Çözüldü Cinlerin İnsanları Kaçırması Sâhih mi?

M Çevrimdışı

Merusa

Üye
İslam-TR Üyesi
Esselamu aleykum,

Aşağıdaki rivâyet sâhih midir? Sıhhati nedir? Böyle bir şey gerçekten olabilir mi?

Kimi cinler bir insanı alıp kaçırabilir. Buna delil Abdu'r-Rahman b. Ebi Leyla'dan rivayet edildiğine göre, onun kavminden bir adam yatsKimi cinler bir insanı alıp kaçırabilir. Buna delil Abdu'r-Rahman b. Ebi Leyla'dan rivayet edildiğine göre, onun kavminden bir adam yatsı namazını arkadaşlarıyla birlikte kılmak üzere evinden çıktı, fakat bulunamadı.
Hanımı hz. Ömer' e gitti ve ona durumu anlattı. Hz. Ömer bu hususu kadının yakınlarına sordu. Onlar da onun dediklerini doğruladılar.Hz. Ömer ona dört yıl beklemesini emretti. Dört yıl bekledikten sonra hz. Ömer'in yanına geldi ve ona durumu haber verdi. Bu hali yakınlarına sordu, onlar da onun doğru söylediğini belirttiler. Hz. Ömer kadına evlenmesini emretti. Daha sonra onun ilk kocası geldi. Hz. Ömer 'in huzurunda davalaştılar.
Ömer dedi ki:
“Sizden herhangi bir kimse uzun bir süre kaybolur da ailesi onun hayatta olup olmadığını bilmezse (ne yapsın)” dedi. Adam: “Ama benim mazeretim vardı”, deyince, “mazeretin nedir” diye sordu. Adam dedi ki:
“Ben kavmimle birlikte yatsı namazını kılmak üzere çıktım. Cinler beni esir aldı -ya da bana cinler isabet etti, dedi- uzun bir süre aralarında kaldım. Bunlara mü'min olan cinler gaza etti.
Onlarla savaştılar ve onlara karşı zafer kazandılar. Onlardan esir aldılar. Aldıkları esirler arasında ben de vardım. Bana:
“Dinin ne” dediler. “Ben müslümanım”, dedim. Onlar:
“Sen bizim dinimiz üzeresin, seni esir almamız bize helal olmaz”, dediler. Sonra da beni aralarında kalmak ya da gitmek arasında serbest bıraktılar. Ben de gitmeyi tercih ettim.
Geceleyin beni alıp götürdüler. Geceleyin benimle yol yürüyorlardı, gündüzün de fırtınalı bir rüzgarın arkasından gidiyordum. (Ömer):
“Peki ne yiyordun” diye sordu. Adam: “Bakla ve üzerinde Allah'ın adı anılmadık şeyler”, dedi. “Ne içiyordun” diye sorunca, “üstü örtülmemiş şeyler” diye cevap verdi. Katade dedi ki: (Buradaki) el-cedef: üstü örtülmemiş içecekler demektir.

 
Abdulmuizz Fida Çevrimdışı

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Âleykum selam we rahmetullâhi we berakâtuh;

.... أَخْبَرَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ مُحَمَّدُ بْنُ يَعْقُوبَ، أَنَا يَحْيَى بْنُ أَبِي طَالِبٍ، أَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ بْنُ عَطَاءٍ، أَنَا سَعِيدٌ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَبِي نَضْرَةَ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي لَيْلَى
أَنَّ رَجُلًا مِنْ قَوْمِهِ مِنَ الْأَنْصَارِ خَرَجَ يُصَلِّي مَعَ قَوْمِهِ الْعِشَاءَ فَسَبَتْهُ الْجِنُّ، فَفُقِدَ، فَانْطَلَقَتِ امْرَأَتُهُ إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، فَقَصَّتْ عَلَيْهِ الْقِصَّةَ، فَسَأَلَ عَنْهُ عُمَرُ قَوْمَهُ، فَقَالُوا: نَعَمْ، خَرَجَ يُصَلِّي الْعِشَاءَ فَفُقِدَ
فَأَمَرَهَا أَنْ تَرَبَّصَ أَرْبَعَ سِنِينَ، فَلَمَّا مَضَتِ الْأَرْبَعُ سِنِينَ أَتَتْهُ فَأَخْبَرَتْهُ، فَسَأَلَ قَوْمَهَا، فَقَالُوا: نَعَمْ، فَأَمَرَهَا أَنْ تَتَزَوَّجَ، فَتَزَوَّجَتْ، فَجَاءَ زَوْجُهَا فَخَاصَمَهَا إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ
فَقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: يَغِيبُ أَحَدُكُمْ الزَّمَانَ الطَّوِيلَ لَا يَعْلَمُ أَهْلُهُ حَيَاتَهُ؟
فَقَالَ لَهُ: إِنَّ لِي عُذْرًا يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ
قَالَ: وَمَا عُذْرُكَ؟
قَالَ: خَرَجْتُ أُصَلِّي الْعِشَاءَ فَسَبَتْنِي الْجِنُّ، فَلَبِثْتُ فِيهِمْ زَمَانًا طَوِيلًا، فَغَزَاهُمْ جِنٌّ مُؤْمِنُونَ، أَوْ قَالَ: مُسْلِمُونَ، شَكَّ سَعِيدٌ، فَقَاتَلُوهُمْ فَظَهَرُوا عَلَيْهِمْ، فَسَبَوْا مِنْهُمْ سَبَايَا، فَسَبَوْنِي فِيمَنْ سَبَوْا مِنْهُمْ
فَقَالُوا: نَرَاكَ رَجُلًا مُسْلِمًا، وَلَا يَحِلُّ لَنَا سَبْيُكَ
فَخَيَّرُونِي بَيْنَ الْمُقَامِ وَبَيْنَ الْقُفُولِ إِلَى أَهْلِي، فَاخْتَرْتُ الْقُفُولَ إِلَى أَهْلِي، فَأَقْبَلُوا مَعِي، أَمَّا بِاللَّيْلِ فَلَيْسَ يُحَدِّثُونِي، وَأَمَّا بِالنَّهَارِ فَعُصَارُ رِيحٍ أَتْبَعُهَا
فَقَالَ لَهُ عُمَرُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: فَمَا كَانَ طَعَامُكَ فِيهِمْ؟
قَالَ: الْفُولُ وَمَا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ
قَالَ: فَمَا كَانَ شَرَابُكَ فِيهِمْ؟
قَالَ: الْجَدَفُ
قَالَ قَتَادَةُ: وَالْجَدَفُ مَا لَا يُخَمَّرُ مِنَ الشَّرَابِ
قَالَ: فَخَيَّرَهُ عُمَرُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ بَيْنَ الصَّدَاقِ وَبَيْنَ امْرَأَتِهِ
​
“Bize Ebu’l-Abbâs Muhammed b. Ya‘kūb haber verdi; bana Yahyâ b. Ebî Tâlib, bana Abdulvehhâb b. Atâ, bana Saîd, Katâde’den, O da Ebû Nadra’dan, O da Abdurrahman b. Ebî Leylâ’dan...”
Şubhesiz Onun kavminden, Ensar’dan bir adam, kavmiyle beraber yatsı namazını kılmak üzere çıktı. Derken Cinler Onu esir aldılar ve kendisinden haber alınamadı.
Bunun üzerine karısı Ömer b. el-Hattâb’ın —Allah Ondan radı olsun— yanına gitti ve Ona olayı anlattı.
Ömer Onun kavmine Onu sordu.
Onlar: “Evet, yatsı namazını kılmak üzere çıktı ve kendisinden haber alınamadı.” dediler.
Bunun üzerine Ona 4 yıl beklemesini emretti. 4 yıl geçince O na geldi ve Ona haber verdi. O da Onun kavmine sordu.
Onlar: “Evet.” dediler.
Bunun üzerine Ona evlenmesini emretti. O da evlendi.
Derken kocası geldi ve Onu Ömer b. el-Hattâb’a —Allah Ondan radı olsun— şikâyet ederek dava etti.
Ömer b. el-Hattâb —Allah Ondan radı olsun— şöyle dedi: “İçinizden biri, uzun bir zaman ortadan kayboluyor da ailesi Onun hayatta olduğunu bilmiyor mu?”
Adam Ona: “Ey mûminlerin emiri! Benim bir mazeretim var.” dedi.
Ömer: “Mazeretin nedir?” dedi.
Adam dedi ki: “Yatsı namazını kılmak üzere çıktım, derken cinler Beni esir aldılar. Onların arasında uzun bir zaman kaldım. Sonra Onlara mûmin cinler —veya ‘Müslüman cinler’ dedi; Saîd şubhe etti— saldırdı. Onlarla savaştılar ve Onlara karşı galib geldiler. Onlardan esirler aldılar. Beni de Onlardan esir aldıkları kimseler arasında esir aldılar.
Onlar
: ‘Biz seni Müslüman bir adam olarak görüyoruz ve Seni esir almamız Bizim için helal değildir.’ dediler.
Beni, burada kalmak ile ailemin yanına geri dönmek arasında serbest bıraktılar. Ben de ailemin yanına geri dönmeyi seçtim. Onlar da benimle birlikte geldiler. Fakat geceleyin benimle konuşmazlardı. Gündüz ise bir rüzgârın savruntusu olurdu; Ben de onu tâkib ederdim
.”
Ömer —Allah Ondan radı olsun— Ona: “Peki, Onların yanında Senin yiyeceğin neydi?” dedi.
Adam: “Bakla ve üzerine Allah’ın adı anılmamış olan şeylerdi.” dedi.
Ömer: “Peki, Onların yanında Senin içeceğin neydi?” dedi.
Adam: “Cedef idi.” dedi. (Katâde dedi ki: “Cedef, içeceklerden mayalandırılmayan şeydir.”)
Bunun üzerine Ömer —Allah Ondan radı olsun— Onu, mehir ile karısı arasında seçim yapmakta serbest bıraktı.
(Beyhakî, es-Sunenu'l-Kubrâ, Kitâbu'n-Nikâh / Mefkûdun hükmü, C. 7, Sf: 446, Hadis no: 15662 ,15663
Tahkik: Abdulmu'tî Kal'acî / Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye baskıları arasında numaralandırma farklı olabilir. Güncel Türkî tahkikli baskıda C. 15, Sf: 592)


İmam İbn Hacer, et-Telhîsu'l-Habîr'de bu rivayeti değerlendirirken
فيه انقطاع مع ثقة رجاله : “Râvileri güvenilir olmakla birlikte isnadında kopukluk vardır.” (Ahmed b. Ali b. Muhammed İbn Hacer el-Askalânî, et-Telhîsu’l-Habîr fî Tahrîci Ehâdîsi’r-Râfiʿiyyi’l-Kebîr, C. 4, Sf: 1287) İbn Hâcer, rivayetin Said b. Mansûr, İbn Ebî'd-Dunyâ ve Beyhakî tarafından nakledildiğini de belirtir.

Rivayet Ömer رضي الله عنه'nun uygulaması olarak aktarılıyor; Rasulullah ﷺ'a merfû değildir. Üstelik bu olayın naklinde Abdurrahman b. Ebî Leylâ bulunmaktadır ve rivayetin isnadı hakkında bağlantı açısından değerlendirmeler yapılmıştır. Beyhakî, aynı konuda Ömer رضي الله عنه'nun hükmünü farklı ve daha kuvvetli tariklerle de nakletmektedir.

Burada da usûl açısından iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir;
Birincisi: Ömer
رضي الله عنه 'nun mefkûd kadın hakkındaki hükmü.
İkincisi: Adamın cinler tarafından kaçırıldığına dair Abdurrahman b. Ebî Leylâ tarikiyle aktarılan kıssa.
İkinci kısım merfû hadis değildir. Dolayısıyla bundan doğrudan “Rasulullah
ﷺ cinlerin insanları kaçırabileceğini bildirmiştir” şeklinde bir hadis hükmü çıkaramayız. Fakat cinlerin insanlara mudahale edebilmesi, insanlara eziyet verebilmesi veya insanları etkilemesi meselesi bundan çok daha geniş bir akaid/tefsir ve hadis konusudur.
Ayrıca Beyhakî'nin aynı bölümünde bu olayın başka tariklerini de zikrettiği görülüyor; örneğin Mucâhid tarikiyle “cinlerin kendisini alıp götürdüğü” şeklindeki rivayet de kaydedilmiştir.
Dolayısıyla bu rivayeti “uydurma bir hikâye” diye kenara atmak da doğru değildir; fakat onu Rasulullah ﷺ'ın sahih merfû hadisi olarak sunmak da doğru değildir.


: عَبْدُ الرَّزَّاقِ، عَنِ الثَّوْرِيِّ، عَنْ يُونُسَ بْنِ خَبَّابٍ، عَنْ مُجَاهِدٍ، عَنِ الْفَقِيدِ الَّذِي فُقِدَ قَالَ
دَخَلْتُ الشِّعْبَ فَاسْتَهْوَتْنِي الْجِنُّ، فَمَكَثْتُ أَرْبَعَ سِنِينَ، ثُمَّ أَتَتْ امْرَأَتِي عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، فَأَمَرَهَا أَنْ تَتَرَبَّصَ أَرْبَعَ سِنِينَ مِنْ حِينَ رُفِعَتْ أَمْرُهَا إِلَيْهِ، ثُمَّ دَعَا وَلِيَّهُ فَطَلَّقَهَا، ثُمَّ أَمَرَهَا أَنْ تَعْتَدَّ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَعَشْرًا، قَالَ: ثُمَّ جِئْتُ بَعْدَ مَا تَزَوَّجَتْ، فَخَيَّرَنِي عُمَرُ بَيْنَهَا وَبَيْنَ الصَّدَاقِ الَّذِي أَصْدَقَهَا
​
Abdurezzâk, Sevrî’den, O da Yûnus b. Habbâb’dan, O da Mucâhid’den, O da kaybolan ve kendisinden haber alınamayan kişi hakkında şöyle dedi:
“Geçide girdim, derken cinler beni kendilerine çekip götürdüler. Dört yıl kaldım. Sonra karım Ömer b. el-Hattâb’a geldi. Bunun üzerine Ona, meselesi kendisine arz edildiği zamandan itibaren 4 yıl beklemesini emretti.
Sonra Onun velîsini çağırdı ve O da karısını boşadı. Sonra Ona dört ay on gün iddet beklemesini emretti.
Dedi ki: Sonra, O evlendikten sonra geldim. Ömer Beni, Onunla veya Ona verdiği mehir arasında seçim yapmakta serbest bıraktı.”
(Abdurrezzâk es-San‘ânî, Musannef, C. 7, Sf: 86, Hadis no: 12320 - 12321)
Buradaki kritik ifade
فَاسْتَهْوَتْنِي الْجِنُّ veya diğer tariklerde فَسَبَتْنِي الْجِنُّ ifadeleridir.
استهوتني : “beni kendine çekti, alıp götürdü, yoldan/yerimden uzaklaştırdı.”
سبتني : “beni esir aldı.”
Dolayısıyla burada sıradan bir “cin bana vesvese verdi” anlatımı yoktur;
adam kendisinin cinler tarafından fiziksel olarak götürüldüğünü iddia etmektedir.


حدثنا سفيان بن عيينة عن عمرو عن يحيى بن جعدة أن رجلا انتسفته الجن على عهد عمر بن الخطاب ، فأتت امرأته عمر ، فأمرها أن تتربص أربع سنين ، ثم أمر وليه بعد أربع سنين أن يطلقها ، ثم أمرها أن تعتد ، فإذا انقضت عدتها تزوجت ، فإن جاء زوجها خير بين امرأته والصداق ، انتهى ​
Bize Sufyân b. Uyeyne, Amr’dan, O da Yahyâ b. Câ‘de’den rivayet etti:
“Ömer b. el-Hattâb’ın zamanında bir adamı cinler alıp götürdüler. Bunun üzerine karısı Ömer’e geldi. O da Ona 4 yıl beklemesini emretti. Sonra 4 yıl geçince velîsine Onu boşamasını emretti. Sonra Ona iddet beklemesini emretti. İddeti sona erdiğinde evlendi.
Eğer kocası gelirse, Onu karısı ile mehir arasında seçim yapmakta serbest bıraktı. Rivayet burada sona erdi.”
(İbn Hacer el-Askalânî’nin ed-Dirâye fî Tahrîci Ehâdîsi’l-Hidâye; Ebû Bekir İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, C. 9, Sf: 210, Hadis no: 16985)


..... حَدَّثَنِي إِسْحَاقُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا خَالِدُ بْنُ الْحَارِثِ الْهُجَيْمِيُّ، حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ أَبِي عَرُوبَةَ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَبِي نَضْرَةَ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي لَيْلَى، أَنَّ رَجُلًا مِنْ قَوْمِهِ
أَنَّ رَجُلًا مِنْ قَوْمِهِ خَرَجَ لِيُصَلِّيَ مَعَ قَوْمِهِ صَلَاةَ الْعِشَاءِ فَفُقِدَ، فَانْطَلَقَتِ امْرَأَتُهُ إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ فَحَدَّثَتْهُ بِذَلِكَ، فَسَأَلَ عَنْ ذَلِكَ قَوْمَهَا فَصَدَّقُوهَا، فَأَمَرَهَا أَنْ تَتَرَبَّصَ أَرْبَعَ سِنِينَ، فَتَرَبَّصَتْ، ثُمَّ أَتَتْ عُمَرَ فَأَخْبَرَتْهُ بِذَلِكَ، فَسَأَلَ عَنْ ذَلِكَ قَوْمَهَا فَصَدَّقُوهَا، فَأَمَرَهَا أَنْ تَتَزَوَّجَ، ثُمَّ إِنَّ زَوْجَهَا الْأَوَّلَ قَدِمَ، فَارْتَفَعُوا إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ، فَقَالَ عُمَرُ: يَغِيبُ أَحَدُكُمُ الزَّمَانَ الطَّوِيلَ لَا يَعْلَمُ أَهْلُهُ حَيَاتَهُ؟
قَالَ: إِنَّ لِي عُذْرًا
قَالَ: وَمَا عُذْرُكَ؟
قَالَ: خَرَجْتُ أُصَلِّي مَعَ قَوْمِي صَلَاةَ الْعِشَاءِ فَسَبَتْنِي الْجِنُّ، أَوْ قَالَ: أَصَابَتْنِي الْجِنُّ، فَكُنْتُ فِيهِمْ زَمَانًا طَوِيلًا، فَغَزَاهُمْ جِنٌّ مُؤْمِنُونَ فَقَاتَلُوهُمْ فَظَهَرُوا عَلَيْهِمْ، وَأَصَابُوا سَبَايَا، فَكُنْتُ فِيمَنْ أَصَابُوا، فَقَالُوا: مَا دِينُكَ؟ قُلْتُ: مُسْلِمٌ، قَالُوا: أَنْتَ عَلَى دِينِنَا، لَا يَحِلُّ لَنَا سَبَاؤُكَ، فَخَيَّرُونِي بَيْنَ الْمُقَامِ وَبَيْنَ الْقُفُولِ، فَاخْتَرْتُ الْقُفُولَ، فَأَقْبَلُوا مَعِي، بِاللَّيْلِ بَشَرٌ يُحَدِّثُونَنِي، وَبِالنَّهَارِ إِعْصَارُ رِيحٍ أَتْبَعُهَا
قَالَ: فَمَا كَانَ طَعَامُكَ؟
قَالَ: كُلُّ مَا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ
قَالَ: فَمَا شَرَابُكَ؟
قَالَ: الْجَدَفُ، الْجَدَفُ مَا لَمْ يُخَمَّرْ مِنَ الشَّرَابِ
قَالَ: فَخَيَّرَهُ عُمَرُ بَيْنَ الْمَرْأَةِ وَبَيْنَ الصَّدَاقِ
​
Bize İshak b. İsmail rivayet etti; bize Hâlid b. el-Hâris el-Huceymî rivayet etti; bize Saîd b. Ebî Arûbe, Katâde’den, O da Ebû Nadra’dan, O da Abdurrahman b. Ebî Leylâ’dan rivayet etti ki:
“Onun kavminden bir adam, kavmiyle birlikte yatsı namazını kılmak için çıktı ve kendisinden haber alınamadı. Bunun üzerine karısı Ömer b. el-Hattâb’a gitti ve Ona bunu anlattı. Ömer bu hususu Onun kavmine sordu; Onlar da kadını doğruladılar. Bunun üzerine Ona 4 yıl beklemesini emretti. O da bekledi.
Sonra Ömer’e geldi ve ona bunu haber verdi. Ömer bu hususu Onun kavmine sordu; Onlar da kadını doğruladılar. Bunun üzerine Ona evlenmesini emretti.
Sonra ilk kocası geldi. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattâb’a başvurdular.
Ömer şöyle dedi: ‘Sizden biri uzun bir zaman ortadan kayboluyor da ailesi Onun hayatta olduğunu bilmiyor mu?’
Adam: ‘Benim bir mazeretim var.’ dedi.
Ömer: ‘Mazeretin nedir?’ dedi.
Adam: ‘Kavmimle birlikte yatsı namazını kılmak için çıktım. Derken cinler beni esir aldılar —veya: ‘Cinler bana musallat oldu’ dedi—. Uzun bir zaman Onların arasında kaldım.
Sonra onlara mümin cinler saldırdı. Onlarla savaştılar ve onlara karşı galip geldiler. Esirler aldılar. Ben de aldıkları esirler arasındaydım
.

Onlar: ‘Dinin nedir?’ dediler.
Ben: ‘Müslümanım.’ dedim.
Onlar: ‘
Sen bizim dinimiz üzeresin. Seni esir almamız bizim için helal değildir.’ dediler.
Beni, burada kalmak ile geri dönmek arasında serbest bıraktılar. Ben geri dönmeyi seçtim.

Benimle birlikte geldiler. Geceleyin insan suretinde idiler, benimle konuşuyorlardı. Gündüz ise bir rüzgâr kasırgasıydı; Ben onu tâkib ediyordum.’
Ömer: ‘Peki, yiyeceğin neydi?’ dedi.
Adam: ‘Üzerine Allah’ın adı anılmamış olan her şeydi.’ dedi.
Ömer: ‘Peki, içeceğin neydi?’ dedi.
Adam: ‘Cedef’ dedi.
‘Cedef, içeceklerden mayalandırılmamış olan şeydir.’
Bunun üzerine Ömer, Onu kadın ile mehir arasında seçim yapmakta serbest bıraktı.”
(Ebû Bekir Abdullah b. Muhammed b. Ubeyd b. Sufyân b. Kays el-Kureşî el-Bağdâdî, İbn Ebî’d-Dunyâ, el-Havâtif, Bâbu Hevâtifi'l-Cinn, Sf: 108, Hadis no: 113)

​

نَا مُحَمَّدُ بْنُ مَخْلَدٍ، نَا مُحَمَّدُ بْنُ إِشْكَابَ، نَا أَبُو غَسَّانَ، نَا إِسْرَائِيلُ، عَنْ عَاصِمٍ الْأَحْوَلِ، عَنْ أَبِي عُثْمَانَ، قَالَ
أَتَتِ امْرَأَةٌ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، فَقَالَتْ: اسْتَهْوَتِ الْجِنُّ زَوْجَهَا، فَأَمَرَهَا أَنْ تَتَرَبَّصَ أَرْبَعَ سِنِينَ، ثُمَّ أَمَرَ وَلِيَّ الَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الْجِنُّ أَنْ يُطَلِّقَهَا، ثُمَّ أَمَرَهَا أَنْ تَعْتَدَّ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَعَشْرًا
​
Bize Muhammed b. Mahlad rivayet etti; bize Muhammed b. İşkâb rivayet etti; bize Ebû Gassân rivayet etti; bize İsrâîl rivayet etti; Âsım el-Ahvel’den, o da Ebû Osman’dan:
“Bir kadın Ömer b. el-Hattâb’a geldi ve şöyle dedi: ‘Cinler kocamı kendilerine çekip götürdüler.’
Bunun üzerine Ona 4 yıl beklemesini emretti.
Sonra, cinlerin kendilerine çekip götürdüğü adamın velîsine, Onu boşamasını emretti.
Sonra Ona dört ay on gün iddet beklemesini emretti.”
(Ali b. Ömer ed-Dârakutnî, es-Sunen, C. 4, Sf: 482, Hadis no: 3851)

Burada çok dikkatli olmak gerekir.
'Bu olayın birden fazla tarikle nakledilmesi', her bir tarikın otomatik olarak sahih olduğu anlamına gelmez.
Özellikle Mucâhid tariki

الثوري + يونس بن خباب + مجاهد + الفقيد ​
şeklindedir. Burada الفقيد (kayıb adam) râvi olarak tam adı belirtilmeyen kişidir. Dolayısıyla bu tarik tek başına muttasıl ve sahih bir merfû hadis değildir. Fakat diğer taraftan olayın farklı sahabe/tâbiîn yollarıyla nakledilmiş olması önemlidir. Özellikle;
Abdurrezzâk 12320
Abdurrezzâk 12321
Abdurrezzâk 12322
İbn Ebî Şeybe 16985
Beyhakî 15662-15663
İbn Ebî'd-Dunyâ, el-Havâtif, 113 gibi kaynaklarda olayın farklı varyantları bulunmaktadır. Dolayısıyla 'sadece tek bir zayıf hikâye' demek doğru olmaz.


Ayrıca en üstte de zikrettiğim gibi İbn Hâcer el Askalâni (rahimehullah),
Râviler güvenilir fakat isnad muttasıl değil, dolayısıyla isnad sahih değildir.
Bu çok önemlidir İbn Hacer burada “rivayet uydurmadır” demiyor. Sadece isnadın munkatı‘ olduğunu söylüyor.
Muasır muhaddislerden
Şeyh Albânî bu rivayeti ele alıyor ve إسناده صحيح “İsnadı sahihtir.” hükmünü veriyor. (Şeyh Albânî, İrvâu'l-Galîl, C. 6, Sf : 151)
Muhammed Nasıruddin el Albânî (rahimehullah), ayrıca rivayetin Beyhakî 15662, Abdurrezzâk 12321, Saîd b. Mansûr 1755 tarafından nakledildiğini belirtmektedir. Dolayısıyla Albânî'nin hükmü açık
إسناده صحيح “İsnadı sahihtir.”

İbn Hazm, da bu rivayeti nakleder ve
صحيح hükmünü verir. (İbn Hazm, el-Muhallâ, C. 10, Sf: 134)
İbn Hazm'ın zikrettiği rivayet, Abdurrezzâk ve Beyhakî'deki rivayetle aynı olayı anlatmaktadır.
......
أن رجلا من قومه من الأنصار خرج ليلا فاستبته الجن فطالت غيبته
ve devamında فسبتني الجن ifadesi bulunmaktadır. İbn Hazm'ın indinde bu rivâyetin hükmü صحيح sahihtir.

Peki İbn Hacer ile Albânî neden farklı?​

Buradaki asıl mesele isnadın yapısıdır.
Beyhakî'nin 15662 numaralı rivayetindeki zincir şu şekildedir:

عبد الرحمن بن أبي ليلى
عن أبي نضرة
عن قتادة
عن سعيد
عن عبد الوهاب بن عطا

İbn Hacer, bu rivayetin râvilerinin güvenilir olduğunu, fakat isnadda kopukluk bulunduğunu belirtmiştir.
Albânî ise rivayetin mevcud yollarını ve râvilerini değerlendirerek isnadı sahih kabul etmiştir. Dolayısıyla ihtilaf Cinlerin insanı kaçırması mümkün müdür? meselesinden önce, “Bu özel rivayetin isnadı muttasıl/sahih midir?” meselesindedir. Bu ikisini birbirinden ayırmak gerekir.

Âlimlerin değerlendirmesini yaparken bunu gözden kaçırmamak lazım.
Rivayet
عبد الرحمن بن أبي ليلى أن رجلا ...... şeklindedir. Yani olay Abdurrahman b. Ebî Leylâ üzerinden aktarılmaktadır ve Rasulullah ﷺ'a ulaşmamaktadır. Dolayısıyla rivayet sahih kabul edilse bile 'Rasulullah ﷺ, cinlerin insanları kaçırabileceğini söyledi.' şeklinde ifade edemeyiz. Doğru ifade:
'Ömer
رضي الله عنه döneminde yaşandığı nakledilen bir olayda, bir adam cinlerin kendisini esir aldığını/alıp götürdüğünü anlatmış; bu olay çeşitli hadis ve âsâr kaynaklarında nakledilmiştir.' olur.
Ayrıca İbn Hazm (rahimehullah) sadece rivayeti aktarmıyor; el-Muhallâ'da bunu delil olarak kullanıyor. Rivayeti aktardıktan sonra Ömer
رضي الله عنه 'nun uygulamasını mefkûdun karısı meselesinde ele alıyor.
İbn Hazm'ın rivayeti
صحيح diye nitelemesi, Onun açısından bu haberin delil olarak kullanılabilecek bir seviyede olduğunu gösteriyor.
Albânî'nin İrvâu'l-Galîl'deki
إسناده صحيح ifadesi de özellikle önemlidir. Çünkü Albânî yalnızca 'Bu olay mümkündür.' demiyor. Doğrudan isnadın sahih olduğunu söylüyor.

Dolayısıyla 'Bu rivayet kesinlikle zayıftır' demek fazla iddialı olur. Çünkü ; ​

İbn Hazm sahih, Albânî isnadı sahih, İbn Hacer râviler güvenilir, ancak inkıtâ var demiştir. Buna karşılık “Bu, Rasulullah ﷺ'dan sahih bir hadistir.” demek de kesinlikle doğru değildir. Bu, Ömer رضي الله عنه dönemine ait bir âsâr/hikâyedir.


Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye (rahimehullah) bu konuda şöyle der:

وَالْجِنُّ تَخْطَفُ كَثِيرًا مِنَ الْإِنْسِ وَتُغَيِّبُهُ عَنْ أَبْصَارِ النَّاسِ وَتَطِيرُ بِهِمْ فِي الْهَوَاءِ، وَقَدْ بَاشَرْنَا مِنْ هَذِهِ الْأُمُورِ مَا يَطُولُ وَصْفُهُ​
“Cinler insanların çoğunu/çok sayıdaki insanı kaçırır, onları insanların gözlerinden kaybettirir ve Onları havada uçururlar. Biz de bu tür olaylardan, anlatılması uzun sürecek kadar çok olanına bizzat şâhid olduk.” (İbn Teymiyye, Mecmûʿu'l-Fetâvâ, C. 19, Sf: 576 - ilgili çevrimiçi baskı)
İbn Teymiyye, aynı ciltte “Mâ tekûlu's-sâdetu'l-a'lâm fî sıfeti semâʿi's-sâlihîn” başlığı altında
تَخْطَفُ = kaçırır , تُغَيِّبُهُ عَنْ أَبْصَارِ النَّاسِ = Onu insanların gözlerinden kaybettirir, تَطِيرُ بِهِمْ فِي الْهَوَاءِ = Onları havada uçurur ifadelerini kullanıyor. Dolayısıyla İbn Teymiyye'ye göre cinlerin insanı fizikî olarak alıp götürmesi ve insanlardan gizlemesi mümkün ve vakidir.

Aynı yerde şöyle devam ediyor;
وَنَحْنُ نَعْرِفُ كَثِيرًا مِنْ هَؤُلَاءِ فِي زَمَانِنَا وَغَيْرِ زَمَانِنَا، مِثْلَ شَخْصٍ هُوَ الْآنَ بِدِمَشْقَ، كَانَ الشَّيْطَانُ يَحْمِلُهُ مِنْ جَبَلِ الصَّالِحِيَّةِ إِلَى قَرْيَةٍ حَوْلَ دِمَشْقَ ...​
“Biz, kendi zamanımızda ve başka zamanlarda bunlardan pek çoğunu biliyoruz. Mesela şu anda Dımaşk'ta bulunan bir kişi vardı; şeytan Onu Sâlihiye dağından Dımaşk çevresindeki bir köye taşıyordu...”
Sonra başka bir adamdan şöyle söz ediyor:

وَآخَرُ كَانَ بِالشُّوَيْكِ فِي قَرْيَةٍ يُقَالُ لَهَا الشَّاهِدَةُ يَطِيرُ فِي الْهَوَاءِ إِلَى رَأْسِ الْجَبَلِ وَالنَّاسُ يَرَوْنَهُ وَكَانَ شَيْطَانٌ يَحْمِلُهُ ...​
“Başka biri de Şuveyk'te, eş-Şâhide denilen bir köydeydi. Havada dağın tepesine uçuyordu; insanlar onu görüyorlardı. Onu taşıyan bir şeytan vardı...”
Burada artık mesele yalnızca “Cinler insanı etkileyebilir mi?” değildir. İbn Teymiyye'nin anlattığı şey insanın fizikî olarak yer değiştirmesi ve taşınmasıdır.
Başka bir yerde de İbn Teymiyye, keramet zannedilen bu tür olaylardan bahseder;

وَإِنْ لَمْ يَكُنْ تَامَّ الْعِلْمِ بِالشَّرِيعَةِ فَاسْتَعَانَ بِهِمْ فِيمَا يَظُنُّ أَنَّهُ مِنَ الْكَرَامَاتِ، مِثْلَ أَنْ يَسْتَعِينَ بِهِمْ عَلَى الْحَجِّ، أَوْ أَنْ يُطَيِّرُوهُ عِنْدَ السَّمَاعِ الْبِدْعِيِّ، أَوْ أَنْ يَحْمِلُوهُ إِلَى عَرَفَاتٍ، ... وَأَنْ يَحْمِلُوهُ مِنْ مَدِينَةٍ إِلَى مَدِينَةٍ، وَنَحْوِ ذَلِكَ، فَهَذَا مَغْرُورٌ قَدْ مَكَرُوا بِهِ​
“Şeriatı tam olarak bilmeyen kimse, bunların (cinlerin) kerametten olduğunu zannederek yardımını kullanırsa; mesela hac konusunda onlardan yardım isterse, yahud bid'at olan semâ esnasında Onu uçururlarsa, yahut Onu Arafat'a taşırlarsa... veya Onu bir şehirden başka bir şehre taşırlarsa ve buna benzer şeyler olursa, bu kimse aldanmıştır; Onlar Ona hile yapmışlardır.” (İbn Teymiyye, Mecmûʿu'l-Fetâvâ, C. 11, Sf: 307)

İbn Kayyim el Cevziyye (rahimehullah) ise bu konuda şöyle der:

الصَّرْعُ صَرْعَانِ: صَرْعٌ مِنَ الْأَرْوَاحِ الْخَبِيثَةِ الْأَرْضِيَّةِ، وَصَرْعٌ مِنَ الْأَخْلَاطِ الرَّدِيئَةِ
وَأَمَّا صَرْعُ الْأَرْوَاحِ فَأَئِمَّتُهُمْ وَعُقَلَاؤُهُمْ يَعْتَرِفُونَ بِهِ وَلَا يَدْفَعُونَهُ، وَيَعْتَرِفُونَ بِأَنَّ عِلَاجَهُ بِمُقَابَلَةِ الْأَرْوَاحِ الشَّرِيفَةِ الْخَيِّرَةِ الْعُلْوِيَّةِ لِتِلْكَ الْأَرْوَاحِ الشِّرِّيرَةِ الْخَبِيثَةِ، فَتُدَافِعُ آثَارَهَا، وَتُعَارِضُ أَفْعَالَهَا وَتُبْطِلُهَا
​
“Sara/çarpılma iki çeşittir: Birincisi, yeryüzündeki habis ruhlardan kaynaklanan çarpılmadır; ikincisi ise kötü hıltlardan kaynaklanan çarpılmadır.” “Ruhlardan kaynaklanan çarpılmaya gelince; Onların önde gelenleri ve aklı başında olanları bunu kabul eder ve reddetmezler. Bunun tedavisinin, üstün ve hayırlı ruhların, o kötü ve habis ruhlarla karşı karşıya gelmesi olduğunu kabul ederler; böylece Onların etkilerini savar, fiillerine karşı koyar ve Onları etkisiz hâle getirirler.”
وَلَيْسَ فِي الصِّنَاعَةِ الطِّبِّيَّةِ مَا يَدْفَعُ ذَلِكَ، وَالْحِسُّ وَالْوُجُودُ شَاهِدٌ بِهِ​
“Tıp ilminde bunu reddedecek bir şey yoktur; aksine duyular ve mevcud gerçeklik bunun varlığına şaâhiddir.” (İbn Kayyim, Zâdu'l-Meʿâd fî Hedyi Hayri'l-ʿİbâd, C. 4, Sf: 66 - 69)
İbn Kayyim 'Cin, insan bedenine tesir edebilir' demekte. Ancak ilmî açıdan şunu söylememiz gerekir ki; İbn Kayyim'in bu pasajından doğrudan 'cinler insanı fizikî olarak kaçırır' hükmünü çıkarmak, metnin lafzını aşmak olur. Onun kaçırma konusundaki görüşünü ayrıca doğrudan bir metinden göstermek gerekir.

Abdullah b. Ahmed, babası İmam Ahmed b. Hanbel hakkında şöyle nakleder;

قُلْتُ لِأَبِي: إِنَّ أَقْوَامًا يَقُولُونَ: إِنَّ الْجِنِّيَّ لَا يَدْخُلُ بَدَنَ الْمَصْرُوعِ، فَقَالَ: يَا بُنَيَّ، يَكْذِبُونَ، هُوَ ذَا يَتَكَلَّمُ عَلَى لِسَانِهِ​
“Babam Ahmed'e, ‘Bazı insanlar cinin, sara hastasının bedenine girmediğini söylüyorlar’ dedim. Bunun üzerine: ‘Oğlum! Yalan söylüyorlar. İşte cin Onun diliyle konuşuyor’ dedi.”
Bu, İmam Ahmed'in cinin insan bedenine gerçek anlamda müdahale ettiğini kabul ettiğini açıkça gösterir. Fakat yine aynı ayrımı yapalım ki Cinlerin bedene girmesi demek, her durumda insanı fiziksel olarak kaçırması, kaçırabilmesi demek değildir.

İbn Âşur , tefsirinde

كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاطِينُ فِي الْأَرْضِ حَيْرَانَ (En am 71) ayetini açıklarken;
وَالْعَرَبُ يَقُولُونَ: اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاطِينُ، إِذَا اخْتَطَفَتِ الْجِنُّ عَقْلَهُ فَسَيَّرَتْهُ كَمَا تُرِيدُ​
“Arablar, ‘Şeytanlar Onu istihvâ etti’ derler; yani cinler Onun aklını çekip aldığında ve Onu istedikleri şekilde sevk ettiklerinde böyle söylerler.” devamında ise;
وَهُوَ قَرِيبٌ مِنْ قَوْلِهِمْ: سَحَرَتْهُ​
“Bu, Onların ‘Onu büyüledi’ demelerine yakındır.” (İbn Âşûr, En'âm 71 tefsiri)
İbn Âşûr burada özellikle Arabların “istihvâ” anlayışını açıklıyor; “cinlerin her zaman fiziksel olarak insanı taşıması” şeklinde bir akaid hükmü çıkarmıyor.



'Bir insan kaybolduysa kesinlikle cinler kaçırmıştır' sonucunu çıkaramayız. Çünkü kaybolmanın birçok maddî sebebi olabilir, her olağanüstü olay cinlere bağlanamaz, belirli bir kişinin cinler tarafından kaçırıldığını söylemek için o olay hakkında ayrıca delil gerekir. Dolayısıyla Selefî salihin / ehli hadis usulüyle القدرة على الشيء لا تعني وقوعه في كل حادثة yani 'Bir şeyin mümkün olması, her olayda gerçekleştiği anlamına gelmez.' şeklindeki ayrımı korumak gerekir.

Hulâsatul Kavl; Cinlerin insanı fizikî olarak kaçırması İbn Teymiyye'nin açıkça kabul ettiği bir husustur. Bunu 'sadece halk arasında anlatılan bir hurafe' olarak nitelemek İbn Teymiyye'nin açık metnine aykırıdır. Ancak belirli bir kaybolma olayını cinlere isnad etmek için ayrıca delil gerekir.
 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt