Kafirlerle Birlikte Küfrün Sancağı Altında Başka Kafirlere Karşı Savaşmanın Caiz Olduğunu Söyleyen Alimlerin Sözleri

Abdullah el Hanbeli Çevrimdışı

Abdullah el Hanbeli

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
Geçenlerde yayınladığım ‘’İslam Fıkhının Genişliğine Dair Tarihten Çarpıcı Örnekler ve Fetvalar’’ başlıklı çalışmamda ( JustPaste.it - Share Text & Images the Easy Way ) zikrettiğim 13 maddeye 1 madde daha eklemek istiyorum:

Kafirlerle birlikte, onların sancağı altında/onların safında başka kafirlere karşı savaşmanın caiz olduğunu söyleyen alimlerin sözleri


Halbuki bu savaşla kafirlerin maslahatları gerçekleşecek, hakimiyetleri güçlenecek/genişleyecek, şirk kanunları hakim olmaya devam edecektir. Yani bu şekilde küfre ve kafirlere yardım edilip destek olunmasına ve kafir ordunun sayısı çoğaltılmasına rağmen kimi alimler, kişi kendisi ve müslümanlar için endişelendiğinde şerri def etmek için onlarla birlikte savaşmayı caiz görmüşlerdir. Aynı şekilde esir bir müslüman onlarla birlikte savaştığı takdirde serbest bırakılacaksa savaşmasına cevaz vermişlerdir.

İbn Hacer el-Heytemî ise hiçbir zaruret ve ihtiyaç olmadığı halde bile kafirlere zarar vermek niyetiyle bunun caiz olduğunu söylemiştir.

Bu mesele ictihadidir. Alimlerden buna en fazla ‘’haram’’ diyen olmuştur. Onlardan hiç kimse bunu küfür görmemiş, muhalifini tekfir ve tebdî’ etmemiştir.

1) Meşhur hadis imamı Ebu Davud, İmam Ahmed b. Hanbel’den şöyle nakletmiştir:

قلت لأحمد: لو نزل عدو بأهل قسطنطينية فقال الملك للأسرى: اخرجوا فقاتلوا أعطيكم كذا وكذا؟ قال: إن قال: أخلي عنكم فلا بأس رجاء أن ينجوا. قال: قلت فإن قال: أعطيكم وأحسن إليكم، هل يقاتلون معه؟ قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «من قاتل لتكون كلمة الله هي العليا» لا أدري.

‘’Ahmed’e dedim ki: “Şayet bir düşman Konstantiniyye halkına inip (şehri kuşatsa) ve (kafirlerin) kralı (müslüman) esirlere: ‘’Çıkın, savaşın, size şu kadar (mal) vereceğim’’ dese (onunla birlikte savaşmaları caiz midir)?”

Ahmed şöyle dedi: “Eğer ‘sizi serbest bırakacağım’ derse, kurtulmaları umularak bunda bir sakınca yoktur.”

Dedim ki: “Peki şayet (kral): ‘’Size (mal) vereceğim ve iyilikte bulunacağım’’ derse, onunla birlikte savaşırlar mı?”

Dedi ki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: “Kim, Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşırsa işte o Allah yolundadır.” (Bu durumda ne olacağını) bilmiyorum.’’ (Mesâilu’l-İmam Ahmed)

Görüldüğü üzere İmam Ahmed, müslüman esirlerin, kendilerine mal verilmesi ve iyilikte bulunulması karşılığında kafirlerle birlikte savaşmalarının caiz olup olmaması hakkında durmuş, çünkü bu durumda savaşmak Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşmak olmayacağı için ‘bilmiyorum’ demiştir. Buna rağmen eğer kral serbest bırakma sözü vermişse onunla birlikte savaşmanın caiz olacağını, ama ‘serbest bırakacağım’ demeyip de mal verip iyilikte bulunma sözü vermişse bunun hükmünü ise bilmediğini söylemiştir.

2) Hanbeli fakihlerinden el-Buhûtî (rahimehullah) şöyle demiştir:

تحرم إعانة الكفار على عدوٍ منهم إلا خوفاً من شرهم

“Kafirlere, yine kafirlerden olan bir düşmana karşı yardım etmek haramdır. Ancak onların şerrinden korkma durumu ise bundan müstesnadır (caizdir.)” (Keşşâfu’l-Kınâ’)

3) İmam Ebu Hanife’nin talebesi İmam Muhammed (rahimehumallah) şunları kaydetmiştir:

إذا قال أهل الحرب للأسراء قاتلوا معنا عدونا من المشركين، وهم يخافون أولئك الآخرين على أنفسهم، فلا بأس أن يقاتلوا، لأنهم يدفعون الآن شر القتل عن أنفسهم، فإنهم يأمنون الذين في أيديهم على أنفسهم ولا يأمنون الآخرين إن وقعوا في أيديهم، فيحل لهم أن يقاتلوهم دفعا عن انفسهم.

ولو قالوا لهم : قاتلوا معنا عدونا من أهل حرب آخرين على أن نخلي سبيلكم إذا انقضت حربنا، ووقع في قلوبهم أنهم صادقون فلا بأس أن يقاتلوا معهم، لأنهم يدفعون بهذا الأسر عن أنفسهم.

“Şayet harb ehli (kafirler) esirlere: ‘Bizimle birlikte diğer müşrik düşmanımıza karşı savaşın’ derse ve onlar da kendileri için bu diğerlerinden endişe ederlerse, savaşmalarında bir sakınca yoktur. Çünkü bu durumda kendilerinden öldürülme tehlikesini def etmektedirler. Zira ellerinde bulundukları kimselerden emin olsalar bile, ellerine düşmeleri halinde diğerlerinden emin değildirler. Bu yüzden, kendilerinden şerri def etmek için onlarla savaşmaları helal olur.

Şayet onlara: ‘Bizimle birlikte düşmanımıza karşı savaşın, savaşımız bittiğinde sizi serbest bırakalım’ derler ve onların doğru söylediklerine kanaat getirirlerse, onlarla birlikte savaşmalarında bir sakınca yoktur. Çünkü bu şekilde kendilerinden esareti defetmiş olurlar.” (es-Siyeru’l-Kebîr)

4) Hanefi fukahasından el-Cessâs (rahimehullah) büyük imamlardan şunları nakletmiştir:

قال أصحابنا: (في المستأمن المسلم يقاتل مع المشركين): لا ينبغي أن يقاتلوا مع أهل الشرك، لأن حكم الشرك هو الظاهر وهو قول مالك.
وقال الثوري: يقاتلون معهم.
وقال الأوزاعي: لا يقاتلون إلا أن يشترطوا عليهم إن غلبوا أن يردوهم إلى دار الإسلام.
وللشافعي قولان.

‘’Ashabımız (Hanefiler) ‘gayrimüslim ülkeye emanla girmiş müslümanın müşriklerle birlikte savaşması’ hakkında şöyle demiştir: Müşriklerle birlikte savaşmaları doğru değildir. Çünkü (bu durumda) baskın olan şirk hükmüdür. Bu, Malik’in görüşüdür.

Süfyan es-Sevri ise: ‘’Onlarla birlikte savaşırlar (caizdir)’’ demiştir.

Evzâi ise şöyle söylemiştir: ‘’Ancak şu şartla savaşırlar: Eğer galip gelirlerse kendilerini İslam yurduna geri göndermeyi şart koşarlarsa.’’

Şâfiî’nin bu konuda iki görüşü vardır.” (Şerhu Muhtasari’t-Tahâvî)

5) Serahsi (rahimehullah) ‘’el-Mebsût’’ isimli eserinde (10/97-98) şöyle söylemiştir:

وإذا كان قوم من المسلمين مستأمنين في دار الحرب فأغار على تلك الدار قوم من أهل الحرب لم يحل لهؤلاء المسلمين أن يقاتلوهم، لأن في القتال تعريض النفس فلا يحل ذلك إلا على وجه إعلاء كلمة الله عز وجل وإعزاز الدين، وذلك لا يوجد ههنا لأن أحكام أهل الشرك غالبة فيهم فلا يستطيع المسلمون أن يحكموا بأحكام أهل الإسلام، فكان قتالهم في الصورة لإعلاء كلمة الشرك، وذلك لا يحل إلا أن يخافوا على أنفسهم من أولئك فحينئذ لا بأس بأن يقاتلوهم للدفع عن أنفسهم، لا لإعلاء كلمة الشرك، والأصل فيه حديث جعفر رضي الله عنه، فإنه قاتل بالحبشة العدو الذي كان قصد النجاشي، وإنما فعل ذلك لأنه لما كان مع المسلمين يومئذ آمنا عند النجاشي فكان يخاف على نفسه وعلى المسلمين من غيره فعرفنا أنه لا بأس بذلك عند الخوف

‘’Eğer müslümanlardan bir topluluk, darul harp’te (kafirlerin yurdunda) eman altında bulunurken o yurda harb ehli (başka kafirler) saldırırsa, bu müslümanların onlarla savaşmaları helal olmaz. Çünkü savaşta canı tehlikeye atmak söz konusudur ki bu ancak Allah (azze ve celle)’nin kelimesini yüceltmek ve dini aziz kılmak amacıyla helal olur. Oysa burada bu durum mevcut değildir, zira müşriklerin hükümleri onlara galip olup müslümanlar İslam hükümleriyle hükmedemezler. Bu durumda savaşmak, görünüşte şirk kelimesini yüceltmek için olmaktadır ki bu helal değildir. Ancak kendileri için o saldıranlardan endişe ederlerse, o zaman şirk kelimesini yüceltmek için değil, kendilerini savunmak için onlarla savaşmalarında bir sakınca yoktur.

Bu meselede asıl olan Cafer (radiyallahu anh) hadisidir. O, Habeşistan’da Necaşi’ye yönelen düşmana karşı savaşmıştır. Bunu yapmasının sebebi, o gün müslümanlarla birlikte Necaşi’nin yanında güven içindeyken düşmandan kaynaklı kendisi ve müslümanlar için endişelenmesiydi. Buradan anlıyoruz ki, korku durumunda savaşmakta bir sakınca yoktur.”

Serahsi’nin Cafer hadisi diye bahsettiği hadis, doğrusu Zübeyr (radiyallahu anh) hadisidir. Bu hadisi İmam Ahmed Müsned’inde ve İmam Beyhaki ‘’es-Sünenu’l-Kubrâ’’, ‘’Delâilu’n-Nubuvve’’ ve ‘’Ma’rifetu’s-Süneni ve’l-Âsâr’’ isimli eserlerinde rivayet etmiştir. Beyhaki, senedinin hasen olduğunu belirtmiştir.

6) İbn Hacer el-Heytemi’ye (rahimehullah) soruluyor:

وإذا أعان المسلمون إحدى طائفتي الكفرة في حروبهم وقاتلوا الآخرين معهم من غير ضرورة ولا حاجة حتى يَقْتُلوا أو يُقتلوا في الحروب، فهل يجوز ذلك أو لا؟ وهل يُؤجر المسلم بذلك لقتله الكافر أو لكونه مقتوله، وهل يعامل معاملة الشهيد في عدم الغسل والصلاة عليه؟

“Şayet müslümanlar, hiçbir zaruret ve ihtiyaç olmaksızın iki kafir topluluktan birine aralarındaki savaşta yardım eder, onlarla birlikte diğerlerine karşı savaşırlarsa ve bu savaşta öldürür veya öldürülürlerse, bu caiz midir, değil midir? Müslüman, kafiri öldürdüğü için veya kendisi öldürüldüğü için ecir alır mı? Ve bu durumda ona yıkanmaması ve cenaze namazı kılınmaması noktasında şehit muamelesi yapılır mı?

el-Heytemi cevaben şunları söylemiştir:

وإذا أعان مسلم أو أكثر إحدى الطائفتين فقتله في الحرب أحد الحربيين فهو شهيد لا يغسل ولا يصلى عليه وله ثواب إن قاتل لتكون كلمة الله هي العليا.
ولا فرق في ذلك كله بين من خرج بنفسه ومن خرج بطلب ملكهم له حيث لا إجبار

‘’…Eğer bir veya daha fazla müslüman, bu iki topluluktan birine yardım eder ve savaşta kafirlerden biri onu öldürürse, bu kimse şehittir; yıkanmaz ve üzerine namaz kılınmaz. Ve eğer Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşırsa ona sevap vardır.

Bütün bu söylediklerimizde, kendi isteğiyle savaşa çıkan kimse ile zorlama olmaksızın kafirlerin kralının talebi üzerine çıkan kimse arasında hiçbir fark yoktur.’’ (el-Fetâva’l-Kubrâ el-Fıkhiyye)

Kitabın başka yerinde el-Heytemi şunları eklemiştir:

وللمسلمين أن يقاتلوا كلا من الطائفتين، وأن يقاتلوا إحداهما، لا بقصد نصرة الطائفة الأخرى، بل بقصد إعلاء كلمة الإسلام، وإلحاق النكاية في أعداء الله تعالى ومن فعل ذلك بهذا القصد حصل له أجر المجاهد.

‘’Müslümanların, iki (kafir) topluluktan her birine karşı savaşmaları veya onlardan birine karşı savaşmaları caizdir. Ancak bu, diğer topluluğa yardım etme kastıyla değil, bilakis İslam’ın kelimesini yüceltmek ve Allah Teala’nın düşmanlarına zarar vermek kastıyla olmalıdır. Kim bunu bu niyetle yaparsa, mücahid sevabı elde eder.”

7) Şeyh Süleyman el-Ulvan'ın (Allah onu esaretten kurtarsın), Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı Tağut Saddam Hüseyin’in/Baas rejiminin küfür ordusu ile birlikte, kafirlerin sancağı altında savaşmanın caiz olduğu fetvası

SORU

Bizler Irak’taki Sünni kardeşleriniz olarak geneli Baas partisi üyeleri veya Irak ordusunda görevli subayların idaresinde olan gönüllü halk merkezlerine katılmanın hükmünü soracaktık. Eğitim verilen ve silah temin edilen bu merkezlere katılmadığımız takdirde ülkemize giren düşmanlarla mücadeleye, Amerikalı ve İngiliz kuvvetlerine karşı dönen savaşa katılma imkânımız da kalmıyor. Bu merkezlere katılmanın hükmü nedir?

CEVAP

Bizler, dünyanın her köşesindeki Müslümanları, Iraklı halka kâfirlere karşı yardım etmeye ve söz konusu kâfirlerin Müslümanların ülkesinden çıkarılması için destek sağlamaya teşvik ediyoruz. İlim ehli, savunma cihadı için herhangi bir şart koşmamış ve bunun için şer’i (meşru) bir bayrağı vacip görmemiştir. Güç ve imkân oranında savunma yapılır. Ağır basan bir zarar olmadığı müddetçe şer’i bayrağın altında birliğin sağlanması (işleri) kolaylaştıracağı gibi talep de edilen bir şeydir. Ancak bu sağlanamazsa veya bu vakitte maslahat, gönüllü halk merkezlerine girilmesini gerektiriyorsa buna engel bir şey yoktur. Bu merkezlere girenler, saldıran düşmanlara karşı koymak ve onları, Müslümanların ülkelerinden def etmek için güçlü araçları ve etkili kuvveti hedefliyorlar. Onların bu tutumu, onlardan veya muhalefetlerinden razı olduğu anlamına gelmediği gibi bunun arkasında küfür rejimlerinin korunması veya bu rejimlerin güçlendirilmesi kastı da aranmaz. Ameller niyetlere göredir. Maslahatların gözetilmesi ve mefsedetlerin def edilmesi hususunda ilim adamları arasında ihtilaf yoktur. Düşman uçakları ve tanklarıyla gelmiş öldürüyor, yıkıyor, ifsat ediyor ve haçlı savaşı ilan ediyor. Hatta onlardan bir şöyle demişti: “Mekke’nin semalarında haç yükselmedikçe ve Medine’de Pazar ayinleri düzenlenmedikçe Müslümanları Hıristiyanlaştırma çalışmalarımız asla durmayacaktır.”

Hangi bayrak altında olursa olsun bunların def edilmesi, ağır basan maslahattır. Çünkü bu haçlılar, rejimler ve yöneticilerinden ziyade Müslümanları öldürmeyi, inançlarını ve ilkelerini değiştirmeyi, haçperestlere Müslümanları diz çöktürmeyi ve zenginliklerini gasp etmeyi istiyorlar. Irak’ta haçlı saldırıyı def etmek için savaşmak, Filistin’de Siyonistleri def etmek için yapılan cihat gibidir. Cahiliye bayrağını bahane ederek sömürgecilerle mücadelede cihattan geri duranlar ise bu tutumlarıyla mücadeleyi sekteye uğratıyorlar ve haçlı yürüyüşü güçlendiriyorlar.’’

ÖNEMLİ BİR SORU

Bu nakiller, mevcut küfür yönetimini, şirk düzenini kabul etmeyerek iyi bir niyetle güzel bir düşünceyle küfür ordusuna katılmanın, bu orduda yer almanın caiz olduğunu gösterir mi?

Yine bu nakillerden, milletvekili/parlamento seçimlerinde iki şerden daha az olanı seçerek daha büyük zararı engellemek, müslümanların maslahatlarını elde etmek ve korumak amacıyla oy vermenin caiz olduğu sonucuna ulaşılabilir mi?

