Çözüldü Amellerin Cinsini Terk Etmek Ne Demek?

Abdullah el Hanbeli

İyi Bilinen Üye
Üye
Es selamu aleykum ve bayramınız mübarek olsun hocam,

Hocam amellerin cinsini terk etmek icma ile küfürdür diye okudum, benim merak ettiğim amellerin cinsinden kasıt nedir, yani islamda farz olan amellerin hiç birisini yapmamaya karar vermek mi oluyor yoksa sadece bir ameli bile terk etmeye karar vermek de buna dahil midir misal sadece farz olan orucu terk etmeye karar veren de amelin cinsini terk etmiş olur mu? Bir de namazın terkinde mezhep imamları ihtilaf etmiş, bir kişinin "namaz farz, terk edilmesi haramdır ama ben artık namaz kılmamaya karar verdim" demesi hanbeliler dışında cumhura göre de küfür müdür yoksa namazın farziyetini mi inkar etmesi gerekiyor?

Hocam bir diğer sorum, hanefiler dışında cumhura göre amel imandan bir parçadır hatta imam ebu hanife (rh) amel imandan bir parça değildir dediği için bazıları tarafından mürcieden ilan ediliyor. Bu lafzi bir ihtilaf mıdır yoksa hakiki (itikadi) bir ihtilaf mı?
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Yönetici
Admin
Frm. Yöneticisi
Âleykum selam we rahmetullahi we berakatuh;

İMAN

1- İman kalble tasdik ve dille İkrardır:
İmam Ebû Hanîfe, Onun mezhebinden Şemsu’l-Eimme es-Serahsî, Fahru’l-İslâm el-Pezdevi, Eş`arîler’in bir kısmı ve diğer bazı âlimler bu görüştedir.

Bunlara göre tasdik olmadan iman olmayacağı gibi ikrar olmadan da iman olmaz.
Ebû Hanîfe konu ile ilgili olarak; “Fıkhu’l-Ekber.” adlı eserinde şunu söylemektedir: “İman; ikrar ve tasdiktir.” (Fıkhu’l-Ekber, 4)
Bu görüşte olan âlimlerin bazılarına göre dille ikrar, imanın iki temel esasından ikincisini teşkil eder. Diğer bazılarına göre ise dille ikrar, imanın bir parçası değil, sıhhatinin şartıdır. Her iki kanaate göre de dille tasdik olmazsa iman kabul edilmeyeceğinden sonuç değişmemektedir.


2- İman kalble tasdik, dille ikrar ve organlarla amel etmenin tümüdür:
Hadis âlimleri, İmam Malik, İmam Şâfi`î, İmam Ahmed b. Hanbel, Zeydiyye, Mutezile ve Hâricîye fırkaları, Selefiyye ve Tekfirciler bu görüştedir. Ancak amelin terk edilmesi halinde, imanın yok olup olmayacağı konusu, bu gruplar arasında oldukça ihtilaflıdır.

a) İmam Malik, İmam Şâfi`î ve İmam Ahmed b. Hanbel’in görüşleri:
Bunlara göre ameli terk etmek imanı yok etmez fakat eksiltir. Çünkü bunlar amelin yapılıp yapılmamasına göre imanın artıp veya eksileceği görüşünü esas almışlardır.
Görüldüğü üzere, üç mezheb imamı, ameli, imanın olmazsa olmaz bir parçası saymamışlar, onu sanki imanı kemâle erdiren bir parça olarak kabul etmişlerdir. Bu itibarla, ameli terk edenin kâfir olmayacağını fakat imanının azalacağını söylemişlerdir.

Bu da gösteriyor ki; amelin imandan bir parça olmadığını söyleyen Ebû Hanîfe ve arkadaşları ile “amel mükemmel imanın bir parçasıdır” diyen Malik, Şâfi`î ve Ahmed b. Hanbel’in aralarındaki ihtilaf, köklü bir ihtilaf değildir. Zira her iki grup da, ameli terketmenin küfre götürmeyeceği görüşünde ittifak etmişlerdir.

Ebu Hanife'ye göre ; amel imanı kuvvetlendirir, onu terk ise, zayıflatır.
Mâlik, Şafi ve Hanbeli'ye göre; amel imanı artırır, onu terk de eksiltir fakat yok etmez. Sonuç itibarıyla aralarında köklü bir farklılık yoktur.

b) Hadis âlimleri
Bunlar da amelin imanın bir parçası olduğu hususunda ittifak etmişler ancak meselenin izahında farklı beyanatlarda bulunmuşlardır.

1- a) Bunlardan bazıları “îmânın aslı ve mükemmeli kalben bilmedir, bu bilmeden sonra her itaat kendi başına bir îmândır. Kalben inkâr ise küfürdür. Bundan sonraki her isyan da kendi başına bir küfürdür” demişler ve kalple bilme ve dille İkrar olmadıkça, herhangi bir itaâti İmân saymamışlar, yine kalben veya dille inkâr olmadıkça herhangi bir günahı da küfür görmemişlerdir. Çünkü itaâtlerin aslı İmân, günahların aslı da inkârdır. Asıl olmadan fer’i olmaz.
2- b) Hadis âlimlerinden bazıları ise şöyle demişlerdir;
“İmân farz olsun nafile olsun, itaatlerin tümünün adıdır. Bunların hepsi birlikte tek bir îmânı oluştururlar. Ancak kim farzlardan birini terk ederse îmânını bozar, nafileleri terk ederse bozmuş olmaz. “
3- c) Bazıları da “İmân yalnız farzların ismidir, nafilelerin değil” demişlerdir. Tekfir cemaati de aynı kanaâttedir. (Umdetul Kâri Şerhi Sahihu’l-Buhârî , I, 102)


c) Selefiyye
İbni Teymiyye, İbnu’l-Kayyim, Muhammed b. Abdu’l-Vahhab ve günümüzde bunların yolunu tâkib eden Hicaz’da ve diğer yerlerde bulunan ve kendilerinin selefî olduklarını söyleyen âlimlere göre de iman, kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve organlarla ameldir. Bunlara göre, amelin bir kısmını değil tümünü terk eden ve bunda ısrar eden dinden çıkmış olur.

d) Mutezile Fırkası
Bu fırkaya göre ameli terk eden dinden çıkar, fakat küfre düşmez, ikisinin arasında kalır ve “fâsık” ismini alır. Ancak ahirette ebediyen cehennemde kalır, lakin böyle birinin cehennemdeki yeri asıl kâfirlerden daha hafiftir.

e) Hâricîye Fırkası
Bu fırkaya göre de amel imanın ayrılmaz bir parçası olduğundan, amelin bir kısmını dahi terk eden dinden çıkar ve kâfir olur. Bunun ahiretteki durumu diğer kâfirler gibidir, farkı yoktur.

f) Tekfir Cemaati
Bunlara göre herhangi bir farzı terk etmek kişiyi dinden çıkarıp kâfir eder ve kanını helâl kılar.




----

Amellerin cinsini terk etmek; ameli kulliyen terk etmek demektir. Yâni kişi iman ettiğini dilden söylemesine rağmen hiçbir ameli (namaz, oruç, zekat) vs. fiilen yerine getirmeyip sadece dilin amelini yapıyorsa yukarıdaki mezheb ve muctehidlere göre farklılık arz eden hükümleri alır. Bir görüşü benimseyip diğerleri yanlıştır demek tam doğru olmayabilir.

Amellerin cinsini kulliyet terk edenin küfür olduğu, dolayısıyla sadece dil ile iman edip hiç bir amelde bulunmayanın küfre girdiği görüşü hakkında bulunanlardan bâzı şahsiyetlerin açıklamalarını aktaralım;

Hasan Basrî (rahimehullah) dedi ki: Abidler Allahın kendilerine yasakladıklarını terkten daha üstün ibadet etmemiştir” Zâhir odur ki haramların taat fiilerine üstünlüğü hakkında varid olan şeylerle nafileler muraddır, yoksa farz ameller cinsi haramların terki cinsinden daha üstündür, çünkü ameller zatı itibariyle kasdolunmuştur, haramlarda istenilen ise onların yapılmamasıdır, bunun için niyete ihtiyaç duymazlar, bunun için bazan ameller cinsini terk etmek, küfür olabilir, tevhidin, islamın rukûnlerini veya bazısını terk etmek, gibi yasakları işlemek böyle değildir, zatı itibariyla küfrü gerektirmezler.

Bunu İbni Ömer (r.anhuma)’ın sözü şahiddir. Haramdan birden (iki ölçü birimi) reddetmen Allah yolunda yüz bini infak etmekten hayırlıdır” Seleften bazısının şöyle dediği rivayet edildi: Allahın sevmediği bir ameli terk etmen beş hac yapmandan Allah’a daha sevimlidir”
Meymun bin Mihran dedi ki: Allah’ı dille zikretmek güzeldir, bundan daha üstünü de kulun isyan anında Allah’ı hatırlayıp ta isyanı yapmamasıdır”
İbni'l Mubârak deki: Şubhe üzere bir dirhemi terk edişim, benim için yüz bin dirhemi hatta altı yüz bin dirhemi sadaka vermemden daha sevimlidir”
Ömer bin Abdul Aziz dedi ki: Takva gece kıyamı, gündüz orucu değildir, fakat takva Allah’ın farz kıldığını yerine getirip haram kıldığını terk etmektir, eğer bununla beraber amelde varsa daha iyidir” Yine dedi ki: Beş vakit ve vitir dışında namaz kılmamam, zekat verip onun dışında bir dirhem bile vermemem, ramazan orucunu tutup onun dışında bir gün bile tutmamam, farz haccı yapıp onun dışında bir daha yapmamam, sonra bütün kalan kuvvetimi Allah’ın haram kıldığı şeylerden sakınmaya harcamam hoşuma gider”

Şeyh’ul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah) bu konuda şöyle der şöyle der:

وَقَدْ تَقَدَّمَ أَنَّ جِنْسَ الْأَعْمَالِ مِنْ لَوَازِمِ إيمَانِ الْقَلْبِ وَأَنَّ إيمَانَ الْقَلْبِ التَّامِّ بِدُونِ شَيْءٍ مِنْ الْأَعْمَالِ الظَّاهِرَةِ مُمْتَنِعٌ
Amellerin cinsinin, kalbin imanının gereklerinden olduğu, eksiksiz / tam bir kalbin imanının ise zahiri hiçbir amel olmaksızın var olmasının da imkânsız olduğunu daha önceden açıklamıştık. (İbn Teymiyye, Mecmu’ul-Fetava, C. 7, sf: 616)


****


(Mezheblere Göre) Namazı Terk Etmenin Hükmü
https://www.islam-tr.org/konu/namazi-terk-etmenin-kilmayanin-hukmu.11226/


****


Üçüncü sorunun cevabına gelirsek;


MURCİE

Günahın imana zarar vermediği tezini savunarak, büyük günah işleyene ümit veren ve onun hakkındaki nihai kararı Allah'a havale edib tehir eden akaid fırkası.

Murcie kelimesi, "tehir etmek, ümit vermek" anlamlarına gelen "irca" kökünden türetilmiş çoğul bir isimdir.
İrca kelimesi, çeşitli şekillerde Kur'an-ı Kerim'de de geçmektedir: "Onu ve kardeşini têhir et, dediler" (Ârâf, 111; ayrıca Tevbe, 16; Şuara, 36).

Murcie isminin menşei hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Yaygın olan görüşe göre, Murcie mezhebi, murtekib-i kebire (büyük günah işleyen) meselesinin tartışıldığı bir ortamda ortaya çıkmıştır (Muhammed Ebu Zehra, İslam'da Siyasî ve İtikadî Mezhepler Tarihi, Çev. E. Ruhi Fığlalı, Osman Eskicioğlu, İstanbul 1970, s. 166).

Ameli imanın ayrılmaz bir cüzü (parçası) olarak gören Haricilere göre, büyük günah işleyen kimse kâfir ve cehennemliktir. Biraz daha yumuşak olmakla beraber, Mutezile de Haricilerle hemen hemen aynı görüşü paylaşmaktadır.
Bu tartışmaların yapıldığı sıralarda yeni bir görüş ortaya atıldı. İyi amelin kâfire fayda vermeyeceği gibi, günahın da mu'mine zarar vermeyeceğini savunan bu görüşe göre, murtekib-i kebîrenin durumunu Allah'a havale etmek (irca etmek) en doğru yoldur.
Murtekib-i kebîre hakkındaki son kararı Allah'a ve âhirat gününe bırakan bu gruba, "tehir edenler, erteleyenler" anlamında "Murcie" denmiştir (eş-Şehristânî, el-Milel ve'n-Nihal, Beyrut 1975, I/139).

Bazı âlimlere göre irca görüşü, murtekib-i kebîre meselesinden önce siyâsî bir tutum olarak mevcuttu. Daha Sahabe döneminde, Osman ile Ali (r.anhuma) taraftarları arasında meydana gelen ve neticede tekfire kadar varan görüş ayrılıklarının yaygın olduğu sıralarda bir grup vardı ki, bunlar, her ikisi de mûmin olan bu iki taraf hakkında herhangi bir hüküm belirtmeyip susmayı tercih etmişlerdi.
Bu grup, İslâm dünyasında çok acı hatıralar bırakan bu tartışmalara, Peygamber'in şu hadîsini göz önünde bulundurarak katılmamışlardır:
"İlerde bir sürü fitne kopacaktır, Bu fitneler esnasında oturan yürüyenden, yürüyen de koşandan daha hayırlıdır..." (Muslim, Fiten 12, bab, 3).

Fitne ve fesada yol açar endişesiyle, hüküm belirtmekten çekinerek bir kenara çekilen ve son kararı Allah'a havale eden bu gruba, bu tutumlarından dolayı "Murcie" denmiştir (M. Ebu Zehra, İslam'da Siyasî ve İtikadî Mezhebler Tarihi, sf: 167; Subhi es-Salih, İslâm Mezhebleri ve Müesseseleri, Çev. İbrahim Sarmış, İstanbul 1981, s. 111).

Bu görüşü savunanlara göre, başlangıçta siyasî alanda bir tarafsızlığın ifadesi olan Murcie, daha sonra akaid sahasındaki bir tarafsızlığın da adı oldu.
Bir görüşe göre de, Murcie ismi, "irca"nın lügat anlamlarından birisi olan "ümit verme"den gelmektedir. Bunlara göre, murcie, "taatın kâfire bir faydası olmadığı gibi, günahında imana bir zararı yoktur" şeklindeki ilkeyi kabul etmek suretiyle büyük günah işleyen kimseye ümit vermiştir. Bu nedenle onlara "ümit verenler" anlamında Murcie denmiştir.
Diğer bir görüşe göre ise, imamet konusunda, Ali'yi birinci sıradan dördüncü sıraya geçirdikleri için onlara bu ad verilmiştir (eş-Şehristânî, el-Milel ve'n-Nihal, Beyrut 1975, sf. 139).

Murcie mezhebini, iman -ameli ilişkileri çerçevesinde değerlendiren diğer bir görüşe göre de, iman karşısında ameli ikinci plana itip ona fazla önem vermedikler için onlara Murcie denmiştir (Abdulkahir el-Bağdâdî, el-Fark Beyne'l-Fırak, Çev. E. Ruhi Fığlalı, İstanbul, 1979, s. 179).

Başlangıçta musbet bir yaklaşımın ifadesi olarak ortaya çıkan irca görüşü, zaman geçtikçe Ehl-i Sünnet çizgisinden uzaklaşarak bid'at ve sapıklık haline gelmiştir. Mezhebler tarihinde "Murcie" ismi ile daha çok bu grup anılmaktadır. Bunlar, yani sapık ve bid'atçi Murcie, murtekib-i kebîre hakkında benimsemiş oldukları mûtedil kanaatle yetinmeyip, "bu konuda verilmiş hükmü aşarak imanla beraber günahın da bir zarar vermeyeceğini kabule gitmişlerdir" (M. Ebu Zehra, İslam'da Siyasî ve İtikadî Mezhepler Tarihi, sf: 168).

Onların temel prensipleri şudur:
Nasıl taat küfre fayda vermezse günah da imana zarar vermez. Bu prensipten hareket eden Murcie, imanı sadece ikrar, tasdik, sevgi ve bilgiden ibaret sayarak kuru bir iman anlayışına sahib olmuştur.
Murcie'nin kollarından birisi olan el-Yûnusiyye'ye göre iman Allah'ı bilmek, sevmek ve ona karşı kibirlenmemektir. Bu özellikleri kendisinde toplayan kişi mûmin olur. Bunların dışında kalan diğer temel taat ve ibadetler imandan değildir. Bu nedenle onların terkedilmesi imana bir zarar vermez. Halis iman sahibi bir kimseye günah işlemesi zarar vermez. Mûmin Cennet'e ameli ve taati ile değil ihlâsı ve sevgisi sayesinde girer.
Murcie'nin Ubeydiyye kolu bağlılarına göre ise, şirkin dışında kalan bütün günahlar kesinlikle affedilir. Tevhid üzere ölen kimseye işlemiş olduğu günah ve kötülükler zarar vermez (eş-Şehristani, el-Milel ve'n-Nihal, Beyrut 1975, I, 140).
Murcienin bütün kolları, iman-amel ilişkisinde hemen hemen aynı görüşte birleşmişlerdir. Onlar imanla amel arasını kesin hatlarla ayırıp kötü fiilin imana zarar vermeyeceğini; çünkü imanın sadece bilgi, sevgi ve saireden ibaret olduğunu iddia etmişlerdir.
"Bu mantıksız ve bozuk sözler ortasında bu mezhebe bağlı kimselerden bir kısmının, imanın hakikatlerini ve taat amellerini küçümsediği, bazılarının da faziletlerini basitleştirdiği görülmektedir. Zaten her bozguncu kimse, bu yolu kendisine mezheb olarak seçmiştir. O kadar ki, bu mezheb içindeki bozguncuların sayısı arttıkça artmış ve onlar da bu mezhebi günahlarına bir vesile, bozgunculuklarına bir sebeb ve kötü niyetlerine de bir kolaylık vasıtası saymışlardır" (M.Ebu Zehra, İslam'da Siyasî ve İtikadî Mezhepler Tarihi, sf: 170).




İmam-ı Âzam Ebu Hanife'ye Murcie İthamının Sebebi

Büyük günah işleyenin nihaî kaderi hakkındaki hükmü Allah'a havale etme şeklindeki irca görüşü, temelde Ehl-i Sünnetin anlayışına yakın bir görüştür.
Ehl-i Sünnet alimlerinin önemli bir kısmına göre de, büyük günah işleyen kimse hakkındaki son karar ahiratte belli olacaktır. Allah onu isterse afveder, isterse cezalandırır.
Eğer bir mûmin büyük günah işlerse bu davranışıyla imandan çıkmış sayılmaz. O sadece günahkâr bir mûmin olur. Onun cennetlik mi yoksa cehennemlik mi olduğu meselesi Allah'ın iradesine kalmıştır. Allah onu isterse afveder isterse cezalandırır. İşte, Ehli Sünnetin ircası budur.


İmanı, "Allah'ı bilme ve Allah'ı ikrar ile Muhammed (s.a.v.)'i bilme ve onun Allah'tan getirdiği vahyi ikrar etme" şeklinde tanımlayan İmam Ebu Hanife de, imana getirmiş olduğu bu tanım ve iman amel ilişkisi konusunda ortaya koymuş olduğu görüşlerden dolayı Murcie arasında zikredilmiştir (Subhi es-Salih, İslâm Mezhebleri ve Müesseseleri, s. 114; Hüseyin Atay, Ehl-i Sünnet ve Şia, Ankara 1983, s. 170).
Gerçekten de, İmam Ebu Hanife ve onun görüşünü benimseyen el-Pezdevî (öl. 482/1089). es-Serahsî (öl. 490/1097) ve daha bir çok Ehl-i Sünnet âlimine göre iman, kalbin tasdiki ve dilin ikrarıdır. Amel imanın bir cuzu değildir (A. Saim Kılavuz, İslâm Akaidi ve Kelama Giriş, İstanbul 1987, s. 23).

Bu görüşte olanlara göre, büyük günahı işleyen kimse kâfir değil; günahkâr mûmindir. Onun hakkındaki son hüküm Allah'a aittir. Onu isterse afveder, isterse cezalandırır. İşte bu görüşlerinden dolayı Ebu Hanife de Murcie arasında zikredilmiştir.

İmamı Azam'ın Murcieden sayılıp sayılmayacağı hususunda şu noktaları göz önünde bulundurmak gerekir:

İmam-ı Azam, amelin imanın zorunlu bir parçası olmadığı noktasında ilk Murcielerle ittifak halindedir. Murciede olduğu gibi, İmam-ı Azam'a göre de iman, değer bakımından amelden üstündür. Amel, imanın yanında ikinci sırada yer alır. Ameli imandan sonraya bıraktığı (irca ettiği) için, Ebu Hanife'nin bu görüşünde bir irca unsuru mevcuttur. Fakat, burada, sadece, amel ile iman arasında bir derecelendirme söz konusudur. İyi amellerin taat ve ibadetlerin hafife alınması söz konusu değildir. Ayrıca günah işleyen kimsenin mutlaka afv olacağı muhakkak değildir. Cenabı Allah'ın iradesine kalmış bir husustur. İsterse günah işlemiş olan bu mûmin kulunu azab eder isterse etmez. Buna göre ibadetler zaruri olup haramlardan da kaçınılması gerekir.
Halis Murcie'ye gelince... Onların, "günah imana zarar vermez" şeklindeki görüşü itaat ve ibadetlerin zaruri olmadığı şeklindeki bir düşünceyi ifade etmektedir.
Murcie, "imanın yanında günahın zarar vermeyeceğini söylemekle günahı hiçe saymış ve iman edenin ne kadar günah işlerse işlesin kendisine ahiratte sorgu ve sual sorulmayacağını ve diğer din sahiblerinin de aynı olacağını iddia etmiştir" (Huseyin Atay, Ehl-i Sünnet ve Şia, sf: 170).

Şunu da belirtmek gerekir ki:
Ebu Hanife "murciî" vasfını kesinlikle kabul etmemektedir. "Murcie" ifadesinin, bir Kelâm ve Mezhebler Tarihi kavramı olarak ilk etapta çağrıştırdığı anlam gözönünde bulundurulursa, İmam-ı Azam'a murcie demenin doğru olmayacağı açıktır. Fakat, ameli imandan bir parça kabul etmediğinden dolayı onda da irca görüşünün bulunduğu bir gerçektir.
Bununla beraber, bazı alimler bu ismin İmam-ı Azam'a muarızları tarafından, özellikle de Mutezile tarafından verildiğini ifade etmektedirler. Kendi düşüncelerini kabul etmeyen herkesi murciîlikle itham eden Mutezile, murtekib-i kebirenin kâfir olmadığını söyleyen İmam-ı Azam'ı da bu isimle vasıflandırmıştır (M. Ebu Zehra, İslam'da Siyasî ve İtikadî Mezhebler Tarihi, sf: 171; Subhi es-Salih, İslâm Mezhebleri ve Müesseseleri, sf: 115).

Murcie, tam anlamıyla istikrar kazanmış bir mezheb olma huviyetinde değildir. İrca görüşü, sadece bir mezhebe has olmayıp, çeşitli mezheblerce kullanılan bir görüştür. Bu anlamda, halis Murcie'nin yanında, Cebriyyenin, Kaderiyyenin ve Haricilerin Murcie'sinden de sözedilmektedir
(eş-Şehristani, el-Milel ve'n-Nihal, Beyrut 1975,, l, 139).
 
Üst Alt