Çocukluğun Yasını Tutmak

Ummu Muhammed

Aktif Üye
Üye
Annem mükemmel biri" dedi karşımda oturan genç kadın.

Mükemmeldi annesi. Çünkü dört çocuğunu da "istediği gibi" yetiştirmişti. Çocuklarının her biri okumuş, meslek sahibi olmuş, aile kurmuş, toplum arasında parmakla gösterilen örnek kişilerdi.

"Ama ben bir türlü annem gibi olamıyorum" diyerek devam etti. "Ne çocuklarıma yetebiliyorum, ne eşime, ne evime, ne de yapmak istediğim diğer şeylere. Hatırlıyorum da, evimiz hep derli topluydu. Annem daima giyim kuşamına dikkat ederdi. Biz kardeşlerimle vaktimizi güzel bir şekilde değerlendirirdik, günlerimiz kaostan uzak, düzen ve intizam içinde geçerdi."

"Bu kadar mutlu (?) ve güzel (?) bir çocukluk geçirdiğine gerçekten çok sevindim. Peki nedir seni daraltan?" diye sordum.

"Ah bir bilsem. Ben böyle biri değildim. Ama çocuklar doğduktan sonra insanlıktan çıktım. Kendimi tanıyamıyorum. Ufacık şeylere patlıyorum. Bağırmayayım, vurmayayım diye söz verdikçe kendime, nasıl oluyor da ben bile farkına varmadan cinnet geçiriyorum?" dedi.

"Çocukluk resmin var mı hiç?" diye sordum.

"Anlamadım?" dedi şaşkınlıkla.

"Bir çocukluk resmini bul bana. Sonra dikkatle o çocuğun yüzüne, gözlerine, duruşuna, görünüşüne bak. Ve hatırlayabildiğin en erken dönemden itibaren bana çocukluğunu anlat" dedim.

Sonraki buluşmamızda bütün çocukluk resimlerini toplamıştı. Biraz kafası karışıktı, kaygılıydı; "Nereye varmaya çalışıyorsun?" dedi. Öfkeliydi.

Aldırmadım, çünkü öfkesi bana değildi.

Ondan bu günü (yaşadığı sorunları) değil, geçmişi (unuttuğu çocukluğunu) istiyordum. Uzun sürdü. Zaman aldı. Resimlerine baktı, yakınlarıyla konuştu, hatıralar topladı.

Ve hatırlamaya başladı.

Annesi otoriter bir kadındı, hani şu gözleriyle bir defa bakınca, çocuğu yerine mıhlayan ebeveynlerden. Babasıyla ilgili pek bir anısı yoktu. Ki çoğunlukla vaktini iş yerinde veya dışarıda geçirirdi.

Korkularını hatırladı genç kadın. Hala "annesi gibi mükemmel olamadığı için onun gözünden düşmekten" korkuyordu. Daha küçücük bir çocukken annesini nelerin üzeceğini öğrenmişti. Bir şey yapacak olsa hemen endişeyle "Üzüldün mü anne?" derdi.

Bir kavga sırasında kardeşine oyuncak fırlattığı için tam altı gün boyunca küsmüştü annesi. Beş yaşındaydı. Sonra o kadar iyi bir abla oldu ki, bir daha asla kimseye el kaldırmadı, kardeşlerini hep kendisine tercih etti.

Annesi gürültüden hoşlanmazdı. Dağınıklıktan, çocukların ellerini kirletmelerinden, üstlerine yemek dökmelerinden.

Onun için annesi iyi değilken fısıltıyla konuşmasını, kardeşini oyalamayı, yemeğini itina ile yemeyi, ellerini güzelce yıkamayı öğrenmişti erkenden. "Benim kızım ne kadar da titiz " derdi annesi gururla. Bir şeye titizlenirken hep o sözler aklına geliyordu hala.

Ne kadar söz dinleyen, fedakarlık eden, çalışan, başaran olursa; o kadar çok seviliyordu.

Sonra ağladı hıçkıra hıçkıra. "Elbisem kirlenecek diye kaldırım taşına oturamadım hiç. Düştüğümde annem kızacak diye ağlayamadım. Onlar neyi severse onu sevdim, hiçbir şeye itiraz etmedim. Neden, neden? Ben insan değil miydim?"

Peki ne olacaktı şimdi?

Belleğinin kendisine oynadığı "mükemmel" oyun sona ermişti.

İçine düştüğü gerçeklik kuyusundan çıkabilecek miydi?

Yaşanmamış bir çocukluk geri gelebilir miydi?

Gerçek; öfke, acı ve kederdi.

Evet, dedim sakince.

Evet, şimdi o çocukluğun yasını tutma zamanı.

Dön evine. Dön kalbine, dön ta derinliklerine.

Kapını kapat, uyaranları kapat, insanları kapat, dış dünyayı kapat, yardım iste, yardım al ve mutlaka dön içine.

Evet, anne-baban "bilebildikleri" kadarıyla anne-babalık yapmışlardı sana. Senin çocukluğuna saygı gösterecek şartları yahut gönülleri yoktu. "Hadi kötü yetiştirirsem?" diye kaygıları çoktu. Yanlış yanlış üstüne derken öyle olmuştu.

Derdimiz onlara kızıp öfkelenmek, bütün faturayı onlara kesmek değil şimdi.

Sen küçüktün daha. Çocuktun. Korkutulmayı, sindirilmeyi ve kendinden vazgeçmeyi hak etmemiştin. Sen suçlu değildin.

Şimdi yeniden bak o çocuğun gözlerine. Kalbinin atışlarını dinle. Yastığına doğru süzülen gözyaşlarını gör. Bir gölge gibi evin içinde nasıl tedirgin adımlar attığına bak. İzin verildiğinde nasıl şefkate sokulduğunu izle.

Hatırla, detaylara in, için acısın, yüreğin titresin ve ağla, ağla, ağla.

Sonra merhamet et o çocuğa.

Şefkat et.

Bir zaman böyle geçsin. Yas içinde. Acı içinde. Acı kalbinde demlendiğinde, için yeniden dinginleştiğinde, o çocukluktan "buraya" sadece tek bir şey getir.

Merhamet. Şefkat.

Kendine duyduğun merhametle şimdi yeniden merhamet etmeyi dene çocuklarına.

Korkularını unutmadan, onları nasıl korkuttuğunu gör. Nasıl dayattığını, daralttığını.

Ve bil ki, kendine ne kadar merhamet edersen, o kadar merhametle sarılacaksın çocuklarına.

Kendini ne kadar şefkatle sararsan, o kadar iyileşeceksin.

Çocuklarınla.

Ummu Reyhane
 

ruhisukut

Önce tanı sonra bağlan!
Üye
Bundan ders çıkarmalı anne ve babalar yahut adayları.


Bir çocuğun çocukluğunu alırsanız elinden, geriye biriktirdiği anılar değil acılar olur. Ve bunu çocukluğunda hissetmez, büyüdükçe o acıyıda büyütür yüreğinde. Zaman bir mefhuma dönüştüğü anda geriye sadece acılar kalır. İşte çocukluk bazen bir harf kadar özel, bir harf kadar değerli. Eğer onlara çocukluğu verirseniz aCılar, aNılara dönüşür. Buradaki 'c' hiçbir zaman 'n' ye eşit olmaz. Çünkü birinde mutsuzluk diğerinde mutluluk var. O yüzden size sesleniyorum kendilerini otoriter, kuralcı, düzenli diye gören anne-babalar yahut adayları; verin çocuklara çocukluklarını...
 
Üst Alt