Makale Müslümanı Mu'min Yapmak

أهل الحديث Çevrimdışı

أهل الحديث

لا لله الا الله
İslam-TR Üyesi
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ​
Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah'a; salât ve selâm Rasûlüne, ehline, ashabına ve kıyamete kadar onların yolundan gitmiş ve gidecek olanlaradır.
Uzun zaman oldu doğru düzgün bir şeyler yazmayalı. Ama artık bir şeyler yazmanın vakti geldi diye düşündüm. Çünkü insan unutmaya ve alışmaya, normalleştirmeye o kadar açık bir varlık ki, "Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mu'minlere fayda verir." (Zâriyat 55) düsturunu elden bırakmamak lazım. Bu arada evet, ayette "hatırlatmak ve öğüt vermenin" mu'minlere fayda vereceğini söylüyor. Hani başlıkta "Müslümanı Mu'min Yapmak" yazdım ya, o yüzden dikkat çekmek istedim.

Dünyada en zor şeylerden birisi sıfırı bir yapmaktır. Bizler Rabbimizin bize bahşettiği hidayet nimeti ile biiznillah ki sıfırı bir yaptık. Ama bu yeterli mi?

Hidayeti bulduğumuzu söylüyoruz. Namazı, haccı, orucu, zekatı gücümüz nispetinde yerine getiriyoruz, öyle yaptığımızı söylüyoruz. Sonra da oturup kendi durumumuzu sorguluyoruz. Her şeyi doğru yapıyorsak o zaman bu imanî, dinî, ilmî, iktisadî, sosyal ve askerî sıkıntıların sebebi nedir?

Neden izzetli değiliz, neden istekli değiliz, neden çabalamıyoruz, neden zorlaştırıyoruz? Allah bu dini bizim için kolaylaştırmışken bizim kendimize zorlaştırdığımız nedir?

Mus'âb b. Umeyr ev ev dolaşıp İslâm'ı her yere yaymaya bu kadar istekliyken, Bilal vücudunu kızartan taşların altında imanını savunurken, Sumeyye ile Yasir kendi nefislerini feda etmeye bu kadar istekliyken bizim kendimize zorlaştırdığımız şey nedir?

"Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti;
din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim'in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur'an'da) size «müslümanlar» adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır!" (Hac Suresi 78)

Burada Rabbimiz bize hitap ediyor ve yapmamız gereken şeyler hususunda bize emrini buyuruyor. Başka bir ayette ise şöyle buyuruyor Rabbimiz:

"Bedevîler «İman ettik» dediler.
De ki: Siz iman etmediniz, ama «Boyun eğdik» deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (Hucurat 14)

Demek ki asıl kilit nokta burada. Müslüman olmakla Rabbimize teslim olduğumuzu, boyun eğdiğimizi zaten kabul ediyoruz. Ama sadece bunu yapmak demek imanın kalbe yerleşmesi demek değil o zaman. Çünkü eğer öyle olsaydı;

"Çünkü Allah mu'minlerle beraberdir." (Enfâl 19)

Bugün Rabbimizin yardımı, izzeti, gücü ve kuvveti bizimle beraber olurdu. Ama biz bugün eksikliğin ne olduğunu en ilimlimizden, en avâmımıza kadar az buçuk teşhis edip fikir yürütmemize rağmen yapmamız gereken en ufacık şeyleri bile yapmadığımız için bu tür imtihan ve musibetlerle sınanıyoruz. Bizden öncekilerin keler deliğine girdiği gibi pek azımız müstesna, eski kavimlerin düştükleri hataya veya bir benzerine düşüyoruz.

Yoksa Allah bize zaferi, gâlibiyeti, hâkimiyeti vaâd etmemiş mi?

"Allah, mu'minleri (şu) bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır." (Âl-i İmrân 179)

"Artık Allah kıyamet gününde aranızda hükmedecektir ve kâfirler için mu'minler aleyhine asla bir yol vermeyecektir." (Nisâ 141)

"Mu'minlere yardım etmek (kesinlikle, mutlaka, şüphesiz şekilde) üzerimize bir haktır." (Rum 47)

Her geçen günün öncesinden daha şerli olduğu, her geçen tâğut ve kâfirin öncesinden daha aşağılık ve necis olduğu, ağır bir merhaleye doğru sürükleniyoruz. Zulmü duyurmak dışında bir şeyin yapılmadığı, kalplere dünyalık şeylerin girdiği ve imanın henüz girmediği bir merhaledeyiz. Allah subhânehû we teâlâ diyor ki: "İman henüz kalplerinize sinmedi."

Neden sinmedi? İman haftadan haftaya bir derneğe veya cemaâte gitmekle veya kitabın kapağını açıp 3 saat kitap okumakla mı siniyormuş? Bilal taşın altında ezilirken ilimden hangi paya sahipti?

Demek ki imanın kalbe sinmesi demek, çok daha başka bir olay. Nusuk (zühd ve ibâdete bağlılık) ile kişinin gizli ve açık tüm hâllerine dikkat ve özen göstermesi ve kalbinden Allah dışında her şeyi çıkarmasıdır. Ebu Suleyman ed-Dârânî'ye: Kendisiyle Allah'a en çok yakınlaşılacak şey sorulunca ağladı ve: "O'na en çok yaklaştıran şey, senin kalbine baktığında senin dünya ve âhirette O'ndan başka bir şey istemediğini görmesidir." dedi.
Sehl b. Abdullah dedi ki: "Allah her vakit kullarının kalplerine bakar ve hangi kalpte kendinden başkasını görürse ona iblisi musallat eder."
Ve yine şöyle dedi: "Kim Allah'ı kendisine yakın görürse/kılarsa, onun kalbinde Allah'tan başka her şey uzaklaşır. Kim Allah'ın razı olduğu şeyleri isterse Allah da onu razı eder." Ve kim de kalbini Allah'a teslim ederse, onun bütün kalan uzuvlarını korumayı Allah üstlenir. Allah'tan başkasında sükûnet bulan bir kalbin yakînin (sarsılmaz bir imanın) kokusunu alması ona haramdır. Ve içinde Allah'ın sevmediği bir şey olan kalbe de, nûr girmesi haramdır."

Muslim el-Havvâs şöyle dedi: "Siz O'nu terk ettiniz ve birbirinize yöneldiniz. Eğer O'na yönelmiş olsaydınız (sizi ıslah edip O'na bağlayan) büyük şeyler görürdünüz." (İbnu'l-Kayyım, Ravdatu'l-Muhibbîn, 437, 438)

Bu söylenenlerin muhattabı kâfirler, muşrikler değil. Bizzat müslümanların ta kendisidir. Çünkü bugün müslümanların kalbine vehn girmiş bulunmaktadır. Onlar selin sürüdüğü şeyler gibi çok ama etkisiz kalmışlardır. Allah onları darlık ve fakirlikle sınadığı zaman çareyi Allah'a yönelmekte değil de, gece 3'lere kadar düşünmekle, iş aramakla, fazla mesai yapmakta ararlar. Allah onları sağlıkla sınadığı zaman çareyi insanlardan yardım dilemekte ararlar. Allah onları bazen de kâfirlerin üzerlerine gelmesi, türlü iftira ve belalarla yıldırmaya çalışması, onları hapsetmesi, öldürmesi, kadınları ve çocuklarını küçük düşürmeye çalışmasıyla sınar. Allah onlardan güçlerinin yetmeyeceği kadar büyük şeyler istemez ama ona rağmen müslümanlar ellerinden gelen ufacık şeyleri dahi yapmazlar. İlmi yaymazlar, iyiliği emretmezler, kötülükten sakındırmazlar. Allah'a hakkıyla duâ etmezler. Oysa Allah kurtuluşun anahtarını bunda kılmıştır.

"Onlar, başka değil, sırf «Rabbimiz Allah'tır» dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir." (Hac 40)

Bu ayeti tekrar, tekrar okuyalım. Sırf "Rabbimiz Allah" dediği için haksız yere yurtlarından, evlerinden çıkarılmış kimseler varmış. Burası dikkat edeceğimiz ilk kısım çünkü sınandığımız musibeti anlatıyor. Ve ayetin son kısmı ise "Allah kendisine yardım edene muhakkak ki yardım eder" diyor. Yani tekidli bir şekilde şüphesiz, kuşkusuz, muhakkak bir surette Allah kendisine yardım edene yardım eder. Kendisine adım atana, adım atar.

Firavun: Benden başkasını ilah edinirsen, andolsun ki seni zindanlıklardan ederim! dedi. (Şu'arâ 29)

Sırf tek olan, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah'ı ilâh kabul ettikleri için yeryüzü ilâhlığına soyulmuş o aciz, azgın tâğutlar tarafından zindana atılan insanlar varmış. Bu ayet Musa aleyhisselam firavuna daveti götürdüğü zaman firavunun dediğini bize aktarıyor. Peki bu ayetin biraz öncesine gidelim, Musa aleyhisselam diyor ki:

"Onların bana isnad ettikleri bir suç da var. Bundan ötürü beni öldürmelerinden korkuyorum." (Şu'arâ 14)

Korku sonuçta kalbin bir fiilidir ve burada Allah'ın nebisi bile bundan mahrum bırakılmamış, istisna edilmemiştir. Şimdi buraya kadar her şey normal. Buraya kadar ki kısmı zannediyorum ki kimse yerine getirmekte tereddüt göstermiyordur. Ama çoğu zaman kalpte olan korkuyu, hevâyı, kötü ve faydasız, boş arzuları atma konusunda gâfil kalıyoruz. Musa aleyhisselam'ın kalbinden o korkuyu atması için ne olmuş, devam edelim:

"Allah buyurdu: Hayır (seni asla öldüremezler)! İkiniz mucizelerimizle gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz."(Şu'arâ 15)

Sözlerin en doğrusu, en kuşkusuzu, en hak olanı şüphesiz ki Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın sözüdür ve Allah burada kesin ve su götürmez olan vaadini söylemiştir ve boş olan korku yerine kendi korkusunu koymuştur. "Hayır ben dilemedikçe seni asla öldüremezler, sana zarar veremezler..."
Allah, Musa'ya vahyettiğini bizim nebimiz Muhammed sallallahu âleyhi we sellem aracılığı ile bizlere de vahyetmemiş mi?

"İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun." (Âl-i İmrân Suresi 175)

Bâtıl olan şeylerin bâtıl korkularını silmemiz gerektiğini ve yerine hak olan Allah korkusunu bize emretmiştir. Öyleyse neden korkup çekinelim? Biz Rabbimize yürüdüğümüz zaman O, bize koşarak geleceğini buyurmuş. Öyleyse neden geri duralım?

“Kulum bana bir karış yaklaştığı zaman, ben ona bir arşın yaklaşırım; o bana bir arşın yaklaşınca ben ona bir kulaç yaklaşırım; o bana yürüyerek geldiği zaman, ben ona koşarak varırım.” Buhârî, Tevhîd 50. Ayrıca bk. Müslim, Zikir 2, 3, 20-22, Tevbe 1; Tirmizî, Daavât 131; İbni Mâce, Edeb 58

Bu ayetleri belki sayısız defa okuduk ama hiç üzerine düşündük mü, amele geçirdik mi?

"İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan bir çoğu yoldan çıkmış kimselerdir." (Hadîd Suresi 16)

Bakın yine buraya dikkatinizi çekiyorum. Ayette müslümanların demiyor. İman edenlerin yani mu'minlerin diyor. Allah'ı anma ve Kur'ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Bu buyruk mu'minlerin ilahi öğütleri ve şer'î hükümleri her zaman için hatırda bulundurup bu konuda nefislerini hesaba çekmeye ve bu konuda olanca gayretlerini harcamaya yönlendiren bir teşviktir.

"Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar." Yani Allah'ın, kalbin hakka karşı yumuşayıp tam anlamıyla O'na bağlanmayı gerektiren kitabı üzerlerine indirdiği, sonra da bu hâli sürdüremeyerek onda sebât etmeyen kimseler gibi olmasınlar. Çünkü bunlar, üzerinden geçen zaman ve uzayan gâfletleri devam edince imanları sarsıldı ve yakînleri yok olup gitti. Bu yüzden kalpleri katılaştı, Allah'a, dinine, kelamına karşı duyarsızlaştılar, gözleri yaşarmaz hâle geldi.

Farkettiniz mi? Hepsi kalp ile ilgili. Biz yazılarımızda genelde ilim veyahut da ilim ile iman bağlamı üzerinde duruyoruz ama imanı yalnız olarak ele almamıştık. İlim elbette imanın artmasına vesiledir, en büyük sebeptir. Ama demek ki imanın gelmesi yalnız ilim ile mümkün olan bir şey değildir. Eğer öyle olsaydı sahabeden henüz hiçbir ilmi olmamasına rağmen imanı için canından vazgeçmiş onlarca örnek görmememiz gerekirdi. O zaman Rabbimiz iman sahibi mu'minleri hangi vasıflara, hangi sıfatlarla tanımlamış ona bakalım;


"Mu'minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek mu'minlerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır." (Enfâl Suresi 2-4)


"Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler; Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler; Onlar ki, zekâtı verirler; Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler; Ve onlar ki, namazlarına devam ederler." (Mu’minûn Suresi 1-9)


Rahmân'ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, "selâm!" der (geçer)ler. Onlar, Rabblerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir. Onlar, şöyle diyenlerdir: "Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir helâktir! "Şüphesiz, ne kötü bir durak ve ne kötü bir konaktır orası." Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır. Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah'ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar. Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve horlanmış olarak orada ebedî kalır. Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Kim de tövbe eder ve salih amel işlerse işte o, Allah'a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner. Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir. Onlar, kendilerine Rabblerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler. Onlar, "Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah'a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle" diyenlerdir. (Furkan 63-74)


(Bu alışverişi yapanlar), tevbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele! (Tevbe 112)


"Geceleri pek az uyurlardı. Seherlerde bağışlama dilerlerdi. Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır." (Zâriyat 17-19)
"Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, (Allah’tan) saygıyla korkan erkekler ve (Allah’tan) saygıyla korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır." (Ahzâb 35)


"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir." (Maide 54)


"Mu'minler ancak Allah'a ve Rasûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır." (Hucurat 15)


"Sabreden, dosdoğru olan, huzurda boyun büken, hayra harcayan ve seher vaktinde Allah'tan bağış dileyenler (içindir)." (Âl-i İmrân 17)


"İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!" (Bakara 177)


İşte bu ve daha pek çok ayette ve hadiste bize hakiki bir mu'min, muttakî bir kul nasıl olur, vasıflarını ve sıfatlarını bize açıklamıştır. Hani dedim ya, din aslında kolay ama zorlaştıran bizleriz diye. Basit değil ama kolay. Bugün müslümanın yapması gereken tek şey, gücü nispetince bunları yerine getirmeye çalışması ama daha da önemlisi tüm bunları yaparken kalbini temiz tutmasıdır.

İbnu'l-Kayyım, ed-Dâu ve'd-Devâ isimli kitabında der ki:
"Allah'a doğru yolculuk edenler, şunda ittifak etmişlerdir: Kalpler, Rabblerine ulaşmadıkça temenni ettiklerine ulaşamazlar. Rabblerine ulaşmaları için ise, sağlıklı ve selîm (kötülükten arınmış) olmaları gerekir. Sağlıklı ve selîm olmaları için ise, hastalıklarının değişip şifaya dönüşmesi gerekir. Bu dönüşüm ise ancak kalplerin hevâsına/arzularına karşı gelmesiyle mümkün olur. Çünkü kalbin arzuları, kalbin hastalıklarıdır. Kalbin şifası ise onun arzularına karşı gelmektir."
Kul bunu yaptıkça Allah ona hayrın yollarını kolaylaştırır. Kul Allah'ın önünde ne kadar eğilirse, Allah da yarattıkları arasında kulunu o kadar yüceltir.


O hâlde ey müslümanlar, iddianızı yerine getirin. Zirâ Allah yolunda mücadele etmeyen, amele geçmeyen, hassasiyet göstermeyen, cihad etmeyen, ne kadar çok sevse de Allah'ın dinini en üstün kılma yolunda azmetmeyen, Rasûlünün menhecini, yolunu, sunnetini mutlak yol kılmayı hedefine koymayan bir fert, âkidesini yalnızca bir iddia üzere yaşar. Ve iddia üzere olan biri, İslâm'a ne kazandırabilir ki? Fertler İslâm'a bir şey kazandırmazsa İslâm evlerden, mahallelerden, toplumlardan, topraklardan sıyrılıp gider, sadece ismi kalır. Mucerred sevgi, amel olmadan İslâm'ı yüceltemez, imanı kalplere sindiremez. Halbuki bu sorumluluk Allah'ın yarattığı ve kendisini üstün kıldığı her nefsin sorumluluğudur. "Sonra da, nasıl davranacağınızı görmemiz için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık" (Yunus 14)

Her ne kadar Allah ve Rasûlünü sevmek, ona itaat etmek, tasdik etmek işin başı olsa da, Rasûlü sevmek ve ona ittibâ etmek ve bunlar uğrunda verilmesi gereken bir mücadele, işin olmazsa olmazıdır. Bu şecaât, rûhtan uzaklaşırsa, rûh da İslâm'dan ve imandan uzaklaşır. İman kalpten uzaklaşırsa kalp dunyevîleşir. Dünyalıklar gözüne sevimli gelmeye başlar. İslâm bugün kalplerine iman yerleşmiş mu'min olan, Allah yolunda canından, malından, sevdiğinden vazgeçmeyi göze alan izzetli ve aziz bir nesli beklemektedir. Ama tüm işin başı, kalpteki pislikler ile mücadeledir ki kalpten pislikler çıktığı zaman, kalp dünyalıklardan ve boş şeylerden arındığı zaman umulur ki Allah o kalbe imanı sindirir. Bunun anahtarı da Allah ve Rasûlüne itaat etmektir. Kim dosdoğru şekilde tâğutlardan teberrî eder, Vahhidu'l-Kahhâr olan Allah subhânehû we teâlâ'yı dosdoğru şekilde tevhîd ile birlerse, Kur'ân ve Sunneti hayatının merkezine koyarsa, bâtıl ve bid'âte karşı buğzunu sürdürürse umulur ki o kişi doğru yolu bulur.

"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez." (Tevbe 24)


Elhamdulillahi Rabbil Âlemin...
أهل الحديث
15 Recep 1447
(04/01/2026)
​
 
I Çevrimdışı

ibnkayyimelcevziyye

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Selamün aleyküm, Allah razı olsun çok güzel bir yazı olmuş, yazıdan çıkardığım anlam; imanı sadece dil ve kalp ile kabul etmek değil, aynı zamanda her türlü zorluğa ve sıkıntıya rağmen, Allah rızası için her türlü nefsani şeyden vazgeçip ameller ile tasdik etmek.
Benim anladığım buydu.
 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt