Türkiye Meselelerine Açık Cevaplar – 2.bölüm

Kozsoy

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
Sahihi Buhari’deki Enes radıyallahu anhın hadisinde kendisinin şöyle dediği rivayet edilmiştir; Rasulullah sallallahualeyhi ve sellem şöyle dedi:“Kim bizim namazımızı kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimizi yer ise; işte o kişi kendisi için Allah’ın ve Rasulün’ün zimmetinin bulunduğu Müslümandır. Allah’ın ahdini (verdiği zemmetini) bozmayınız.”

Bu hadis, Ehli Sünnet ve-l Cemaati aşırılardan ve haricilerden ayıran bir kaideyi temsil etmektedir. O kaide de şudur: “İslamın bazı alametlerini açığa çıkaran kişi için zahir, muteber ve başka bir ihtimal taşımayan bir şey getirinceye ve kendisi hakkında tekfirin şartları meydana gelip engelleride ortadan kalkıncaya kadar -İslamın baki kalma aslı (kişinin müslümanlığı)- devam eder. Çünkü yakin (kesin bilgi) şekk (şüphe) ile zail olmaz.”

Şeyh-ul İslam İbni Teymiyye (Allah ona rahmet etsin) şöyle der: “Hiç kimse Müslümanlardan birini hata edip yanlış yapsa bile tekfir edemez; taki o kişiye hüccet (açık delil) ikame edilip doğru yol ona gösterilene kadar. Kimin İslam’ı (Müslüman olduğu) kesin bir şekilde sabit olursa, bu o kişiden şüphe ile zail olmaz (ortadan kalkmaz), aksine hüccet ikame edilip şüphesi giderilene kadar devam eder.”(1)

Buna binaen; birinci ve ikinci sorularda zikredilen iki taife, hak yoldan sapmış hatalı taifelerdir. Çünkü Türk halkını tamamen tekfir etmekte veya onlardan hiç birine namaz kılsa bile İslam ile hükmetmeyip (Müslüman görmeyip) tavakkuf etmektedir; taki o kişinin içinde sakladığı bilinene kadar. Bütün bunlar ise bizim kendisinden beri olduğumuz sapıklıklardandır. Biz yukarıda ismi geçen “Otuz Risale” isimli eserimizde buna dikkat çekmiş ve reddetmiştik. Asıl olan zahiri almaktır; kim İslam’ın alametlerinden birini açığa çıkarırsa ona İslam ile hükmedilir. Kalbinin derinliklerinde gizleneni bilene kadarda (müslüman olduğuna hükmetme konusunda) duraksamayız. İbni Hacer Feth-ul Bari (12/272) de şöyle der: “Bütün hepsi (alimler) icma etmişlerdir ki; dünya hükümleri kesinlikle zahire göredir. Gizli olan şeylerin hükmü Allah’a aittir.”

Bütün bunlara şu önemli uyarıyı eklemek gerekir; daima söylediğimiz gibi mustazaf müslüman halklarla, ısrarla haktan yüz çeviren ve bu halklara küfrü ve Allah’ın indirdiğinin dışındaki şeylerle hükmetmeyi zorunlu kılan taifeleri birbirlerinden ayırt etmek gerekir. Mutazaf insanların geneline rahmet ile muamele edip onlara küfür ile hükmetmekte acele etmemek gerekir. Çünkü onların zayıflık durumunda takiyyeyi kullanmaları caizdir. Burda takiyyeden kastım; kafirlere karşı düşmanlığı gizlemek, onlara karşı tekfir ve onlardan beri olduklarını açığa çıkartmamalarıdır. Kim bunları zayıf olduğu için açığa çıkarmaz ise mazurdur ve o kişiyi tekfir etmek caiz değildir. Birçok gencin Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab’ın ve bazı Necd Ulemasının bu konudaki bazı mutlak ifadelerini aldıklarını gördüm. Sonra onlardan kafirlere düşmanlığı açığa çıkarmayanın ve onlardan açıkça beri olduğunu ortaya koymayanın tekfir edilmesi gerektiğini anlıyorlar. Dolayısı ile hiçbir mustazafı mazur görmeyip hiç kimseye zayıflığına rağmen tağutlardan beri olduğunu ilan etmedikçe, namaz kılıp oruç tutsa bile, Müslüman olduğunu iddia etse bile İslam’ına hükmetmiyorlar. Bu, tüm beldelerde aşırıcıların ortaya çıkmasına sebep olan apaçık bir yanlış ve hatalı bir anlayıştır. Davet imamlarının (Necd uleması) bu gibi söylemlerine ilim ve yazı hayatımızın başlarında da dikkat çekmiştik. Allah’ın fazlı ile otuz seneyi aşkın bir zaman önce Milleti İbrahim kitabımızda ve diğer kitaplarımızın dipnotlarında buna benzer bazı söylemlere dikkat çekmiştik. Bu yeni ortaya çıkmış birşey değildir. İsteyen kimse bu konuda kitaplarımıza müracaat edebilir.

Buna Şeyh Muhammed b. Abdulvahhabın Milleti İbrahim kitabımızda naklettiğimiz şu sözüne yaptığımız açıklamayı örnek verebiliriz; Şeyh şöyle der: “Bunu bildiğinde anlarsın ki; bir insanın, müşriklere düşmanlık yapmadıkça, onlara karşı kinini ve düşmanlığını ortaya koymadıkça Allah’ı birleyip şirki terk etse bile İslam’ı müstakim olmaz. Allah azze ve cellenin de buyurduğu gibi :(Allaha ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin) Mücadele/22.”

Bunun biraz sonrasında Muhammed b. Abdullatifin ed-Durar-us Seniyye isimli kitaptan naklettiğimiz şu sözü vardır: “Bilki –Allah bizide senide sevip razı olduğu şeylere muvaffak kılsın-! Bir kul için İslam ve din ancak Allah’ın ve Resulünün düşmanlarına düşmanlık etmesiyle, Allah’ın ve Resulünün dostlarıyla dostluk yapması ile müstakim olur. Allah celle celaluhu şöyle buyurur: ( Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.) Tevbe/23.” -Cihad bölümü s.208 den.

Bu iki mutlak ifadeye dipnot yazarak şu yorumu yaptık “ Şayet cümleden düşmanlığın aslı kastedilmiş ise kelam mutlak olarak kullanılmıştır. Yok, eğer düşmanlığın umumiyeti kastedilmiş ise açığa çıkarılması, tafsilatı ve karşı durulması kastedilmiştir. Kişinin İslam’ının istikametinden murad, İslam’ın aslının zevali (ortadan kalkması) değildir. Şeyh Abdullatifin “Misbah-uz Zalam” adlı eserinde bu konuda tafsilat bulunmaktadır, dileyen kitaba müracaat edebilir. Kitapta şeyhin şu ifadesi yer almaktadır: “ Şeyhin bu sözünden, düşmanlığı açıkça ortaya koymayanın tekfir edildiğini anlayanların fehmi batıldır ve görüşü sapkındır…..” şeyhin sözünün tafsilatı ilerideki sayfalarda gelecektir. Şeyhlerin sözlerini bu bahiste zikretmemizin sebebi, günümüzdeki davetçilerin çoğunun göremediği bu asli mevzunun öneminin açıklanması içindir.

-Sözlerimizin çok net olmasına rağmen- bu gibi açıklamaları peşisıra getirmemiz ise, kirli suda avlanmak isteyenlerin önüne tamamen engel koymamız içindir.

Ed-Dürer-üs Seniyye ve benzeri kitaplardaki bu tür mutlak ifadeler, necd ulemasının eski kitaplarında ve risalelerinde bulunup, iyice tahkik edilmediğinden ve yerinde kullanılmadığından dolayı, sahanın birçok yerinde aşırılık tohumlarının yeşermesine sebebiyet vermiştir. Bütün aşırı cemaatlerin; Peşaver’in aşırılarının geneli, Muhallef cemaati, Ebu Ömer el Kuveyt’i, Ziyaeddin El Kudsi ve Hazimi’nin bazı kesitlerinden okuduğum’a göre dayanakları bu ve benzeri ifadeler olduğunu gördüm. Bazı aşırı olan kişiler bu tür mutlak cümle ve ifadeleri alıp şer-i bir kaideymiş gibi ileri sürmekle kalmıyor, bir âlimin delaleti açık olan muhkem ayeti ve sabit hadisi alıp üzerine mezhebini bina ettiği gibi bu ifadeleri kutsallaştırarak mezheplerini bu sözler üzerine inşa etmektedirler. Necd âlimlerinin fetvalarını okuyanlar görürler ki, bazıları onların sözlerini sahada tehlikeli bir şekilde kullanarak, tağutlar’a yardım etmişler ve muvahhitlerin kanlarını helal saymışlardır. Buna en büyük delil ise, 3269 numaralı fetvada verdiğim cevapta açıkladığım Acman, Düveyş ve beraberindekilerin ihvanı tekfir ettiği ve kanlarının helal olduğuna dair verdiği meşhur fetvalarıdır. Muasır âlimleri de onların yollarını sürdürerek, mücahit kardeşlerimizin mücadelelerinden dolayı öldürülmelerine dair fetvalar vermişler, onları hariciler, sapık fırkalar ve benzeri isimlerle adlandırmışlardır.

Bilinmelidir ki! “Necd âlimlerinin kitaplarında tahkik edilmesi gereken ifadeler bulunmaktadır” şeklindeki iddiam; her ne kadar yoğun okumalarım sonucunda ortaya çıkan bir netice olsa dahi ilk defa benim söylediğim ve meydana getirdiğim bir şey değildir. Bu konuda Hicaz’ın en meşhur âlimi beni geçmiştir. Şeyh İbni Baz’ın meclislerine katılmıştım da o bu tür ifadeler hakkında uyarılar yapıyor ve şöyle diyordu: “Bazı talebelerin hoca olmaksızın Necd âlimlerinin kitaplarını okumaları, kendilerinde bazı aşırılıklar meydana getirmekte ve hata yapmalarına sebebiyet vermektedir.” Hatta biz ilim talebeliğinin ilk yıllarında bu kitapları okumaya başladığımızda şeyhin bu sözünü inkâr ederek, bu kitapları daha bir hamaset ve susuzlukla okuyorduk. Sonrasında Allah bize ikram ederek kardeşlerimizinde uyarmasıyla erken vakitte bu ifadelerdeki hataları görmemizi nasip etti.

Benim Türkiye ve Türkiye dışındaki gençlere nasihatim; bu tür hatalara dikkat etmeleri ve birçok ülkede tehlikesi insanların kanlarının dökülmesine, mallarının ve ırzlarının helal görülmesine sebebiyet veren meselelerde taklidi bırakmalarıdır.

Tağutların tekfire gelince, tağuttan kasıt İslam’a müntesip olup da bazı dinden çıkaran ameller işleyen, muayyen olarak tekfiri avam’a ve diğerlerine kapalı olan insanlar ise onların tekfir edilmesi imanın sahih olması için şart olmadığı gibi imanın asıllarından da değildir.(2) Tağutların inkâr etmek imanın şartıdır’ın manası: Tağutlara karşı şirk olan her türlü ibadet çeşitlerinden beri olduğunun ilan edilmesi, Allah’ın izin vermediği kanunlarda ve küfürde onlara itaatten kaçınılması, onlara ve yardımcılarına yardım edilmesinden ve dost edinilmesinden kaçınılmasıdır. Tekfire gelince bu inkârın lazımıdır, sıhhat şartlarından değildir. Onun içindir ki Allah Teâlâ’nın (Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının ) ayetini gerçekleştirdiği müddetçe bir cahilin tekfir edilmesi caiz değildir.

Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip Erdoğan)’a gelince kendisi Atatürkçü laikler gibi olmasa da laik biridir. Onlarla uzlaşmadığı tek nokta ise laikliği farklı tanımlamasıdır. Laiklikten beri olmamakla beraber laikliği överek açıklamakta ve güzel bir iş yaptığını zannetmektedir. Bu açıklama dahi batıl bir tefsir olup tekfiri gerektiren laiklik çerçevesinden çıkmamaktadır. Çünkü laikliği din ile devletin birbirinden ayrılması ve dindar olmak isteyen kimsenin serbestçe yaşaması olarak açıklamaktadır. Bu ve bunun gibi zındık olmayı dileyen kimseler İslam dinine, kanunlarına ve müntesiplerine savaş açan Atatürkçü laikler gibi değildir. Bu adamın açıkladığı ve sürekli dillendirdiği laikliğin İslam ile hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü İslam ateistliği ve Allah’a şirk koşmayı kabul etmez ve din ile devletin arasını birbirinden ayırt etmez, bilakis bu tür açıklamaların hepsi İslam’dan çıkaran beyanlardır ve sarih olan küfrün çeşitlerindendir.

Biz Atatürkçü laiklerin başkanlık yaptıkları dönemlerde Müslümanların durumlarını ve bu laiklerin parlamentoda çoğunluğu nasıl elde ettiklerini biliyoruz. Biz ve insanların ekseriyeti görüyor ki, Erdoğan hükümeti gölgesinde Müslümanların sıkıntıları daha azdır. Bilakis birçok Türkiyeli kardeşin değimiyle, önceki halinden daha iyidir. Bazıları Müslümanların sorunlarına yönelik Erdoğan’ın bazı şahsiyetli veya vatansever duruşlarına işaret etmektedirler. Biz her zaman; İslam’a savaş açmayan, önüne engeller koymayan, halkına karşı zulmetmeyen aksine azda olsa davetçileri rahat bırakan ve mücahitlerin varlığını azda olsa göz ardı eden sistemlerde yaşayan kardeşlerimize, hakiki bir değişime güç yetiremedikleri müddetçe, bu tür devletlerle burun buruna gelmemelerini, bu fırsatı değerlendirerek halkın arasına karışıp onları Allah’a davet etmeleri, ister seçimlere katılanlar olsun veya olmasın hikmet ve güzel sözlerle en güzel olanı öğretmeleri ve en güzel olana yönlendirmelerini, gençleri tevhit üzere eğitmeleri, onları aşırılık ve ircanın tuzaklarından koruyarak, hak ve sahih menheci öğretmeleri, anlatmaları, faydası az ve düzensiz olan, yaşamlarını, hareketlerini, davetlerini ve dinlerini sıkıntıya sokacak, dünyalarına, dinlerine ve kendilerine hakiki bir fayda sağlamayan işleri terk etmelerini nasihat etmekteyiz.

Aynı şekilde Türkiye’deki kardeşlerime, şu andaki merhaleyi iyi değerlendirip tevhide ve tevhidin asıllarına davet etmelerini, ifrat ve tefrite karşı uyanık olmalarını, ayakları yere basmayan, hamasetli ve pusulasız, her gün açık bir menhec olmadan oyana bu yana yalpalayanlara, her kargaşa çıktığında İslam’a faydası olmayacak, düzensiz ve mantıksız işlere gençleri kışkırtanlara kulak vererek düzenlerini bozmamalarını, davet çalışmalarını sürdürerek, ihmal etmemelerini… Bilakis İslam ehli için hazırlanan iktidar projelerine hazırlık yapmalarını ve bu çalışmaya el uzatmalarını tavsiye ediyoruz.

Kendi üzerlerine bir sultası olmayan, bölgelerine gücü ulaşmayan, haklarını yerine getiremeyecek ve yardımlarına koşamayacak olan birine bey’ate davet onları bağlamamaktadır.

Bu tür çağrılar sebebiyle, din ve tevhit için başlattıkları çalışmaları bertaraf ederek saflarını bozmamaları, bunun aksine tevhide davette sebat etmeleri, bu doğrultuda çaba sarf etmeleri, doğruluk üzere olmaları, birbirlerine yakınlaşmaları ve nerede olurlarsa olsunlar isimleri ne olursa olsun müminleri dost edinmeleri gerekmektedir.

Allah’tan hallerini ıslah etmesini, onları dinlerinde en doğru yola iletmesini, onları dinine yardımda kullanmasını ve onları istikamet üzere kılmasını dilerim.

Salat ve Selam peygamberimiz Muhammed’e, ailesine ve tüm ashabının üzerine olsun.

Ebu Muhammed el Makdisi


(1)Burada şöyle bir itiraz gelebilir. “Bu insanlar ne zaman Müslüman oldular ki. Biz zaten İslam akdi sabit olan hiç kimseye kafir demiyoruz.” Deriz ki, işte verdiğiniz bu cevap, hilafetin düşmesinden sonra İslam topraklarında kafirlerin Müslümanlara yaptığı baskı, zulüm ve dejenerasyon hareketlerini hiç okumadığınızı ve bunları doğru değerlendirmediğinizi açıkça ortaya koymaktadır. Bu sorunun sorana nispetle verilmiş cevabıdır. Türkiye’de camilerdeki yaz kurslarına gidip’te “32 Farzı” öğrenmeyen neredeyse çok az insan vardır. Son zamanlarda sivil toplum kuruluşlarının ve benzer kurumların insanlara öğrettikleri temel bilgiler, bir insanın İslama intisap edilebilmesi için gereken icmali malumatlardır. Ve insanlar bunları Müslüman oldukları için öğrenmektedirler. Diğer tafsili bilgiler ise açık ve kapalı meseleler ve bunlardan doğan hüküm farklılıkları tahtında bireysel olarak incelenecek meselelerdir. Bunun için aslı kafir hükmünü kendisini İslam’a nispet eden ve başından büyük badireler geçmiş zavallı Müslümanlara hamletmek Muhammedi bir ahlak değildir.

(2)Bu cümle Şeyh Makdisi’nin Otuz Risale isimli kitabının 31 meselesinde izah edilen konudur. Bu konuda yapılan hatalar üzerinde Şeyh bu bölümde ayrıntılı bilgi vermiştir. Burada iki noktaya dikkat çekmek istiyoruz.

Birincisi, 31. Meselenin Türkçe tercümesinde ilk paragrafta çok ciddi bir hata söz konusudur ki zaten bu mesele bu yanlışı düzeltmek için yazılmıştır. Türkçe tercümede şöyle geçiyor: “Şüphesiztağutları tekfir etmek, Tevhid’in şartı ve yarısıdır. Tağutu tekfir etmeyen kişi, kopması mümkün olmayan sağlam ipe sarılmamış ve böylece helak olan kafirler zümresinden olmuş olur…” Altını çizdiğimiz ifade 31.Meselede yapılan yanlışın kendisidir. 31. Mesele tağutu tekfir etmenin imanın sıhhat şartı olmadığını ifade etmek için kaleme alınmıştır. Bu meselenin Arapça metnindeki “أنّ الكفر بالطواغيت هو شطر التوحيد وشرطه” “Tağutu inkar etmek” ibaresi, sanki أنّ التكفير بالطواغيت هو شطر التوحيد وشرطه” “Tağutu tekfir etmek” olarak çevrilmiştir. Bu mesele ise “Tağutu inkar etmek” ile “Tağutu tekfir etmenin” farklı şeyler olduğunu izah etmek için yazılmıştır. Tağutu inkar imanın sıhhat şartlarından olmasına karşın tekfiri böyle değildir. Kitabın yeni baskılarında bu hatanın tashih edilmesini kardeşlerden dileriz.

İkinci mesele ise “فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ” “Kim tağutu inkar ederse” ve “كَفَرْنَا بِكُمْ” “sizi inkar ediyoruz” gibi Kuran’da geçen ifadeler, “Kim tağutları tekfir ederse” ve “Sizi tekfir ediyoruz” gibi manalandırmaktır. Bu “كفر ب” kelimesini “تكفير” kelimesi ile aynı manaya geldiğinin iddia edilmesidir ki bunun lügatte böyle bir karşılığı bulunmamaktadır. Denilirse ki “كفر” fiili “ب” ile müteaddi olur, deriz ki buna Arapça lügatlerden delil getirilmesi gerekir. Bu durumda kafirler hakkındaki şu ayete “إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ” “Allah’ın ayetlerini tekfir edenler” diye, şu ayeti de “الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ” “Rablerini tekfir edenler” diye çevirmemiz gerekir ki bunun sahih olmadığı ortadadır. Öyleyse Allah’ın dininde keyfi konuşmaktan Allah’a sığınmak gerekir. (Çevirmen)

http://www.ummetislam.net/turkiye-meselelerine-acik-cevaplar-2-bolum.html
 
Son düzenleme:

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt