bakımından ise gayrimeşru olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Buna rağmen Şimşirgil, bu en temel ayrımı bilmezden gelerek “İbn Teymiyye Müslümanlara saldırdı” gibi ilmî değeri olmayan bir iddiayı dillendirmekte ve tarihi bilinçli olarak tersyüz etmektedir. Oysa dört mezhebin usul âlimleri, Allah’ın hükmünün üzerine başka bir hükmü koyan yönetimi daima küfr-i bi’l-hüküm kapsamında değerlendirmiştir. İbn Teymiyye’nin tutumu, tek bir şahsa karşı değil, Allah’ın şeriatını iptal eden bir kanun düzenine karşıdır. Nitekim bu noktada tereddüt eden ulemâya dahi karşı çıkmış, “zâhirî iman iddiası zulmü meşru kılamaz” diyerek meseleyi derin bir fıkhî tutarlılıkla temellendirmiştir.
Şimşirgil’in “Moğollar Müslüman olmuştu, savaş niye?” sorusu, hem şer‘î hükmü hem de tarihî realiteyi eksik okumaktan ibarettir. Gazan'ın ordusu Müslüman beldesine saldırmış, İslam şehirlerini yağmalamıştır. Bunu görmezden gelip “ama kelime-i şehadet getirmişti” demek, fıkhın değil ham bir duygusallığın sonucudur. İbn Teymiyye’nin fetvaları ise duygusallığa değil, nass ve kıyasa dayanır. Mardin fetvası, karmaşık siyasi yapıların nasıl ele alınacağını gösteren üstün bir fıkhî içtihattır; Şimşirgil’in yazısında ise bu incelikten eser yoktur. O, meseleyi indirgemeci bir yaklaşımla basitleştirip, sahte bir karşıtlık üretmekte; İbn Teymiyye’yi fitneci, İlhanlı saldırılarını ise meşrulaştıran bir çizgiye kaymaktadır.
Bu nedenle Şimşirgil’in söz konusu yazısı, ilmî bir tenkidi değil; tarihsel malzemeyi ideolojik bir dille zorlayan, şeriatsız hükmü meşrulaştırmaya çalışan bir metindir. İbn Teymiyye’nin tavrı ise hem fıkıhta hem tarihte tutarlıdır: Şeriatla hükmetmeyen, Müslüman kanı döken bir otoriteye karşı durmak farzdır. Bu hükmü tersine çevirmeye çalışan her yaklaşım, ister tarihçinin kaleminden çıksın ister siyasetçinin ağzından, hakikati değil, zaafı temsil eder.
İbni Teymiye ve tarihi çarpıtmak! – Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil Şahsın yazısı.
Bu metni hazırlanırken şu kaynaklardan yararlanılmıştır:
— İbn Teymiyye, Mecmūʿu’l-Fetāwā, c.28, s.531-532
— İbn Teymiyye, el-Fetāwā el-Kübrā, c.3, s.13-17
— Henri Laoust, Essai sur les doctrines sociales et politiques de Taki-d-Din Ahmad b. Taimiya (1939)
— Selim Yıldırım, “İbn Teymiyye’nin Moğollara Karşı Mücadelesi ve Hukuki Temelleri”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sy.38, 2017.
İbn Teymiyye’yi Moğollara karşı durduğu için suçlayanların problemi tarih bilmeleri değil, en temel fıkıh hükümlerini dahi anlayamayacak kadar zihinsel bir bulanıklığa sürüklenmiş olmalarıdır. Gazan Han’ın şahsî iman iddiasını “dokunulmazlık zırhı” sananlar, İslam hukukunun en açık hükümlerini çiğneyip bir yöneticinin şeriat yerine örfî kanunla hükmetmesinin küfr-i bi’l-hükm olduğunu görmezden gelirken aslında Moğol zulmünü tevil ederek ona dini meşruiyet sağlamaya çalışmaktadır. İlhanlı orduları Şam’ı yakıp yıktığında, Müslümanları katlettiğinde ve Cengiz Yasası'nı yürüttüğünde susup oturmak mı gerekirdi? Bu soruya “evet” cevabını verebilmek için ya hiçbir fıkıh kitabı açmamış olmak ya da siyasî taassubu din zannetmek gerekir.
İbn Teymiyye’nin tavrını iç savaş kışkırtıcılığı gibi göstermek, tarihi tersinden okumaktır; çünkü bağye karşı kıyam, ümmetin icma ettiği bir görevdir, fitne değil. Mardin fetvasını bile anlamayanların meseleyi değerlendirmeye kalkması tam bir cehalet gösterisidir; fetva açıkça beldenin karmaşık statüsünü ortaya koyar, fakat Müslümana saldıran güçlere karşı savaşmanın farz olduğunu bildirir. Buna rağmen bazı kalemler, İbn Teymiyye’yi küçümseyerek kendi dar mezhepçi okumalarını hakikat diye satmaya çalışmakta, şeriatsız hükmü meşrulaştırmanın günahını onun üzerine yıkmaya yeltenmektedir. Bu seviyesiz tavır, ilmin değil korkaklığın ürünüdür; çünkü Moğol zulmünü “Müslüman devlete karşı savaş” diye sunmak, tarihe ihanet olduğu gibi ümmetin hukukunu da ayaklar altına almaktır.
İbn Teymiyye’nin yaptığı şey, sahte İslam iddialarının arkasına gizlenen siyasi zulmü deşifre etmek ve şeriatin otoritesini korumaktır. Onu suçlayanların rahatsızlığı ise hakikatin sertliğinden değil, şeriatsız hükmün kendi içlerindeki gizli sempatilerinden doğmaktadır; çünkü şeriatın hâkimiyetini savunan bir âlimden değil, Cengiz yasasına göz kırpan bir dindarlık anlayışından yanadırlar. Gerçek problem budur.
Ahmet Şimşirgil’in Moğol meselesine dair yaptığı değerlendirmelerde göze çarpan temel sorun, tarihî vakıayı hukukî mahiyetiyle ele almak yerine, yüzeysel bir kronoloji okumasını mutlaklaştırarak meseleyi sloganik bir çarpıtmaya indirgemesidir. Gazan Han’ın Müslüman oluşunu, devletin İslâmî niteliğini belirleyen asli unsur gibi sunmak, fıkıh ilminin en temel kaidelerini hiçe saymaktır. Zira İslam hukukunda “hüküm”, kişinin iddiasıyla değil, fiili uygulamasıyla değerlendirilir. Gazan’ın şeriatı değil Cengiz Yasası'nı yürütmesi; Müslüman şehirleri yakması; masum Müslümanları öldüren ordusunu himaye etmesi, onun yönettiği yapının zâhiren İslam, hükümdarlık bakımından ise gayrimeşru olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Buna rağmen Şimşirgil, bu en temel ayrımı bilmezden gelerek “İbn Teymiyye Müslümanlara saldırdı” gibi ilmî değeri olmayan bir iddiayı dillendirmekte ve tarihi bilinçli olarak tersyüz etmektedir. Oysa dört mezhebin usul âlimleri, Allah’ın hükmünün üzerine başka bir hükmü koyan yönetimi daima küfr-i bi’l-hüküm kapsamında değerlendirmiştir. İbn Teymiyye’nin tutumu, tek bir şahsa karşı değil, Allah’ın şeriatını iptal eden bir kanun düzenine karşıdır. Nitekim bu noktada tereddüt eden ulemâya dahi karşı çıkmış, “zâhirî iman iddiası zulmü meşru kılamaz” diyerek meseleyi derin bir fıkhî tutarlılıkla temellendirmiştir.
Şimşirgil’in “Moğollar Müslüman olmuştu, savaş niye?” sorusu, hem şer‘î hükmü hem de tarihî realiteyi eksik okumaktan ibarettir. Gazan'ın ordusu Müslüman beldesine saldırmış, İslam şehirlerini yağmalamıştır. Bunu görmezden gelip “ama kelime-i şehadet getirmişti” demek, fıkhın değil ham bir duygusallığın sonucudur. İbn Teymiyye’nin fetvaları ise duygusallığa değil, nass ve kıyasa dayanır. Mardin fetvası, karmaşık siyasi yapıların nasıl ele alınacağını gösteren üstün bir fıkhî içtihattır; Şimşirgil’in yazısında ise bu incelikten eser yoktur. O, meseleyi indirgemeci bir yaklaşımla basitleştirip, sahte bir karşıtlık üretmekte; İbn Teymiyye’yi fitneci, İlhanlı saldırılarını ise meşrulaştıran bir çizgiye kaymaktadır.
Bu nedenle Şimşirgil’in söz konusu yazısı, ilmî bir tenkidi değil; tarihsel malzemeyi ideolojik bir dille zorlayan, şeriatsız hükmü meşrulaştırmaya çalışan bir metindir. İbn Teymiyye’nin tavrı ise hem fıkıhta hem tarihte tutarlıdır: Şeriatla hükmetmeyen, Müslüman kanı döken bir otoriteye karşı durmak farzdır. Bu hükmü tersine çevirmeye çalışan her yaklaşım, ister tarihçinin kaleminden çıksın ister siyasetçinin ağzından, hakikati değil, zaafı temsil eder.

