Geçenlerde yayınladığım ‘’İslam Fıkhının Genişliğine Dair Tarihten Çarpıcı Örnekler ve Fetvalar’’ başlıklı çalışmamda ( JustPaste.it - Share Text & Images the Easy Way ) zikrettiğim 13 maddeye 1 madde daha eklemek istiyorum:
Kafirlerle birlikte, onların sancağı altında/onların safında başka kafirlere karşı savaşmanın caiz olduğunu söyleyen alimlerin sözleri
Halbuki bu savaşla kafirlerin maslahatları gerçekleşecek, hakimiyetleri güçlenecek/genişleyecek, şirk kanunları hakim olmaya devam edecektir. Yani bu şekilde küfre ve kafirlere yardım edilip destek olunmasına ve kafir ordunun sayısı çoğaltılmasına rağmen kimi alimler, kişi kendisi ve müslümanlar için endişelendiğinde şerri def etmek için onlarla birlikte savaşmayı caiz görmüşlerdir. Aynı şekilde esir bir müslüman onlarla birlikte savaştığı takdirde serbest bırakılacaksa savaşmasına cevaz vermişlerdir.
İbn Hacer el-Heytemî ise hiçbir zaruret ve ihtiyaç olmadığı halde bile kafirlere zarar vermek niyetiyle bunun caiz olduğunu söylemiştir.
Bu mesele ictihadidir. Alimlerden buna en fazla ‘’haram’’ diyen olmuştur. Onlardan hiç kimse bunu küfür görmemiş, muhalifini tekfir ve tebdî’ etmemiştir.
1) Meşhur hadis imamı Ebu Davud, İmam Ahmed b. Hanbel’den şöyle nakletmiştir:
قلت لأحمد: لو نزل عدو بأهل قسطنطينية فقال الملك للأسرى: اخرجوا فقاتلوا أعطيكم كذا وكذا؟ قال: إن قال: أخلي عنكم فلا بأس رجاء أن ينجوا. قال: قلت فإن قال: أعطيكم وأحسن إليكم، هل يقاتلون معه؟ قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «من قاتل لتكون كلمة الله هي العليا» لا أدري.
‘’Ahmed’e dedim ki: “Şayet bir düşman Konstantiniyye halkına inip (şehri kuşatsa) ve (kafirlerin) kralı (müslüman) esirlere: ‘’Çıkın, savaşın, size şu kadar (mal) vereceğim’’ dese (onunla birlikte savaşmaları caiz midir)?”
Ahmed şöyle dedi: “Eğer ‘sizi serbest bırakacağım’ derse, kurtulmaları umularak bunda bir sakınca yoktur.”
Dedim ki: “Peki şayet (kral): ‘’Size (mal) vereceğim ve iyilikte bulunacağım’’ derse, onunla birlikte savaşırlar mı?”
Dedi ki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: “Kim, Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşırsa işte o Allah yolundadır.” (Bu durumda ne olacağını) bilmiyorum.’’ (Mesâilu’l-İmam Ahmed)
Görüldüğü üzere İmam Ahmed, müslüman esirlerin, kendilerine mal verilmesi ve iyilikte bulunulması karşılığında kafirlerle birlikte savaşmalarının caiz olup olmaması hakkında durmuş, çünkü bu durumda savaşmak Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşmak olmayacağı için ‘bilmiyorum’ demiştir. Buna rağmen eğer kral serbest bırakma sözü vermişse onunla birlikte savaşmanın caiz olacağını, ama ‘serbest bırakacağım’ demeyip de mal verip iyilikte bulunma sözü vermişse bunun hükmünü ise bilmediğini söylemiştir.
2) Hanbeli fakihlerinden el-Buhûtî (rahimehullah) şöyle demiştir:
تحرم إعانة الكفار على عدوٍ منهم إلا خوفاً من شرهم
“Kafirlere, yine kafirlerden olan bir düşmana karşı yardım etmek haramdır. Ancak onların şerrinden korkma durumu ise bundan müstesnadır (caizdir.)” (Keşşâfu’l-Kınâ’)
3) İmam Ebu Hanife’nin talebesi İmam Muhammed (rahimehumallah) şunları kaydetmiştir:
إذا قال أهل الحرب للأسراء قاتلوا معنا عدونا من المشركين، وهم يخافون أولئك الآخرين على أنفسهم، فلا بأس أن يقاتلوا، لأنهم يدفعون الآن شر القتل عن أنفسهم، فإنهم يأمنون الذين في أيديهم على أنفسهم ولا يأمنون الآخرين إن وقعوا في أيديهم، فيحل لهم أن يقاتلوهم دفعا عن انفسهم.
…
ولو قالوا لهم : قاتلوا معنا عدونا من أهل حرب آخرين على أن نخلي سبيلكم إذا انقضت حربنا، ووقع في قلوبهم أنهم صادقون فلا بأس أن يقاتلوا معهم، لأنهم يدفعون بهذا الأسر عن أنفسهم.
“Şayet harb ehli (kafirler) esirlere: ‘Bizimle birlikte diğer müşrik düşmanımıza karşı savaşın’ derse ve onlar da kendileri için bu diğerlerinden endişe ederlerse, savaşmalarında bir sakınca yoktur. Çünkü bu durumda kendilerinden öldürülme tehlikesini def etmektedirler. Zira ellerinde bulundukları kimselerden emin olsalar bile, ellerine düşmeleri halinde diğerlerinden emin değildirler. Bu yüzden, kendilerinden şerri def etmek için onlarla savaşmaları helal olur.
…
Şayet onlara: ‘Bizimle birlikte düşmanımıza karşı savaşın, savaşımız bittiğinde sizi serbest bırakalım’ derler ve onların doğru söylediklerine kanaat getirirlerse, onlarla birlikte savaşmalarında bir sakınca yoktur. Çünkü bu şekilde kendilerinden esareti defetmiş olurlar.” (es-Siyeru’l-Kebîr)
4) Hanefi fukahasından el-Cessâs (rahimehullah) büyük imamlardan şunları nakletmiştir:
قال أصحابنا: (في المستأمن المسلم يقاتل مع المشركين): لا ينبغي أن يقاتلوا مع أهل الشرك، لأن حكم الشرك هو الظاهر وهو قول مالك.
وقال الثوري: يقاتلون معهم.
وقال الأوزاعي: لا يقاتلون إلا أن يشترطوا عليهم إن غلبوا أن يردوهم إلى دار الإسلام.
وللشافعي قولان.
‘’Ashabımız (Hanefiler) ‘gayrimüslim ülkeye emanla girmiş müslümanın müşriklerle birlikte savaşması’ hakkında şöyle demiştir: Müşriklerle birlikte savaşmaları doğru değildir. Çünkü (bu durumda) baskın olan şirk hükmüdür. Bu, Malik’in görüşüdür.
Süfyan es-Sevri ise: ‘’Onlarla birlikte savaşırlar (caizdir)’’ demiştir.
Evzâi ise şöyle söylemiştir: ‘’Ancak şu şartla savaşırlar: Eğer galip gelirlerse kendilerini İslam yurduna geri göndermeyi şart koşarlarsa.’’
Şâfiî’nin bu konuda iki görüşü vardır.” (Şerhu Muhtasari’t-Tahâvî)
5) Serahsi (rahimehullah) ‘’el-Mebsût’’ isimli eserinde (10/97-98) şöyle söylemiştir:
وإذا كان قوم من المسلمين مستأمنين في دار الحرب فأغار على تلك الدار قوم من أهل الحرب لم يحل لهؤلاء المسلمين أن يقاتلوهم، لأن في القتال تعريض النفس فلا يحل ذلك إلا على وجه إعلاء كلمة الله عز وجل وإعزاز الدين، وذلك لا يوجد ههنا لأن أحكام أهل الشرك غالبة فيهم فلا يستطيع المسلمون أن يحكموا بأحكام أهل الإسلام، فكان قتالهم في الصورة لإعلاء كلمة الشرك، وذلك لا يحل إلا أن يخافوا على أنفسهم من أولئك فحينئذ لا بأس بأن يقاتلوهم للدفع عن أنفسهم، لا لإعلاء كلمة الشرك، والأصل فيه حديث جعفر رضي الله عنه، فإنه قاتل بالحبشة العدو الذي كان قصد النجاشي، وإنما فعل ذلك لأنه لما كان مع المسلمين يومئذ آمنا عند النجاشي فكان يخاف على نفسه وعلى المسلمين من غيره فعرفنا أنه لا بأس بذلك عند الخوف
‘’Eğer müslümanlardan bir topluluk, darul harp’te (kafirlerin yurdunda) eman altında bulunurken o yurda harb ehli (başka kafirler) saldırırsa, bu müslümanların onlarla savaşmaları helal olmaz. Çünkü savaşta canı tehlikeye atmak söz konusudur ki bu ancak Allah (azze ve celle)’nin kelimesini yüceltmek ve dini aziz kılmak amacıyla helal olur. Oysa burada bu durum mevcut değildir, zira müşriklerin hükümleri onlara galip olup müslümanlar İslam hükümleriyle hükmedemezler. Bu durumda savaşmak, görünüşte şirk kelimesini yüceltmek için olmaktadır ki bu helal değildir. Ancak kendileri için o saldıranlardan endişe ederlerse, o zaman şirk kelimesini yüceltmek için değil, kendilerini savunmak için onlarla savaşmalarında bir sakınca yoktur.
Bu meselede asıl olan Cafer (radiyallahu anh) hadisidir. O, Habeşistan’da Necaşi’ye yönelen düşmana karşı savaşmıştır. Bunu yapmasının sebebi, o gün müslümanlarla birlikte Necaşi’nin yanında güven içindeyken düşmandan kaynaklı kendisi ve müslümanlar için endişelenmesiydi. Buradan anlıyoruz ki, korku durumunda savaşmakta bir sakınca yoktur.”
Serahsi’nin Cafer hadisi diye bahsettiği hadis, doğrusu Zübeyr (radiyallahu anh) hadisidir. Bu hadisi İmam Ahmed Müsned’inde ve İmam Beyhaki ‘’es-Sünenu’l-Kubrâ’’, ‘’Delâilu’n-Nubuvve’’ ve ‘’Ma’rifetu’s-Süneni ve’l-Âsâr’’ isimli eserlerinde rivayet etmiştir. Beyhaki, senedinin hasen olduğunu belirtmiştir.
6) İbn Hacer el-Heytemi’ye (rahimehullah) soruluyor:
وإذا أعان المسلمون إحدى طائفتي الكفرة في حروبهم وقاتلوا الآخرين معهم من غير ضرورة ولا حاجة حتى يَقْتُلوا أو يُقتلوا في الحروب، فهل يجوز ذلك أو لا؟ وهل يُؤجر المسلم بذلك لقتله الكافر أو لكونه مقتوله، وهل يعامل معاملة الشهيد في عدم الغسل والصلاة عليه؟
“Şayet müslümanlar, hiçbir zaruret ve ihtiyaç olmaksızın iki kafir topluluktan birine aralarındaki savaşta yardım eder, onlarla birlikte diğerlerine karşı savaşırlarsa ve bu savaşta öldürür veya öldürülürlerse, bu caiz midir, değil midir? Müslüman, kafiri öldürdüğü için veya kendisi öldürüldüğü için ecir alır mı? Ve bu durumda ona yıkanmaması ve cenaze namazı kılınmaması noktasında şehit muamelesi yapılır mı?
el-Heytemi cevaben şunları söylemiştir:
وإذا أعان مسلم أو أكثر إحدى الطائفتين فقتله في الحرب أحد الحربيين فهو شهيد لا يغسل ولا يصلى عليه وله ثواب إن قاتل لتكون كلمة الله هي العليا.
ولا فرق في ذلك كله بين من خرج بنفسه ومن خرج بطلب ملكهم له حيث لا إجبار
‘’…Eğer bir veya daha fazla müslüman, bu iki topluluktan birine yardım eder ve savaşta kafirlerden biri onu öldürürse, bu kimse şehittir; yıkanmaz ve üzerine namaz kılınmaz. Ve eğer Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşırsa ona sevap vardır.
Bütün bu söylediklerimizde, kendi isteğiyle savaşa çıkan kimse ile zorlama olmaksızın kafirlerin kralının talebi üzerine çıkan kimse arasında hiçbir fark yoktur.’’ (el-Fetâva’l-Kubrâ el-Fıkhiyye)
Kitabın başka yerinde el-Heytemi şunları eklemiştir:
وللمسلمين أن يقاتلوا كلا من الطائفتين، وأن يقاتلوا إحداهما، لا بقصد نصرة الطائفة الأخرى، بل بقصد إعلاء كلمة الإسلام، وإلحاق النكاية في أعداء الله تعالى ومن فعل ذلك بهذا القصد حصل له أجر المجاهد.
‘’Müslümanların, iki (kafir) topluluktan her birine karşı savaşmaları veya onlardan birine karşı savaşmaları caizdir. Ancak bu, diğer topluluğa yardım etme kastıyla değil, bilakis İslam’ın kelimesini yüceltmek ve Allah Teala’nın düşmanlarına zarar vermek kastıyla olmalıdır. Kim bunu bu niyetle yaparsa, mücahid sevabı elde eder.”
7) Şeyh Süleyman el-Ulvan'ın (Allah onu esaretten kurtarsın), Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı Tağut Saddam Hüseyin’in/Baas rejiminin küfür ordusu ile birlikte, kafirlerin sancağı altında savaşmanın caiz olduğu fetvası
SORU
Bizler Irak’taki Sünni kardeşleriniz olarak geneli Baas partisi üyeleri veya Irak ordusunda görevli subayların idaresinde olan gönüllü halk merkezlerine katılmanın hükmünü soracaktık. Eğitim verilen ve silah temin edilen bu merkezlere katılmadığımız takdirde ülkemize giren düşmanlarla mücadeleye, Amerikalı ve İngiliz kuvvetlerine karşı dönen savaşa katılma imkânımız da kalmıyor. Bu merkezlere katılmanın hükmü nedir?
CEVAP
Bizler, dünyanın her köşesindeki Müslümanları, Iraklı halka kâfirlere karşı yardım etmeye ve söz konusu kâfirlerin Müslümanların ülkesinden çıkarılması için destek sağlamaya teşvik ediyoruz. İlim ehli, savunma cihadı için herhangi bir şart koşmamış ve bunun için şer’i (meşru) bir bayrağı vacip görmemiştir. Güç ve imkân oranında savunma yapılır. Ağır basan bir zarar olmadığı müddetçe şer’i bayrağın altında birliğin sağlanması (işleri) kolaylaştıracağı gibi talep de edilen bir şeydir. Ancak bu sağlanamazsa veya bu vakitte maslahat, gönüllü halk merkezlerine girilmesini gerektiriyorsa buna engel bir şey yoktur. Bu merkezlere girenler, saldıran düşmanlara karşı koymak ve onları, Müslümanların ülkelerinden def etmek için güçlü araçları ve etkili kuvveti hedefliyorlar. Onların bu tutumu, onlardan veya muhalefetlerinden razı olduğu anlamına gelmediği gibi bunun arkasında küfür rejimlerinin korunması veya bu rejimlerin güçlendirilmesi kastı da aranmaz. Ameller niyetlere göredir. Maslahatların gözetilmesi ve mefsedetlerin def edilmesi hususunda ilim adamları arasında ihtilaf yoktur. Düşman uçakları ve tanklarıyla gelmiş öldürüyor, yıkıyor, ifsat ediyor ve haçlı savaşı ilan ediyor. Hatta onlardan bir şöyle demişti: “Mekke’nin semalarında haç yükselmedikçe ve Medine’de Pazar ayinleri düzenlenmedikçe Müslümanları Hıristiyanlaştırma çalışmalarımız asla durmayacaktır.”
Hangi bayrak altında olursa olsun bunların def edilmesi, ağır basan maslahattır. Çünkü bu haçlılar, rejimler ve yöneticilerinden ziyade Müslümanları öldürmeyi, inançlarını ve ilkelerini değiştirmeyi, haçperestlere Müslümanları diz çöktürmeyi ve zenginliklerini gasp etmeyi istiyorlar. Irak’ta haçlı saldırıyı def etmek için savaşmak, Filistin’de Siyonistleri def etmek için yapılan cihat gibidir. Cahiliye bayrağını bahane ederek sömürgecilerle mücadelede cihattan geri duranlar ise bu tutumlarıyla mücadeleyi sekteye uğratıyorlar ve haçlı yürüyüşü güçlendiriyorlar.’’
ÖNEMLİ BİR SORU
Bu nakiller, mevcut küfür yönetimini, şirk düzenini kabul etmeyerek iyi bir niyetle güzel bir düşünceyle küfür ordusuna katılmanın, bu orduda yer almanın caiz olduğunu gösterir mi?
Yine bu nakillerden, milletvekili/parlamento seçimlerinde iki şerden daha az olanı seçerek daha büyük zararı engellemek, müslümanların maslahatlarını elde etmek ve korumak amacıyla oy vermenin caiz olduğu sonucuna ulaşılabilir mi?
CEVAP
Oy verme meselesiyle başlayacak olursak;
Büyük imamların ve alimlerin bu sözlerinden hareketle bugün küfür sistemlerinde milletvekili/parlamento seçimlerine katılıp oy vermenin caiz olduğunu söylemek, kabul edilebilir bir ictihattır. Evet, denilebilir ki: ‘’Müslümanların maslahatı ve daha büyük şerrin def edilmesi için kafirlerle beraber onların sancağı altında başka kafirlere karşı savaşmaya alimlerimiz nasıl ki cevaz vermişlerse ve bu şekilde küfre ve kafirlere yardım edilip destek olunmasına rağmen bunu küfür görmemişlerse, aynı şekilde oy vermek her ne kadar kayıtsız şartsız egemenlik yetkisini milletvekillerine vermek anlamına gelse de bunu kastetmeden müslümanlar için iki zarardan daha hafif olanı seçme ve daha büyük bir şerrin yönetime gelmesini engelleme babından, İslam’ın ve müslümanların maslahatı için oy kullanmak caizdir. Buna en fazla haram denilebilir.’’
Bunun geniş açıklamasını ‘’Selefi Alimler Niçin Oy Vermeye Şirk Demiyorlar?’’ (
) isimli videoda bulabilirsiniz.
Ancak -Allahu a’lem- bu kıyaslama doğru olmayıp ikisi arasında fark vardır.
Parlamento seçimlerinde durum şudur: Ülkede hakim olan demokrasi, halka sadece Allah’a ait olan kayıtsız şartsız egemenlik/kanun koyma hakkını, hüküm çıkartma yetkisini vermiştir ve insanlar da kendilerine verilen bu hakkı milletvekillerine vermektedir. Oy verme fiili zorunlu olarak sadece bu manaya gelir, yani şirktir. Bu şirk anlamının dışında başka bir anlam yükleyip onu kastetmek, oy vermenin hakikatinin dışında olup fiili şirk olmaktan çıkarmaz.
Geçmiş ulemanın cevaz verdiği ‘kafirlerin altında başka kafire karşı savaşmak’ ise zorunlu olarak sadece şirk kelimesini yüceltmek, küfrü korumak ve güçlendirmek anlamına gelmeyip kişinin kastına ve niyetine göre caiz olabilmektedir.
Mesele ictihâdidir. Binaen aleyh oy kullanmaya cevaz veren alimler bidatle ve sapıklıkla itham edilemezler. Elbette ki Allah’ın kanun koyma hakkını başkasına vermenin şirk olduğu ictihada kapalıdır. Lakin bu meselede ictihadi olan, asrımızda ortaya çıkmış çağdaş bir mesele olan sandığa gidip oy verme fiilinin zorunlu olarak Allah’ın hakkını başkasına vermek anlamına gelip gelmediğidir.
Bu niyetle oy verenleri ve buna fetva verenleri tekfir etmek kesinlikle caiz değildir. Daha ileri gidip bu kimseleri tekfir etmeyenleri de tekfir etmek ya da mürcie olmakla suçlayıp hüccet ikamesinden sonra tekfir edileceklerini söylemek, ancak cehalet, dar bakış, fıkıhsızlık ve haricilikle açıklanabilir. Bugün Türkiye’de selefiliği maalesef bu güruh temsil etmektedir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.
Askerlik yapmaya gelince; bu meseleye kıyaslamak yanlıştır. Bir kimsenin savaş durumunda düşmanı def etmek, bir maslahatı gerçekleştirmek için sınırlı bir süre savaşıp ardından kendi yoluna gitmesiyle düzenli bir orduya katılıp burada uzun bir müddet yer alması arasında fark vardır.
Biz, küfür ordusuna katılmanın, bu orduda yer almanın küfür olduğuna inanıyoruz. Lakin selefilerin yüz karası tekfirciler gibi askerlik yapmaya giden herkesin ayrım yapmadan kafir olduğunu da söylemiyoruz. Küfür düzenini kabul etmemekle birlikte İslam’ın şiarlarını ve müslümanların maslahatlarını; dinlerini, canlarını, ırzlarını, mallarını, beldelerini düşmana karşı müdafaa etmek, müslümanların emniyet içerisinde yaşamalarını sağlamak düşüncesiyle veya eğitim almak niyetiyle orduda bulunduğunu bildiğimiz askerler, tevil ve şüpheleri sebebiyle tekfir edilemezler.
[Ömer Faruk Saban]
Kafirlerle birlikte, onların sancağı altında/onların safında başka kafirlere karşı savaşmanın caiz olduğunu söyleyen alimlerin sözleri
Halbuki bu savaşla kafirlerin maslahatları gerçekleşecek, hakimiyetleri güçlenecek/genişleyecek, şirk kanunları hakim olmaya devam edecektir. Yani bu şekilde küfre ve kafirlere yardım edilip destek olunmasına ve kafir ordunun sayısı çoğaltılmasına rağmen kimi alimler, kişi kendisi ve müslümanlar için endişelendiğinde şerri def etmek için onlarla birlikte savaşmayı caiz görmüşlerdir. Aynı şekilde esir bir müslüman onlarla birlikte savaştığı takdirde serbest bırakılacaksa savaşmasına cevaz vermişlerdir.
İbn Hacer el-Heytemî ise hiçbir zaruret ve ihtiyaç olmadığı halde bile kafirlere zarar vermek niyetiyle bunun caiz olduğunu söylemiştir.
Bu mesele ictihadidir. Alimlerden buna en fazla ‘’haram’’ diyen olmuştur. Onlardan hiç kimse bunu küfür görmemiş, muhalifini tekfir ve tebdî’ etmemiştir.
1) Meşhur hadis imamı Ebu Davud, İmam Ahmed b. Hanbel’den şöyle nakletmiştir:
قلت لأحمد: لو نزل عدو بأهل قسطنطينية فقال الملك للأسرى: اخرجوا فقاتلوا أعطيكم كذا وكذا؟ قال: إن قال: أخلي عنكم فلا بأس رجاء أن ينجوا. قال: قلت فإن قال: أعطيكم وأحسن إليكم، هل يقاتلون معه؟ قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «من قاتل لتكون كلمة الله هي العليا» لا أدري.
‘’Ahmed’e dedim ki: “Şayet bir düşman Konstantiniyye halkına inip (şehri kuşatsa) ve (kafirlerin) kralı (müslüman) esirlere: ‘’Çıkın, savaşın, size şu kadar (mal) vereceğim’’ dese (onunla birlikte savaşmaları caiz midir)?”
Ahmed şöyle dedi: “Eğer ‘sizi serbest bırakacağım’ derse, kurtulmaları umularak bunda bir sakınca yoktur.”
Dedim ki: “Peki şayet (kral): ‘’Size (mal) vereceğim ve iyilikte bulunacağım’’ derse, onunla birlikte savaşırlar mı?”
Dedi ki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: “Kim, Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşırsa işte o Allah yolundadır.” (Bu durumda ne olacağını) bilmiyorum.’’ (Mesâilu’l-İmam Ahmed)
Görüldüğü üzere İmam Ahmed, müslüman esirlerin, kendilerine mal verilmesi ve iyilikte bulunulması karşılığında kafirlerle birlikte savaşmalarının caiz olup olmaması hakkında durmuş, çünkü bu durumda savaşmak Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşmak olmayacağı için ‘bilmiyorum’ demiştir. Buna rağmen eğer kral serbest bırakma sözü vermişse onunla birlikte savaşmanın caiz olacağını, ama ‘serbest bırakacağım’ demeyip de mal verip iyilikte bulunma sözü vermişse bunun hükmünü ise bilmediğini söylemiştir.
2) Hanbeli fakihlerinden el-Buhûtî (rahimehullah) şöyle demiştir:
تحرم إعانة الكفار على عدوٍ منهم إلا خوفاً من شرهم
“Kafirlere, yine kafirlerden olan bir düşmana karşı yardım etmek haramdır. Ancak onların şerrinden korkma durumu ise bundan müstesnadır (caizdir.)” (Keşşâfu’l-Kınâ’)
3) İmam Ebu Hanife’nin talebesi İmam Muhammed (rahimehumallah) şunları kaydetmiştir:
إذا قال أهل الحرب للأسراء قاتلوا معنا عدونا من المشركين، وهم يخافون أولئك الآخرين على أنفسهم، فلا بأس أن يقاتلوا، لأنهم يدفعون الآن شر القتل عن أنفسهم، فإنهم يأمنون الذين في أيديهم على أنفسهم ولا يأمنون الآخرين إن وقعوا في أيديهم، فيحل لهم أن يقاتلوهم دفعا عن انفسهم.
…
ولو قالوا لهم : قاتلوا معنا عدونا من أهل حرب آخرين على أن نخلي سبيلكم إذا انقضت حربنا، ووقع في قلوبهم أنهم صادقون فلا بأس أن يقاتلوا معهم، لأنهم يدفعون بهذا الأسر عن أنفسهم.
“Şayet harb ehli (kafirler) esirlere: ‘Bizimle birlikte diğer müşrik düşmanımıza karşı savaşın’ derse ve onlar da kendileri için bu diğerlerinden endişe ederlerse, savaşmalarında bir sakınca yoktur. Çünkü bu durumda kendilerinden öldürülme tehlikesini def etmektedirler. Zira ellerinde bulundukları kimselerden emin olsalar bile, ellerine düşmeleri halinde diğerlerinden emin değildirler. Bu yüzden, kendilerinden şerri def etmek için onlarla savaşmaları helal olur.
…
Şayet onlara: ‘Bizimle birlikte düşmanımıza karşı savaşın, savaşımız bittiğinde sizi serbest bırakalım’ derler ve onların doğru söylediklerine kanaat getirirlerse, onlarla birlikte savaşmalarında bir sakınca yoktur. Çünkü bu şekilde kendilerinden esareti defetmiş olurlar.” (es-Siyeru’l-Kebîr)
4) Hanefi fukahasından el-Cessâs (rahimehullah) büyük imamlardan şunları nakletmiştir:
قال أصحابنا: (في المستأمن المسلم يقاتل مع المشركين): لا ينبغي أن يقاتلوا مع أهل الشرك، لأن حكم الشرك هو الظاهر وهو قول مالك.
وقال الثوري: يقاتلون معهم.
وقال الأوزاعي: لا يقاتلون إلا أن يشترطوا عليهم إن غلبوا أن يردوهم إلى دار الإسلام.
وللشافعي قولان.
‘’Ashabımız (Hanefiler) ‘gayrimüslim ülkeye emanla girmiş müslümanın müşriklerle birlikte savaşması’ hakkında şöyle demiştir: Müşriklerle birlikte savaşmaları doğru değildir. Çünkü (bu durumda) baskın olan şirk hükmüdür. Bu, Malik’in görüşüdür.
Süfyan es-Sevri ise: ‘’Onlarla birlikte savaşırlar (caizdir)’’ demiştir.
Evzâi ise şöyle söylemiştir: ‘’Ancak şu şartla savaşırlar: Eğer galip gelirlerse kendilerini İslam yurduna geri göndermeyi şart koşarlarsa.’’
Şâfiî’nin bu konuda iki görüşü vardır.” (Şerhu Muhtasari’t-Tahâvî)
5) Serahsi (rahimehullah) ‘’el-Mebsût’’ isimli eserinde (10/97-98) şöyle söylemiştir:
وإذا كان قوم من المسلمين مستأمنين في دار الحرب فأغار على تلك الدار قوم من أهل الحرب لم يحل لهؤلاء المسلمين أن يقاتلوهم، لأن في القتال تعريض النفس فلا يحل ذلك إلا على وجه إعلاء كلمة الله عز وجل وإعزاز الدين، وذلك لا يوجد ههنا لأن أحكام أهل الشرك غالبة فيهم فلا يستطيع المسلمون أن يحكموا بأحكام أهل الإسلام، فكان قتالهم في الصورة لإعلاء كلمة الشرك، وذلك لا يحل إلا أن يخافوا على أنفسهم من أولئك فحينئذ لا بأس بأن يقاتلوهم للدفع عن أنفسهم، لا لإعلاء كلمة الشرك، والأصل فيه حديث جعفر رضي الله عنه، فإنه قاتل بالحبشة العدو الذي كان قصد النجاشي، وإنما فعل ذلك لأنه لما كان مع المسلمين يومئذ آمنا عند النجاشي فكان يخاف على نفسه وعلى المسلمين من غيره فعرفنا أنه لا بأس بذلك عند الخوف
‘’Eğer müslümanlardan bir topluluk, darul harp’te (kafirlerin yurdunda) eman altında bulunurken o yurda harb ehli (başka kafirler) saldırırsa, bu müslümanların onlarla savaşmaları helal olmaz. Çünkü savaşta canı tehlikeye atmak söz konusudur ki bu ancak Allah (azze ve celle)’nin kelimesini yüceltmek ve dini aziz kılmak amacıyla helal olur. Oysa burada bu durum mevcut değildir, zira müşriklerin hükümleri onlara galip olup müslümanlar İslam hükümleriyle hükmedemezler. Bu durumda savaşmak, görünüşte şirk kelimesini yüceltmek için olmaktadır ki bu helal değildir. Ancak kendileri için o saldıranlardan endişe ederlerse, o zaman şirk kelimesini yüceltmek için değil, kendilerini savunmak için onlarla savaşmalarında bir sakınca yoktur.
Bu meselede asıl olan Cafer (radiyallahu anh) hadisidir. O, Habeşistan’da Necaşi’ye yönelen düşmana karşı savaşmıştır. Bunu yapmasının sebebi, o gün müslümanlarla birlikte Necaşi’nin yanında güven içindeyken düşmandan kaynaklı kendisi ve müslümanlar için endişelenmesiydi. Buradan anlıyoruz ki, korku durumunda savaşmakta bir sakınca yoktur.”
Serahsi’nin Cafer hadisi diye bahsettiği hadis, doğrusu Zübeyr (radiyallahu anh) hadisidir. Bu hadisi İmam Ahmed Müsned’inde ve İmam Beyhaki ‘’es-Sünenu’l-Kubrâ’’, ‘’Delâilu’n-Nubuvve’’ ve ‘’Ma’rifetu’s-Süneni ve’l-Âsâr’’ isimli eserlerinde rivayet etmiştir. Beyhaki, senedinin hasen olduğunu belirtmiştir.
6) İbn Hacer el-Heytemi’ye (rahimehullah) soruluyor:
وإذا أعان المسلمون إحدى طائفتي الكفرة في حروبهم وقاتلوا الآخرين معهم من غير ضرورة ولا حاجة حتى يَقْتُلوا أو يُقتلوا في الحروب، فهل يجوز ذلك أو لا؟ وهل يُؤجر المسلم بذلك لقتله الكافر أو لكونه مقتوله، وهل يعامل معاملة الشهيد في عدم الغسل والصلاة عليه؟
“Şayet müslümanlar, hiçbir zaruret ve ihtiyaç olmaksızın iki kafir topluluktan birine aralarındaki savaşta yardım eder, onlarla birlikte diğerlerine karşı savaşırlarsa ve bu savaşta öldürür veya öldürülürlerse, bu caiz midir, değil midir? Müslüman, kafiri öldürdüğü için veya kendisi öldürüldüğü için ecir alır mı? Ve bu durumda ona yıkanmaması ve cenaze namazı kılınmaması noktasında şehit muamelesi yapılır mı?
el-Heytemi cevaben şunları söylemiştir:
وإذا أعان مسلم أو أكثر إحدى الطائفتين فقتله في الحرب أحد الحربيين فهو شهيد لا يغسل ولا يصلى عليه وله ثواب إن قاتل لتكون كلمة الله هي العليا.
ولا فرق في ذلك كله بين من خرج بنفسه ومن خرج بطلب ملكهم له حيث لا إجبار
‘’…Eğer bir veya daha fazla müslüman, bu iki topluluktan birine yardım eder ve savaşta kafirlerden biri onu öldürürse, bu kimse şehittir; yıkanmaz ve üzerine namaz kılınmaz. Ve eğer Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşırsa ona sevap vardır.
Bütün bu söylediklerimizde, kendi isteğiyle savaşa çıkan kimse ile zorlama olmaksızın kafirlerin kralının talebi üzerine çıkan kimse arasında hiçbir fark yoktur.’’ (el-Fetâva’l-Kubrâ el-Fıkhiyye)
Kitabın başka yerinde el-Heytemi şunları eklemiştir:
وللمسلمين أن يقاتلوا كلا من الطائفتين، وأن يقاتلوا إحداهما، لا بقصد نصرة الطائفة الأخرى، بل بقصد إعلاء كلمة الإسلام، وإلحاق النكاية في أعداء الله تعالى ومن فعل ذلك بهذا القصد حصل له أجر المجاهد.
‘’Müslümanların, iki (kafir) topluluktan her birine karşı savaşmaları veya onlardan birine karşı savaşmaları caizdir. Ancak bu, diğer topluluğa yardım etme kastıyla değil, bilakis İslam’ın kelimesini yüceltmek ve Allah Teala’nın düşmanlarına zarar vermek kastıyla olmalıdır. Kim bunu bu niyetle yaparsa, mücahid sevabı elde eder.”
7) Şeyh Süleyman el-Ulvan'ın (Allah onu esaretten kurtarsın), Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı Tağut Saddam Hüseyin’in/Baas rejiminin küfür ordusu ile birlikte, kafirlerin sancağı altında savaşmanın caiz olduğu fetvası
SORU
Bizler Irak’taki Sünni kardeşleriniz olarak geneli Baas partisi üyeleri veya Irak ordusunda görevli subayların idaresinde olan gönüllü halk merkezlerine katılmanın hükmünü soracaktık. Eğitim verilen ve silah temin edilen bu merkezlere katılmadığımız takdirde ülkemize giren düşmanlarla mücadeleye, Amerikalı ve İngiliz kuvvetlerine karşı dönen savaşa katılma imkânımız da kalmıyor. Bu merkezlere katılmanın hükmü nedir?
CEVAP
Bizler, dünyanın her köşesindeki Müslümanları, Iraklı halka kâfirlere karşı yardım etmeye ve söz konusu kâfirlerin Müslümanların ülkesinden çıkarılması için destek sağlamaya teşvik ediyoruz. İlim ehli, savunma cihadı için herhangi bir şart koşmamış ve bunun için şer’i (meşru) bir bayrağı vacip görmemiştir. Güç ve imkân oranında savunma yapılır. Ağır basan bir zarar olmadığı müddetçe şer’i bayrağın altında birliğin sağlanması (işleri) kolaylaştıracağı gibi talep de edilen bir şeydir. Ancak bu sağlanamazsa veya bu vakitte maslahat, gönüllü halk merkezlerine girilmesini gerektiriyorsa buna engel bir şey yoktur. Bu merkezlere girenler, saldıran düşmanlara karşı koymak ve onları, Müslümanların ülkelerinden def etmek için güçlü araçları ve etkili kuvveti hedefliyorlar. Onların bu tutumu, onlardan veya muhalefetlerinden razı olduğu anlamına gelmediği gibi bunun arkasında küfür rejimlerinin korunması veya bu rejimlerin güçlendirilmesi kastı da aranmaz. Ameller niyetlere göredir. Maslahatların gözetilmesi ve mefsedetlerin def edilmesi hususunda ilim adamları arasında ihtilaf yoktur. Düşman uçakları ve tanklarıyla gelmiş öldürüyor, yıkıyor, ifsat ediyor ve haçlı savaşı ilan ediyor. Hatta onlardan bir şöyle demişti: “Mekke’nin semalarında haç yükselmedikçe ve Medine’de Pazar ayinleri düzenlenmedikçe Müslümanları Hıristiyanlaştırma çalışmalarımız asla durmayacaktır.”
Hangi bayrak altında olursa olsun bunların def edilmesi, ağır basan maslahattır. Çünkü bu haçlılar, rejimler ve yöneticilerinden ziyade Müslümanları öldürmeyi, inançlarını ve ilkelerini değiştirmeyi, haçperestlere Müslümanları diz çöktürmeyi ve zenginliklerini gasp etmeyi istiyorlar. Irak’ta haçlı saldırıyı def etmek için savaşmak, Filistin’de Siyonistleri def etmek için yapılan cihat gibidir. Cahiliye bayrağını bahane ederek sömürgecilerle mücadelede cihattan geri duranlar ise bu tutumlarıyla mücadeleyi sekteye uğratıyorlar ve haçlı yürüyüşü güçlendiriyorlar.’’
ÖNEMLİ BİR SORU
Bu nakiller, mevcut küfür yönetimini, şirk düzenini kabul etmeyerek iyi bir niyetle güzel bir düşünceyle küfür ordusuna katılmanın, bu orduda yer almanın caiz olduğunu gösterir mi?
Yine bu nakillerden, milletvekili/parlamento seçimlerinde iki şerden daha az olanı seçerek daha büyük zararı engellemek, müslümanların maslahatlarını elde etmek ve korumak amacıyla oy vermenin caiz olduğu sonucuna ulaşılabilir mi?
CEVAP
Oy verme meselesiyle başlayacak olursak;
Büyük imamların ve alimlerin bu sözlerinden hareketle bugün küfür sistemlerinde milletvekili/parlamento seçimlerine katılıp oy vermenin caiz olduğunu söylemek, kabul edilebilir bir ictihattır. Evet, denilebilir ki: ‘’Müslümanların maslahatı ve daha büyük şerrin def edilmesi için kafirlerle beraber onların sancağı altında başka kafirlere karşı savaşmaya alimlerimiz nasıl ki cevaz vermişlerse ve bu şekilde küfre ve kafirlere yardım edilip destek olunmasına rağmen bunu küfür görmemişlerse, aynı şekilde oy vermek her ne kadar kayıtsız şartsız egemenlik yetkisini milletvekillerine vermek anlamına gelse de bunu kastetmeden müslümanlar için iki zarardan daha hafif olanı seçme ve daha büyük bir şerrin yönetime gelmesini engelleme babından, İslam’ın ve müslümanların maslahatı için oy kullanmak caizdir. Buna en fazla haram denilebilir.’’
Bunun geniş açıklamasını ‘’Selefi Alimler Niçin Oy Vermeye Şirk Demiyorlar?’’ (
Ancak -Allahu a’lem- bu kıyaslama doğru olmayıp ikisi arasında fark vardır.
Parlamento seçimlerinde durum şudur: Ülkede hakim olan demokrasi, halka sadece Allah’a ait olan kayıtsız şartsız egemenlik/kanun koyma hakkını, hüküm çıkartma yetkisini vermiştir ve insanlar da kendilerine verilen bu hakkı milletvekillerine vermektedir. Oy verme fiili zorunlu olarak sadece bu manaya gelir, yani şirktir. Bu şirk anlamının dışında başka bir anlam yükleyip onu kastetmek, oy vermenin hakikatinin dışında olup fiili şirk olmaktan çıkarmaz.
Geçmiş ulemanın cevaz verdiği ‘kafirlerin altında başka kafire karşı savaşmak’ ise zorunlu olarak sadece şirk kelimesini yüceltmek, küfrü korumak ve güçlendirmek anlamına gelmeyip kişinin kastına ve niyetine göre caiz olabilmektedir.
Mesele ictihâdidir. Binaen aleyh oy kullanmaya cevaz veren alimler bidatle ve sapıklıkla itham edilemezler. Elbette ki Allah’ın kanun koyma hakkını başkasına vermenin şirk olduğu ictihada kapalıdır. Lakin bu meselede ictihadi olan, asrımızda ortaya çıkmış çağdaş bir mesele olan sandığa gidip oy verme fiilinin zorunlu olarak Allah’ın hakkını başkasına vermek anlamına gelip gelmediğidir.
Bu niyetle oy verenleri ve buna fetva verenleri tekfir etmek kesinlikle caiz değildir. Daha ileri gidip bu kimseleri tekfir etmeyenleri de tekfir etmek ya da mürcie olmakla suçlayıp hüccet ikamesinden sonra tekfir edileceklerini söylemek, ancak cehalet, dar bakış, fıkıhsızlık ve haricilikle açıklanabilir. Bugün Türkiye’de selefiliği maalesef bu güruh temsil etmektedir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.
Askerlik yapmaya gelince; bu meseleye kıyaslamak yanlıştır. Bir kimsenin savaş durumunda düşmanı def etmek, bir maslahatı gerçekleştirmek için sınırlı bir süre savaşıp ardından kendi yoluna gitmesiyle düzenli bir orduya katılıp burada uzun bir müddet yer alması arasında fark vardır.
Biz, küfür ordusuna katılmanın, bu orduda yer almanın küfür olduğuna inanıyoruz. Lakin selefilerin yüz karası tekfirciler gibi askerlik yapmaya giden herkesin ayrım yapmadan kafir olduğunu da söylemiyoruz. Küfür düzenini kabul etmemekle birlikte İslam’ın şiarlarını ve müslümanların maslahatlarını; dinlerini, canlarını, ırzlarını, mallarını, beldelerini düşmana karşı müdafaa etmek, müslümanların emniyet içerisinde yaşamalarını sağlamak düşüncesiyle veya eğitim almak niyetiyle orduda bulunduğunu bildiğimiz askerler, tevil ve şüpheleri sebebiyle tekfir edilemezler.
[Ömer Faruk Saban]

