“Ümmet arasında ortak olan husus, onların ancak Kitap ve Sünnet ile hükmetmeleridir. İnsanların bir alimin, bir liderin, bir büyüğün veya bir kralın sözünü esas almaya zorlanmaları caiz değildir. Kim insanlar arasında herhangi bir konuda bunlardan biriyle (beşerî kanunlarla) hükmetmeyi kabul eder ve onlar arasında Kitap ve Sünnet ile hükmetmediğini söylerse, işte o kâfirdir.”
(Minhâcu’s-Sünneh, c.5, s.132)
İbn Teymiyye rahimehullah’ın bu sözünün temelinde çok önemli bir akaid ilkesi bulunmaktadır: Mutlak hüküm koyma yetkisi yalnızca Allah Teala’ya aittir. Bu ilke, tevhidin hem uluhiyyet hem de rububiyyet boyutuyla doğrudan ilişkilidir. Zira hüküm koymak; helal ve haram belirlemek, ihtilafları çözmek ve insanlar arasında adaleti tesis etmek gibi yetkileri kapsar. Bu yetkinin gerçek sahibi Allah’tır; kullara düşen ise O’nun indirdiği hükümlerle hükmetmek ve O’nun şeriatini üstün kabul etmektir.
Bu sebeple müminlerin ihtilaflarında başvuracakları merciin Kitap ve sahih Sünnet olması dinin aslî bir gereğidir. Bunun dışındaki sözler—ister alime, ister idareciye, ister lidere, isterse sultana ait olsun—bağlayıcı bir hüküm niteliği taşımaz. Zira bağlayıcılık nasslara aittir; şahıslara değil.
İbn Teymiyye rahimehullah’ın “Kim Kitap ve Sünnet yerine başka bir şeyle hükmetmeyi kabul ederse kafirdir” sözü ise gelişi güzel kullanılacak bir hüküm değildir. Burada kastedilen, Allah’ın hükmünü terk etmeyi meşru gören, bunu bir prensip olarak doğru ve geçerli kabul eden, yani beşeri kanunları itikadi anlamda Allah’ın hükümlerinin yerine koyan kişidir. Böyle bir tavır, sadece ameli bir günah değil; kalbi kabulün bozulması sebebiyle küfürdür. Çünkü Allah’ın hükmünü reddetmek, O’nun hikmetini, hakimiyetini ve rububiyyetini reddetmek anlamına gelir.
Bir kişi Allah’ın hükmünü hak olarak kabul ettiği hâlde, korku, arzu, baskı, çıkar vb. sebeplerle başka bir hükümle amel ederse, bu tekfir sebebi değildir; fısktır, zulümdür.
Ama Allah’ın hükmünün yerine başka bir hükmü itikadî olarak meşru görürse küfürdür.
Bir kadı veya yönetici, Allah’ın hükmünü doğru bildiği hâlde, rüşvet, korku, baskı veya nefsine uyma nedeniyle yanlış bir beşerî hüküm uyguladı.
→ Kafir değildir.
→ Fâsık, zalim, büyük günahkâr olur.
→ Çünkü Allah’ın hükmünü hak olarak kabul etmektedir, sadece nefsine uyup gereğini yapmamıştır.
Amelde hata → fısk
Hükmü meşru görmek → küfür
Dolayısıyla bu sözün maksadı, tekfir kolaycılığına kapı açmak değil; hükmün kaynağının kim olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktır. Zira hüküm Allah’tan alınmazsa ümmetin bağlayıcı ölçüsü şahısların görüşlerine kayar; bu ise ihtilafı artırır ve dini parçalar. Allah’ın kelamı ve Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünneti ise tefrikayı giderir, tüm müminleri tek ölçüde birleştirir.
İbn Teymiyye rahimehullah’ın bu sözü, Ehl-i Sünnet’in delile dayalı, dengeli ve itikadi temelli bir kaidesini ifade eder:
Hüküm Allah’ındır; bağlayıcı olan nasslardır; tekfir ise sadece açık inkâr ve kesin delilin tamamlanmasıyla geçerlidir.
