Makale Şeyh Ebu Hubeyb Es-Sudani ile Röportaj

Ercüment Akıncı

Üye
İslam-TR Üyesi
Üye

Bu yazı Şeyh Ebu Hubeyb es-Sudani'nin Inspire dergisinde yayınlanan röportajının Türkçe'ye tercüme edilmesiyle hazırlanmıştır.

24958

Şeyh Ebu Hubeyb Es-Sudani ile Röportaj
Inspire: Değerli Şeyhimiz, okuyucularımıza kendinizi tanıtır mısınız?
Şeyh Hubeyb: Adım İbrahim Ahmed Mahmud El-Kûsi. 1960 yılında Hartum’un kuzeyindeki Etbara köyünde dünyaya geldim. Evliyim ve dört kız babasıyım.

Inspire: Cihad yoluna ilk ne zaman girdiniz?
Şeyh Hubeyb:
1988 yılının Ekim ayıydı. Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesiyle bu yola koyuldum. Bana yol gösteren Yüce Allah’a hamd olsun. O zamanlar Afganistan’a gitmek için karar almıştım ancak hedefime ulaşmak için neredeyse iki yıl beklemek zorunda kaldım. Afganistan’dan Sudan’a gelen iki El-Kaide’li kardeş ile tanışmamla her şey başladı. Bu kardeşler Sudan’da mâli, idari, ve diğer tür faaliyetler yapmakla görevlendirilmişlerdi. Birlikte zaman geçirdikçe güvenimi kazandılar. Böylece benden Sudan’da kalarak onlara yardım etmemi istediler. Nihayet, 1990 Ağustos’unda isteğimi yerine getirdiler ve Afganistan’a gitmem için bana izin verdiler.

Inspire: Katıldığınız en önemli cepheler ve yolculuğunuzdaki mihenk taşları hangileriydi?
Şeyh Hubeyb:
1990-1991 yılları arasında Afganistan’daki cephelerde bulundum. Daha sonra 1992’nin başlarında Şeyh Usame’nin (Allah ona rahmet etsin), cihadın devam etmesini sağlamak için Sudan’da başlattığı devasa ekonomik yatırımlara katıldım. Üçüncü durağım Ağustos 1995 ila Temmuz 1996 arasında toplamda 11 ay bulunduğum Çeçenistan’dı. Orada Şeyh Fathi Ebu Seyyaf (Allah ona rahmet etsin) liderliğindeki Cemaat İslamiyye’de dört ay geçirdim. Diğer 7 ay Hattab’la (Allah ona rahmet etsin) birlikteydim. Daha sonra tekrar Afganistan’a döndüm ve Sudan’dan sınır dışı edilen Şeyh Usame ile bir araya geldim. 2001 Aralık ayında geri çekilme başlayıncaya kadar orada kaldım. Beşinci durağım aynı ay içinde Afganistan-Pakistan sınırında yakalanmam oldu. Serbest bırakıldığım 2012 Temmuz ayına kadar Guantanamo’da kaldım. Şu an 2014 Aralık ayından beri Yemen’deyim. Allah’tan ayaklarımızı sabit kılmasını ve amellerimizi kabul etmesini diliyorum.

Inspire: Şeyh Usame’ye ne kadar süre eşlik ettiniz?
Şeyh Hubeyb:
Çeçenistan’da geçirdiğim bir yıl dışında, 1992’nin başından Tora Bora’dan çekildiğimiz ve benim yakalandığım 2001 yılına kadar, Allah-u Teala bana Şeyh Usame’ye refakat ve hizmet etmeyi ikram etti.

Inspire: Amerika’yla savaşma fikri ilk ne zaman ortaya çıktı?
Şeyh Hubeyb:
Suud kraliyet ailesinin Kuveyt’i özgürleştirmek için Amerikalılardan yardım istemesi üzerine, Amerika 1991’de iki kutsal mescidin topraklarına ayak bastığı zaman, Şeyh Usame ve etrafındaki cihad alimleri Amerika’ya karşı savaşma üzerine istişarelerde bulundular. Amerika, sözde Kuveyt özgürlüğüne kavuştuktan sonra ülkeyi terkedecekti – en azından Suud ailesi, Amerikan işgalini meşrulaştırmak maksadıyla bazı saygıdeğer alimleri bu şekilde kandırmıştı – Amerikalılar ise Irak’ı kuşatmanın gerekli olduğunu savunarak kalmayı istediler.

Kuşatmayı gerçekleştirmek için uçaklarını Suud’daki askeri üslerinden uçurdular. Ancak Amerika’nın kutsal topraklardaki varlığına karşı çıkan samimi insanlar, gitmeleri için seslerini yükseltti. Şunu belirtmekte fayda var ki, Amerikalılar gelmeden önce, Şeyh Usame, Amerikan müdahelesine alternatif olarak Mücahidleri tek bir çatı altında toplayıp kutsal toprakları savunmak üzere Saddam’a karşı savaşmalarını krala teklif etmişti. Eğer çağrı yapılanlar hayatta olsalardı bizi duyarlardı, ancak onlar bir hayat taşımıyor.

Inspire: Amerika’yı hedef alan ilk operasyonu detaylarıyla anlatabilir misiniz?
Şeyh Hubeyb:
Amerika’yı vuran ilk operasyon, 1993’te Somali’de Mücahidler ile Amerikalılar arasında gerçekleşen şiddetli çatışmaydı. Bu hadise BM kararınca bölgedeki savaşı sona erdirme ve “umut getirme” bahanesiyle ülkeyi işgal ettikleri dönem gerçekleşti. Şunu söylemekte yarar var ki, BM birlikleri gelmeden önce kardeşler, 1992’nin başlarında Somali’ye yerleşmeyi düşünmüşlerdi. Bunun nedenleri arasında bölgenin stratejik konumu ve en başta da işgalcilere karşı savaşma fikri vardı. Bazı kardeşler durumu değerlendirmek ve sahada nüfuz sahibi olan İslami Birlik Hareketi (İttihad İslamiyye) ile iyi ilişkiler geliştirmek üzere bölgeye gönderildi. BM birlikleri gelmeden önce, El-Kaide, Mücahidleri ve İslami Birlik Hareketi’nin gençlerini eğitmek üzere tüm askeri uzmanlarını bölgeye göndermişti bile. Bu uzmanlar onlara nasıl silah kullanacaklarını, şehirlerde nasıl savaşacaklarını ve uzaktan kumandalı patlayıcıları nasıl kontrol edeceklerini öğrettiler. Böylece Somali’deki Mücahidler ve El-Kaide’deki kardeşler Amerikalılarla savaşmak için güçlerini birleştirdiler. Amerika’ya en büyük darbeyi ise, limanda bir Black Hawk helikopterinin, RPG ile vurulması sonucu on sekiz ABD askerinin hayatını kaybettiği saldırı indirdi. Kardeşler bu ve bunun gibi Amerikan konvoylarındaki araçların takip edildiği ve uzaktan patlatıldığı birçok operasyon gerçekleştirdi. Amerikalılar verdikleri ağır kayıplar sonucu geri çekilmeye karar verdiler. Somali’ye girdikten birkaç ay sonra yenilgiye sürüklendiler.


24950
Inspire: Şeyh Usame neden Sudan’a gitme kararı aldı? Bu dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şeyh Hubeyb: Şeyh Usame’nin Sudan’a geçme kararı almasının birçok nedeni var. Allah’ın izni ve Mücahidlerin gayretleriyle, Sovyetler Birliği’nin yenilgisi ve nihayetinde Afganistan’dan çekilmesinden sonra, Mücahidlerin Kabil’i ele geçirmesine ramak kalmıştı. İşte bundan sonra cihada ve Mücahidlere düşman olan Arap ve diğer uluslararası istihbarat birimleri bölgeye yöneldiler. Etkili ve kilit konumdaki cihadi figürleri ortadan kaldırma planları yaptılar. İlk önce Şeyh Abdullah Azzam (Allah ona rahmet etsin) ile başladılar. İki oğlu ile beraber Cuma namazı için mescide gittiği sırada arabasını patlatarak bir suikast gerçekleştirdiler. O sırada Şeyh Usame Suudi Arabistan’daydı. 1989’da Sudan’a yaptığı kısa ziyaretten dolayı yurtdışı yasağı konmuştu. Yaklaşık 2 yıl sonra çıkışına izin verildi ve o da bir daha dönmemek üzere 1991’de Peşaver’e gitti. Birkaç ay kaldıktan sonra Pakistanlı güvenilir bir kaynak, kardeşlere, Şeyh Usame’ye bir suikast düzenleneceği haberini verdi. Böylece kardeşler, hem hayatını korumak hem de Sudan’daki yatırımlarına yakın olması için onu gizlice Sudan’a tahliye etme kararı aldılar. Dahası Pakistan hükümeti Arap Mücahidler üzerindeki baskısını artırmaya başlamıştı. Onları tutukluyor, kimlik ve vatandaşlık belgelerini istiyordu. Çünkü tehlikeyi ve cihadi fikirlerle evlerine dönen Mücahidlerden gelecek tehdidi farketmişti. Bunlara ek olarak bölgede farklı Mücahid grupları arasında fitne ve ayrılık baş göstermeye başlamıştı. Şeyh, aralarını bulmak için elinden geleni yapsada bir sonuç alamamıştı. Bunun yanında birçok tekfirci grup ortaya çıkmış, tekfirciliği yayarak Mücahidlerin kanlarını, mallarını ve ırzlarını helal görür olmuşlardı. Allah’tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur.

Bu nedenler Şeyh Usame ve beraberindekilerin Afganistan’ı terk etmelerine sebep oldu. Kardeşler geride, beş yıl sonra dönünceye kadar faaliyette kalacak olan eğitim kampları dışında hiçbir şey bırakmadı.

Sudan’daki yaşantımızı değerlendirecek olursam, o dönem bir rahatlık ve kolaylık dönemiydi. Sudan hükümeti, İslami eğiliminden dolayı Amerika’nın kendisine ambargo uyguladığı bir dönemde, tüm ihtiyaç sahiplerine, İslam’ın sancağını taşıyanlara ve Amerika’ya düşmanlık eden herkese kapılarını sonuna kadar açmıştı. Dahası Sudan, Somali’deki kardeşlerin faaliyetlerini desteklemek ve lojistik sağlamak için güvenli bir bölgeydi. Ayrıca Sudan, Şeyh Usame’nin planladığı gibi gitseydi büyük ekonomik yatırımlar inşa etmek için mükemmel bir fırsattı. Ancak bazen rüzgar ters taraftan eser.

Inspire: Sudan’da hayat rahat ve kolaysa Şeyh Usame orayı neden terketti?
Şeyh Hubeyb:
Şeyh Usame isteyerek Sudan’ı terk etmedi ancak mevcut koşullar onu gitmeye zorladı. Çıkartılacak dersler ve uyarılarla dolu uzun bir hikayenin sonunda bu gerçekleşti. Önde gelen Mücahidlerden Cemal El-Fadl adında Sudanlı bir kardeş vardı. Şeyh’e karşı sadık ve güvenilir biriydi. Sudan’a döndüğümüzde Şeyh Usame’nin kurduğu ticari şirketlerden birinde finans müdürü olarak bizimle beraber çalışıyordu. Ancak bizimle iş yapan müşterilerden kendisi için komisyon almaya başladı. Bu yolla elde ettiği haksız kazanç ile kendine bir araba, ev ve bir yağ fabrikası satın aldı. Yakalandıktan sonra ise istifa etti ve kendi yoluna gitti. Bir şekilde bankadan iki yüz bin dolar veya daha fazla miktarda kredi almayı başardı. Çok miktarda fıstık satın alarak onları deposunda sakladı. Ancak Allah bu haram paranın yok olmasını diledi. Ürünleri şiddetli bir yağmura yakalanıp yok oldu. Daha sonra Cemal El-Fadl, 1995’in sonlarında Sudan’dan kaçtı. Avare avare gezdi, sığınacak bir yer bulamadı ta ki Amerika’ya gidene kadar. Eritre’deki Amerikan konsolosluğuna giderek eski bir El-Kaide üyesi ve Şeyh Usame’ye çok yakın biri olduğunu söyledi. Amerika’nın Doğu Afrika, Sudan, Somali, Yemen ve diğer bölgelerdeki çıkarlarını baltalayan El-Kaide faaliyetleri hakkında değerli bilgilere sahip olduğunu anlattı. Amerikalılar için O, gökyüzünden avuçlarına düşen bir elmastı. İlk kez El-Kaide’nin ekonomik ve askeri faaliyetlerine ilişkin içeriden bir bilgi elde edeceklerdi. Dahası Cemal El-Fadl, Amerikalılara, Riyad ve Huber patlamalarında Şeyh Usame’nin rolü olduğuna dair ve tanıdığı Mücahidlerle ilgili tonlarca yanlış bilgi verdi. Bu, kardeşlerimizin ve Şeyh Ebu Hacer El-Iraki’nin [1] (Allah onu esaretten kurtarsın) yakalanmasına sebep oldu. Böylece Cemal’i Amerika’ya götürdüler ve tanık koruma programına aldılar.


24951

Elinde bu bilgiler olan Amerikan hükümeti, Şeyh Usame’yi teslim etmesi veya sınır dışı etmesi için Sudan hükümetine baskı kurdu. Sudan, onu teslim etmek yerine sınır dışı etmeyi tercih etti. Her şey Şeyh’in bilgisi dışında gizlice planlanmıştı. Celalabad’daki bazı cihadi liderlerle temas kurduktan sonra onu Afganistan’a göndereceklerdi. Bir gece Şeyh’in kapısını biri çaldı. Gelen Başkan Vekili Ömer Beşir’di. Şeyh’e kendisini sınır dışı etmeleri için üzerlerinde yoğun bir baskı olduğunu anlattı. Afganistan’a yolculuğunu ayarladıklarını, Celalabad’daki cihadi liderler tarafından - Şeyh Yunus Halis (Allah ona rahmet etsin) gibi - misafir olarak ağırlanacağını açıkladı. Şeyh Usame’den bir sonraki gece özel bir jetle ülkeyi terketmek üzere kendisini hazırlamasını istedi. Ancak Allah yolculuğun bir gece daha uzamasını diledi. Hicri 1417 yılının başlangıcına denk geldiği için Suud’dan uçuş izni alma işlemi uzamıştı. Yeni bir aşamaya geçilmişti artık, üstelik Şeyh bunu kendisi planlamamıştı. Bundan solayı sevinçliydi. Her şeyi Allah ayarlamış ve yolu kolaylaştırmıştı. O tarihten itibaren yeni bir başlangıç yapılacaktı: asrın idolü Amerika ile doğrudan yüzleşme.

Inspire: Şeyh Usame Afganistan’a döndüğü zaman, ana hedefleri nelerdi?
Şeyh Hubeyb:
Şeyh Usame’nin Afganistan’a döndükten sonraki ilk hedefi Mücahidleri tek bir kelime altında birleştirme ve Amerika’ya karşı tüm gücümüzle savaşmak için onları ikna etmekti. O biliyordu ki İslam’ın birçok emri vardı ve bunlar arasında en önemli olanlar önceliklendirilmeliydi. Üstelik Mücahidlerin sayısı yağmurlu bir gecedeki koyunlar kadar azdı. Eğer bu az sayıdaki Mücahid de kendi bölgelerindeki mürted rejimlere karşı ayrı ayrı savaşacak olursa, bu boşa giden bir çaba olacaktı. Yılanın başı olan Amerika tamamen yok olmadığı sürece bir İslam Devleti kurulamazdı. Eğer o yok olursa kuyruk, yani desteklediği rejimler de yok olur. Amerika, Filistin’i işgal eden Yahudilere karşı savaşımızda bir duvar gibi önümüzde duruyor. Dahası Yahudileri, askeri, ekonomik ve manevi olarak destekliyor. Irak, Afganistan ve Yemen’deki Müslümanları öldürmek için kutsal topraklardaki üslerinden uçaklarını kaldırıyor. İslam şeriatını uygulamayı deneyen hükümetleri değiştiriyor. Uşaklığını yapan rejim ve hükümetler üzerinden küfür ilkelerini, demokratik değerleri ve laikliği empoze ediyor. Bu nedenle Şeyhimiz niyetini şu meşhur sözünde dile getirdi: “Puta tapanları iki kutsal mescidin topraklarından çıkar.”

Inspire: Neden Arap Yarımadası?
Şeyh Hubeyb:
Arap Yarımadası (Ceziretü’l Arab) Müslümanların diğer topraklarına nazaran özel bir yere sahip. Vahyin başladığı, iki kutsal mescide ev sahipliği yapan ve Peygamberin ﷺ hicret ettiği topraklar… Şeyh’e göre Amerika, Ceziretü’l Arab’ı, Kuveyt’i özgürleştirmek için değil de, bölgeye yerleşmek, kontrol altına almak ve böylece çıkarlarını korumak için işgal etti. Mücahidlerin Afganistan’daki başarısı ve Sovyetler’in geri çekilmesiyle ufukta beliren İslam gerçeği ve yeniden canlanma, onlar için bir tehdit oluşturmaya başlamıştı. Bu hareketin bir işgal olduğunun delili, Kuveyt özgürleştikten sonra Amerika’nın orada kalmaya devam etmesidir. Diğer bir delil ise bölgede çok sayıda askerin, mühimmatın, devasa askeri altyapıların ve hava üslerinin bulunmasıdır. Körfez ülkeleri, Amerika için süt veren bir ineğe benzer. Dünyanın en çok petrol çıkartılan toprakları buralardadır. Dahası süper güç ülkeler arasında rekabet edilen bölgelerin merkezindedir ve Filistin, Afganistan ve Irak’taki çatışma eksenine coğrafi olarak yakındır. Bu nedenle Şeyh Usame, dinimizi, onurumuzu ve hayatımızı bozan düşmanı defetmenin, imandan sonra gelen en önemli vazife olduğuna inanırdı. Arap Yarımadası’nı müşriklerden temizlemek, yapılması gereken bir vazifedir. Nitekim Peygamber’imiz ﷺ de böyle demiştir. [2] Eğer bunu şimdi yapmazsak, sonra hiç yapamayacağız ve unutulacak, tıpkı Filistin unutulduğu gibi. Hiçbir şey yapmayan, sadece oturan, siyasete bel bağlayıp her şeyi olduğu gibi kabul eden bir nesil gelecek. Müşriklerin, Müslümanlara saldırmak ve Irak ve Sudan’da onlarla savaşmak için Arap Yarımadası’nda birliklerini gezdirdiklerini, bu sırada ilk kıblemizi işgal eden İsrail’i askeri ve ekonomik olarak desteklediklerini görmek, tam bir utanç ve zillettir.

Inspire: Şeyh Usame o dönemde Cihadı yeniden canlandırmayı ve hazırlık yapmayı nasıl başardı?
Şeyh Hubeyb:
Daha önce bahsettiğim gibi, Şeyh Usame’nin Sudan’dan çıkması için gerekli olan tüm sebepleri Allah-u Teala yarattı. Afganistan ve onun halkı, Şeyh Usame’nin davası için en iyi ortamdı. Bu, davanın taşıdığı büyük sorumluluk ve sadece kalbi olan adamların dayanabileceği bir şey olmasından kaynaklanıyordu. Allah’ın dinine zafer getirmek için malını ve onurlu halkını feda etmeye, her savaşla yüzleşmeye hazır olan adamlar… Afgan halkı (Allah onlardan razı olsun ve derecelerini yükseltsin) bu büyük sorumluluk için en iyi niteliklere sahipti. Yanıbaşındaki dağlar sarsılıyor da onlar sabit kalıyorlar. Şeyh Yunus Halis (Allah ona rahmet etsin) gibi adamlar… Şeyh Usame’nin iadesini isteyen eski Suudi istihbarat şefine: “Biz Afganlar, eğer kutsal topraklardaki bir köpek bizden sığınma talep etse, onu korumamız altına alırız. Kendini, malını ve onun için değerli olan her şeyini feda ederek bizimle beraber savaşan Şeyh Usame’yi mi iade edeceğiz.” cevabını vermişti. Emiru’l Mü’minin Molla Muhammed Ömer gibi adamlar… Şeyh Usame’yi teslim etmesi için tehdit ve rüşvetlerle beraber heyet üstüne heyet gelirken O şöyle diyordu: “Allah’a yemin ederim ki, Afganistan’daki her bir taş ateşten yansa, yine de ne Şeyh Usame’yi ne de başka bir Müslümanı kafirlere teslim etmem.” Molla Dadullah gibi adamlar… Bir adam yüzünden Taliban’ın düşmesi hakkında soru soran Aljazeera muhabirine şöyle cevap vermişti: “Allah’a yemin olsun, yüz eyaletimiz olsa ve hepsi birbiri ardına düşse yine de Şeyh Usame’yi teslim etmeyiz.”


249532495424955

İşte Akabe beyatını tam manasıyla kavramış, Rıdvan beyatını anlamış, bu adamlar (Allah hepsinden razı olsun) gibileriyle Allah’ın dini zafer kazanır. Ki Rıdvan beyatı, sadece bir Müslümanın öldürüldüğüne dair söylenti üzerine, 1400 sahabinin bir ağacın altında ölünceye kadar savaşmak üzere Peygamber’e ﷺ biat etmesiyle yapılmıştı.

Bu adamlar gibileriyle ilkeler korunur, uluslar canlanır ve din hüküm sürer. İşte bu nedenle Şeyh Usame, Müslümanlara ve gençlere çok geç olmadan önlem almaları için çağrıda bulundu, sesini yükseltti. Şeyh’in sözleri, insanların kalplerinde ve Ümmetin dürüst ve gayretli her bir bireyinde güçlü bir etkiye sahipti. Onlar da bu binada ve Allah’ın izniyle her tür sinsi tuzağa karşı güçlü bir kaya gibi duran cihad yolunda, bir sütun olarak yerlerini almak için akın ettiler. Nairobi ve Daru’s Selam’daki operasyonlar, Şeyhimizin derslerinde söylediklerinin bir kanıtıydı.

Inspire: Şeyh Usame’nin eğitim kamplarını birçok kez ziyaret ettiğini ve bazı derslerinin orada çekildiğini farkettik. Şeyh’in Mücahidlere verdiği en önemli tavsiye neydi?
Şeyh Hubeyb:
Daha önce bahsettiğim gibi Şeyh’in en çok üzerinde durduğu konu, Amerika’ya karşı savaşta, cihad kelimesi etrafında hak üzere birleşme ve beraber hareket etme idi. Diğer bir konu, Batılı hükümetlere, Müslümanlara yapılan zulme ortak oldukları sürece Mücahidlerden gelecek saldırılara karşı güvende olmayacaklarına dair uyarı niteliğinde mesajlar iletmekti. Şeyh Usame ayrıca Müslümanlara da mesajlar gönderdi. - Allah’ın yardım ettikleri hariç - pek çok kişinin terk edip, arkada kalmayı tercih ettiği cihad görevini yerine getirmede kararlı olmaları gerektiğini söyledi. Şeyh Usame’ye göre Ümmetin içinde bulunduğu bu zillet ve aşağılanma, cihadı terketmelerinin ve saray alimleri tarafından yayılan geride kalma fıkhının bir sonucudur. Bu nedenle Ümmet, çıktığı kapıdan (cihad) tekrar girmedikçe onur ve şerefine kavuşamayacaktır.

Şeyh Usame’nin bu konu ile ilgili yaptığı en dokunaklı konuşma, Ka’b bin Malik ve onunla beraber geride kalan üç sahabe ile ilgili hadisti.

Son olarak Şeyh’in Amerikalıları defetmek için cesaretlendirdiği ve teşvik ettiği en önemli araç şehadet operasyonlarıydı.

Inspire: Yani Şeyh, şehadet operasyonlarını destekliyordu. Peki neden?
Şeyh Hubeyb:
Şeyh Usame (Allah ona rahmet etsin), şehadet operasyonlarının, güçlü bir düşmanı defetmek için en etkili silah olduğuna inanıyordu. Başkalarını kendi boyunduruğuna almak için güce ve araçlara sahip olduğuna inanan bir düşman… Allah’ın izniyle bugün şehadet operasyonları düşmanı dehşete düşürüyor, uykusunu kaçırıyor ve politikalarını tekrar gözden geçirmelerini sağlıyor. Küffarın silahlarına karşı havada, denizde, karada ve hatta yerin altındaki tünellerde kullanılabilen dengeleyici bir güç. Gerçek şu ki, bu operasyonlara şahit oldular ve olmaya da devam edecekler. Halid bin Valid bir savaşta düşmanı işaret ederek şöyle dediğinde doğru söylemişti: “Allah’a yemin olsun ki, gökyüzüne çıksanız dahi Allah bizi size ulaştırır.” Allah-u Teala şöyle buyuruyo: “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız.” Şeyh (Allah ona rahmet etsin) eğitim kamplarındaki Mücahidlerle her zaman şehadet operasyonu yapma hakkında konuşur ve onları motive ederdi.

Inspire: New York ve Washington gazvesini gerçekleştirenler nasıl seçildi?
Şeyh Hubeyb:
Genelde operasyon yapacak kardeşlerin seçilmesi, kendilerinin şehadet operasyonu yapmayı istemesi ile başlar. Daha sonra askeri tecrübe, fiziksel yeterlilik ve eğitim kamplarında gösterdiği sabır gibi genel hazırlık ve eğitim durumlarına bakılır. Bunlara ek olarak manevi hazırlık durumuna bakılır. Kişinin, operasyon yapılacak yer veya ülkeye giriş yetkileri ve güvenlik gibi birçok farklı koşul ve nitelik de değerlendirilir.

9/11 saldırısını yapan kardeşlere gelince, onlar Şeyh Usame’nin kişisel gözetimi altında özellikle seçilmiş kişilerdi. Çoğu Arap Yarımadası’ndandı. Şeyh, Amerikalılara ve onları destekleyenlere, bu ümmetin tek bir vücut olduğunu ve onun bir kısmı acı çektiğinde tamamının acı çektiğini anlamaları için bir mesaj göndermek istedi.

Inspire: Şeyh Usame, saldırıyı gerçekleştirenleri özellikle Suud vatandaşlarından seçerek Amerikalılara ne gibi bir mesaj göndermek istemişti?
Şeyh Hubeyb:
Daha önce bahsettiğim Amerika’yla savaşma nedenlerine ek olarak, Şeyh, Amerikalılara özel bir mesaj iletmek için onların çoğunu Suudi vatandaşlarından seçti. Şeyh Usame ilk açıklamasında bu mesajdan bahsetmişti: “Müşrikleri iki kutsal mescidin topraklarından çıkarmak”

Bu açıklama, savunma bakanının medyaya verdiği bir demeçte, Riyad bombalamalarından bir ders çıkardığını ve korkak Mücahidlerden kaçmayacaklarını söylemesinin ardından geldi. Şeyh’in mesajı şuydu: Bu gençler sizinle (Amerikalılar) diyalog kurmayı ve konuşmayı istemediler. Sanki hepsi, hep bir ağızdan şunu diyorlardı: “Sizinle aramızda bir suçlama olmayacak, organlarınızı deşme ve boyunlarınızı vurma dışında.”

Ataları Nikephoros, kendisini tehdit ettiğinde Harun Reşid’in ona verdiği cevabı tekrarladılar: “Mü’minlerin Emiri Harun Reşid’den Romalıların köpeği Nikephoros’a. Cevabın duydukların değil gördüklerin olacaktır.” “Savaş henüz bitmedi ey William! (Amerika) ve bu gençler sizin hayatı sevdiğiniz kadar ölümü seviyor. Şan, onur, cesaret, cömertlik, dürüstlük, cesaret ve fedakarlığı atalarından miras aldılar. Üstelik aralarında sabırla bu dünyadan ayrılmayı bekleyenler var.”

Inspire: Bu büyük kahramanlarla alakalı neler hatırlıyorsunuz?
Şeyh Hubeyb:
Hiç şüphesiz bu kahramanlardan her birinin sıradışı ve güzel bir hikayesi var. İçlerinde asil, dürüst ve samimi bir karakter yatıyordu. Onlar cömert, cesur, fedakar, temiz kalpli ve alçakgönüllü insanlardı. Kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederlerdi. Rablerine gitmek üzere koparılma zamanı gelmiş, olgunlaşmış meyve gibilerdi. Daha gitmeden önce Cennetin kokusunu alıyorlardı. Hal ve hareketlerindeki değişikliğe ve hedeflerine giderken, dağları yerinden oynatacak bir inanca sahip olduklarına şahit olabilirdin. Emsallerinin tarihin akışını değiştirdiğine kimse şüphe etmez. Gerçekten onlar seçilmeyi hakediyordu ve Allah bu operasyonu gerçekleştirmek için onlarca Mücahid arasından onları seçti. Allah’tan amellerini kabul etmesini ve derecelerini yükseltmesini diliyoruz.


pntg.png

Inspire: Onlardan biriyle alakalı hatırladığınız özel bir şeyler var mı?
Şeyh Hubeyb:
Muhammed Atta’yı (Allah ona rahmet etsin) hatırlıyorum. Her zaman kardeşlerinin hizmetini görürdü. Çoğunlukla mutfakta yemek yapardı. Öyle ki, kıyafetlerine bulaşmış yağ lekesi ve yemek kokusunu farkedebilirdin. Silahını hiç yanından ayırmaz, ne zaman ezan okunsa, ilk namaza duranlardan olurdu. Çoğunlukla sessiz ve sempatikti.

Inspire: Size göre 9/11 saldırılarının ana sonuçları neler oldu?
Şeyh Hubeyb:
9/11 saldırılarının neticesi, her açıdan Amerika için bir felakete sebep oldu. Bu saldırılar Amerika’nın en can alıcı noktalarını yani askeri, ekonomik, manevi ve siyasi sembollerini kendi evinde vurdu.


Askeri Sonuçlar

Askeri olarak saldırılar, yenilmez bir süpergüç olan Amerikan hegemonyasını kırdı. Amerika’nın tüm dünyada egemen güç olmak için harcadığı trilyonlarca dolar, bir adam ve ona eşlik eden birkaç genç ile yok edildi. Dünyanın her yerinde güvenliği ve çıkarları tehdit altına girdi. Tarihte ilk kez Amerika’nın sembollerini kendi evinde vuran bu gençler - Şeyh Usame’nin onları çağırdığı şekliyle - lise öğrencileriydi.

Bu felaket onları doğrudan Mücahidlerle savaşa itti. Eskiden uşaklığını yapan rejimler arkasında Mücahidlerle savaşan Amerika, bugün savaş alanına indi. Kureyşliler’in tüm güçlerini toplayıp savaş alanına inmesi gibi… Onlar şöyle demişlerdi: “Muhammed ve ashabı bu kervanın (Ebu Süfyan’ın kervanı) İbn Hadrami’nin kervanıyla bir olduğunu mu zannediyor? Hayır, yemin olsun ki farkı görecektir.” Ve sonra hiçbir Kureyşli Peygamberimizle ﷺ yüzleşmek için ortaya çıkamadı. Bugün de biz, Amerika’nın şöyle diyerek savaş alanına indiğini görüyoruz: “Usame, 9/11’in Nairobi, USS Cole veya Daru’s Selam ile aynı olduğunu mu sanıyor? Hayır yemin olsun ki farkı görecektir.” Sonra iki ay içinde Afganistan’da kontrolü ele geçirince galip geldiklerini ve cihadı yok ettiklerini düşündüler. Ancak cihad kıvılcımlarının Pakistan, Irak, Şam, Mağrib, Somali, Yemen, Mali, Libya ve diğer ülkelere sıçramasıyla hüsrana uğradılar. Savaş ise hala devam ediyor ve Amerika çocuklarının kanı ve kasasındaki milyarlarca dolarla bunun bedelini ödüyor.

Ekonomik Sonuçlar

Amerika’nın ekonomik kaybı ise devasa. Rakamlar çok büyük ve artmaya da devam ediyor. Burada önemli bir nokta var. Bush 2001 Ocak ayında, 130 milyar dolardan fazla bir bütçe açığıyla başkanlık koltuğunu Clinton’dan aldı. O dönem Amerikan’ın ulusal borcu 5.5 trilyon dolardı. Bugün yaklaşık 20 trilyon dolar. Saldırının başladığı ilk günden itibaren birçok büyük şirket ve binlerce küçük işletme iflas ettiğini açıkladı ve çalışanlarını işten çıkardı. Bu sayı milyonları aştı ve işsizlik oranı %12’ye yükseldi. Bu nedenle bankalara ödeme yapamadılar ve borçları kabardı. Sonuçta ekonomik kriz olarak adlandırdıkları 2008 yılındaki durum ortaya çıktı. Wall Street borsasında fiyatlar hızla felaket seviyelere geriledi. Ardından uluslararası borsaların çoğunda hisse senedleri sert düşüşler yaşadı. Bu da uluslararası bir ekonomik bunalıma sebebiyet verdi. 9/11 saldırısı, askeri güçle veya siz deyin manifest destiny [3] politikalarıyla korunan Amerikan ekonomisinin tabutuna çakılmış bir çiviydi. Allah sözünde doğru olandır. “Allah, faizi yok eder”


Amerikan Güvenliğine Etkileri

Saldırılar iç güvenlik ve istihbarat birimlerinin operasyonları tespit etmedeki başarısızlığını ortaya koydu. Üstelik Şeyh Usame’nin sürekli El-Kaide savaşçılarının bir şeyler yapmak için hazır olduğunu bildiren mesajlarına, 9/11’den önce üç bölgede, Kenya, Tanzanya ve Aden’deki saldırılara ve operasyonu yapanlardan ikisinin CIA’in izleme listesinde yer almasına rağmen. Üstüne onlar, USS Cole operasyonunda da yer almışlardı. Ancak Allah kaderini gerçekleştirdi.

Amerikalıların Moraline Etkisi

Saldırılar, tarihleri boyunca görmedikleri bir korku ve terörü kalplerine soktu. Peygamberimiz sözünde doğru olandır. “Bana terörle (düşmanın kalbine korku salarak) zafer verildi.” Amerika bugün histerik bir terör durumuyla yaşamaktadır. Sayısız istihbarat birimleri ve araştırma merkezleri kurmak ve danışmanlar tutmak için milyarlarca dolar harcıyor. Terörü engellemek için bilgi toplamak maksadıyla on binlerce kişilik ajan ordusunu gönderiyor. Ancak Allah bir şey dilerse onu engelleyecek yoktur ve kaleleri onları bundan koruyamaz.

Politik Sonuçlar

Politik sonuçlara gelince, saldırılar Amerika’nın çirkin yüzünü ortaya çıkardı. Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon yıkıldığı an maskeleri düştü. Tüm dünya, özgürlük, adalet, insan hakları ve kurucu babalarının [4] ilkeleri iddialarının bir yalandan ibaret olduğunu gördü. Maskenin düşmesiyle dünya, Amerika’nın Guantanamo, Ebu Ğureyb ve gizli gözaltı tesislerindeki insan hakları ihlallerine tanıklık etti. Maskenin düşmesiyle dünya, Amerikan dış politikasının, kurucu babaları tarafından belirlenen aynı kanlı ve sömürgeci genişleme politikası olduğunu gördü. “Açık kader politikası - Tanrı'nın Andrew Jackson'ın kıta boyunca "özgürlük alanı" dediği şeyi genişletme planının bir parçası olarak, böyle bir genişlemenin önceden yapıldığı inancı… Ancak coğrafi, ekonomik ve ideolojik olarak genişleme dürtüsü DNA'mıza işlenmiştir … Örneğin Theodore Roosevelt, Monroe Doctrine'e ABD'nin hoşuna gitmediğini düşündüğü herhangi bir Latin Amerika veya Karayip ülkesine müdahale edeceğini bildiren bir sonuç ekledi. “Amerika Birleşik Devletleri, dünyada büyük bir rol oynayacak mı yoksa oynamayacak mı?” “Büyük bir rol oynamalı. Karar verebileceği tek şey, bu bölümü iyi mi yoksa kötü mi oynayacağıdır.” … Theodore Roosevelt'in Monroe Doktrini versiyonu şimdi Bush Doktrini’ydi ve dünyayı genişletmek için sadece Batı Yarımküre'nin ötesine uzanıyordu. Açık kader manifestosu modaya geri döndü; Bush'a göre, gereken tek şey Amerikan ateş gücü, Amerikan kararlılığı ve istekli bir koalisyondu.Audacity of Hope, Obama.

24959

“Her ulus, her ülke kararını versin. Ya bizimlesiniz ya onlarla. Bizimle olmayan bize karşıdır.” Bush bu sözleriyle Açık Kader seferberliğini başlattı. Bu, Amerika’nın, Afganistan, Irak, Somali, Yemen ve diğer ülkelerde terörizmle mücadele adı altında gerçekleştirdiği akıl almaz kanlı savaşlar, on binlerce masum insanın katledilmesi ve ülkelerin ırzlarına tecavüz edilmesi manasına geliyordu. Bazıları tüm bunlara siz (El-Kaide) sebebiyet verdiniz diyebilir. Bunlara deriz ki, liderlerimizin ve Şeyh Usame’nin argümanlarını şeriat açısından ele alırsak, bu savaşa katılmadaki mantıksal ve gerçekçi sebepler sizi ikna etmez. Peki Kızılderililere, Meksikalılara, Filipinlilere, Vietnamlılara, Hiroşima ve Nagazaki’deki on milyonlarca insana uyguladığınız katliam ne olacak? Obama’nın kitabında fetih olarak bahsettiği katliamlar… O şöyle diyor: “Amerikan mitolojisinin her zaman sindirmekte zorluk çektiği ancak diğer ülkelerin onu olduğu gibi tanıdığı bir fetih.

Ancak biz bunun gerçek anlamını biliyoruz. Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler.” Başka bir ayette: “Muhakkak (ya) sizi toprağımızdan süreceğiz veya dinimize geri döneceksiniz.” Obama Amerika’nın işlediği katliamlarından dolayı üzgün görünüyor ve “Amerikan mitolojisi her zaman sindirmekte (katliamlar) zorluk çekti” diyorsa, ona deriz ki, Amerikan dış politikası – Manifest Destiny – Amerika tarihi boyunca bugüne kadar Roosevelt’in belirttiği iki yoldan biriyle rol oynamaya devam etmektedir. “Büyük bir rol oynamalıdır. Karar verebileceği tek şey, bu bölümü iyi mi yoksa kötü mi oynayacağıdır.”

Maskenin düşmesiyle Amerika’nın gerçekliği, İslam’a duyduğu kin ve korku ortaya çıktı. Yükselen dev Amerika’yı, yeni düşmanı İslam’la yüz yüze çarpışmaya zorladı. 9/11 saldırılarından önce Amerikalı karar vericiler, İslam’a duydukları büyük korku ve bu korkunun oluşturduğu etkiler neticesinde, tüm İslami cihad hareketlerini, davet gruplarını ve hayır kurumlarını Soğuk Savaş gözlükleri arkasından inceliyordu. Amerika onlarca yıl daha, Allah’ın kelimesini en yüce yapmak için yükselen İslami hareketlere karşı çıktıkları ve onlarla yüzleştikleri sürece diktatör rejimlere destek vermeye ve arka çıkmaya devam edebilirdi. Sudan, Cezayir, Somali, daha sonra Mısır ve bugün Suriye, Yemen ve Irak gibi birçok İslam ülkesindeki durum bu gerçeği ispatlıyor.

Dr. Abdullah Nefesi şöyle der: “Manhattan saldırıları, uluslararası siyaset dinamikleri için yeni bir dönemin başlangıcını ilan etmesi hasebiyle çok önemlidir. Doğu ve batı, kuzey ve güney arasındaki ilişkilerin doğasında ve özünde yeni bir dönüşün doğuşunu sağlayan bir ilandır bu. Sonuçları mevcut uluslararası düzenin çıkarlarına olmayacak olan bir dönüş.”

Bugünün gerçekleri Dr. Nefesi’nin on yıl önce bahsettiği şeylerin bir vesikasıdır. Ve önümüzdeki günlerde ne olacağını da ancak Allah bilir.

Inspire: Şeyh Usame sizin için ne anlam ifade ediyor?
Şeyh Hubeyb:
Bu soruyu cevaplamak için doğru kelimeleri bulamıyorum. Ancak Kur’an-ı Kerim’den bir ayet okuyacağım: “Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” Adamlık (erkeklik) görevlerini, fedakarlıklarını ve zor zamanlarda ödediği bedelleri dürüst, memnun ve samimi bir şekilde yapmakla ilgilidir. Ta ki Allah ondan razı oluncuya kadar. Bir gün Ömer ibn Hattab ashabı ile oturuyordu. Onların her birine neyi arzuladıklarını sordu. Onlar da cevapladılar. Daha sonra Ömer’e sordular sen neyi arzuluyorsun diye. Dedi ki Ebu Ubeyde gibi adamlarla dolu bir ev.

Şeyh Usame, Ümmet içinde adamlık, zafer ve izzetin tüm anlam ve ruhunu kaybettiği bir zamanda geldi. Tüm bunların zillet, utanç, aşağılanma ve geride kalarak, oturup, Allah’ın dinine ve mazlumlara yardım etmeme fıkhı ile yer değiştirdiği bir zaman… Bu nedenle Şeyh Usame ve ondan öncekiler – Şeyh Abdullah Azzam ve Molla Ömer – (Allah hepsinden razı olsun) bu manaları Ümmet arasında yeniden canlandırmak için birer sembol ve neden haline geldiler. Yüce Allah’tan amellerini kabul etmesini ve bizleri ayetinde bahsettiği kişilerden kılmasını diliyoruz: “Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir.”

Inspire: Şeyh’in en çok göze çarpan özellikleri nelerdi?
Şeyh Hubeyb:
Şeyh Usame (Allah ona rahmet etsin) hakkında bahsettiğim şeylere ek olarak onun en belirgin özelliği Allah’ın kendisine bahşettiği asil doğasıydı. O utangaç, cömert, cesur, dürüst, çalışkan ve dinimize zafer getirmesi için değerli olan her şeyini feda eden bir kişilikti. Mütevazi biriydi. Müslümanlara karşı alçak gönüllüydü, onların üzüntülerini önemser ve düşünürdü. Tüm bu özelliklerin bir kişide toplanması çok nadirdir. Bu ancak Allah’ın lütfuyladır, dilediğine verir.


YALNIZ KURTLARA TAVSİYELER

Inspire: Değerli Şeyhimiz, Yalnız Kurtlara tavsiyeleriniz nelerdir?
Şeyh Hubeyb:
Mücahidlerin verdiği savaşın büyüklüğüne bakacak olursak, güç dengelerinin asla kıyaslanamayacağını görürüz. Amerika’nın başını çektiği tüm dünya ve onlarla beraber bizim insanlarımızdan, bizimle aynı kanı taşıyan, aynı dili konuştuğumuz ve bizimle aynı dine mensup olduklarını iddia eden diğerleri, terörle mücadele adı altında Mücahidlere karşı savaşmak için koşturuyorlar. Çünkü Allah’ın izniyle onların hileli düzen ve planlarına karşı çıkanlar sadece Mücahidler oldu. Yani savaş büyük, bedeli ise ağır. Dinimizin zafer kazanması için, hanımlarını ve çocuklarını savunduğu gibi dinini savunacak dağlar gibi sağlam adamlara ihtiyacımız var. Akabe Biyatını, Rıdvan Beyatını, Ashab-ı Uhdud’u ve Ashab-ı Kehf’i tam manasıyla anlamış adamlara ihtiyacımız var. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler. O zaman da bir daha asla kurtuluşa eremezsiniz.” Başka bir ayette de “Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler” buyuruyor.

Bu nedenle, bu gerçeği çok iyi anlamalıyız ki, cihad yolunu tekrar gözden geçirme bahanesi altında yolumuzdan dönmeyelim. Bugün düşmanımıza karşı verdiğimiz savaşın gerçek doğası bu. Yüce Allah 1400 yıl önce bunu bize gösterdi. Üstelik bu gerçeği değiştirmek için yapılan onca denemeye rağmen. Bu kadim bir savaş. Tarihi, İblis’in Adem’e (a.s.) secde etmeyi reddeddiği güne kadar uzanıyor. İki grup arasındaki bir savaş bu: Allah’ın ordusu ve Şeytan’ın ordusunun savaşı. O yüzden, her bir mü’min hangi tarafta yer alacağını dikkatlice seçmeli. Ya inananların – tevhid inancına sahip olanların ve Mücahidlerin - ya da dün Bush, daha önce Roosevelt, bugün Obama yarın da onun yerine geçecek kişiler tarafından yönetilen yeni uluslararası düzenin tarafındasınızdır. Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Böylece, helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra helak olsun, diri kalacak kişi apaçık bir delilden sonra hayatta kalsın.”

Önce kendime, sonra Yalnız Kurtlara ve diğer tüm Mücahidlere tavsiyem şu ki, her zaman Allah’ın bizimle beraber olmasına ve sözlerimizde ve fillerimizde bizi başarılı kılmasına ihtiyacımız olduğunu unutmayın. Bu başarı Allah’ın lütfuyladır. Allah’ın rızasını kazanmak için niyetlerimizde samimi olmalıyız. Niyetlerimizi sürekli yenileyerek ve taze tutarak, yolumuza çıkan engellerden, kibir, gurur, diğer insanlardan kendini üstün görme gibi kalp hastalıklarından kendimizi sakındırmalıyız. Ayrıca amellerimiz Allah’ın rızasına uygun şekilde O’nun emir ve yasakları çerçevesinde olmalı, kendi arzu ve isteklerimiz doğrultusunda olmamalıdır. Eğer böyle yapmazsak Allah bizi kendi halimize bırakır ve amellerimizi kabul etmez. “Şüphesiz Allah korkup-sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir.” Yalnız Kurtlara son nasihatim şu ki, Allah’ın sizi sabit kılması, planlarınızda sizi başarılı kılması ve Allah’tan başka güç ve kuvvet sahibi olmadığını anlamanız için Allah’a olan yakarışlarınızı artırın.

Hamd Alemlerin Rabbi Allah’adır.


Inspire Dergisi, 15. sayı
2016


Yazının PDF haline aşağıdan ulaşabilirsiniz.
Şeyh Ebu Hubeyb Es-Sudani ile Röportaj


[1] Memduh Mahmud Salim (çev.)
[2] “Arap yarımadasından bütün müşrikleri çıkarın.” (Müslim: 1637) (çev.)
[3] Amerika’nın kıta boyunca yayılmasının Tanrı tarafından verilmiş bir görev olduğu inancı. Kızılderili katliamları bu manifesto ile kışkırtılmıştır. (çev.)
[4] Aralarında George Washington, Benjamin Franklin ve John Adams gibi isimlerin yer aldığı ABD bağımsızlık bildirgesini imzalayan heyetin üyeleri.
(çev.)
 

Ekli dosyalar

Son düzenleme:

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt