Çözüldü Din ile Alay Eden Kafirlerle Nasıl Geçinmeliyiz?

Gezgin_44

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Üye
Esselamü aleyküm,
Din ile alay eden kişilerle alay etmedikleri vakitlerde oturup kalkmanın, gezmenin hükmü nedir? Bu kişiler uyarıldıkları zaman din ile alay etmediklerini söylüyorlar ve müslüman olan tanıdıklarına düşmanlık göstermiyorlar.
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi
Âleykum selam we rahmetullahi we berakatuh;

Din (İslam) ile alay ederken yorulduğu için dinlenen kâfirlerle dostluk, arkadaşlık yapılmaz. Onlarla sadece tebliğ ve duruma göre mudahale çeşitleriyle muhatab alınmalıdır. Aşağıya konuyla ilgili bazı ayetler ve nuzul sebebleriyle birlikte açıklamalarını aktaracağım. En alta da Seyyid Kutub (rahimehullah)'dan konuyla ilgili akidevi pasajı aktaracağım.

**

"Mûminler, mûminleri bırakıp kafirleri veli (dost) edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah'tan bir şey üzere değildir. Ancak onlardan (gelebilecek bir zarardan) sakınmanız mustesna..." (Al-i İmran: 28)

Bazı mûminlerin, Yahudilerden arkadaşları vardı. Onlarla dostluk kuruyorlardı. Sahabilerin bir kısmı bunlara "Yahudilerden uzak durun. Sizi dininizden çıkarıp iman etmenizden sonra sizi saptırmasınlar. Onlarla arkadaşlıktan çekinin" demişlerdi.
Buna rağmen, dostluk kuran mûminler bu öğüdü dinlemediler ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
Abdullah b. Abbas, İkrime, Ebul Âliye ve Dehhak, "Takiyye'nin dille olabileceğini, amel ile caiz olmadığını söylemişlerdir. Yani, kâfirlerin hakimiyeti altında bulunan kimseler, onlar tarafından, hayati bir tehlikeye düşecek şekilde tehdit edildikleri takdirde dilleriyle günah olan sözleri söyleyebilirler. Kâfirlerin dostları olduklarını lisanen ifade edebilirler. Fakat bir puta secde etmeleri istendiğinde tehdit ne olursa olsun boyun eğmeleri câiz olmaz. İkrime, tehdit edilen kişinin hayati bir tehlike karşısında, kendisinden isteneni söyleyebileceğini ancak başka bir nıüslümanın kanını akıtamayacağını ve malını gasb edemeyeceğini söylemiştir.

Katâde ise burada zikredilen "Onlardan sakınmanız hali mustesnadır." diyen tercüme edilen ifadesini "Ancak sizinle akraba olan kâfirler mustesnadır. Onlara akrabalık alakası gösterebilirsiniz." şeklinde İzah etmiştir.


"Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitab verilenlerden ve kafirlerden dininizi alay konusu ve oyuncak edinenleri dost edinmeyin. Eğer gerçekten iman etmiş kimselerseniz, Allah'tan korkun." "Birbirinizi namaza çağırdığınızda; onu alaya alır ve eğlence edinirler. Bu, onların gerçekten akıllarını kullanmaz bir topluluk olmalarındandır." (Maide: 57 - 58)

Saîd ibn Cubeyr veya İkrime'nin İbn Abbâs'dan rivayetlerinde o şöyle anlatıyor:
Yahudilerden Rifâa ibn Zeyd ibn Tâbut ve Suveyd ibnu'l-Hâris müslüman olmuş görünmüş ve sonra da munafıklığa başlamışlardı. Müslüman göründükleri için bazı müslümanlar onlara dostluk beslemeye başlamakla Allah Tealâ "Ve Allah, gizlemekte olduklarını çok daha iyi bilir." (Mâide 61)'e kadar olmak üzere "Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitab verilmiş olanlardan dininizi alaya alan ve eğlence edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin..." âyetlerini indirdi. (Taberî, Tefsiri, VI, sf: 187; Vahidî, Esbâbu'n-Nuzûl, sf: 137-138)

Kelbi’nin Ebu Salih kanalıyla İbn Abbâs'dan rivayetinde "Birbirinizi namaza çağırdığınızda; onu alaya alır ve eğlence edinirler..." âyet-i kerimesinin de özellikle Peygamber (s.a.v.)'in muezzini namaz, için ezan okuyup da müslümanların mescid-i nebevî'ye doğru gitmeleri üzerine yine onların (o iki yahudinin veya genel olarak yahudilerin) alay yollu "kalktılar kalkamaz olasıcalar, namaz kıldılar kılamaz olasıcalar." demeleri üzerine ya da yine alay kabilinden olmak üzere müslümanlara: "Kalkın namaz kılın, rukû edin bakalım!" demeleri üzerine nazil olduğu da söylenmiştir. (Vahidî, age. s. 138; Ebu'l Ferec Ebu'l Ferec İbnu'l-Cevzî, Zâdu'l Mesir fi İlmi't Tefsir, C.II sf: 385 - 386; Râzî, Tefsiri Kebir, XII, sf: 33)
İbn Abbâs'dan gelen başka bir rivayette de muşriklerin ve yahudilerin özellikle müslümanlar secdede iken onlara güldükleri, secde ile veya müslümanların secdedeki halleriyle alay ettikleri belirtilmektedir.


"Şayet onlara soracak olursan mutlaka "Andolsun ki biz, dalmış oyalanıyorduk. " diyeceklerdir. De ki: "Allah ile, O'nun âyetleri ile ve O'nun Rasûlü ile mi alay etmekteydiniz?" "Mazeret beyan etmeyin. Gerçekten siz, imanınızdan sonra kâfirler oldunuz. İçinizden bir topluluğu afvetsek bile mucrimler oldukları için bir topluluğa da azâb ederiz." (Tevbe 65 - 66)

Zeyd ibn Eşlem ve Muhammed ibn Vehb anlatıyorlar: Tebuk seferinde münafıklardan birisi Rasûlullah ve ashabını kastederek: "Şu bizim kurramız gibi midesine düşkün, dili yalancı, düşmanla karşılaşma esnasında korkak olanını görmedim." demişti.
Ashabdan Avf ibn Mâlik: "Yalan söyledin, fakat sen bir munafıksın ve hiç şubhen olmasın bu söylediklerini Rasûlullah (s.a.v.)'a haber vereceğim." deyip olanları anlatmak üzere Allah'ın Rasûlu (s.a..)'ne geldi ve gördü ki Kur'ân, ondan önce haber vermiş.
O adam Rasûlullah (s.a.v.)'a geldi. Yerinden ayrılmış, devesine binmişti. "Ey Allah'ın Rasûlu, biz eğleniyor, yolcuların yolculuktan sıkılmasını önlemek üzere anlattığı sözler kabilinden konuşuyorduk." dedi. (Vahidi, Esbabu'n Nuzul, Sf: 174)

Katâde de yine Tebuk Gazvesinde bir munafığın Peygamber ve müslüman ordusuyla alay etmesi üzerine bu âyetlerin indiğini şöyle anlatır:
Allah'ın Rasûlü (s.a.v.) Tebuk Gazvesinde iken önünde bir grup munafık yürüyormuş. İçlerinden birisi: Bu adam Şam'ın kalelerini ve saraylarını fethedeceğini sanıyor, heyhat ki heyhat!" demiş.
Allah Tealâ, Rasûlü'nü onun bu sözüne muttali kılmış da yanındakilere binitleriniz üzerinde durun." buyurup o munafıklara gelmiş ve: "Şöyle şöyle söylediniz değil mi?" buyurmuş.
"Ey Allah'ın elçisi, biz konuşmaya dalmış eğleniyorduk." demişler de Allah Teaiâ bu âyet-i kerimeleri indirmiş. (Vahidi, Esbabu'n Nuzul, Sf: 174)

Bu hadiseyi İbn Abbâs'dan rivayetle Ebu Salih şöyle anlatıyor:
Rasûlullah (s.a.v.) Tebük'ten dönüş yolunda iken el-Cedd ibn Kays, Vedî'a ibn Hizam ve el-Cuheyr ibn Humeyr, Rasûl-u Ekram'in önünde yürüyor ve aralarında konuşuyorlarmış. Bunlardan ikisi Peygamber (s.a.v.) ile alay etmeye, üçüncüleri de bir şey demeyip o ikisinin söylediklerine gülmeye başlamış.
Cibrîl gelerek Peygamber (s.a.v.)'e onların, kendisiyle alay edip güldüklerini haber vermiş de Efendimiz (s.a.v.) Ammâr ibn Yâsir'e: "Git, şunlara neden güldüklerini sor ve Allah sizi yaktı." de." buyurmuş.
Ammâr yanlarına gelip neye güldüklerini sorunca ve "Allah sizi yaktı." deyince haklarında bir âyet indiğini anlayarak özür dilemek üzere Peygamber (s.a.v.)'e gelmişler.
Cuheyr: "Vallahi ben bir şey söylemedim, sadece söylediklerine şaşarak güldüm." demiş ki âyet-i kerimedeki "Mazeret beyan etmeyin. Gerçekten siz, imanınızdan sonra kâfirler oldunuz." ile Cedd ibn Kays ve Vedî'a; "İçinizden bir topluluğu afvetsek bile" ile Cuheyr; "Mucrimler oldukları için bir topluluğa da azâb ederiz." ile de yine Cedd ve Vedî'a kastedilmiştir. (Ebu'l Ferec İbnu'l-Cevzî, Zâdu'l Mesir fi İlmi't Tefsir, C. 6, Sf: 181)


"Sizinle din hususunda savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilikten ve onlara adaletle muamele etmenizden Allah sizi men etmez. Hiç şüphesiz Allah adaletle davrananları sever." (Mumtehine 8)

a) Humeydî'nin... Ebu Bekr'in kızı Esmâ'dan rivayetinde o şöyle anlatıyor:
Annem, Kurayş'in Peygamber (s.a.v.)'le yapmış olduğu muahede döneminde beni arzu ederek bana gelmişti. Ona sıla-i rahimde bulunup bulunamıyacağımı ve annemi bu durumda kabul edip edemeyeceğimi Allah'ın Rasûlu (s.a.v.)'ne sordum da "Evet, kabul edebilirsin." buyurdu. (Râvilerden) Sufyân der ki: Esmâ'nın annesi hakkında: "Allah, sizinle savaşmamış olanlardan Allah sizi nehyetmez..." âyeti nazil oldu. (Ebu Bekr Abdullah ibn ez-Zubeyr el-Humeydî, el-Musned, tah: Habîbu'r-Rahmân el-A'zamî, Beyrut tarihsiz, 1,152, hadis no: 318; Buhârî, Hibe, 29; Cizye, 18; Edeb, 8; Muslim, Zekât, 50; Ebu Davud, Zekât, 34, hadis no: 1668; Ahmed ibn Hanbel, Musned, VI.344)

Bu hadis İmam Ahmed'in Musned'inde şöyle tahric edilmiştir:
Abdullah kanalıyla Abdullah ibn Zubeyr'den rivayete göre Esma bint Ebî Bekr'in muşrik olan annesi Kuteyle bint Abdu'l-Uzzâ ibn Abdi Es'ad, kızı Esmâ'ya gelmiş, ona peynir, yağ gibi bazı hediyeler getirmişti. Kızı Esma onun hediyelerini kabul etmediği gibi eve de almamıştı. Aişe bu durumu Peygamber (s.a.v.)'e sordu da Allah Tealâ: "Sizinle din hususunda savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilikten ve onlara adaletle muamele etmenizden Allah sizi men etmez..." âyetini indirdi ve Allah'ın Rasûlü (s.a.v.), ona, annesinin hediyelerini kabul etmesini ve evine girmesine izin vermesini emretti. (Ahmed ibn Hanbel, Musned, IV, 4)

Ebu Davud et-Tayâlisi'nin kendi senediyle Abdullah ibn Zubeyr'den, onun da babasından rivayeti biraz daha detaylı olup buna göre Ebu Bekr (r.anh)'in cahiliye devrinde boşadığı, kızı Esmâ'nın annesi olan Kuteyle adındaki eşi, Peygamber (s.a.v.)'le Mekke muşrikleri arasında yapılan barış andlaşması sırasında Medine-i Munevvere'ye kızı Esmâ'ya gelmiş ona bir küpe ve daha başka hediyeler getirmiş. Esma, muşrik birisinden annesi bile olsa hediye almaktan hoşlanmayıp bunun hükmünü sormak üzere Efendimiz (s.a.v.)'e gelmiş, durumu anlatmış, bunu üzerine Allah Tealâ "Sizinle din hususunda savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilikten ve onlara adaletle muamele etmenizden Allah sizi men etmez..." âyetini indirmiştir. (Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu'l-Mâbûd fî Tertibi Musnedi't-Tayâlisî Ebî Dâvûd, ei-Mektebetu'l-İslâmiyye, (İkinci baskı) Beyrut 1400, 11, 24-25)

b) Îbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerime Huzâ'a ve Mudlic oğulları hakkında nazil olmuştur. Onlar, Peygamber (s.a.v.) ile onunla savaşmamak ve onun aleyhine başkalarına yardım etmemek üzere andlaşma yapmışlardı. (Ebu'l Ferec İbnu'l-Cevzî, Zâdu'l Mesir fi İlmi't Tefsir, C. 8, Sf: 236)


İbn-i Zeyd ve Katade'ye göre ise âyette kendilerine iyi davranılması ve adaletli olunması emredilen bu insanlardan maksat, Mekke müşriklerinden, müminlere karşı savaşmamış ve onları yurtlarından çıkarmamış olan insanlardır. İbn-i Zeyd ve Katade'ye göre bu âyet-i kerime "Muşrikleri nerede bulursanız öldürün." (Tevbe 5) âyet-i kerimesiyle neshedlilmiştir.

Taberi, burada zikredilen insanlardan maksadın herhangi bir dinden olan insanlar olabileceğini söylemiş, âyet-i kerimenin, herhangi bir insanı özellikle kastedmediğini beyan etmiştir. Taberi'ye göre bu âyetin neshedildiğini söylemenin de bir manası yoktur. Zira mûmin bir insanın, kendisine karşı savaşmayan ve kendisine karşı savaşanlara da yardım etmeyen bir kafire, ister akrabası olsun ister yabancı olsun, iyilikte bulunması ne haramdır ne de yasaklanmıştır. Nitekim, Abdullah b. Zubeyr'in rivayet ettiği hadis de bu görüşü desteklemektedir.



****


Tevbe suresi inince, munafıklarla ilişkiler şekillenmiş oldu. Bu konuda merhum Şehid Seyyid Kutub şunları buyurmuştur:

"Rasulullah (s.a.v.), peygamberlik görevi ile görevlendirilişinden itibaren on yıl boyunca savaşsız ve haraçsız, sadece uyarma yöntemi ile davet etti insanları.
Bu dönem içerisinde kendisine karşı yapılanlara sabretmesi, görmezlikten gelmesi, aldırış etmemesi emredildi.
Daha sonra hicret etmesine ve düşmanları ile savaşmasına musaade edildi.
Ardından kendisi ile savaşanlarla savaşması ,
bir köşeye çekilib savaşmayanlara dokunmaması;
en son olarak “din” tamamen Allah’a has kılınıncaya dek muşriklerle savaşması buyuruldu.

“Berae” (Tevbe) suresi indirilince şu konular hakkın-daki hükümler top yekün olarak indirilmişti. Peygamber kitap ehlinden düşmanlık edenlerle, cizye (haraç) verinceye ya da İslam’a girinceye dek savaşmakla görevlendirildi. Ayrıca bu süre zarfında kafir ve munafıklarla cihad etmesi, onlara katı davranmaması; kafirlerle kılıç, süngü vb. silahlarla savaşması; munafıklarla ise farklı biçimde mucadele etmesi, lisan ve delil ile onları iknaya çalışması; bunların yanı sıra kafir ve muşriklerle sureti katiyede dostluk andlaşmaları yapmaması, bu tür sözleşme taleblerini geri çevirmesi emredilmişti.

“Berae” suresinin indirilmesi ile kafirlerin, Rasulullah’la olan ilişki biçimlerine göre üç kısma ayrılmaları kesinlik kazandı:




    • Rasulullah’la savaş halinde olanlar,
    • Rasulullah’la andlaşma yapanlar ve,
    • Zımmiler
Daha sonra kendileri ile barış andlaşması imzalananlar İslam’a girince geriye iki grup kaldı:
Rasulullah ile savaşanlar ve zımmiler.

Rasulullah’ın munafıklarla olan ilişkilerine gelince,
Rasullullah, munafıkların görünüşteki hareket ve davranışlarını, sözlerini kabul etmesi, görünmeyen taraflarını (iç alemlerini) Allah’a bırakması onlarla mucadele ederken ikna metodunu, yani bilgi ve delilleri, onlara karşı kullanması, onlara sert davranmaması, onlardan yüz çevirmemesi, ruhların derinliklerine etki edebilecek açık sözlerle İslam’ı onlara tebliğ etmesi emrediliyordu.
Buna karşılık ölenlerinin namazını kılmak veya kıldırmaktan, defin sırasında kabirlerinin başında bulunmaktan da nehyediliyordu. Ayrıca onlar için bağışlanma dilese dahi Allah’ın onları bağışlamayacağı kendisine bildirilmişti.
İşte Allah Elçisi’nin kafir ve munafık düşmanları ile olan ilişkileri ve bu ilişkiler sırasında izlediği yöntem tamamen böyle idi.”
(Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, 'İslam'da Cihad Bahsi)

"Kafirlere ve munafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran” (Tevbe: 73)

Munafıklar hiç şubhe yok ateşin en alt tabakasındadırlar. Artık onları buradan kurtaracak bir yardımcı bulamazsın." (Nisa-145)

İlgili Konular:

Muşrik Akrabalara Dostluk ve Düşmanlık Ölçüsü Nasıl Olmalı?

https://www.islam-tr.org/konu/musrik-akrabalara-dostluk-ve-dusmanlik-olcusu-nasil-olmali.26116/
 
Üst Alt