Hamd, mahlukatına benzemekten münezzeh olan, Hz. Musa ile bizzat konuşan, İbrahim’i dost edinen, Arş’ına istiva etmiş, zatı ve sıfatlarıyla kaim Yüce Allah’a aittir. Salat ve selam; Rabbinin sıfatlarını hiçbir felsefi bükme ve ta'tile kaçmadan ümmetine tebliğ eden Efendimiz Hz. Muhammed’e, onun şerefli ashabına ve onların yolunu milim sapmadan takip eden Selef-i Salihin’in üzerine olsun.
Bilesiniz ki! Kendilerini "akılcı", "münezzehçi" veya "kelamcı" diye tesmiye eden, ancak hakikatte Yunan ve Yahudi felsefelerinin artıklarını İslam akidesi diye pazarlayan ta'til güruhu, asırlardır ümmetin temiz zihnini bulandırmaktadır. Bunlar, Allah Teâlâ’nın kelamını ve sıfatlarını nefislerinin kısıtlı mantık kategorilerine sığdıramayınca "te'vil" kılıfı altında inkâra (ta'tile) sapmışlardır.
Bu risalenin gayesi; Kelamcıların ve bilhassa Mutezile ile Eş'arîleşmiş felsefecilerin "akıl ve tanzih" adı altında savundukları teorilerin ne Kur'an’a ne de Sünnet’e dayandığını, bilakis köklerinin Yahudi ilahiyatı ve felsefi zındıklık olduğunu tarihi ve nassî delillerle ifşa etmektir.
Ehl-i Sünnet’in saf sıfat anlayışına "teşbih" çamuru atan Kelamcıların maskesi, kendi te'vil mekanizmaları analiz edildiğinde darmadağın olmaktadır. Ignác Goldziher’in de tespit ettiği üzere; Fahruddîn er-Râzî gibi geç dönem kelamcıları ile Yahudi filozofu Maimonides (İbn Meymûn) aynı çürük Mutezilî havuzda buluşmuşlardır.
Râzî, Bakara Suresi 210. ayetinde geçen “Onlar, buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmesini mi bekliyorlar…” nassını tefsir ederken, zihnindeki felsefi ön yargıları kurtarabilmek adına Mutezile’nin “yaratılmış ses” (asvât-ı mukatta'a) teorisine sığınmıştır.
Râzî’ye göre Allah Teâlâ bizzat tecelli etmemekte veya konuşmamakta; bulutun içinde harflere bürünmüş, sonradan yaratılmış sesler (asvât-ı mukatta'a) meydana getirmektedir.
Şu rezalete bakınız ki! Aynı felsefi manevrayı, Aristotelesçi Yahudi kelamcısı Maimonides (İbn Meymûn) da Kutsal Kitap’taki ilahi zuhurları ve tecellileri te’vil etmek için kullanmıştır. Maimonides, Mutezile’nin bu sığınak teorisini "kôl nibhrâ" (yaratılmış ses) ve "kâbhôd nibhrâ" (yaratılmış ihtişam) adıyla Yahudi ilahiyatına taşımıştır.
Sormak gerekir:
Kur'an mahluktur", "Allah konuşmaz", "Allah’ın eli, yüzü, gelmesi yoktur" diyen Cehmî ve Mutezilî zihniyetin soykütüğü tetkik edildiğinde, karşımıza bir İslam alimi değil, Hz. Peygamber’e ($\mathbf{s.a.v.}$) sihir yapan bir Yahudi çıkmaktadır!
Ebu İshak el-Ğasîlî’nin beyan ettiği ve İbn Asâkir’in naklettiği tarihi silsile, ta'til bid'atının nereden ithal edildiğini tokat gibi çarpmaktadır:
Tevrat’ın mahluk olduğunu söyleyen ve bu bozuk fikri İslam toplumuna ilk enjekte eden kişi Yahudi Lebîd b. A'sâm ve damadı zındık Tâlût’tur. Bu zehir, Ca'd b. Dirhem’e geçmiş; Ca'd ise "Allah Musa ile konuşmadı, İbrahim’i dost edinmedi" diyerek sarahatle kufre düşmüştür.
Ehl-i Sünnet’in ve devletin bu zındıklığa cevabı ise gecikmemiştir. Emevi valisi Hâlid b. Abdillah el-Kasrî, Kûfe’de Kurban Bayramı günü hutbeye çıkmış ve tarihi haykırışını yapmıştır:
Kelamcılar ve modern tahrifçiler derler ki: "Biz aklı hakem kılıyoruz, nassı te'vil ederek Allah’ı mahlukata benzemekten koruyoruz."
Biz de deriz ki: Sizin akıl dediğiniz şey, Aristoteles’in kategorileri, Philo’nun allegorisi ve Maimonides’in kuruntularıdır.
Bilesiniz ki! Kendilerini "akılcı", "münezzehçi" veya "kelamcı" diye tesmiye eden, ancak hakikatte Yunan ve Yahudi felsefelerinin artıklarını İslam akidesi diye pazarlayan ta'til güruhu, asırlardır ümmetin temiz zihnini bulandırmaktadır. Bunlar, Allah Teâlâ’nın kelamını ve sıfatlarını nefislerinin kısıtlı mantık kategorilerine sığdıramayınca "te'vil" kılıfı altında inkâra (ta'tile) sapmışlardır.
Bu risalenin gayesi; Kelamcıların ve bilhassa Mutezile ile Eş'arîleşmiş felsefecilerin "akıl ve tanzih" adı altında savundukları teorilerin ne Kur'an’a ne de Sünnet’e dayandığını, bilakis köklerinin Yahudi ilahiyatı ve felsefi zındıklık olduğunu tarihi ve nassî delillerle ifşa etmektir.
Ehl-i Sünnet’in saf sıfat anlayışına "teşbih" çamuru atan Kelamcıların maskesi, kendi te'vil mekanizmaları analiz edildiğinde darmadağın olmaktadır. Ignác Goldziher’in de tespit ettiği üzere; Fahruddîn er-Râzî gibi geç dönem kelamcıları ile Yahudi filozofu Maimonides (İbn Meymûn) aynı çürük Mutezilî havuzda buluşmuşlardır.
Râzî, Bakara Suresi 210. ayetinde geçen “Onlar, buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmesini mi bekliyorlar…” nassını tefsir ederken, zihnindeki felsefi ön yargıları kurtarabilmek adına Mutezile’nin “yaratılmış ses” (asvât-ı mukatta'a) teorisine sığınmıştır.
Râzî’ye göre Allah Teâlâ bizzat tecelli etmemekte veya konuşmamakta; bulutun içinde harflere bürünmüş, sonradan yaratılmış sesler (asvât-ı mukatta'a) meydana getirmektedir.
Şu rezalete bakınız ki! Aynı felsefi manevrayı, Aristotelesçi Yahudi kelamcısı Maimonides (İbn Meymûn) da Kutsal Kitap’taki ilahi zuhurları ve tecellileri te’vil etmek için kullanmıştır. Maimonides, Mutezile’nin bu sığınak teorisini "kôl nibhrâ" (yaratılmış ses) ve "kâbhôd nibhrâ" (yaratılmış ihtişam) adıyla Yahudi ilahiyatına taşımıştır.
Sormak gerekir:
- Bir Eş'arî kelamcısı ile bir Yahudi filozofunu aynı te’vil çukurunda birleştiren şey "vahyî hakikat" midir, yoksa Yunan-Mutezile kırması felsefi ta'til zihniyeti midir?
- Allah’ın kelamını ve tecellisini "mahalde yaratılan harf ve ses"e indirgeyen Râzî’nin, Maimonides’ten veya Mutezile’den ne farkı kalmıştır?
Kur'an mahluktur", "Allah konuşmaz", "Allah’ın eli, yüzü, gelmesi yoktur" diyen Cehmî ve Mutezilî zihniyetin soykütüğü tetkik edildiğinde, karşımıza bir İslam alimi değil, Hz. Peygamber’e ($\mathbf{s.a.v.}$) sihir yapan bir Yahudi çıkmaktadır!
Ebu İshak el-Ğasîlî’nin beyan ettiği ve İbn Asâkir’in naklettiği tarihi silsile, ta'til bid'atının nereden ithal edildiğini tokat gibi çarpmaktadır:
Tevrat’ın mahluk olduğunu söyleyen ve bu bozuk fikri İslam toplumuna ilk enjekte eden kişi Yahudi Lebîd b. A'sâm ve damadı zındık Tâlût’tur. Bu zehir, Ca'd b. Dirhem’e geçmiş; Ca'd ise "Allah Musa ile konuşmadı, İbrahim’i dost edinmedi" diyerek sarahatle kufre düşmüştür.
Ehl-i Sünnet’in ve devletin bu zındıklığa cevabı ise gecikmemiştir. Emevi valisi Hâlid b. Abdillah el-Kasrî, Kûfe’de Kurban Bayramı günü hutbeye çıkmış ve tarihi haykırışını yapmıştır:
Hâlid el-Kasrî, Ca'd'ı kurbanlık gibi boğazlayarak Selef’in ta'tile ve felsefi zındıklığa bakışındaki tavizsiz duruşunu tarihe kazımıştır. Bugün Kelamcıların "ince tevil" diye ambalajladığı şey, Ca'd b. Dirhem’in boynunu verdiren o Yahudi menşeyli zındıklığın ta kendisidir!"Ey insanlar! Dağılın ve kurbanlarınızı kesin. Allah bizden ve sizden kabul etsin! Şüphesiz ki ben bugün kurban olarak Ca'd b. Dirhem’i keseceğim! Çünkü o; Allah’ın Musa ile gerçekten konuşmadığını ve İbrahim’i dost edinmediğini iddia etmektedir! Allah, Ca'd b. Dirhem’in söylediklerinden yücedir, büyüktür!"
Kelamcılar ve modern tahrifçiler derler ki: "Biz aklı hakem kılıyoruz, nassı te'vil ederek Allah’ı mahlukata benzemekten koruyoruz."
Biz de deriz ki: Sizin akıl dediğiniz şey, Aristoteles’in kategorileri, Philo’nun allegorisi ve Maimonides’in kuruntularıdır.
- Nassın İptali: Allah Teâlâ kendisini Kur'an'da nasıl tavsif ettiyse, Rasulullah ($\mathbf{s.a.v.}$) Rabbini nasıl tanıttıysa hakikat odur. "Allah konuştu" ayetini "Allah ses yarattı" diye te'vil etmek, ayeti tasdik etmek değil, ayetin manasını ilga etmektir.
- Sahte Tanzih, Gerçek Ta'til: Teşbihten kaçıyorum derken ta'tile (yok saymaya) düşenler, Allah’ı zihni bir soyutlamaya, adeta bir hiçliğe dönüştürmüşlerdir.
- Kökü Dışarıda Metodoloji: Sahabe-i Kiram’ın, Tabiin’in ve Eimme-i Dîn’in bilmediği bu "asvât-ı mukatta'a" (yaratılmış kesik sesler) lafazanlığı, İskenderiye felsefecileri ile Babil Yahudilerinin kurgusudur.
Ey Kur'an ve Sünnet’e tabi olduğunu iddia edip Kelamcıların tahrifatına sürükleneçler!
Bilesiniz ki; Allah Teâlâ’nın sıfatları hususunda emniyetli tek yol Selef-i Salihin’in yoludur. O yol; tahrif etmeden, ta'til etmeden (yok saymadan), tekyif etmeden (nasıllık biçmeden) ve teşbihe düşmeden nasslara olduğu gibi iman etme yoludur.
Râzîlerin, Maimonideslerin, Cehmlerin ve Ca'dların "akıl" maskeli Yahudi ithalatı te'villerini din edinenler, nihayetinde Allah’ın kelamını mahluk kılmaya ve Rabbin sıfatlarını buharlaştırmaya mahkûmdur.
Kurban Bayramı günü Ca'd b. Dirhem’i kesen anlayış neyse, bugün onun bakiyeleri olan Kelamî ta'tilcileri ilmen ve fikren ezecak anlayış da odur!
Vallâhu muvaffıku ve’s-selâmû alâ men ittebe’a’l-hüdâ.