CEVAP

Oy verme meselesiyle başlayacak olursak;

Büyük imamların ve alimlerin bu sözlerinden hareketle bugün küfür sistemlerinde milletvekili/parlamento seçimlerine katılıp oy vermenin caiz olduğunu söylemek, kabul edilebilir bir ictihattır. Evet, denilebilir ki: ‘’Müslümanların maslahatı ve daha büyük şerrin def edilmesi için kafirlerle beraber onların sancağı altında başka kafirlere karşı savaşmaya alimlerimiz nasıl ki cevaz vermişlerse ve bu şekilde küfre ve kafirlere yardım edilip destek olunmasına rağmen bunu küfür görmemişlerse, aynı şekilde oy vermek her ne kadar kayıtsız şartsız egemenlik yetkisini milletvekillerine vermek anlamına gelse de bunu kastetmeden müslümanlar için iki zarardan daha hafif olanı seçme ve daha büyük bir şerrin yönetime gelmesini engelleme babından, İslam’ın ve müslümanların maslahatı için oy kullanmak caizdir. Buna en fazla haram denilebilir.’’

Bunun geniş açıklamasını ‘’Selefi Alimler Niçin Oy Vermeye Şirk Demiyorlar?’’ (
) isimli videoda bulabilirsiniz.

Ancak -Allahu a’lem- bu kıyaslama doğru olmayıp ikisi arasında fark vardır.

Parlamento seçimlerinde durum şudur: Ülkede hakim olan demokrasi, halka sadece Allah’a ait olan kayıtsız şartsız egemenlik/kanun koyma hakkını, hüküm çıkartma yetkisini vermiştir ve insanlar da kendilerine verilen bu hakkı milletvekillerine vermektedir. Oy verme fiili zorunlu olarak sadece bu manaya gelir, yani şirktir. Bu şirk anlamının dışında başka bir anlam yükleyip onu kastetmek, oy vermenin hakikatinin dışında olup fiili şirk olmaktan çıkarmaz.

Geçmiş ulemanın cevaz verdiği ‘kafirlerin altında başka kafire karşı savaşmak’ ise zorunlu olarak sadece şirk kelimesini yüceltmek, küfrü korumak ve güçlendirmek anlamına gelmeyip kişinin kastına ve niyetine göre caiz olabilmektedir.

Mesele ictihâdidir. Binaen aleyh oy kullanmaya cevaz veren alimler bidatle ve sapıklıkla itham edilemezler. Elbette ki Allah’ın kanun koyma hakkını başkasına vermenin şirk olduğu ictihada kapalıdır. Lakin bu meselede ictihadi olan, asrımızda ortaya çıkmış çağdaş bir mesele olan sandığa gidip oy verme fiilinin zorunlu olarak Allah’ın hakkını başkasına vermek anlamına gelip gelmediğidir.

Bu niyetle oy verenleri ve buna fetva verenleri tekfir etmek kesinlikle caiz değildir. Daha ileri gidip bu kimseleri tekfir etmeyenleri de tekfir etmek ya da mürcie olmakla suçlayıp hüccet ikamesinden sonra tekfir edileceklerini söylemek, ancak cehalet, dar bakış, fıkıhsızlık ve haricilikle açıklanabilir. Bugün Türkiye’de selefiliği maalesef bu güruh temsil etmektedir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.

Askerlik yapmaya gelince; bu meseleye kıyaslamak yanlıştır. Bir kimsenin savaş durumunda düşmanı def etmek, bir maslahatı gerçekleştirmek için sınırlı bir süre savaşıp ardından kendi yoluna gitmesiyle düzenli bir orduya katılıp burada uzun bir müddet yer alması arasında fark vardır.

Biz, küfür ordusuna katılmanın, bu orduda yer almanın küfür olduğuna inanıyoruz. Lakin selefilerin yüz karası tekfirciler gibi askerlik yapmaya giden herkesin ayrım yapmadan kafir olduğunu da söylemiyoruz. Küfür düzenini kabul etmemekle birlikte İslam’ın şiarlarını ve müslümanların maslahatlarını; dinlerini, canlarını, ırzlarını, mallarını, beldelerini düşmana karşı müdafaa etmek, müslümanların emniyet içerisinde yaşamalarını sağlamak düşüncesiyle veya eğitim almak niyetiyle orduda bulunduğunu bildiğimiz askerler, tevil ve şüpheleri sebebiyle tekfir edilemezler.

[Ömer Faruk Saban]
 
أهل الحديث Çevrimdışı

أهل الحديث

لا لله الا الله
İslam-TR Üyesi
Demokrat Amerikancı tâğut Ahmet Şara hükümetine takiyye yapıyorlar diyip onu savunan bir şahsı günlerdir bu kadar dillendirmeye çalışmandaki amaç nedir? Mesele ilim yaymaksa bunu daha evvel (bu olaylardan önce) de yapabilirdin. Veya başka şahıslardan da yapabilirdin. Ama sen özellikle bunu seçiyorsun. Yoksa Almanya'da bu mesele aşikâr olmadı mı henüz?
 
Abdullah el Hanbeli Çevrimdışı

Abdullah el Hanbeli

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
Demokrat Amerikancı tâğut Ahmet Şara hükümetine takiyye yapıyorlar diyip onu savunan bir şahsı günlerdir bu kadar dillendirmeye çalışmandaki amaç nedir? Mesele ilim yaymaksa bunu daha evvel (bu olaylardan önce) de yapabilirdin. Veya başka şahıslardan da yapabilirdin. Ama sen özellikle bunu seçiyorsun. Yoksa Almanya'da bu mesele aşikâr olmadı mı henüz?

Günlerdir dediğin iki paylaşımı da dün yaptım. Arkasında bir amaç aramaya gerek yok; faydalı ve bilinmesi iyi olur diye düşünerek paylaştım. Özellikle Ömer Faruk Hoca’nın güzel ve ilmi paylaşımları oluyor. Kendisinin bazı yazılarını aylar önce de paylaşmıştım, yani bu yeni bir durum değil. Hatta askerlik ve oy meselesini sitelerine sormuştum, birkaç gün sonra 'bu nakiller askerliğe ve oy kullanmaya delil olur mu?' diye Telegram’dan açıklama geldi.

Ahmet Şara meselesine gelirsek; her yaptığını tasvip etmemekle birlikte kendisini Müslüman olarak görüyorum. Bu ümmetin tarihinde sadece adil/takva sahibi yöneticiler ile kâfir yöneticiler yoktu; fasık Müslümanlar, bidatçi veya hatalı içtihada uyan idareciler de vardı.
 
Son düzenleme:
أهل الحديث Çevrimdışı

أهل الحديث

لا لله الا الله
İslam-TR Üyesi
Günlerdir dediğin iki paylaşımı da dün yaptım. Arkasında bir amaç aramaya gerek yok; faydalı ve bilinmesi iyi olur diye düşünerek paylaştım. Özellikle Ömer Faruk Hoca’nın güzel ve ilmi paylaşımları oluyor. Kendisinin bazı yazılarını aylar önce de paylaşmıştım, yani bu yeni bir durum değil. Hatta askerlik ve oy meselesini sitelerine sormuştum, birkaç gün sonra 'bu nakiller askerliğe ve oy kullanmaya delil olur mu?' diye Telegram’dan açıklama geldi.

Ahmet Şara meselesine gelirsek; her yaptığını tasvip etmemekle birlikte kendisini Müslüman olarak görüyorum. Bu ümmetin tarihinde sadece adil/takva sahibi yöneticiler ile kâfir yöneticiler yoktu; fasık Müslümanlar, bidatçi veya hatalı içtihada uyan idareciler de vardı.
Her İslâmî söylem içinde olup demokrasiyle hükmedeni de müslüman görüyor musun? Takvâ veya takvâsız günahkâr olmak başka şey. Şirk ve küfür işlemek, kâfirleri dost edinmek başka şey.

Mürsi ve Erdoğan gibiler için "her yaptığını tasvip etmemekle beraber müslüman görüyorum" diyor musun?



Bir fark yok. Bu din, adam kayıran, torpil geçen bir din değildir. Şimdi Şeyh Süleyman el-Ulvân'ın Mürsi için sorduğu soruların aynısını bahsettiğin zât için soralım:

Şara tâğut/demokrasi ile mi hükmediyor yoksa tâğutu red mi ediyor?

Adam bizzat kendi ağzıyla İslâmî bir niyet gütmediğini söylüyor. Tüm ipleri Amerika'nın eline teslim etmiş. Tüm söyledikleri, tüm fiilleriyle bunu beyan etmiş.

Ne bu şimdi? Hatalı ictihada uyan idareci mi? Fasık mı? Fıskı nedir öyleyse?
 
Abdullah el Hanbeli Çevrimdışı

Abdullah el Hanbeli

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
Her İslâmî söylem içinde olup demokrasiyle hükmedeni de müslüman görüyor musun? Takvâ veya takvâsız günahkâr olmak başka şey. Şirk ve küfür işlemek, kâfirleri dost edinmek başka şey.

Mürsi ve Erdoğan gibiler için "her yaptığını tasvip etmemekle beraber müslüman görüyorum" diyor musun?



Bir fark yok. Bu din, adam kayıran, torpil geçen bir din değildir. Şimdi Şeyh Süleyman el-Ulvân'ın Mürsi için sorduğu soruların aynısını bahsettiğin zât için soralım:

Şara tâğut/demokrasi ile mi hükmediyor yoksa tâğutu red mi ediyor?

Adam bizzat kendi ağzıyla İslâmî bir niyet gütmediğini söylüyor. Tüm ipleri Amerika'nın eline teslim etmiş. Tüm söyledikleri, tüm fiilleriyle bunu beyan etmiş.

Ne bu şimdi? Hatalı ictihada uyan idareci mi? Fasık mı? Fıskı nedir öyleyse?

Ahmet Şara diğerleri gibi beşeri kanunları esas almıyor, durumu diğerlerinin durumu gibi değil. Yaptıklarının içinde haramlar ve yanlış ictihad uygulamaları olabilir ama küfür ve şirk henüz benim nezdimde yok, o yüzden de tekfir edecek durumda değilim, durum değişirse vakıayı ayrı değerlendirir, tekfir edilir mi, edilmez mi o zaman bakarız ki bunu benden önce ulema yapar zaten ancak şu an için bana göre tekfir edilecek bir durum yok. Senin tekfir anlayışına göre insanları tekfir edemem, asıl o zaman zalimlere meyletmiş olurum. Tekfirde hırslı olduğun kadar, müslümanları dinden çıkarmamakta da hırslı olsan, senin için daha hayırlı olurdu.
 
Abdullah el Hanbeli Çevrimdışı

Abdullah el Hanbeli

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
Ömer Faruk hocanın aylar önce paylaştığı yazıları ekliyorum:

BAKALIM, GÜNLER NELER GÖSTERECEK!

Suriye’de bugün seçimler yapılıyor. Halk meclisine (parlamentoya), toplumun farklı din ve mezheplerden her kesimini temsil edecek vekiller seçiliyor. Bu mecliste müslüman-kafir, salih-facir, erkek-kadın milletvekilleri olacak. Ve bu kimseler bütün Suriye halkı için kanunlar çıkaracak.

Önceden bunun hükmü hakkında yazmıştım, demiştim ki: Meclise kimler seçilirse seçilsin, çıkarılacak kanunlar İslam şeriatına uygun olacaksa, Allah Teala’nın kesin hükümlerine aykırı kanunlar yapılmayacaksa, o halde böyle bir meclisin kurulması ve bu meclise vekil seçilmesi tevhidi bir mesele olmaktan çıkar ve güncel fıkhî bir konu haline gelir. Buna hiçbir alim şirk demez. Evet, bu eleştirilebilir, caiz değildir denilebilir, lakin ictihadi bir meseledir. Maslahat ve ihtiyaca binaen cevaz verenlerden biri olan Şeyh Muhammed Hasen ed-Dedu şöyle diyor:

‘’Parlamenterlerin (milletvekillerinin) hepsinin Müslüman olması ve hepsinin erkek olması şart değildir. Parlamentoda vekil olarak kadın seçilmesi, kadına, fasığa, kafire, hristiyana, yahudiye vekalet verilmesi caizdir. Çünkü parlamenterler halkın vekilleridir. Bu sadece bir vekalettir. Vekalette ise iman, erkek ve adil olmak şart koşulmaz. Vekil, kafir ve kadın da olabilir. Erkekler, kadınlar, Müslümanlar, fasıklar ve azınlık gayri müslim vatandaşlar, herkes oy kullanabilir ve gayri müslim vatandaşların müslümanlardan seçmeleri gerekmez.’’

- Suriye yöneticileri İslam şeriatının, yasamanın temel kaynağı olacağını ilan ederek, yönetimin İslamî olacağını, Allah’ın hükümlerine bağlılıktan kopulmayacağını, dinin her şeyin üstünde tutulacağını ifade etmişlerdi.

- Keza fetihten hemen sonra Ahmed Şara’nın verdiği bir röportaj üzerine Adalet bakanı Mazhar el-Veys, 11 Aralık 2024 tarihli yazısında şunları söylemişti:

‘’Kardeş Şeyh Ebu Muhammed Cevlani, İslamî yönetimi savundu ve bundan ayrılmadı… Şeyhin önerdiği çözüm, ehl-i hal ve’l akd, ilim ve fetva ehli ile istişareden sonra hakları ve görevleri belirleyen ve hiç şüphesiz İslam şeriatına aykırı olmayıp onunla uyumlu olan düzenleyici kanunların bulunmasıdır. İşte bu, mücrim rejimin Suriyelilere bıraktığı sorunların çözümü için sahih ve en ideal olan çözümdür.’’

- Yine Mazhar el-Veys’in ‘’yeni fethedilen bölgelerde hedefimiz İdlib modelini uygulamak’’ dediği bize aktarılmıştı.

- Şeyh Abdurrezzak el-Mehdi, 8 Ağustos tarihinde kendisine yöneltilen bir soruya verdiği cevapta şöyle diyor: ‘’Şeyh İbrahim Şaşo, Doktor Mazhar el-Veys, Şeyh Abdurrahim Attun, inşaallah şeriatla hükmedeceklerine dair söz verdiler. Bazı kardeşler bana böyle söylediler.’’

Şimdi bakacağız; verdikleri bu sözlerini yerine getirecekler mi? Yoksa Allah’ın şeriatına açıkça aykırı; Onun helalini/verdiği bir hakkını yasak ya da kesin bir haramını serbest kılan, Onun kesin bir emrine ve yasağına apaçık muhalif olan bir kanun çıkaracaklar mı? Böyle bir kanunu hakim kılıp uygulayacaklar mı, mahkemelerde onunla hükmedecekler mi? Bunu yaptıkları takdirde Suriye devleti bir küfür devleti olacak, yöneticiler meşruiyetlerini kaybedecekler ve Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye cihad etmiş ensar ve muhacirleri karşılarında bulacaklardır.

Evet, şu vaziyette onlardan şeriatı toplumda tam olarak uygulamalarını beklemek kesinlikle yanlış olur. Şeriatın bazı hükümlerini şu durumda uygulamaya yeterli güç ve imkanları gerçekten yok; bu beraberinde maslahatından daha büyük mefsedetler getirir. Bazı hükümler de var ki uygulamaya güçlerinin bulunup bulunmadığında farklı görüşler olabilir, en fazla: ‘’kudreti/maslahat ve mefsedeti takdir etmede hatalılar’’ denilebilir. Güçleri yettiği halde uygulamadıklarında, bu noktada gevşek davranıp ihmalkarlık ettiklerinde ise farzı yerine getirmeyen günahkar kimseler olurlar, lakin bununla küfre girmiş olmazlar, meşruiyetleri devam eder.

Bu bağlamda ‘’mecliste kanun çıkarmak hangi durumlarda küfür olmaz/caizdir?’’ konulu, mutlaka bilmemiz gereken mühim ayrıntılar içeren bir yazı hazırlayacağım inşaallah.



KANUN KOYMAK HANGİ DURUMLARDA KÜFÜR OLMAZ YA DA CAİZ OLUR? -1-

İslam’ın inanç esaslarından biri de, kayıtsız şartsız egemenlik yetkisinin, insanlar için mutlak/bağımsız olarak hükümler koyma, yasak-serbest belirleme, emretme hakkının sadece Allah (azze ve celle)’ye ait olduğudur. Bu sıfatında Allah Teala’ya şirk koşmak, Allah’tan bağımsız olarak, Onun gibi, yönetilen insanların tüm fertleri için geçerli/bağlayıcı olacak genel bir kanun koyulması ile gerçekleşir.

Dolayısıyla kim, insanlar arasında kendisiyle hükmedilmesi, toplumda tatbik edilmesi, halkın uyması için Allah’ın şeriatına/kesin bir hükmüne açıkça aykırı; Onun helalini yasak ya da kesin bir haramını serbest kılan, Onun kesin bir emrine ve yasağına apaçık muhalif olan genel bir kanun koyar/yasa çıkarırsa, Allah’a ortak koşmuş olur. Buna ‘’teşrî’ şirki’’ denilir.

Teşrî’nin dinden çıkartıcı bir amel olabilmesi için -kimilerinin iddia ettiği gibi- çıkarılan kanunun Allah’ın dinine nisbet edilmesi/Allah’ın hükmü olduğu iddia edilmesi ya da böyle bir kanunu çıkarmanın helal görülmesi veyahut Allah'ın indirdiğiyle hükmetmenin vacip olduğunun inkar edilmesi şart değildir. Bu şartlar olmasa dahi teşrî ameli başlı başına dinden çıkartan bir küfürdür. Bunu yapan bir devlet kafir olur ve anayasasında ‘’İslam şeriatı, yasamanın temel kaynağıdır’’ diye yazmasının hiçbir değeri kalmaz.

Aynı şekilde başkasının koyduğu böyle bir kanunu hakim kılıp uygulamak, mahkemelerde bununla hükmetmek de dinden çıkartıcı bir küfürdür, bununla devlet küfür devleti olur.

Konumuza geçmeden önce, bir haramın serbest olmasını kanunlaştırmakla, harama izin vermek/serbest bırakmak arasında fark olduğunu belirtelim. Mesela bir devlet yöneticisi, ülkesindeki Hristiyanların ibadetlerini/ayinlerini açık bir şekilde/müslümanların arasında yapmalarını engellemese, başka bir ifadeyle; şirklerini küfürlerini müslümanlara işittirmelerine ve göstermelerine, küfür şiarlarını açığa vurmalarına izin verse, hatta olası saldırılardan korusa, güvenliklerini sağlasa, keza içerisinde Allah’a şirk koşacakları yeni bir kilise bina etmelerine izin verse, ama bu izni kanunlaştırmasa, bu yaptığı başlı başına küfür olmayıp kendisine farz olan Allah’ın hükmünü uygulamadığı için haram işlemiş olur.

Şu durumlarda kanun koymak küfür olmaz ya da caiz olur:
……


KANUN KOYMAK HANGİ DURUMLARDA KÜFÜR OLMAZ YA DA CAİZ OLUR? -2-

Şu durumlarda kanun koymak küfür olmaz ya da caiz olur:

1) Allah Teâlâ’nın izin verdiği alanlarda; dünyevi işlerde, halkın ihtiyacına/maslahatına olarak idareyle alakalı düzenleyici, işleri kolaylaştırıcı kanunlar çıkarmakta hiçbir beis yoktur.

2) Çıkarılan kanun hakkında subûtu ve delaleti kat’î (kesin), tevilin ve şüphenin giremeyeceği açıklıkta bir nas yoksa, üzerinde sarih bir şekilde (kesin) icma edilmemişse, dinde zorunlu olarak (hemen herkes tarafından) bilinen kesin ve açık meselelerden değilse, kanun çıkaranlar ya da kanunların kendilerine arz edildiği şer’î meclis, İslama aykırı olmadığını düşünerek kanunu geçirirlerse, şeriata aykırı bu kanun -içeriğine göre- ya haram bir kanundur ya da küfür olsa bile bununla bir devlet ve kanunu koyanlar kafir olmaz. Çünkü burada zayıf da olsa bir tevil ve şüpheye/müteşabih naslara dayanmak, şeriattan bir şeye bağlılık söz konusudur, araya heva karışmışsa da şeriattan tam bir çıkış, ondan bağımsız olmak yoktur. Tıpkı Mutezile fırkasının küfür olan inançları gibi veya Allah (azze ve celle)’nin zatıyla arşının üzerinde olduğunu inkar etmek gibi. Bu görüş sahipleri nasları tevil etmeleri/şüpheleri nedeniyle tekfir edilmemişler ve bu görüşlerle bilinen fırkalar ‘müslüman bidat fırkası’ olarak sayılmışlardır. (Bu maddeyle alakalı olarak daha sonra İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyim’ın Abbasi devletiyle ilgili çarpıcı sözlerini nakledeceğim inşaallah.)

3) İhtilafın bulunduğu ictihadi/zanni meselelerde, bir ihtiyaçtan dolayı, bir maslahatı sağlamak için fakihlerin ictihadları arasından zayıf/ruhsat bir görüşün alınıp kanunlaştırılması ve bununla hükmedilmesi caizdir. Mağrib El-Kaidesi’nin şer’î heyet başkanı Şehid Şeyh Ebu’l Hasen el-Buleydî (rahimehullah) şöyle demiştir:

‘’Gerektiğinde, yani bir zaruret veya ihtiyaç durumunda birtakım şartlarla beraber zayıf görüşle fetva vermek ve amel etmek, fakihlerin geneline; Hanefilere, Malikilerin çoğuna, Şâtıbî’nin iki görüşünden birine, bazı Şafiilere ve Hanbeli mezhebine göre caizdir… Zayıf görüş ancak zaruret ya da zaruret konumuna indirilen bir ihtiyaç durumunda alınabilir ve miktarınca (gerektiği kadar) kullanılabilir. Bu, şer‘an muteber bir zararı def etmek ve bir maslahatı elde etmek için caiz olur. İster bu yargıda, ister fetvada veya başka bir alanda olsun, aynı şekilde geçerlidir.’’

İbn Receb el-Hanbeli (rahimehullah) şöyle demiştir:

“Racih görüşle fetva vermekte bir zarar olduğunda racih görüşten vazgeçilip zayıf görüşlerden birine inilebilir.” (el-İstihrâc li Ahkâmi’l-Harâc, sy: 89)

DEVAMI 👇👇



4) Bilindiği üzere İslam hukukunda cezalar; had cezaları, ta’zîr cezaları ve kısas/diyet olmak üzere 3’e ayrılır. Hadler, Kur’ân ve sünnetle belirlenmiş sabit cezalardır. Bunlar 6-7 tanedir. Yani hadler, İslam şeriatının çok küçük bir kısmını teşkil etmektedir.

Ta’zîr cezası ise, Kur’ân ve sünnetin cezasını belirlemediği suçlara verilen, yöneticinin veya kâdının takdirine bırakılmış, onların uygun gördüğü cezalardır. Mesela para cezası, hapis, sürgün, sopa gibi.

İşte ta’zîr cezaları, belirlenmiş cezalar olarak kanunlaştırılabilir. Özellikle de ehil olmayan kâdıların bulunduğu zamanlarda ceza verirlerken haddi aşmasınlar, adaletsiz hükümler vermesinler diye ihtiyaca binaen, muayyen bir suçu işleyen herkese aynı cezanın verilmesi için belirlenmiş bir ceza kanunlaştırılabilir.

5) Maliki alimlerinden bazıları, had cezalarını uygulamaya güç yetirilememesi durumunda bunun yerine bir ta’zîr cezası olarak mal ile cezalandırmanın caiz olduğu fetvası vermişlerdir.

İmam el-Berzelî, Meyyâra, Şeyh Sîdî el-Arabî el-Fâsî, Şeyh et-Tâvdî, Ebu Cafer ed-Dâvûdî, Musa b. Ali el-Vezzânî bu görüşte olan Maliki fakihleridir. İsmini verdiğim bu alimlerin konuyla ilgili sözleri için Şeyh Ebu’l Hasen el-Buleydî’nin ‘’eş-Şerîatu’l-İslâmiyye ve Fıkhu’t-Tatbîk’’ isimli kitabına bakınız.

Maliki ulemasının bu fetvasını Şeyh Buleydî, Şeyh Ebu Katâde Filistînî ve Şeyh Ebu’l-Velîd el-Ensârî muteber görmüş, hatta Şeyh Buleydî ve Şeyh Ebu’l-Velîd bu fetvayı tercih etmişlerdir.

Bir sonraki bölümde bu şeyhlerin sözlerini nakledeceğim inşaallah.



Şeyh Ebu’l Hasen el-Buleydî:
''Maliki alimleri bu fetvayı, zaruret sebebiyle mübah olan ruhsatlara kıyas yaparak, mefsedeti engellemek, münkeri güç kadarıyla değiştirmek amacıyla, iki zarardan daha hafif olanıyla amel ederek ve genel maslahatı (halkın yararını) gözeterek vermişlerdir… Bu mesele, o dönemin fakihleri arasında ittifak edilmiş bir konu değildir. Bilakis aralarında bu fetvaya şiddetle karşı çıkan ve eleştiren kimseler vardı. Nitekim bu fetvanın sahibi olan İmam el-Berzelî’nin çağdaşı Kâdı Ebu’l-Abbas Ahmed eş-Şemmâ’ bu fetvayı reddeden bir risale yazmıştır… (Cevaz veren) İmamların sözlerinden anlaşılması gereken şey, bu gibi yeni karşılaşılan meseleler hakkında konuşurken güç ve zayıflık gibi durumların dikkate alınması gerektiğidir. Zira güçlülük haliyle alakalı Kur’ân ve sünnet naslarını zayıflık haline uygulamak, şeriata aykırı bir hatadır; onun maksatları ve genel esasları bunu reddeder.''


Şeyh Ebu Katâde Filistînî:
‘’Maliki alimlerinin malî cezaya cevaz verme hususundaki bu fetvaları, had cezalarını uygulamaya güç yetirilemediğinde olur. Bu, Allah Teâlâ’nın hükmünü değiştirmek anlamına gelmez. Çünkü (küfür/şirk olan) ''hükmü değiştirmek'', Allah’ın hükmünü uygulamaya güç varken olur; bir kimse uygulamaya gücü yettiği halde Allah’ın indirdiği hükmü bırakıp isteyerek başka bir hükme giderse, işte bu kimseye: ‘’Allah’ın hükmünü başkasıyla değiştirdi ve kafir oldu’’ denilir. Ancak burada bahsedilen durum ise böyle değildir. Söz konusu olan, Allah’ın indirdiği hükmü uygulamaya güç yetiremeyen kimselerdir. Bu kimselere, caydırıcılığı sağlamak için başka bir hüküm (ceza) getirmeleri caiz midir? İşte bu alimlerin konuştuğu mesele budur. Bu, fıkhî bir meseledir. Şeyh (Buleydî) bunun caiz olduğunu tercih etmiştir.’’

Şeyh Ebu’l-Velîd el-Ensârî:
‘’Şayet müslüman bir topluluk haddi uygulamaya güç yetiremezse, fesad ehline elden geldiğince mani olmak amacıyla ve had sebeplerini ta’zîr sebepleri konumuna indirerek had cezasından ta’zîr cezasına dönülmesi caiz midir? Haddi gerektiren fiili işleyene, kötülüğü güç kadarınca hafifletmek için mal cezası ile ta’zîr uygulanması caiz midir? Racih olan görüş, maslahat gerektiriyorsa bunun caiz olduğudur. Ancak bu, kişiden haddi düşürmez. Bilakis güç bulunduğu zaman o kişiye had uygulanır.’’


İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyim’den Çarpıcı Bilgiler!

Abbasiler döneminde bazı kâdılar, imamlarının görüşlerinde taassup edip ondan başkasını şeriata aykırı görmeleri, kısır bakışları ve eksik bilgileri sebebiyle cahilce hükümler veriyorlardı. Bu sebeple devlet işleri yürümüyor, adalet ve emniyet sağlanmıyordu. Bunun üzerine Abbasi halifeleri, bu kâdılara bağlılıktan kopup şeriata aykırı siyasetler belirlediler, hevalarını karıştırarak kurallar/kanunlar koydular. Lakin onlar bunu şeriata aykırı olmadığını düşünerek yapıyorlardı. Yani -2. maddede belirttiğim üzere- şeriattan tam olarak çıkmamış, ondan bağımsız olmamışlardı, bu muhalefetlerinde zayıf da olsa bir şüphe ve tevilleri vardı. Bu yüzden Abbasi devleti ve yöneticileri müslüman görülmeye devam etti.

İbn Teymiyye (rahimehullah) şunları kaydetmiştir:
‘’Sahih hadisinde Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den şöyle dediği sabit olmuştur: ‘’…Benden sonra artık Nebi yoktur. Birçok halifeler olacaktır.’’ Sahabe: “Bize o zaman ne yapmamızı emredersin?’’ diye sordular. Şöyle buyurdu: “Başa geçiş sırasına göre halifelere biatınıza vefalı olun ve onlara haklarını verin. Muhakkak ki Allah, yönettikleri hakkında onlara soracaktır.’’ (Buhari, Müslim)

Hilafet Abbasilere geçtiğinde insanları yönetmeye ihtiyaç duydular ve kendileri adına Irak fakihlerinden kâdılık görevini üstlenenler oldu. Ancak bu kâdıların sahip oldukları ilim, adaletli bir siyaset yürütmek için yeterli değildi. İşte o zaman Abbasi yöneticileri “mezâlim yargısı (halka yapılan zulüm ve haksızlık davalarına bakan yüksek denetim makam yargısı)’’ oluşturma ihtiyacı duydular ve “savaş işleri yetkisi”ni “şer‘î yetki”den ayırdılar (savaş yetkilisi olanlar kâdılara bağlılıktan/tabi olmaktan çıktı.) Bu durum birçok İslam beldesinde o kadar büyüdü ki, artık “şeriat ve siyaset” denilir oldu. Biri hasmını “şeriata”, diğeri ise “siyasete” çağırır hale geldi; kimi hakim şeriatla, başkası ise siyasetle hükmedebiliyordu.

Bunun sebebi şuydu: Şeriata mensup olanlar (kâdılar) sünnet bilgisinde eksik kaldılar. Bu yüzden hüküm verdiklerinde hakları zayi ettiler, had cezalarını işlevsiz kıldılar (uygulamayı durdurdular); öyle ki kanlar dökülüyor, mallar gasp ediliyor, haramlar çiğneniyordu.

Siyasetle uğraşanlar ise Kitap ve Sünnet’e tutunmaksınız görüşle/fikirle yönetmeye başladılar. Onların en hayırlısı, hevasına uymadan adaleti arayarak hükmeden kimseydi. Onlardan birçoğu ise heva ile hükmediyor, güçlü olanı, rüşvet verenleri v.s. kayırıyordu.’’ (Mecmûu’l-Fetâvâ, 20/392)

İbn Kayyim el-Cevziyye (rahimehullah) ise şunları söylemiştir:
‘’Yöneticiler, insanların işlerinin ancak bu kâdıların şeriattan anladıklarının dışında bir şeyle düzeleceğini görünce, kendi siyasetleriyle büyük bir şer ve geniş bir bozulma ortaya çıkardılar. İşler o kadar kötüleşti ki artık düzeltilmesi imkansızlaştı. Şeriatın hakikatlerini bilenlere bile nefislerini bu durumdan kurtarmak ve bu tehlikelerden çekip çıkarmak zor geldi.

Bu gruba (kâdılara) karşılık olarak diğer grup (siyasiler) aşırılığa giderek, Allah’ın ve Rasulü’nün hükmüne aykırı şeyleri meşru kıldı.

Böylece her iki grup da Allah’ın, Rasulünü kendisiyle gönderdiği ve kitabında indirdiği hakikati eksik bilmeleri sebebiyle yanlışa düştüler.’’ (et-Turuku’l-Hukmiyye, sy: 17)



Suriye’de Esed Döneminden Kalan Kanunlarla Hükmediliyor mu?

Suriye devletini ve ordusunu tekfir edip müslümanları cihattan, ribattan, hicretten, devlet bünyesinde doğru ve hayırlı işlerde bulunmaktan alıkoyan, devlet ve ordu eliyle sağlanıp gerçekleşen büyük hayırlara sevinemeyenlere çok kez şunu sordum:
‘’Suriye yöneticileri, Allah Teâlâ’nın kesin bir hükmüne açıkça aykırı bir kanun koydular mı? Veyahut başkasının koyduğu böyle bir küfrî kanunu hakim kılıp insanlar arasında bununla hükmediyorlar mı?’’

Buna verdikleri tek cevap şu:

‘’Suriye’de İdlib dışında yeni fethedilen bölgelerde Esed döneminden kalma anayasayla hükmediliyor.’’

Evet, doğru. İdlib dışında şu anda yeni fethedilen bölgelerdeki mahkelemlerde, Esed döneminden kalan kanunlarla hükmediliyor. Lakin bu cevapla demagoji yapıyorlar. Böyle demekle cevap vermiş olmuyorlar.

Öyleyse çok defa sorduğum soruyu şöyle sorayım: Şu anda kendisiyle hükmedilen kanunlar içerisinde, şeriatın, tevile ve şüpheye yeri olmayan net ve kesin hükümlerine apaçık aykırı küfrî bir kanun var mı? Şayet var diyorsanız gösterin.

(Ara Not: Bu meselede konuşacak, itiraz edecek kimsenin, mutlaka ‘’Kanun Koymak Hangi Durumlarda Küfür Olmaz ya da Caiz Olur? https://justpaste.it/fweln‘’ isimli makaledeki malumatları biliyor olması gerekir.)

Evvela Esed anayasasının büyük çoğunluğu, zaten şeriata aykırı olmayan hükümlerden müteşekkil.

Geriye kalan kanunlara gelince; Fetihten kısa süre sonra Adalet bakanı Mazhar el-Veys’in, anayasadaki bu tür kanunların çıkarıldığını ve düzeltmeler yapıldığını, bunlarla hükmedilmeyeceğini söylediğini biliyorum.

Evet, şu anda uygulamada, İslam fıkhında şaz/batıl sayılabilecek fetvalar/hükümler var. Hatta anayasa kitabında, küfrî kanunlar/maddeler yazıyor da olabilir, bilmiyorum. Lakin yazsa bile önemli olan şu: Mahkemelerde bu kanunlarla hükmediliyor uygulanıyor mu, yoksa işlevsiz bir halde kağıt üzerinde kalmış bir kanun mu?

Nitekim yeni fethedilen bölgelerde suçlarla ilgili davalar, şeriatla hükmeden İdlib’teki mahkemelere havale edilmiştir.

Ve nitekim anayasada faiz yasası vardı; ‘’taraflar yüzde dokuz faiz oranı üzerinde anlaşabilirler, bu oran yüzde dokuzu aşamaz’’ mealinde bir kanun bulunuyordu. Kasım ayının başında bu kanun: ‘’İslam, yasamanın temel kaynağıdır’’ maddesi gereğince kaldırılıp faiz fertler arasında yasaklandı.

İki gün önce Başmüftü Şeyh Usame Rifâi, kanunlarda değişiklikler yapma zamanın geldiğini, bütün kanunların şeriata uygun olacağını söyledi. Daha önce de devletin en üst şer’i yetkilileri olan Mazhar el-Veys, Şeyh İbrahim Şaşo ve Şeyh Abdurrahim Attun bunun sözünü vermişlerdi. Allah (azze ve celle) muvaffakiyetler versin.

İbn Teymiyye’nin de belirttiği gibi Allah Teala’nın indirdiğinden başkası ile hükmetmenin küfür/şirk olmasının illeti, ‘’Allah’ın hükmüne bağlı olmamak’’tır. Dolayısıyla eğer bir devlet şeriata asıl itibariyle bağlı ise, Allah’ın hükümlerinden kopup/bağımsız olup başka bir kanuna/tağuta bağlanmamış, boyun eğmemişse o devlet İslam devletidir.

Konuyla alakalı olarak, önceden söylediklerimi tekrar etmek istiyorum:

- Geçen Ramazanda yayınlanan Anayasal bildirideki bu bağlamda öne sürülen birkaç madde, ucu açık, tevile müsait, batıl manaya da, sahih/caiz anlama da ihtimalli maddelerdir.

- Şeriatın bazı hükümlerinin, mesela münkerleri yasaklayan kanunların anayasada bulunmaması ve toplumda bu hükümlerin uygulanmaması, münkerlerin önüne geçilmemesi küfür değildir.

Binaen aleyh; nasıl ki farzları terkeden, haramlara dalmış günahkar birine, hiçbir şirki bulunmadığı, farzın farz, haramın haram olduğuna inandığı sürece yine de müslüman diyorsak, Allah Teala’nın hakimiyetinde açık bir şirki bulunmayan ve şeriatla hükmetme iradesini ortaya koyan Suriye devleti de bir İslam devleti ve ordusu da İslam ordusu olarak görülmelidir. Bir devlet ya İslam devletidir, ya da küfür devletidir. Temelde üçüncü bir seçenek yoktur.

Allah (azze ve celle) Suriye’yi laik bir devlet olmaktan muhafaza etsin. ‘’İslam şeriatı yasamanın temel kaynağıdır’’ maddesinin gereğinin tam olarak yerine getirildiğini bize göstersin. Amin.



Suriye İstinaf Mahkemesi Kâdılarından Şeyh Mücahid Süleyman’dan Suriye’deki Kanunlar ve Hakimler ile İlgili Önemli Açıklamalar

(Dün katıldığım bir ders programında aşağıdaki açıklamaları yaptı. Ses kaydı yaptım, önemli yerleri tercüme ettim.)

Fethin ardından önümüzde 3 seçenek vardı:

Ya İdlip’teki kanunları -ki bu kanunların hepsi şeriata uygundur, şeriata muhalif hiçbir kanun yoktur- yeni fethedilen bölgelere nakledip buralarda uygulayacaktık.

Ya Esed rejimi kanunlarıyla hükmedecektik.

Ya da rejim kanunlarını inceleyip düzeltmeler, değişiklikler yaparak bu kanunlar devam edecekti.

İlk seçenecek mümkün değildi. Çünkü İdlip’teki vakıayla o bölgelerdeki vakıa tamamen farklı ve İdlip kanunları oluşacak büyük boşluğu doldurmuyordu…

Fetihten önce İdlip ve çevresinde kâdıların sayısı 90 idi. Halep fethediltikten hemen sonra şu anki Adalet bakanı benden Halep’teki Adalet sarayına gitmemizi istedi. Ben ve bazı kardeşler gittiğimizde gördük ki sadece Halep Adalet sarayındaki hakimlerin sayısı 265. Suriye’deki bütün hakimlerin sayısı ise 1800 idi.

Bu durum karşısında üçüncü seçeneği aldık. Yani eski hakimler görevlerine devam edecek, lakin bu hakimler yavaş yavaş hesaba çekilecek ve Suriye’de insanlar kanunsuz/mahkemesiz bırakılamayacağı için rejim kanunları uygulanmaya devam edecek. Lakin bir heyet kurulacak ve bu heyet, kanunların hepsini tek tek inceleyip düzeltecek, şeriata aykırı bütün kanunlar çıkarılacak, değiştirilecek ya da dondurulup onunla hükmedilmeyecek. Kanunlar içerisindeki şeriata uygun olan kanunlar uygulanmaya devam edecek.

Bu heyet, fethin ilk zamanlarında kuruldu. Bu heyetin üyelerinden biri de bendim.

Şunları gördük ve yaptık:

Kanunların/maddelerin yaklaşık yüzde 80’i şeriata muhalif değil. Ahvâl-i Şahsiyye (şahısla ilgili haller) ve Medeni kanunlar tamamıyla Hanefi mezhebine göre konulmuş. Bundan sadece miras meselesi hariç; buna göre erkek ile kadın arasında fark yok. Ancak bu kanun donduruldu, mahkemelerde bununla hükmedilmiyor. Ve bir de faizi mübah kılan maddeler vardı, bunların tamamı kaldırılıp faiz fertler arasında yasaklandı.

Diyetlerde belirlenmiş bir şey yoktu, hakimin takdirine bırakılmıştı. Bu düzeltilip şeriata uygun bir şekilde diyetler belirlendi.

Kanunlar içerisinde en büyük problem cezalar kanunudur. 755 maddeden ibarettir. Bunlara bakınca gördük ki sadece 70 madde şeriata açık bir şekilde aykırı. Geriye kalan maddeler ise şeriata aykırı değil. 70 madde ise had cezalarıyla alakalı kanunlar. Lakin biz bu 70 maddeyi dondurduk, bunlarla hükmetmiyoruz (işlevsiz bir halde kağıt üzerinde bulunuyor.) Yani şuan bize zina etmiş bekar biri geldiğinde ona zina haddi uyguluyoruz. İçkide içki haddi ile hükmediyoruz. Ama zina etmiş evliye, riddetinde ısrar edip tevbe etmeyene (ki ısrar etmesi çok nadirdir) ve hırsıza had cezalarını uygulamaya gücümüz yok. Ki İdlipte de el kesme cezası uygulayamıyorduk, ama zina etmiş evliyi öldürme cezası uyguluyorduk. İnşaallah bu 70 maddenin yerine şeriata uygun kanunlar getirilecek. Ama bunun için zaman lazım. Güç, imkan, sabır ve sükunet gerekiyor.

(Burada Şeyh Mücahid’e, bazı Maliki alimlerinin had cezalarıyla ilgili fetvasını hatırlattım. O da bu madedelerin bu şekilde açıklanabileceğini söyledi. Bu fetva için şu linkteki JustPaste.it - Share Text & Images the Easy Way yazının 6. maddesine bakınız.)

Bunların dışında heyet, 5 ya da 6 madde daha buldu ki, bunlar doğrusu şeriata muhalif olan ancak şeriatta bir yönü bulunan, fakihlerin yanında şaz görüşler sayılan (yani şeriata açıkça aykırı olmayan) maddeler. (Şeyhin sözünden anlaşılan bu maddeler uygulanıyor.)

Binaen aleyh; şu anda Suriye mahkemelerinde kendisiyle hükmedilen küfrî bir kanun bulunmamaktadır.

Esed rejiminden kalan 1800 hakimin tamamı hakkında bir seneden beri soruşturma başlatılıp duruma göre ya cezalandırılacak ya da işten atılacaklar. Nitekim şu ana kadar 400’den fazla hakim tasfiye edildi, görevine son verildi. Daha iki gün önce Halep’teki 57 hakimin soruşturmaya havale edilmesi karar çıktı.

Buna karşılık Adalet bakanlığı, boşluğu dolduracak yeni yüzler kabul ediyor. Aynı şekilde 2012 senesinde görevinden ayrılan yaklaşık 60 hakim görevlerine iade edildi.

Zamanla bu kanunların hepsi tamamen kaldırılıp yerine şeriat temelli, ona tam uyan kanunlar getirilecek. Suriye yönetiminde Allah’ın şeriatını uzaklaştırmayı isteyen hiç kimse yok. Tamamen şeriatla hükmetme niyeti ve azmi var. Bizim bundan başka yolumuz yok.

Vallahi şayet -yüzde birlik bir oranla bile olsa- şu an işin başında bulunanların hedeflerinde şeriatı uzaklaştırmak olduğunu bilseydim bir an bile beni bu görevde asla bulamazdınız. Şayet bu devletin Allah’ın hükümlerini insanlardan uzaklaştırmaya yöneldiğini bilseydim bu görevde asla kalmazdım.

Adalet bakanlığındaki kardeşler din sahibi kimseler, buna güvenin, şeriatı ikame etmeye sizin gibi istekliler. Ama kim onların yerinde otursa, önünde çok fazla engeller, karşı çıkanlar, devasa zorluklar bulur. Kardeşler gerçek bir cihad içerisinde, Allah’tan onlara yardım etemsini isteriz.
 
أهل الحديث Çevrimdışı

أهل الحديث

لا لله الا الله
İslam-TR Üyesi
Sen mutaassıpsın diye biz tekfirde hırslı olmuş olmuyoruz. Ben söylediklerimi hem Kur'ân, Sunnet ve âlim sözleriyle destekleyebiliyorum, hem de bu konuda ilk hükmü veren kişi ben değilim, yani benim tekfir anlayışım değil muteber âlimlerin usûl ve anlayışı...

Müslümanları zaten dinden çıkarmıyoruz, Allah ve Rasûlü şirk ve küfür işleyenler hakkında ne hüküm indirmişse ona tabi oluyoruz. Sen de şahıslara taassup ettiğin kadar Allah'ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetine ittiba etsen senin için daha hayırlı olur.

Tevhîdin rükunları neymiş? Velâ ve Berâ nedir? Git bunları kendini nispet ettiğin mezhebin âlimlerinden öğren. Kendin bir şey öğrenmeden mutaassıp olmakla, kopyala-yapıştır yapmakla hayırdan çok bilmeden şer işlersin. Benim diyeceklerim bu kadar. Dilersen öğüt alırsın, dilemezsen almazsın.

Selametle...
 
Abdullah el Hanbeli Çevrimdışı

Abdullah el Hanbeli

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
Sen mutaassıpsın diye biz tekfirde hırslı olmuş olmuyoruz. Ben söylediklerimi hem Kur'ân, Sunnet ve âlim sözleriyle destekleyebiliyorum, hem de bu konuda ilk hükmü veren kişi ben değilim, yani benim tekfir anlayışım değil muteber âlimlerin usûl ve anlayışı...

Müslümanları zaten dinden çıkarmıyoruz, Allah ve Rasûlü şirk ve küfür işleyenler hakkında ne hüküm indirmişse ona tabi oluyoruz. Sen de şahıslara taassup ettiğin kadar Allah'ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetine ittiba etsen senin için daha hayırlı olur.

Tevhîdin rükunları neymiş? Velâ ve Berâ nedir? Git bunları kendini nispet ettiğin mezhebin âlimlerinden öğren. Kendin bir şey öğrenmeden mutaassıp olmakla, kopyala-yapıştır yapmakla hayırdan çok bilmeden şer işlersin. Benim diyeceklerim bu kadar. Dilersen öğüt alırsın, dilemezsen almazsın.

Selametle...

Ben taassup etmiyorum ama sen bilirsin, selametle
 
T Çevrimdışı

Türkmen (Türk+İman)

Üye
İslam-TR Üyesi
Bu da Şeyh Seyf'ul Adl'ın verdiği fetva:
1000179375.jpg

Türkçesi:
1000179376.jpg


Fetvanın yayınlandığı PDF'nin kapağı:
1000179377.jpg


Allah en doğrusunu bilendir.
 
أهل الحديث Çevrimdışı

أهل الحديث

لا لله الا الله
İslam-TR Üyesi
Bu da Şeyh Seyf'ul Adl'ın verdiği fetva:
Ekli dosyayı görüntüle 36146
Türkçesi:
Ekli dosyayı görüntüle 36147

Fetvanın yayınlandığı PDF'nin kapağı:
Ekli dosyayı görüntüle 36148

Allah en doğrusunu bilendir.
Bu da ehvenuşşereyn olarak askere gitme fetvası mı?

Yahu sizin amacınız ne tam olarak?

3 sene önce, bu forum nezdinde muteber sayılan bir takım kimseler çıkıp oy ile alakalı videolar çektiğinde selefi camiadan veyahut kendini selefiliğe nispet eden pek çok kimsenin kalbine kuşku ve şüpheler girmiş, gidip oy kullanmıştı.

Şimdi sırada askerlik mevzusu mu var?

Hatalı ictihadlar veya muayyen tekfirin hükmünü meseleden bağımsız şekilde konuşmakta bir beis yok. Kaldı ki böyle kimseleri zaten tekfir etmiyoruz ama görüşünü de dilden dile aktaracağımız anlamına gelmiyor. Zaten ummet yeterince fitne içindeyken yetmiyor mu? Daha mı fazla fitne olması lazım?

Kerhen askere gitme mevzusu ve ikrahın ölçüsü mevzusu zaten mâlumumuz. Ama hâl böyle iken neden askerlikten, oydan sakındırmıyorsunuz?

Biz herkes Ömer, Hamza (ra) gibi olsun, öyle olmayanı tekfir edelim demiyoruz. Elbette Ammar (ra) gibi olanlar da olabilir. Herkesin fıtratı farklı farklıdır. Ama burada sonuna kadar insanları şirkten, küfürden sakındırmamız gerekmez mi? Herkesi azimete zorlamak değil, en azından gittiği yere kadar küfürden, şirkten masiyetten sakındırmak gerekmez mi?

Şeyh Süleyman el-Ulvan'ın bir sözü var, ona bir soru soruluyor: Demokrasi meclislerinde maslahat için oy verilebilir mi?

Diyor ki: Şirk en büyük mefsedettir. En büyük ifsadı işleyip hangi maslahatı getireceksin?

Neyin maslahatı bu?

Askerlik, demokrasi meclislerinde oy kullanmak bunlar şirk ve küfür olan fiillerdir. Bunların önünü açmak değil, ateşten sakındırırcasına bunlardan sakındırmak gerekir. Dikkat edin!
Şirk ve küfür!

Tekfirin engellerini bilmeyerek aşırı gidenleri elbette sakındırabilirsiniz ama bu fiilleri olumlayıcı şeyler yapmaktaki maksadınız tam olarak nedir? Veya bunları sakındıran ve uyarıcı konular konuşmak yerine, ikrahın ölçüsünü en alt düzeyde kabul edip daha gerçekleşmemiş bir ihtimali bile ikrahtan sayarak gevşek davranmak nedir?

Şafak baskını olabilir, ailesine/malına zarar gelebilir, arabayla giderken çevirmeye yakalanırsa sorun olabilir...

Hepsi bir ihtimal. Allah azze we celle, bu fiili işleyenleri, o hâl üzere öldürürse bunun hesabını verebilecek misiniz?

Bizler dini yumuşatmakla değil, insanları tâğuttan sakındırıp tevhîde davet etmekle, iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla emrolunduk.

Bu vesileyle de tüm foruma ve yazımı okuyan herkese bir nasihatim olmuş olsun; bu yol, yol değildir. Son olarak İmam Malik rahimehullah'ın bir sözü ile bitirmek istiyorum.

"Şu kabrin sahibi (Rasûlullah sallallahu aleyhi we sellem) dışında her adamın sözü alınır da, atılır da."
 
T Çevrimdışı

Türkmen (Türk+İman)

Üye
İslam-TR Üyesi
Ben tek kelime bile şahsi yorumumu yapmadım. İtirazlarını yazacağın kişi ben değilim, sözünü getirdiğim kişidir. Saygılar.
 
أهل الحديث Çevrimdışı

أهل الحديث

لا لله الا الله
İslam-TR Üyesi
Ben tek kelime bile şahsi yorumumu yapmadım. İtirazlarını yazacağın kişi ben değilim, sözünü getirdiğim kişidir. Saygılar.
Mesele de o zaten. Sen burada bir görüş paylaşarak ona olumlu yahut olumsuz bir görüş beyan etmeden ona prim vermiş oluyorsun. Hasbihâl konusunun altına yazmıyorsun, mesaj yazdığın konu, Allah azze we celle'nin uğruna Âlemleri yarattığı, kitaplar ve peygamberler gönderdiği Tevhîd'dir! Nelere sebep olabileceğinin, konunun ne kadar ağır olduğunun bilincine var diye yazdım.

"Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur." (İsrâ 36)
 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt