Çözüldü Duada Haddi Aşmanın Şekli ve Şartlı Duanın Câiz Olan ve Olmayanı Nasıldır?

BirForumÜyesi Çevrimdışı

BirForumÜyesi

İslam-tr Sakini
İslam-TR Üyesi
"Nitekim İbnü Mâce'nin "Sünen"inde rivayet edilmiştir ki, Abdullah b. Muğaffel Hazretleri oğlunun "Allah'ım, cennete girdiğimde sağ tarafındaki beyaz köşkü senden dilerim." diye dua ettiğini işitmiş, oğlum, demiş, Allah'tan cenneti iste ve ateşten ona sığın, ben Resulullah'dan dinledim ki "Bir kavim olacak duada haddi aşacaklar." buyurdu. İbnü Atıyye'nin ve Zemahşerî'nin nakl ettiklerine göre bu hadiste Resulullah:

"Allah'ım, senden cenneti ve ona yaklaştıran sözü ve işi dilerim, ateşten ve ona yaklaştıran söz ve işten de sana sığınırım."

demesi kişiye yeterlidir, buyurmuş ve "Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez." âyetini okumuş.(Feyzü'l-Kadir, II/128 (1497)"

Böyle bir yazı gördüm.

Sorum ise ben de yazıda geçen sahabinin oğlu gibi dua ediyorum bazen moralim bozuk olduğu zamanlarda, dünyevi veya uhrevi hayallerim için. Haram şeyleri istememek gerektiğinin bilincindeyim ama mubah olan şeyleri istiyorum. Benim için bir terapi diyebilirim. "Bana dua edin, duanıza icabet edeyim" ayetini göz önünde bulundurarak. Ve bir rivayet: "ayakkabınızın bağcığını bile Allah'tan isteyin".

Psikolojime iyi geliyor, şevkimi arttırıyorsa bu mubah mı?
 
Son düzenleme:
Abdulmuizz Fida Çevrimdışı

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Duada Haddi Aşmanın Şekli ve Şartlı Duanın Câiz Olan ve Olmayanı

حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا حَمَّادٌ، حَدَّثَنَا سَعِيدٌ الْجُرَيْرِيُّ، عَنْ أَبِي نَعَامَةَ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ مُغَفَّلٍ سَمِعَ ابْنَهُ يَقُولُ: اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْقَصْرَ الْأَبْيَضَ عَنْ يَمِينِ الْجَنَّةِ إِذَا دَخَلْتُهَا، فَقَالَ: أَي بُنَيَّ، سَلِ اللَّهَ الْجَنَّةَ، وَتَعَوَّذْ بِهِ مِنَ النَّارِ؛ فَإِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: إِنَّهُ سَيَكُونُ فِي هَذِهِ الْأُمَّةِ قَوْمٌ يَعْتَدُونَ فِي الطُّهُورِ وَالدُّعَاءِ
Mûsâ b. İsmâîl, Hammâd'dan, O Saîd el-Cureyrî'den, O Ebû Nuâme'den rivayet etti ki:
Abdullah b. Muğaffel رضي الله عنه oğlunun, “Allah'ım! Cennete girdiğim zaman, cennetin sağ tarafındaki beyaz köşkü Senden istiyorum” dediğini işitti.
Bunun üzerine Abdullah b. Muğaffel
رضي الله عنه şöyle dedi: “Yavrucuğum! Allah'tan cenneti iste ve O'na karşı ateşten sığın. Çünkü ben Rasulullah ﷺ'in şöyle buyurduğunu işittim : Şubhesiz bu ummet içerisinde abdestte ve duada haddi aşacak kimseler olacaktır.’
(Ebû Dâvûd, es-Sunen, Kitâbu’t-Tahâre, Bâbu’l-İsrâf fi’l-Mâ’, Hadis no: 96; İbn Mâce, es-Sunen, Kitâbu’t-Tahâre, Hadis no: 3864; Ahmed b. Hanbel, el-Musned, Hadis no: 16801. Rivayet, farklı lafızlarla da gelmiştir)
Hadisin sıhhati hakkında; Ebû Dâvûd hadisi için susmuş, Ebû Dâvûd'un mukaddimesindeki usûle göre bu, Onun nazarında hadisin sâlih olduğuna işaret eder. Hâkim, hadisi rivayet etmiş ve râvilerinin sika olduğunu belirtmiştir. Şuayb el-Arnaût, Sahîh İbn Hibbân tahricinde isnadı 'şeyhayn şartı üzere sahih' olarak değerlendirmiştir. Elbânî de Sahîh Ebî Dâvûd'da hadise sahih hükmü vermiştir.
bu hadiste Resulullah:
"Allah'ım, senden cenneti ve ona yaklaştıran sözü ve işi dilerim, ateşten ve ona yaklaştıran söz ve işten de sana sığınırım."
demesi kişiye yeterlidir, buyurmuş ve "Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez." âyetini okumuş.(Feyzü'l-Kadir, II/128 (1497)"
«اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْجَنَّةَ وَمَا قَرَّبَ إِلَيْهَا مِنْ قَوْلٍ وَعَمَلٍ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ النَّارِ وَمَا قَرَّبَ إِلَيْهَا مِنْ قَوْلٍ وَعَمَلٍ»
Allah'ım! Senden cenneti ve ona yaklaştıran söz ve amelleri isterim; ateşten ve ona yaklaştıran söz ve amellerden de Sana sığınırım.”
şeklindeki cümle üstteki verdiğim Ebû Dâvûd, Hadis no: 96'daki Abdullah b. Muğaffel rivayetinde geçmez. Bu cümle, İbn Atıyye'nin el-Muharreru'l-Vecîz ve Zemahşerî'nin el-Keşşâf tefsirlerinde A‘râf 55'teki '
إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ' âyetinin tefsiri sırasında nakledilmektedir.
İbn Atıyye'nin metninde şöyle geçer;

وروي عن النبي ﷺ أنه قال: سيكون أقوام يعتدون في الدعاء وحسب المرء أن يقول: اللهم إني أسألك الجنة وما قرب إليها من قول وعمل وأعوذ بك من النار وما قرب إليها من قول وعمل.
“Rasulullah ﷺ’dan şöyle rivayet edilmiştir: ‘Dua konusunda haddi aşacak birtakım kimseler olacaktır. Kişiye, “Allah’ım! Senden cenneti ve ona yaklaştıran söz ve ameli istiyorum; ateşten ve ona yaklaştıran söz ve amelden de Sana sığınıyorum” demesi yeterlidir.’” (Ebû Muhammed Abdulhak b. Gâlib İbn Atıyye el-Endelusî (ö. 541/1147), el-Muḥarraru’l-Vecîz fî Tefsîri’l-Kitâbi’l-Azîz, Sûretu’l-A‘râf, 55. âyetin açıklaması)

Zemahşerî de el-Keşşâf'ta şöyle nakleder;

«وعن النبي ﷺ: سيكون قوم يعتدون في الدعاء، وحسب المرء أن يقول: اللهم إني أسألك الجنة وما قرب إليها من قول وعمل، وأعوذ بك من النار وما قرب إليها من قول وعمل»
“Rasulullah ﷺ’dan: ‘Dua konusunda haddi aşacak bir kavim olacaktır. Kişiye, “Allah’ım! Senden cenneti ve ona yaklaştıran söz ve ameli istiyorum; ateşten ve ona yaklaştıran söz ve amelden de Sana sığınıyorum” demesi yeterlidir.’” (Mahmûd b. Ömer ez-Zemahşerî (ö. 538/1144), el-Keşşâf ʿan Ḥaḳāʾiḳi Ġavâmiżi’t-Tenzîl, Sûretu’l-A‘râf, 55. âyetin açıklaması)


Dolayısıyla 'Abdullah b. Muğaffel hadisinin tamamı budur' demek doğru değildir. Hadisin Ebû Dâvûd'daki asıl lafzı yukarıda verdiğimiz şekildedir; "cennet ve ona yaklaştıran söz ve amel..." cümlesi ise tefsirlerde ayrıca "Nebî ﷺ'den rivayet edildi" şeklinde nakledilmiştir. Nitekim Ebû Hayyân'ın el-Bahru'l-Muhît'inde de bu ayrım açıkça görülmekte; Abdullah b. Muğaffel rivayeti verildikten sonra 'İbn Atıyye ve Zemahşerî bu hadise şu ilaveyi yaptılar' denilmektedir.

Ebû Hayyân el-Endelusî, el-Baḥru’l-Muḥîṭ'te bunu açıkça şöyle belirtir;

وفي سنن ابن ماجة أن عبد الله بن مغفل سمع ابنه يقول... «سيكون قوم يعتدون في الدعاء» زاد ابن عطية والزمخشري في هذا الحديث «وحسب المرء أن يقول...»
“İbn Mâce'nin Sunen'inde Abdullah b. Muğaffel'in oğlunu şöyle derken işittiği rivayet edilmiştir... ‘Dua konusunda haddi aşacak bir kavim olacaktır.
İbn Atıyye ve Zemahşerî bu hadise şu ilaveyi yapmışlardır: ‘Kişiye, Allah'ım! Senden cenneti... demesi yeterlidir...’”

Bu ifade özellikle önemli; çünkü Ebû Hayyân, “
وحسب المرء...” kısmını İbn Atıyye ve Zemahşerî'nin hadise yaptıkları bir ilave olarak açıkça gösteriyor.

Abdullah b. Muğaffel'in oğlunun cennette belirli bir köşk istemesi, tek başına haram bir taleb olarak zikredilmiyor. Babasının uyarısı, duada itidal ve gereksiz ayrıntıya dalmama bağlamındadır.
Nitekim başka bir rivayette İmam Tirmizî, Enes b. Mâlik
رضي الله عنه tarikiyle rivayet eder;
حَدَّثَنَا أَبُو دَاوُدَ سُلَيْمَانُ بْنُ الْأَشْعَثِ السِّجْزِيُّ، حَدَّثَنَا قَطَنٌ الْبَصْرِيُّ، أَخْبَرَنَا جَعْفَرُ بْنُ سُلَيْمَانَ، عَنْ ثَابِتٍ، عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: لِيَسْأَلْ أَحَدُكُمْ رَبَّهُ حَاجَتَهُ كُلَّهَا حَتَّى يَسْأَلَ شِسْعَ نَعْلِهِ إِذَا انْقَطَعَ.
Ebû Dâvûd Suleyman b. el-Eş‘as es-Sicistânî bize rivayet etti; Katan el-Basrî bize rivayet etti; Câ‘fer b. Suleyman bize haber verdi; O da Sâbit'ten, o da Enes'ten rivayet etti. Enes şöyle dedi:
Rasulullah ﷺ şöyle buyurdu: “Sizden her biriniz, bütün ihtiyacını Rabb'inden istesin; hatta ayakkabısının bağı koptuğunda onun bağını dahi O'ndan istesin.”
(Ebû Îsâ et-Tirmizî, es-Sunen, Kitâbu'd-Deavât, Hadis no: 3604, C. 5, Sf: 560)
Ardından Tirmizî şöyle der;

هَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ، وَرَوَى غَيْرُ وَاحِدٍ هَذَا الْحَدِيثَ عَنْ جَعْفَرِ بْنِ سُلَيْمَانَ، عَنْ ثَابِتٍ الْبُنَانِيِّ، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ، وَلَمْ يَذْكُرُوا فِيهِ عَنْ أَنَسٍ.
Yâni “Bu hadis garîbdir. Birden fazla kişi bu hadisi Câ‘fer b. Suleyman'dan, o da Sâbit el-Bunânî'den, Nebî ﷺ'dan şeklinde rivayet etmiştir; bu rivayetlerde Enes zikredilmemiştir.”
(Ebû Îsâ et-Tirmizî, es-Sunen, Kitâbu'd-Deavât, Hadis no: 3604, C. 5, Sf: 560 (Muhammed Fuâd Abdulbâkî/Şâkir neşirlerinde numaralandırma farklılık gösterebilir. Ayrıca İbn Hibbân ve başka kaynaklarda gelmiştir.)
Ancak isnadı konusunda muhaddisler arasında değerlendirme farkı var; Tirmizî, mursel tarikinin Katan tarikiyle gelen merfû rivayetten daha sahih olduğunu belirtirken; Elbânî rivayetin merfû şeklini zayıf kabul etmiştir. Dolayısıyla bunu tek başına kesin sahih bir hadis diye sunmamak daha ihtiyatlıdır. Tirmizî'nin aynı hadisin başka tarikini naklederken çok önemli bir ifadesi daha vardır;

هَذَا أَصَحُّ مِنْ حَدِيثِ قَطَنٍ، عَنْ جَعْفَرِ بْنِ سُلَيْمَانَ
Yani Bu, Katan'ın Câ‘fer b. Suleyman'dan rivayet ettiği hadisten daha sahihtir. Burada Enes رضي الله عنه'nin zikredilmediği mursel rivayet yolunu daha sahih görmektedir.

Hadisin sıhhat ve izahatı hakkında değerlendirmeden sonra sualinize gelecek olursak ;
Senin yaptığın dua, men edilen dua bunun kapsamına girmez. Sen; “Allah'ım bana haram bir şey ver.” demiyorsun. Aksine mubah olan bir şeyi, hatta bazen sadece gönlünü ferahlatacak bir şeyi Allah'tan istiyorsun. Mesela 'Allah'ım, şu işimin hayırlı şekilde gerçekleşmesini nasib et.' 'Allah'ım, bana güzel bir ev nasib et.' 'Allah'ım, şu istediğim şeyi benim için hayırlıysa nasib et.' 'Allah'ım, cennette güzel bir makam nasib et.' gibi duaların aslî olarak câiz olmasında bir problem yoktur. Kur'an da;

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ
'Rabb'iniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, size icabet edeyim.' (Gâfir 60)
Dolayısıyla mubah bir şeyi Allah'tan istemek, Allah'ın lutfundan istemektir.

Senin 'dua edince moralim yükseliyor, şevkim artıyor' demen, duayı yanlış hale getirmez. Bilakis kulun Allah'a yönelmesi, ümidini Allah'a bağlaması ve O'ndan istemesi başlı başına güzel bir şeydir. Burada yalnızca şu çizgiyi korumak gerekir;
Dua : Allah'a kulluk ve ümit ;
Dua : “Allah bana bunu kesinlikle vermek zorunda”
düşüncesi değil. Yani 'Allah'ım bunu çok istiyorum; benim için hayırlıysa nasib et, değilse daha hayırlısını ver.' şeklindeki dua hem ümit hem teslimiyet bakımından çok güzel bir dengedir.

Duada Haddin Aşılması
Âlimlerin açıklamalarında duada i'tidâ; Allah'ın şer'an veya aklen mümkün kılmadığı şeyleri istemek, haram olanı istemek, günah istemek, akrabalık bağlarını koparmayı istemek, aşırı yapmacık/süslü ifadelerle duayı zorlaştırmak gibi şekillerde açıklanmıştır. Nitekim hadis şerhinde de 'duada haddi aşma'nın şer'an veya âdeten imkânsız şeyleri istemeyi ve aşırı tekellufu kapsayabileceği açıklanmıştır.
Buna karşılık 'Allah'ım bana şu mubah şeyi nasib et' demek, sırf ayrıntılı olduğu için duada i'tidâ sayılmaz.

Senin anlattığın şekilde, haram olmayan dünyevî veya uhrevî arzularını Allah'tan istemen câizdir. Bunu moralini düzeltmek, ümidini artırmak ve Allah'a yönelmek için yapman da bu hükmü değiştirmez.


'Allah'ım, gönlümde olan şu şeyi istiyorum. Eğer benim için hayırlıysa onu bana nasib et; değilse gönlümü ondan çevir ve Bana ondan daha hayırlısını nasib et.' gibi duada istemek var, ümit var, fakat Allah'ın takdirine teslimiyet de var.
Ve Abdullah b. Muğaffel
رضي الله عنه'nun oğluna söylediği söz de Senin her ayrıntılı mubah duanı yasaklayan bir delil olarak kullanılmamalıdır. Hadisin bağlamı duada i'tidâ meselesidir; 'Allah'tan mubah bir şeyi ayrıntısıyla istemek haramdır' şeklinde genel bir hüküm çıkmaz.


Şartlı Duada Bulunma ve İstihâre Duasındaki Şartlandırma İnceliği

"Allah'ım, eğer benim için hayırlıysa ver..." demek konusunda ihtilaf var
Bu ifade mutlak olarak haramdır demek doğru görünmüyor. Çünkü Peygamber ﷺ'in öğrettiği istihâre duasının kendisinde

اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ خَيْرٌ لِي ... فَاقْدُرْهُ لِي... وَإِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ شَرٌّ لِي ... فَاصْرِفْهُ عَنِّي...
Allah'ım! Eğer bu işin benim dinim, geçimim ve işimin akıbeti bakımından benim için hayırlı olduğunu biliyorsan onu bana takdir et... Eğer şerli olduğunu biliyorsan onu benden uzaklaştır...” denmektedir. Dolayısıyla 'Allah'ım, hayırlıysa nasib et' şeklindeki şartlandırmanın her durumda ve mutlak olarak câiz olmadığı söylenemez.

Fakat 'falanca kişi islah olacaksa ıslah et, islahı mumkun değilse helak et' gibi kesin olmayan dua hukmu farklı olabilir
Mesela “Allah'ım, falancayı ıslah edeceksen ıslah et; ıslah etmeyeceksen helak et.”
Burada kişi Allah'tan bir kimse hakkında 2 farklı sonuçtan birini istemektedir.
Bazı âlimlerin itirazı tam burada anlaşılabilir; Dua eden kişi, Allah'ın kendisi için hayır olanı seçmesini istemek yerine, kendi arzusunu şartlandırarak Allah'tan belirli bir sonuca yönelmesini istiyor olabilir. Nitekim İbn Receb'in aktardığı prensipte, sonucunun kendisi açısından hayır mı şer mi olduğunu bilmediği dünyevî meselelerde kulun Allah'tan hayrı istemesi ve istihâre etmesi gerektiği açıklanıyor.


'Şartlı Dua' ile 'Allah'a havale ederek istemek' Aynı Şey Değil

Şu iki ifade arasında fark var;
A) “Allah'ım, bunu istiyorum; eğer hayırlıysa ver, değilse verme.
Bu, özü itibarıyla “Rabb'im, benim bilmediğim sonucu Sen biliyorsun; hayırlı olanı takdir et” anlamına gelebilir.

B) “Allah'ım, ben kesinlikle bunu istiyorum. Eğer şerliyse bile onu benim için hayra çevir ve mutlaka bana ver.
Bâzı âlimlerin Allah'ın takdirine teslimiyet bakımından sakıncalı gördüğü dua şeklidir. Nitekim güncel fetva kaynaklarında da bu ikinci tür dua, istihâredeki teslimiyet anlayışına aykırı ve 'duada i'tidâ' olarak değerlendirilmiştir.

Hatta 'şartlı dua' konusunda âlimler arasında görüş farklılığı bulunabilmektedir.

«........ والناس مختلفون في أمر الدعاء؛ فمنهم من أجاز على الشريعة والتقييد»
İnsanlar dua konusunda ihtilaf etmişlerdir; Onlardan bazıları şer'î şekilde şartlandırmayı câiz görmüşlerdir...” deniyor. Aynı yerde
«اللهم إن كان هذا الأمر خيرا لي فاقضه لي، وإن كان شرا فاصرفه عني»
Allah'ım! Eğer bu iş benim için hayırlıysa onu benim için gerçekleştir; şerliyse onu benden uzaklaştır.” şeklindeki duanın câiz olduğunu söyleyen görüş de naklediliyor.

Dolayısıyla 'şartlı dua kesinlikle caiz değildir' şeklinde mutlak bir icmâ varmış gibi konuşmak doğru olmaz.

Senin söylediğin;

“Moralim bozuk olduğunda, mubah dünyevî veya uhrevî hayallerimi Allah'tan istiyorum; bu bana psikolojik olarak iyi geliyor.”
Bunun için şart koymak zorunda değilsin. Hatta Senin durumunda şartlı ifadeden ziyade şu tarz daha uygundur:
“Allah'ım, bunu çok istiyorum. Bana bunu nasib et. Eğer bunda benim için bir şer varsa, lütfunla Beni ondan uzaklaştır ve benim için daha hayırlısını nasib et.”
Burada dikkat edersen 'eğer hayırlıysa ver' diye isteği baştan şartlandırmak yerine, doğrudan Allah'tan istiyorsun; ardından da 'eğer bunda şer varsa beni ondan uzaklaştır' diyorsun.
Bu, isteme + ümit + tefvîz dengesini daha güzel korur. Ama tekrar vurgulayalım ki; 'Allah'ım, bunu benim için hayırlıysa nasib et' demek de sırf şartlı olduğu için haramdır diye kesin bir hüküm vermek isabetli değildir. Çünkü bunun en açık karşılığı
istihâre duasında bizzat Nebevî olarak öğretilmiştir.

Bir de 'Allah'ım, falancayı ıslah et; ıslahı mümkün değilse helak et' meselesini ayrıca ele almak gerekir. Orada 'şartlı dua'dan ziyade, belirli bir şahıs hakkında helâk duasının hükmü ayrı bir fıkıh meselesidir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak lazım.

، عَن أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
قَالَ : لاَ يَقُلْ أَحَدُكُمْ: اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي إِنْ شِئْتَ، ارْحَمْنِي إِنْ شِئْتَ، ارْزُقْنِي إِنْ شِئْتَ، وَليَعْزِمْ مَسْأَلَتَهُ، إِنَّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ، لاَ مُكْرِهَ لَهُ
ولمسلم: وَلَكِنْ لِيَعْزِمِ الْمَسْأَلَةَ وَلْيُعَظِّمِ الرَّغْبَةَ، فَإِنَّ اللهَ لَا يَتَعَاظَمُهُ شَيْءٌ أَعْطَاهُ
Ebu Hurayra'dan (r.anh)'dan rivâyetle;
Rasulullah (s.a.v.) dedi ki: "Hiç kimse: "Allah'ım eğer dilersen beni afvet, eğer dilersen bana merhamet et" şeklinde dua etmesin. Kişi istediğini kat'iyetle istesin; zira Allah'ı, dilemediği takdirde zorlayacak bir kuvvet yoktur."

(Buhari, Kitâbu'd-De'avât, Hadis no: 6339; Kitabu't Tevhid, Hadis no: 7477; Muslim es-Sahîh, Kitâbu'z-Zikr ve'd-Duâ ve't-Tevbe ve'l-İstiğfâr, Hadis no: 2679; Timizi, De'avat: 77, Muvatta, Kur'an: 28, Ahmed, 2/243, 318, 463-464)
Muslim'in rivayeti de şöyledir: «Dileğini kesin bir dille istesin ve isteğini büyük tutsun. Çünkü vereceği hiçbir şey Allah'a büyük gelmez.


Ancak burada iki farklı şartlı dua'yı birbirinden ayırmak gerekiyor: 'İstersen beni afvet' tarzı tereddütlü dua ile istihâredeki 'eğer bu iş benim için hayırlıysa...' şeklindeki teslimiyet duası aynı şey değildir.

Ebu Hurayra' رضي الله عنه'dan gelen hadis sahih ve Buhârî'de yer almaktadır.
Rasulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: «
لَا يَقُولَنَّ أَحَدُكُمْ: اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي إِنْ شِئْتَ، اللَّهُمَّ ارْحَمْنِي إِنْ شِئْتَ، لِيَعْزِمِ الْمَسْأَلَةَ، فَإِنَّهُ لَا مُكْرِهَ لَهُ»
Sizden hiçbiriniz: ‘Allah'ım, dilersen beni bağışla; Allah'ım, dilersen bana merhamet et’ demesin. İsteğinde kararlı olsun. Çünkü O'nu zorlayacak hiçbir şey yoktur.
(Buhari, Kitâbu'd-De'avât, Hadis no: 6339; Kitabu't Tevhid, Hadis no: 7477; Muslim es-Sahîh, Kitâbu'z-Zikr ve'd-Duâ ve't-Tevbe ve'l-İstiğfâr, Hadis no: 2679)

Burada kişi “Allah'ım, beni afvet eğer dilersen.” diyor. Yâni kul, Allah'ın rahmet ve mağfiretini isteme konusunda tereddütlü davranıyor. Rasulullah ﷺ ise 'Allah'ım, beni bağışla.' demesini istiyor. Çünkü Allah'ın bağışlamasını istemekte tereddüt etmeye gerek yoktur.
İmam Nevevî, bu hadisin şerhinde bunun sebeblerinden birini şöyle açıklar;
Kulun duasında Allah'ın fadlına güvenerek kesin talebde bulunması, Allah'ın Onu bağışlamasının kendisi hakkında imkânsız veya Allah için zor bir şey olmadığını bilmesi gerekir.

Fakat bu, "her türlü şartlı dua yasaktır" demek değildir
Burada istihâre hadisi çok belirleyicidir. Rasulullah
istihâre duasında bizzat şöyle öğretiyor;

«اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ خَيْرٌ لِي..
Allah'ım! Eğer bu işin benim için hayırlı olduğunu biliyorsan...”
Ardından «.....
وَإِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ شَرٌّ لِي »
'Eğer bu işin benim için şerli olduğunu biliyorsan
...' deniyor. Dolayısıyla 'Allah'ım, eğer dilersen beni afvet' ile 'Allah'ım, eğer bu iş benim için hayırlıysa onu bana takdir et' aynı türden bir şartlandırma değildir.
İlkinde kul, Allah'ın kendisini afvetmesini isterken tereddüt ediyor. İkincisinde ise kul,
belirli bir dünyevî işin kendi hakkında hayırlı olup olmadığını Allah'a havale ediyor.

Burada akla şöyle bir soru gelebilir;

"Eğer bu işin benim için şerli olduğunu biliyorsan..." deniyor. Allah'ın bilmemem ihtimali mi var ki böyle dua caiz oluyor? Allah'ın ilm sıfatını inkar veya eksiklik değil mi?

Hayır; burada Allah’ın bilmemesi veya ilminde bir ihtimal bulunması kastedilmiyor. İstihâre duasındaki
إن كنت تعلم ifadesi Allah’ın bilgisine değil, kulun bilmediği akıbete yöneliktir.
İstihâre duasındaki lafız şöyledir;

اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ خَيْرٌ لِي فِي دِينِي وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ أَمْرِي...
“Allah’ım! Eğer bu işin dinim, geçimim ve işimin akıbeti bakımından benim için hayırlı olduğunu biliyorsan...”
Buradaki
إن كنت تعلم : Allah’ım, bunu biliyor musun, bilmiyor musun? şeklinde Allah’ın ilminde bir tereddüt anlamına gelmez. Aksine kul, 'Sen biliyorsun; ben bilmiyorum' diyerek Allah’ın ilmine dayanıyor ve kendi cehaletini itiraf ediyor.
Bunun devamı da meseleyi daha açık gösterir;

وَإِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ شَرٌّ لِي...
Eğer bu işin Benim için şerli olduğunu biliyorsan...”

Buradaki
إن (eğer) şart edatı, Allah’ın bilgisinde bir belirsizlik meydana getirmez. Şart, Allah’ın bilmesine değil, işin kul açısından hayırlı veya şerli olmasına bağlanmıştır.
Misal;
“Allah’ım, eğer bu yol benim için hayırlıysa onu bana takdir et.”
Bunun manası 'Sen bunun hayırlı olup olmadığını bilmiyor olabilirsin' değildir. Manası;
"Ben bunun hayırlı olup olmadığını bilmiyorum; Sen biliyorsun. Senin ezelî ve kuşatıcı ilmine göre benim için hayırlı olanı takdir et."
Hatta istihâre duasının hemen başındaki ifadeler bunu çok güçlü biçimde ortaya koyar.


فَإِنَّكَ تَعْلَمُ وَلَا أَعْلَمُ، وَأَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ
"Şubhesiz Sen bilirsin, ben bilmem; Sen gaybları hakkıyla bilensin"
Dolayısıyla istihârenin mantığı tam tersidir; Allah’ın ilmini sorgulamak değil, Allah’ın mutlak ilmini kabul ederek kulun kendi bilgisizliğini Allah’a teslim etmesidir.


Rasulullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
لَا يَقُلْ أَحَدُكُمْ: اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي إِنْ شِئْتَ، اللَّهُمَّ ارْحَمْنِي إِنْ شِئْتَ، لِيَعْزِمِ الْمَسْأَلَةَ، فَإِنَّهُ لَا مُكْرِهَ لَهُ
"Sizden hiç kimse: ‘Allah’ım, dilersen beni bağışla; Allah’ım, dilersen bana merhamet et’ demesin. İsteğinde kesin olsun; çünkü O'nu zorlayan hiçbir kimse yoktur."
Buradaki
إن شئت , kulun talebini Allah’ın meşîetine tereddütlü biçimde bağlamasıdır. 'Beni bağışla, ama istersen' tarzındadır. İstihâredeki ise ; إِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ خَيْرٌ لِي ise farklıdır. Burada kulun talebi Allah’ın bilgisine şubheyle bağlanmıyor; kul, 'Sen biliyorsun, ben bilmiyorum' diyerek Allah’ın bilgisine teslim oluyor. Nitekim aynı istihâre duasında فَإِنَّكَ تَعْلَمُ وَلَا أَعْلَمُ “Şubhesiz Sen bilirsin, ben bilmem" denilmesi, sorudaki itikadî noktayı doğrudan açıklıyor.

İstihâredeki
إن كنت تعلم , Allah’ın ilminde 'bilip bilmeme ihtimali' olduğunu kabul etmek değildir. Böyle anlaşılması gerçekten Allah’ın ilim sıfatında noksanlık isnadı olurdu. Doğru anlamı, kulun kendi bilgisizliğini Allah’ın mutlak ilmine havale etmesidir.

Yine aynı şekilde dua ederken "Allah'ım, bana şu şeyi ver; eğer dilersen..." şeklinde Allah'ın dilemesine bağlamak, hadis açısından uygun bir dua uslûbu değildir. Ama "Allah'ım, bunu çok istiyorum; bana nasib et. Eğer bunda benim için şer varsa beni ondan uzaklaştır ve benim için hayırlısını nasib et." şeklinde dua etmek başka bir şeydir. Burada Allah'ın kudretini veya iradesini şart koşmuyorsun. Kendi isteğini açıkça ortaya koyuyor, fakat sonuç konusunda Allah'ın ilmî ve hikmetine teslim oluyorsun. Bu ayrım bence meselenin kilit noktasıdır.

Falancayı ıslah et; ıslah olmayacaksa helak et” meselesi
“Allah'ım, falancayı ıslah et; ıslahı mümkün değilse helak et.” Burada 'eğer dilersen' şeklindeki hadiste yasaklanan tereddüt yok. Fakat bir insanın helâkini istemek ayrı bir mesele olduğundan, bu duanın hükmünü ayrıca ele almak gerekir. Burada 'şartlı dua caiz mi?' meselesi tek başına yeterli değildir. Kısacası hadisin öğrettiği 'Allah'ım, dilersen beni afvet' denmez, câiz değildir. “Allah'ım, beni bağışla.” gibi duada kesin ve kararlı istenmelidir. Ama ;
"Allah'ım, şu iş benim için hayırlıysa onu nasib et; şerliyse benden uzaklaştır." şekliyle İstihâre duasında bizzat öğretilmiş olan bir dua şeklidir. Dolayısıyla 'şartlı dua' kavramının iki farklı kullanımını çok net biçimde ayırmamız gerektiğini gösteriyor.

Duada Bidat Olur mu?

Hangi Dualar, Nasıl Kabul Olunur?

 

Benzer konular

Geri
Üst Ana Sayfa Alt