İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, İslâm ilim geleneğinde nass ile aklı, rivayet ile dirayeti birlikte işleten nadir müctehidlerden biridir ve ona yöneltilen ithamların büyük kısmı, ilimden ziyade yöntem farklılığından doğan bir çatışmanın ürünüdür. Ebû Hanîfe’nin re’y kullanımı, vahyi ikame eden bir akılcılık değil, bilakis Kur’ân’ın küllî ilkelerini ve sahih sünnetin maksatlarını muhafaza etmeye yönelik bir temkin metodudur; zira o, ferdî ve zayıf rivayetlerin dinin genel adalet ve hikmet yapısını bozmasına izin vermemiştir.
Hadisi reddetmekle suçlanması, onun isnadı sahih olsa dahi matnı Kur’ân’a, yerleşik sünnete ve icmâya aykırı görünen rivayetler karşısında ihtiyatlı davranmasından ibarettir ki bu tutum, dinin korunması adına ilmî bir zarurettir. İrcâ ithamı ise tarihsel bağlamından koparıldığında anlamını yitirir; Ebû Hanîfe, imanı daraltarak Müslümanları tekfir eden Haricî zihniyete karşı, büyük günah işleyenin dinden çıkmayacağını savunmuş ve bu görüşüyle ümmetin birliğini muhafaza etmeyi hedeflemiştir.
Cerh kitaplarında geçen aşırı sert ifadeler, ilmî ölçü olmaktan ziyade mezhebî rekabetin ve siyasi gerilimlerin dilidir; nitekim aynı dönemde birçok büyük âlim birbirini benzer üslupla tenkit etmiş, fakat bu sözler onların ilimdeki makamlarını düşürmemiştir. Bir şahsiyetin doğruluğuna dair en güçlü delil, eserinin ümmet nezdindeki kabulüdür ve Hanefî fıkhının asırlar boyunca İslâm beldelerinde adaletin ve düzenin omurgası olması, Ebû Hanîfe’nin metodunun sahihliğine tarihsel bir şahitliktir.
Zalim yöneticilere karşı mesafeli duruşu, ilmi iktidarın emrine vermemesi ve bedel ödemeyi göze alması ise onun dünyalık değil hakikat merkezli bir âlim olduğunu göstermektedir. Bu sebeple Ebû Hanîfe’ye yöneltilen ithamlar, ilmî tahkik süzgecinden geçirildiğinde dağılmakta; geriye, naslara bağlı, aklı disipline eden ve ümmetin maslahatını gözeten büyük bir imamın berrak mirası kalmaktadır.
İmam Ebû Hanîfe hakkındaki menfi rivayetler, tarihsel bağlamından koparıldığında yanıltıcı bir tablo sunsa da ilmî bir inceleme bu iddiaların metodolojik birer kurgu olduğunu kanıtlar. Bu rivayetlerin ana kaynağı olan Ehl-i Hadis ve Ehl-i Re’y kutuplaşması, fıkhın tedvin aşamasındaki sancılı bir rekabetin ürünüdür. Öncelikle, İmam’ın "hadise muhalefet ettiği" iddiası büyük bir çarpıtmadır; o, hadisleri reddetmemiş, aksine hadis kabulünde Kur’an’ın genel ilkeleri ve "arz" metodunu kullanarak hukukî bir tutarlılık aramıştır.
Rakiplerinin "kıyas" suçlaması aslında onun karmaşık meselelere getirdiği rasyonel çözümlerin bir sonucudur. Rivayetlerin birçoğu "akranların birbirini cerhi" kapsamına girer; nitekim Abdullah b. el-Mübarek ve İmam Şâfiî gibi dev isimler, gençliklerinde veya belli bir dönemde onu eleştirmiş olsalar da olgunluk dönemlerinde onun fıkhî dehasını tescil etmişlerdir. İrcâ ithamı ise tamamen siyasidir; İmam, toplumu tekfir belasından kurtarmak için imanı sabit bir asıl olarak tanımlamış, bu duruşu ise daha sonra Ehl-i Sünnet’in omurgasını oluşturmuştur.
Hatîb el-Bağdâdî gibi müelliflerin eserlerinde geçen hakaretvari sözler, sened analizine tabi tutulduğunda "kezzâb" (yalancı) veya mezhep taassubuyla körleşmiş râviler tarafından uydurulduğu ortaya çıkar. İslam hukukunu sistemleştiren, hayatını zindanlarda onuruyla tamamlayan bir imama yönelik bu kara propaganda, onun kurduğu muazzam hukuk medeniyetinin altında ezilmeye mahkûmdur. İmam Ebû Hanîfe, rivayetlerin iddia ettiği gibi dini yıkan değil, aklı vahiyle buluşturarak dini ihya eden kurucu bir iradedir.
Hadisi reddetmekle suçlanması, onun isnadı sahih olsa dahi matnı Kur’ân’a, yerleşik sünnete ve icmâya aykırı görünen rivayetler karşısında ihtiyatlı davranmasından ibarettir ki bu tutum, dinin korunması adına ilmî bir zarurettir. İrcâ ithamı ise tarihsel bağlamından koparıldığında anlamını yitirir; Ebû Hanîfe, imanı daraltarak Müslümanları tekfir eden Haricî zihniyete karşı, büyük günah işleyenin dinden çıkmayacağını savunmuş ve bu görüşüyle ümmetin birliğini muhafaza etmeyi hedeflemiştir.
Cerh kitaplarında geçen aşırı sert ifadeler, ilmî ölçü olmaktan ziyade mezhebî rekabetin ve siyasi gerilimlerin dilidir; nitekim aynı dönemde birçok büyük âlim birbirini benzer üslupla tenkit etmiş, fakat bu sözler onların ilimdeki makamlarını düşürmemiştir. Bir şahsiyetin doğruluğuna dair en güçlü delil, eserinin ümmet nezdindeki kabulüdür ve Hanefî fıkhının asırlar boyunca İslâm beldelerinde adaletin ve düzenin omurgası olması, Ebû Hanîfe’nin metodunun sahihliğine tarihsel bir şahitliktir.
Zalim yöneticilere karşı mesafeli duruşu, ilmi iktidarın emrine vermemesi ve bedel ödemeyi göze alması ise onun dünyalık değil hakikat merkezli bir âlim olduğunu göstermektedir. Bu sebeple Ebû Hanîfe’ye yöneltilen ithamlar, ilmî tahkik süzgecinden geçirildiğinde dağılmakta; geriye, naslara bağlı, aklı disipline eden ve ümmetin maslahatını gözeten büyük bir imamın berrak mirası kalmaktadır.
İmam Ebû Hanîfe hakkındaki menfi rivayetler, tarihsel bağlamından koparıldığında yanıltıcı bir tablo sunsa da ilmî bir inceleme bu iddiaların metodolojik birer kurgu olduğunu kanıtlar. Bu rivayetlerin ana kaynağı olan Ehl-i Hadis ve Ehl-i Re’y kutuplaşması, fıkhın tedvin aşamasındaki sancılı bir rekabetin ürünüdür. Öncelikle, İmam’ın "hadise muhalefet ettiği" iddiası büyük bir çarpıtmadır; o, hadisleri reddetmemiş, aksine hadis kabulünde Kur’an’ın genel ilkeleri ve "arz" metodunu kullanarak hukukî bir tutarlılık aramıştır.
Rakiplerinin "kıyas" suçlaması aslında onun karmaşık meselelere getirdiği rasyonel çözümlerin bir sonucudur. Rivayetlerin birçoğu "akranların birbirini cerhi" kapsamına girer; nitekim Abdullah b. el-Mübarek ve İmam Şâfiî gibi dev isimler, gençliklerinde veya belli bir dönemde onu eleştirmiş olsalar da olgunluk dönemlerinde onun fıkhî dehasını tescil etmişlerdir. İrcâ ithamı ise tamamen siyasidir; İmam, toplumu tekfir belasından kurtarmak için imanı sabit bir asıl olarak tanımlamış, bu duruşu ise daha sonra Ehl-i Sünnet’in omurgasını oluşturmuştur.
Hatîb el-Bağdâdî gibi müelliflerin eserlerinde geçen hakaretvari sözler, sened analizine tabi tutulduğunda "kezzâb" (yalancı) veya mezhep taassubuyla körleşmiş râviler tarafından uydurulduğu ortaya çıkar. İslam hukukunu sistemleştiren, hayatını zindanlarda onuruyla tamamlayan bir imama yönelik bu kara propaganda, onun kurduğu muazzam hukuk medeniyetinin altında ezilmeye mahkûmdur. İmam Ebû Hanîfe, rivayetlerin iddia ettiği gibi dini yıkan değil, aklı vahiyle buluşturarak dini ihya eden kurucu bir iradedir.

