Çözüldü Tasavvufta Uydurma - Zayıf Hadis Üretme Ve Sahihleme Yöntemleri Nelerdir?

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi
SORU;254112' Alıntı:

S.a Rüya ile hadislere "sahihtir" diyen tasavvufçulardan kimler vardı? Mahmut Ustaosmanoğlu'nu hatırlıyorum, doğru mu? Başka, günümüzden bu şekilde şeyler iddia eden bir iki örnek rica etsem??
Tasavvufun temel direklerinden biri olan "keşif" usulu ile, evliya adledilen tasavvufun büyükleri tarafından oldukça istismar edilen bir yöntemdir.
Tasavvuf büyüklerinin "Keşif ehli" olması(!) hasebiyle Hadis usulunun kaidelerinin önem ve pratiği, keşif yoluyla sahihlenen uydurma rivayetlerin otoritesi karşısında bir kıymeti harbiyesi yoktur.

Tasavvuf kitablarında zikredilen rivayetler incelendiğinde bunların çoğunun zayıf ya da uydurma rivayetler olduğu göze çarpar. Bu rivayetler gerek senet gerekse metin yönünden geçmişte de pek çok tenkide tabi tutulmuşlardır. Muhaddisler bu rivayetlerin uydurma olduğuna dair çeşitli ilmi belgeler/çalışmalar ortaya koymuşlardır.
Klasik hadis kaynakları açısından tasavvufun temelini oluşturan ve halk arasında oldukça yaygın olarak bilinen birçok hadisi tetkik ettiğimizde ilk karşılaştığımız sıkıntı bu rivayetlerin sahih hadis kitablarında hiç bulunmamış olmasıdır. "Nefsini bilen Rabbini bilir", "Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım", "(Ey Muhammed) Sen olmasaydın, alemleri yaratmazdım", "Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim ve kainatı yarattım" vb. gibi tasavvufçuların sahihlediği (!) rivayetler, iddia edildiğinin aksine uydurma sözlerdir. (Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2001, s. 415)
"Başlangıçtan itibaren hadis uydurma hastalığı, hayatın her alanını ilgilendiren konuları içermiştir. Bununla birlikte İslami ilimlerde zayıf ve mevzu hadis denilince akla ilk gelen sahalardan biri tasavvuftur. Özellikle tasavvufun ihtiva ettiği hususlarla ilgili hadisler uydurulduğu sıklıkla görülmüştür. Konuyla alakalı olarak yazılan eserlerin hemen hepsinde zuhd ve hayır maksadıyla hadisler uydurulduğundan ve bu işi yapanların bazı zahidler ve salihler olduğuna dikkat çekilmiştir."
Bu gerçek Muslim'in mukaddimesinde şu sözlerle ifade edilmiştir: "Hayra ve zuhde nisbet edilen kişiden daha çok yalan söyleyen görmedim."

Muhaddisler, uydurma hadisler konusunda ehl-i tasavvufun rolünün çok büyük olduğunu ileri sürmüşler ve bunun nedenlerine dair de tesbitlerde bulunmuşlardır.
"Bu gruba mensub olanlar Müslümanları iyiliğe ve bol ibadete sevk etmek, kötülükten uzaklaştırmak, dine daha çok fayda sağlamak ve Müslümanlar arasındaki ihtilafları yok etmek, fırkaları birbirine yaklaştırmak için hadis uydurmuşlardır." (Talat Koçyiğit, Hadis Usulü, Ankara 1977, s. 141)

Sunnete/hadise büyük önem verdikleri zannedilen/düşünülen tasavvufcuların aslında hadis rivayeti ve kaynakları konusunda hiç de öyle olmadıkları (titiz) olmadıkları görülmektedir. Öncelikle tasavvufçular rivayetlerinde senet zikretmezler. Hadisleri mana, keşif, ilham ve rüya yoluyla aldıklarını iddia ederler. Onlara göre bir rivayetin tasavvufi bir eserde geçmesi o hadisin doğruluğu için yeterlidir. Yani usuli anlamda bir rivayet bilinci gelişmemiştir tasavvufçularda. Tasavvuf kitaplarında geçen şeyh sözleri zamanla hadis olarak nakledilmiş, bu durum uydurma rivayetlerin tasavvufi eserlerde bolca bulunması sonucunu doğurmuştur.
Hadisleri keşf, ilham ve rüya yoluyla elde ettiklerine inanan sufiler, bir de bu sözleri Peygamberle (s.a.v.) görüşerek teyid ettirmek gibi farklı bir hadis usulune sahib olduklarını göstermişlerdir. Halbuki hadis usulunde keşf, ilham ve rüya ile hadis rivayetinin güvenilir kabul edilmediği ortadadır. Keşf, rüya ve ilham yoluyla hadis rivayet ettiğini iddia etmek yeni bir sünnet ortaya koymaktan başka bir anlama gelmemektedir.

Meşhur hadis alimi İbn Salah, ilk ve en muteber tasavvufi tefsiri yazmış olan Sulemi'nin 'Hakikat'ut-Tefsiri' hakkında şöyle diyor:
"Bu kitaptaki şeyler tefsir değildir. Eğer Sulemi bunların tefsir olduğuna inanıyorsa kafir olmuştur." (Suleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, Dergah Yayınları, İstanbul 1999, s. 64)
Şatıbi bu konuda şöyle diyor: "Türedi sufiler ayete, hadise ve şeri naslara aykırı da olsa kitaplarda nakledilen mutasavvıfların sözlerine ve menkıbelerine bağlanıyor ve bunları kendileri için din haline getiriyorlar. Mutasavvıfların söz ve davranışlarına hüsnü zan gösterdikleri halde Muhammed'in şeriatı konusunda hüsnü zan beslemiyorlar. Bu ise hakka tabi olmak manasına gelmez, kişilere uymak manasına gelir." (İbn-i Cevzi'nin Telbis-u İblis'inden aktaran Suleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, Dergah Yayınları, s. 65)

Ehl-i sofiyyenin yazılarından konuyla ilgili bir yazıdan alıntılama yapacak olursak :

***

Demem o ki, bir Allah dostu, ölümünden sonra Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’i rüyâda veya uyanıkken görse, ondan bir söz işitse ve Resûlüllah sallal-lâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki, yahud, Allah celle celâluhû’yu rü'yâda görse ve ondan bir söz işitse ve Allah celle celâlühû buyurdu ki,dese bu sözler onlara i'timâdı olanlarca dilden dile nakledilse, bir hadîs veya hadîs-i kudsî gibi aktarılsa, bundan bir yalan ve iftirâ lâzım gelmez. Hadîs ve akâid ilmi açısından bu böyledir. Hüccet olup olmaması mes'elesi ise ayrı bir husûstur. Selef’den bu husûslarda birçok rivâyetler vardır.
Sûfiyye’nin, gerek Mevlâ Teâlâ’dan bir çeşit kudsî hadîs ve gerekse Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den hadîsi bu yollarla alabileceğini, bunca âlimin ifâdelerine dayanarak kabûl edecek olursak, geriye, bu rivâyetlerin sıhhat dereceleri mes'elesi kalıyor.
Keşif hatâsı ihtimâli yüzünden, bu rivâyetler, elbette zann ifâde ederler.
Haber-i Vâhid’in, yani Mütevâ-tir (ve -Henefîlerin çoğuna göre de- Meşhûr) olmayan sahîh rivâyetlerin bile Cumhûr’a göre az da olsa zann ifâde ettiğini ilim erbâbı bilir.
Bu, Haber-i Vâhid türünden olan rivâyetlerin zayıf isnâdlı olanlarının dahî her hâl ü kârda atılmadığını, hele, tercîh bahis mevzûu olmadığında, yahud nasslarla çelişmediğinde veya zayıflık çeşitli sebeblerle şiddetli olmadığı ve telâfisi olduğu hâllerde, veya başka nass bulunmadığı ve hiç değilse mücerred reyden daha iyidir denilerek bunlarla müstehablığın bile sâbit olabileceğini ilim sâhibleri bilirler. Nitekim büyük İmâm Muhakkik İbn-i Hümâm, Fethul-Kadîr’inde bunu açıkça ifâde eder.[30]

Öyleyse, Allah dostlarından gelen, isnâdsız ve vâsıtasız rivâyetler, koysunlar Sûfiler’in ve onlara i’timâdı olanların olsun. Kur'ân’a ve Sünnet’e paralel oldukları zaman zâten asıl hüccet ve delîl bunlar değil paralel oldukları nasslar olmuş olur ki, ortada hüccet olup olmamaları müşkili de kalmaz. Nasslara şâhid olmaları ve onları te’yîd etmeleri de az şey değildir.
Geriye, bunlardan nasslara hangilerinin uygun olduğu hangilerinin de uygun olmadığı mes'elesi kalıyor ki, bu da ilim erbâbının işidir. Zamâne cazgırları ve ham Haricîler’in işi değildir...
Bir daha tekrâr etmiş olalım ki, keşfe ilhâma ve sâlih rü'yâya istinâden,Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki.. demek, isnâdsız olduğundan O’na sallallâhu aleyhi ve sellem’e yalan iftirâ etmek değildir.
Hem, Kim kasden bana yalan iftirâ ederse cehennemdeki yerini hazırlasınhadîsini bu noktada câhilce diline dolayan, İbn-i Kemâl gibi büyük âlimlere Cehennemden arsa ayıran, cehennemin topraklarını parselleyip önüne gelene hibe eden cömert emlakçılığa soyunanlar unutmasınlar ki, bu hadîsin palasının her iki tarafı da keskindir; hasımlarına salladıkları bu palanın arka kısımlarıyla kendilerini de doğrayabilirler. Resûlullah sallal-lâhu aleyhi ve sellem’in demediğini dedi demek ona yalan iftirâ oluyor da, dediğini demedi deyip inkâr etmek ne oluyor? İftira olmuyor mu? Elbette olur. Çünki,
Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle de buyurdu:
“Kime benden bir söz ulaşır da onu yalanlarsa, O, üç kişiyi yalanlamış olur; Allah celle celâluhû’yu, Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i ve onu haber vereni.”[31]

Öyleyse sâbit bir rivâyet için uydurmadır diyenler de cehennemden arsa ve köşk veyâ villâ beğen sinler.

--------------------------------------------
Beşinci Nokta
Hadîs Âlimlerinin, Bazı Hadîslerin Uydurma Olup Olmadığında İhtilâf Etmeleri Neyi Gösterir?

--------------------------------------------
Burada, mü'minlerin, insan şeytânları tarafından şaşırtılmalarına mâni' olmak için bir suâlin cevablandırılarak mühim bir noktanın iyice açıklık kazanması lâzımdır.
Süâl:Hadîs âlimlerinin, bazı hadîslerin uydurma hadîs olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir. Öyleyse ikisinden, yani uydurmadır diyen ile uydurma değildirdiyenden biri Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e iftirâ etmiş oluyor; öyle mi?
Cevâb: Hayır, iftirâ etmiş olmaz. Çünki, şu husûs yukarıda dediğimizden ayrı bir şeydir. İctihâdla alâkalı bir mes'eledir. Ortada kasıdlı bir isnâd yoktur. Ancak, ictihâd ehliyetine sâhib olmayanlarca, ilmî bir mesned olmadan, mücerred kanaatleuydurmadır demek ise, iyi niyetle de olsa kasıd makamında olabilir.
Doktorlukla ve cerrâhlıkla alâkasız bir kimsenin doktorluğa soyunup kalb ameliyyâtı yapmaya kalkışması ve adam öldürmesi, kasden adam öldürmek ma'nâsına gelmese bile, diyet tazmîn etmeyi/ödemeyi de mi îcâb ettirmez? Elbette diyet ödeyecektir.
Zîrâ, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu: "Kim önceden doktorluğu bilinmediği halde, doktorluk yapar (da can veya uzuv/organ telef eder) ise, (telef ettiğini) tazmîn eder/öder."[32]

İmâm Hattâbî şöyle demiştir: "Tedâvî eden kimsenin haddi aşıp da hastayı öldürdüğü zaman tazmîn edeceğinde/diyet ödeyeceğinde (âlimler arasında) hiçbir anlaşmazlık bilmiyorum. Bilmediği bir ilmi ve işi kullanan kişi de haddi aşan biridir. Bu yüzden O'nun işinden telef doğarsa, diyeti öder ve kısâs O'ndan düşer. Çünki O, bu işi, hastanın izni olmadan tek başına yapmamıştır…."[33]
Muhammed Hayât es-Senbelî de İmâm Hattâbî'nin yukarıdaki sözünü O'ndan aktardıktan sonra, Fetâvâ’da böyle denilmiştir; onu Hâşiyelerden birinden[34]naklettik" dedi.[35]
Yine Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu: "Hangi doktor, önceden doktorluğu bilinmediği bir topluluğa doktorluk eder, hastaya zarar verir ve O'nu ifsâd ederse, O, (diyeti) tazmîn eder/öder."[36]
Abdü'l-Ğenî el-Müceddidî,bu hadîsin şerhindeşöyle söyledi: “Ed-Dürr’de şunu dedi:
Hacamat yapan birisi, mütehassis olmamasına rağmen (bir kimsenin) gözünden (bir şey) keser de gözü kör olursa, üzerine diyetin yarısı vâcibdir. Eşbâh."[37](Müceddidî’den nakil bitti.)

Demek ki, ehil olmayanların telef ve zararları, bir ilimden yeterince haberi olmayanların açtıkları zararlar yanlarında kalmıyor ve iş zâyiâtı kabûl edilip affedilmiyor. Kaldı ki, müctehidler, -çok azı müstesnâ-, dediklerini, kesin söylemezler. Söyleyenler de bir çok defa hatâ ederler. Bu işin müctehidi olduklarından dolayı da yanılsalar bile sevab alırlar. Zîrâ, “Hâkim ictihâd eder de isâbet ederse iki, hatâ ederse bir sevâb alır.”[38]Câhiller ise kendilerini onlara kıyâs edemezler. Çünki, “Allah, şübhesiz ki, emânetleri ehline vermenizi size emretmektedir.”[39] “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[40]

--------------------------------------------
Asıl Süâl ve Netîce-i Kelâm
“İşlerinizde Ne Yapacağınızı Şaşırdığınızda Kabir Ehlinden Yardım İsteyiniz,”Sözü Bir Hadîs midir?

--------------------------------------------
Cevâb: Sûfîlerin dilinde, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki… diye başlayarak çokça söylenen bu sözün, hadîs mecmûalarında bulunamadığı bir hakîkattir. Allah celle celâlühû en iyisini bilir. Böylesi bir sözünBüyük Fakîh ve Usûlcüİbn-i Kemal’in Erba'în'inde isnâdsız olarak bulunması ve Allâme Muhaddis Aclûnî’ninKeşfu’l-Hafâ’sında, onu zikredilen kitâbdan nakletmesi hadîs ilimlerinden nasîbi olanları elbette tatmîn etmez. Lâkin İslâm’da yüksek mertebelere ulaşmış kimselere hüsn-i zann etmek ve onları bir kalemde yalanlamamak, elden geldiğince mes'elenin sahîh bir te’vîline gitmek de ilmin ve İslâm ahlâkının îcâblarından olduğundan olmalı ki, Aclûnî zamâne kendini bilmezleri gibi bu söz için birden uydurmadır diye kestirip atmamış, hüsn-i zannın îcâbını yerine getirmiştir.[41]
Burada, bahis mevzû’u sözü nakledenlerinin hâfıza kirliliğinden uzak olmaları, adâlet ve diyânetlerine olan i’timâd îcâbı üç cihetle, hatta bunlardan biriyle bile sâbit olabileceği kanâatindeyiz:

--------------------------------------------
Birinci Cihet
Rivâyet bi’l-Ma’nâ

--------------------------------------------
Şurası da bir hakîkattir ki, hadîs ilimlerinde ma'nâ ile rivâyet -belli şartlarla- Cumhûra göre câiz ve herkese göre vâki'dir. Evet, şu sözün belli lafızlarının kimi hadîs âlimlerince bilinen Hadîs Usûlü ilmi ölçülerine göre sâbit olmadığı söylenmiştir. Lâkin büyük muhaddis ve fakîh Abdü’l-Hayy el-Leknevî rahimehullah bu sözün ma'nâsının, aslında, geçmiş sâlihlerin fetvâsına mürâcaat etmek,demek olduğunu söylemiştir. Bu arada, ma'nâsının birçok bakımdan doğru olduğunu da ifâde ettikten sonra, bu doğru dediği tevcîhlerin bir kaçını zikretmiştir.[42] Büyük Muhaddis, koca fakîh, asrının İmâmı Leknevî’nin, bu sözü, zamane hâricîleri gibi şirksaymayıp sahîh ma'nâlara hamletmesi, yorması ilim, akıl ve idrâk sâhibleri için ibret alınacak bir husûstur. Kendini bilmez câhillere ise her yol asfalt...
Leknevî’nin bu mes'eleyi değişik yanlarıyla değerlendirip îzâh edişleri bize, aşağıdaki rivâyetleri hatırlattı:
Dârimî Hazreti Ömer radıyallâhu anhu’dan rivâyet etti: “Ömer radıllahu anh Şüreyh’e şöyle yazdı: Sana (hükmü) Allah’ın Kitâbında bulunan bir mes’ele gelirse onunla (Allah’ın kitâbı ile) hükmet… Eğer sana Allah’ın Kitâbında (açık bir şekilde) bulunmayan bir mes’ele gelirse Resûlüllah’ın Sünnet’ine bak ve onunla hükmet. Eğer sana Allah’ın ve Resûlüllah’ın Sünnetinde bulunmayan bir mes’ele gelirse, İnsânların üzerinde toplandıklarına bak ve onu al….” [43]

Dârimi ve Nesâî,Abdullah ibn-i Mes’ûd radıllahu anhu'dan rivâyet etti: Bu günden sonra kime bir hüküm mes’elesi gelirse, Allah azze ve celle’nin Kitâbındaki ile hükmetsin. Eğer ona Allahın Kitâb’ında (açıkça) bulunmayan mes’ele gelirse Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hükmettiğiyle hükmetsin. Kime de Allah’ın Kitâb’ında bulunmayan ve Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hüküm vermediği bir mes’ele gelirse sâlihlerin hükmettikleriyle hükmetsin….[44]
Yine Dârimî Abdullâh b. Mes’ûd radıyallâhu anhu’nun kendinin şu sözünü rivâyet etti: …Eskiye sarılın.[45]
Kabirdekilerden yardım isteyin sözünün aslının, Hz. Ömer radıllahu anhu'nun ve Abdullah b. Mes’ûd’un yukarıdaki sözleri olabileceğini düşünüyorum. Râşid halîfelerin sözlerinin, geniş ma'nâsı ile Sünnet’e dâhil olduğu ilim erbâbınca bilinen bir şeydir. Üstelik bu sözün Merfû'/Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e âid olma ihtimâli de vardır. Olmadığı farzedilse bile, Sünnetime ve hidâyet üzere olan, Râşid Halîfelerimin Sünnet'ine uyun,[46] hadîsi bu sözün bir cihetle Hükmen Merfû' olduğunun açıkdelîlidir.
Hasılı, bu cihetten bakarsak diyebiliriz ki, kabirdekilerden yardım isteyiniz, sözü, muhtemelen Hz. Ömer ve İbn-i Mes’ûd radıyallahu anhumâ'nın yukarıdaki sözlerinin ma'nâ ile yapılan rivâyetleri netîcesinde bu şekli almıştır. Allahu a’lem...
Ancak, Sûfiyye'nin bu sözden (sadece) bu ma'nâyı anlamadıkları da bir hakîkattir. Öyleyse devâm edelim:

--------------------------------------------
İkinci Cihet
İş’ârî Olan Ma’nâ

--------------------------------------------
Bu noktada dahi deriz ki, Sûfiyye'nin kullana geldikleri bu söz, muhtemelen, Dârimî ve Nesâî'nin yukarıdaki rivâyetlerinin işârî mâ'nâsıdır.[47] İşârî ma'nâlara Ehl-i Sünnet’in tefsîrlerinde[48] sıkça rastlanır.
Asrımızın yaşayan Müfessirlerinden Muhammed Ali es-Sâbûnî, Et-Tibyân isimli, tefsîr Usûlüne dâir yazdığı eserinde bu bahse genişçe yer verir. O, sözü edilen eserinde, Zerkeşî’nin el-Burhân'ından, Taftazânî'nin Şerh-i Akâid’inden ve Süyûtî’nin el-İtkân’ından nakiller yaparak zâhir ma'nâya zıt olmayan işârî ma'nâların makbûl olduğunu isbât eder. [49]

--------------------------------------------
Üçüncü Cihet
Keşif veyâ Sâlih Rü’yâ[50]
--------------------------------------------
Şâyet bu söz, hadîs mecmualarında isnâd ile gelen rivâyetlerde lafzan veyama'nen veya işâreten yoksa, deriz ki, muhtemeldir ve mümkindir ki, velîlerin keşfi ve ilhâmı ile sâbittir. Süyûtî’nin ve risâlesinde ismi geçen bir nice âlim yanında Hâfız Muhaddis Zebîdî, Müfessir Âlûsî, Allâme Ebyârî ve nice âlimler tarafından bu kabûl görmektedir. Bu takdîrde elbette muhâlifi bağlamaz. Münkire şifâ yerine maraz olur; ancak Onlara i’timâdı olanlar için bir kıymet ifâde eder. Fakat şunu da burada söyleyelim ki, sadece keşif ve ilhâm kaynaklı hadîs(olduğu söylenen söz)ler, Şer’î bir hüküm isbâtında değil, bazı fazîletler, teberrükler, veya sırlar yâhud irşâd noktalarında gelirler. Sadedinde olduğumuz bu sözü de Sûfiyye-i Aliyye Şer’î bir hüküm isbâtında değil de, bir takım fazîlet ve sırlar isbâtı veya kolaylığa sebeb olması maksadıyla telaffuz etmektedirler. Öyleyse ortada hiçbir yanıyla mahzûr yoktur.

[30] İbn-i Hümâm:Fethu'l-Kadîr: 1/467


[31] [Taberani el-Evsat, İbnu Asâkir, Câbir radıyallahu anh], Kenzü'l-Ummâl:1, H: 1046


[32] Ebû Dâvûd, Diyât, (4/710), Nesâî, Kasâme (8/53), İbn-i Mâce, Tıb, 16 (4/103), İncâhu'l-Hâceh,(248), Hâkim, el-Müstedrek, "isnâdı sahîhdir" dedi, Zehebî de "Telhîs"inde de O'nu tasdîk etti. (4/212)


[33] [İmâm Hattabî, Meâlimu's-Sünen: 4/710], Azîm Âbâdî, 'Avnü'l-Ma'bûd: 12/ 330-331, Muhammed Hayât es-Senbelî, Hâşiye-i Ebî Dâvûd: 2/630


[34] "Ebû Dâvûd Hâşiyelerinden biri" dediği, Şeyh Muhaddis Mahmûd Hasen ed-Düyûbendî'nin Ebû Dâvûd Hâşiyesidir. (2/282)


[35]Muhammed Hayât, Senbelî, Hâşiye-i Ebî Dâvûd: 2/630.

[36] Ebû Dâvûd, Sünen: 4/711,
[37] Abdü'l-Ğenî el-Müceddidî, İncâhu'l-Hâceh
Hâşiye-i İbn-i Mâceh: 248

[38] [Buhârî, İ’tisâm: 20-21, Müslim, Akdıye: 15,

Ebû Dâvud, Akdıye: 2, Nesâî, Ahkâm: 2,
Kudât: 3, İbnü Mâce, Ahkâm: 3, Ahmed, 4/198, 204, 205], Mu’cem: 1/390

[39] Nisâ:58


[40] Zümer:9


[41] Keşfu'l-Hafâ:1/88


[42] [Abdulhayy el-Leknevî, Fetâvâ: 141,142],

Hamdullah ed-Dacvî, El-Besâir: 91

[43] Dârimî, Şüreyh yoluyla Ömer radıyallâhu anhu’dan, Müsned: 171. H:167


[44] Nesâî, Kitâbu Âdâbi’l-Kudât: 2/305, Kadîm-i Kütübhâne-Karaçi-Pâkistân. Dârimî, Müsned (benzer bir lâfızla ve az bir fazlalıkla): 1/71, H:165. Dârü’l-Kitâbi’l-‘Arabî.


[45] Dârimî, Müsned:1/66. H:143

[46] İbn-i Mâce: 4/42, Benzerini Ebû Dâvud, H:4607, Tirmizî, H: 2676, 2677

[47] Sözün nazmı, bir ma'nâyı anlatmak için söylenmemesine rağmen o ma'nâyı da gösteriyorsa, buna İş’ârî Ma'nâ denir. (Mir’âtü’l-Usûl: 43) Vâkı’a Fıkıh Usûlündeki İşârî Ma’nâ ile sözünü ettiğimiz işârî ma’nâ farklı ise de bunun Fıkıh Usûlünde bile bir başka şekilde mevcûd olduğuna dikkati çekmek istedik.


[48] Envâru’t-Tenzîl, Tefsîr-i Kebîr, Âlûsî vd. Bunlara misâl verip sözü uzatmak istemiyoruz. İsteyen rast gele bir şekilde şu tefsîrlere bakabilir. Çok merak edip bizden isteyenler olursa inşâellâh ileride bol bol misâl veririz.


[49] Muhammed Ali es- Sâbûnî, Et-Tibyân:169-184


[50] Keşif ve sâlih rü’yâ ile alâkalı onlarca âyet ve hadîs vardır ki onlar hakkında şimdi değil de inşâellâh ileride yazılar yazacağız.



Hüseyin AVNİ
http://www.darusselam.com/index.php/hadis/141-kabir-ehlinden-yardm-steyiniz-.html
 
Üst Alt