Sapkınlığın Zirvesi
Şeyhin yanındaki bir anın, Allah’a 150 sene halis ibadetten daha efdal olduğu iddiasının değerlendirilmesi.
İslam’ın özü, bireyi kulun kulu olmaktan kurtarıp yalnızca mutlak olanın karşısında özgürleştirmekken; bugün karşımıza çıkan manzara, zihinlerin bir şahsın suretinde hapsedildiği karanlık bir dehlizi andırmaktadır. Bir insanın yüzüne bakmayı veya onun gölgesinde bir an durmayı, asırlık ihlaslı ibadetlerden daha üstün gören zihniyet, yalnızca dinin aslına değil, insanın izzetine ve yaratıcının adaletine de savaş açmıştır.
Bir insanın yanında durmanın verdiği hazzı veya bağlılığı, bilinçli bir iradeyle yıllarca sürdürülen kulluktan üstün tutmak, ahlaki sorumluluğu ve emeği çöpe atmaktır. Eğer bir "an", koca bir ömrün salih amelinden daha kıymetliyse; orada ne adaletten ne de hikmetten bahsedilebilir. Bu anlayış, insanı düşüncenin aydınlığından koparıp, bir şahsın karizması etrafında dönen iradesiz bir nesneye dönüştürmektedir. "Sağa sola bakmanın caiz görülmediği" bu ortamlar, maneviyat durağı değil, kolektif bir hipnoz merkezidir.
Yaratıcı ile yaratılan arasındaki mesafeyi bulandıran bu söylem, tevhidin en saf halini bulandırmaktadır. Hiçbir fani, hiçbir veli veya önder; ne kadar yetkin olursa olsun, Allah’a giden yolda bir baraj veya kestirme yol olarak konumlandırılamaz. İbadetin niteliğini ve niceliğini belirleyen tek otorite Allah iken, bir kulun mevcudiyetine asırlık sevaplar biçmek, o kulu Allah’ın sıfatlarıyla donatmaya çalışmaktır. Bu, sevgi kılıfı altına gizlenmiş bir uluhiyet ortaklığıdır.
Allah, zerre miktar iyiliğin karşılığını vereceğini vaat ederken; bir grubun kendi liderine duyduğu tutkuyu kutsallaştırıp, bunu 150 yıllık secdeden üstün tutması hangi kitaba sığar? Bu söylem, İslam’ın disiplinli, emektar ve ahlak merkezli ibadet anlayışını laçkalaştırmakta; dini, "doğru adamın elini tutma" kolaycılığına indirgemektedir. Bir anlık "huzur" ile koca bir ömrün ihlasını değişenler, aslında dini bir ticaret metaına ve kişisel bir sığınağa dönüştürmüşlerdir.
İnsanı bir beşere kul eden, aklı devre dışı bırakan ve ibadetleri şahısların gölgesinde eriten bu anlayış, İslam’ın ne saf tevhid anlayışıyla ne de sarsılmaz adalet ilkesiyle bağdaşır. Din, birilerinin yüzünde kaybolmak için değil, tek olanın huzurunda ayağa kalkmak ve dünyayı o bilinçle inşa etmek için vardır. Şahısların gölgesinde sevap arayanlar, güneşin bizzat kendisini inkar etmektedirler.
Şeyhin yanındaki bir anın, Allah’a 150 sene halis ibadetten daha efdal olduğu iddiasının değerlendirilmesi.
İslam’ın özü, bireyi kulun kulu olmaktan kurtarıp yalnızca mutlak olanın karşısında özgürleştirmekken; bugün karşımıza çıkan manzara, zihinlerin bir şahsın suretinde hapsedildiği karanlık bir dehlizi andırmaktadır. Bir insanın yüzüne bakmayı veya onun gölgesinde bir an durmayı, asırlık ihlaslı ibadetlerden daha üstün gören zihniyet, yalnızca dinin aslına değil, insanın izzetine ve yaratıcının adaletine de savaş açmıştır.
Bir insanın yanında durmanın verdiği hazzı veya bağlılığı, bilinçli bir iradeyle yıllarca sürdürülen kulluktan üstün tutmak, ahlaki sorumluluğu ve emeği çöpe atmaktır. Eğer bir "an", koca bir ömrün salih amelinden daha kıymetliyse; orada ne adaletten ne de hikmetten bahsedilebilir. Bu anlayış, insanı düşüncenin aydınlığından koparıp, bir şahsın karizması etrafında dönen iradesiz bir nesneye dönüştürmektedir. "Sağa sola bakmanın caiz görülmediği" bu ortamlar, maneviyat durağı değil, kolektif bir hipnoz merkezidir.
Yaratıcı ile yaratılan arasındaki mesafeyi bulandıran bu söylem, tevhidin en saf halini bulandırmaktadır. Hiçbir fani, hiçbir veli veya önder; ne kadar yetkin olursa olsun, Allah’a giden yolda bir baraj veya kestirme yol olarak konumlandırılamaz. İbadetin niteliğini ve niceliğini belirleyen tek otorite Allah iken, bir kulun mevcudiyetine asırlık sevaplar biçmek, o kulu Allah’ın sıfatlarıyla donatmaya çalışmaktır. Bu, sevgi kılıfı altına gizlenmiş bir uluhiyet ortaklığıdır.
Allah, zerre miktar iyiliğin karşılığını vereceğini vaat ederken; bir grubun kendi liderine duyduğu tutkuyu kutsallaştırıp, bunu 150 yıllık secdeden üstün tutması hangi kitaba sığar? Bu söylem, İslam’ın disiplinli, emektar ve ahlak merkezli ibadet anlayışını laçkalaştırmakta; dini, "doğru adamın elini tutma" kolaycılığına indirgemektedir. Bir anlık "huzur" ile koca bir ömrün ihlasını değişenler, aslında dini bir ticaret metaına ve kişisel bir sığınağa dönüştürmüşlerdir.
İnsanı bir beşere kul eden, aklı devre dışı bırakan ve ibadetleri şahısların gölgesinde eriten bu anlayış, İslam’ın ne saf tevhid anlayışıyla ne de sarsılmaz adalet ilkesiyle bağdaşır. Din, birilerinin yüzünde kaybolmak için değil, tek olanın huzurunda ayağa kalkmak ve dünyayı o bilinçle inşa etmek için vardır. Şahısların gölgesinde sevap arayanlar, güneşin bizzat kendisini inkar etmektedirler.