Ümmetin selameti ve adaletin hâkim olması da ancak bu prensibe bağlıdır.
(Minhâcu’s-Sünneh, c.5, s.132)
İbn Teymiyye rahimehullah’ın bu sözünün temelinde çok önemli bir akaid ilkesi bulunmaktadır: Mutlak hüküm koyma yetkisi yalnızca Allah Teala’ya aittir. Bu ilke, tevhidin hem uluhiyyet hem de rububiyyet boyutuyla doğrudan ilişkilidir. Zira hüküm koymak; helal ve haram belirlemek, ihtilafları çözmek ve insanlar arasında adaleti tesis etmek gibi yetkileri kapsar. Bu yetkinin gerçek sahibi Allah’tır; kullara düşen ise O’nun indirdiği hükümlerle hükmetmek ve O’nun şeriatini üstün kabul etmektir.
Bu sebeple müminlerin ihtilaflarında başvuracakları merciin Kitap ve sahih Sünnet olması dinin aslî bir gereğidir. Bunun dışındaki sözler—ister alime, ister idareciye, ister lidere, isterse sultana ait olsun—bağlayıcı bir hüküm niteliği taşımaz. Zira bağlayıcılık nasslara aittir; şahıslara değil.
İbn Teymiyye rahimehullah’ın “Kim Kitap ve Sünnet yerine başka bir şeyle hükmetmeyi kabul ederse kafirdir” sözü ise gelişi güzel kullanılacak bir hüküm değildir. Burada kastedilen, Allah’ın hükmünü terk etmeyi meşru gören, bunu bir prensip olarak doğru ve geçerli kabul eden, yani beşeri kanunları itikadi anlamda Allah’ın hükümlerinin yerine koyan kişidir. Böyle bir tavır, sadece ameli bir günah değil; kalbi kabulün bozulması sebebiyle küfürdür. Çünkü Allah’ın hükmünü reddetmek, O’nun hikmetini, hakimiyetini ve rububiyyetini reddetmek anlamına gelir.
Bir kişi Allah’ın hükmünü hak olarak kabul ettiği hâlde, korku, arzu, baskı, çıkar vb. sebeplerle başka bir hükümle amel ederse, bu tekfir sebebi değildir; fısktır, zulümdür.
Ama Allah’ın hükmünün yerine başka bir hükmü itikadî olarak meşru görürse küfürdür.
Bir kadı veya yönetici, Allah’ın hükmünü doğru bildiği hâlde, rüşvet, korku, baskı veya nefsine uyma nedeniyle yanlış bir beşerî hüküm uyguladı.
→ Kafir değildir.
→ Fâsık, zalim, büyük günahkâr olur.
→ Çünkü Allah’ın hükmünü hak olarak kabul etmektedir, sadece nefsine uyup gereğini yapmamıştır.
Amelde hata → fısk
Hükmü meşru görmek → küfür
Dolayısıyla bu sözün maksadı, tekfir kolaycılığına kapı açmak değil; hükmün kaynağının kim olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktır. Zira hüküm Allah’tan alınmazsa ümmetin bağlayıcı ölçüsü şahısların görüşlerine kayar; bu ise ihtilafı artırır ve dini parçalar. Allah’ın kelamı ve Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünneti ise tefrikayı giderir, tüm müminleri tek ölçüde birleştirir.
İbn Teymiyye rahimehullah’ın bu sözü, Ehl-i Sünnet’in delile dayalı, dengeli ve itikadi temelli bir kaidesini ifade eder:
Hüküm Allah’ındır; bağlayıcı olan nasslardır; tekfir ise sadece açık inkâr ve kesin delilin tamamlanmasıyla geçerlidir.
Ümmetin selameti ve adaletin hâkim olması da ancak bu prensibe bağlıdır.

