Makale Emevîler Kılıfı Altında İslam ile Savaş

Burhanuddin Aldiyaî Çevrimdışı

Burhanuddin Aldiyaî

Aktif Üye
İslam-tr Yazar

Emevîler Kılıfı Altında İslam ile Savaş

Bu müfteri özetle diyor ki; Emevilerin Allah, Kur’an, Peygamber, din diye bir dertleri yoktu. Zaten Ümeyyeoğlulları ile Haşimoğulları arasında Mekke’de asırlara dayanan bir iktidar mücadelesi vardı ve Emeviler ellerine böyle bir fırsatı geçirmişler, bundan sonra önlerinde bu iktidarı ve rejimi nasıl koruyabiliriz derdi var. Rejimi korumak ve tahkim etmek için hadis merkezli bir din anlayışını benimsediler. Bu din anlayışında iki temel gerekçeleri vardı; 1- uydurma rivayetlerle ve hadislerle insanları daha itaatkâr hale getirip iktidarlarını koruyacaklar. 2- Emeviler aşırı ırkçı bir yapıya sahipler, gittikleri bölgelere kendi kültürlerini, örflerini, adetlerini, giyim kuşam tarzını, yemek ve müzik kültürünü din diye satacaklar ve asimile edecekler. İnsanları asimile etmedeki amaç da iktidarı korumaktır. Asimile ederseniz senin gibi giyinir, senin gibi düşünür, senin gibi halk dansları olur, müzik kültürü olursa, bunları yönetmek daha kolay olur. Emeviler kendine yakın din adamlarıyla bir diyanet rejimi kurdular ve burada yeniden bir din yazdılar. Yani Emevi dini, öyle gelişi güzel oluşmuş bir şey değildir, profesyonel bir şekilde ve mühendislik hesapları yapılarak yazılmış bir dindir. Medreseleri ele geçirdiler, kendi ideolojisine yakın ilim insanları yetiştirdiler ve onları her tarafa göndererek onların eliyle Emevi dinini yani siyasal İslam’ı yaymaya çalıştılar.

Baştan belirteyim bu adamın yalanlarına kısa cevaplar vereceğim ancak yine de bir miktar uzayacaktır çünkü başka türlü anlatılamaz. O sebeple bunların gerçek yüzünü anlamak ve ilmi bilgi edinmek isteyen, sabırla okusun. İnsanımızın ilmi bilgiye çok sabırları olmadığını biliyorum o yüzden birkaç parçaya bölerek yayınlayacağım inşallah.

Böyle tipleri görünce, yalan söylemek nasıl bu kadar basit olabiliyor diye düşünürüm hep. Hadi bilmeyenleri umursamıyorsun ve onlara karşı bir çekincen yok. Yahu bilenler var, farkında olanlar var, detayını araştıranlar var yani kısaca senin açıkça yalan söyleyen bir müfteri olduğunu bilen bir sürü insan var, onlara karşı nasıl bu kadar arsız ve pespaye olabiliyorsun? Şahsen bilgi adına bir şey yazarken, en azından bilenlere karşı utanılacak bir duruma düşmemek adına tekrar tekrar kontrol ederim. Hani hatayla veya sehven olursa, ne yapalım insanız kusursuz olamıyoruz diyebiliyorsun ve en azından bir teselli bulabilirsin ancak açıkça hem de arsızca ve sınırsızca böyle atıp tutanları aklım bir türlü almıyor. Tek yorum kalıyor, o da ahlak, hakkaniyet gibi erdemlerin yanından hayâ ve utanma gibi duygular da yok olunca, demek ki hiçbir şey insanın umurunda olmuyor. İşte Peygamber ﷺ; «Hayâ etmiyorsan istediğini yap.» [Buhari, 3483] derken, aslında böylelerini kastediyordu.

Adamlar Sünneti, ümmetin ilmi mirasını ve o mirasın ışığında yerleşmiş dini inanç ve yaşam biçimini itibarsızlaştırabilmek için hiçbir ahlaki değer, hiçbir ilmi namus, hiçbir insani onur tanımıyorlar. Diğer bir ifadeyle gerçekte dertleri Emeviler değildir, Kur’an ve Sünnete dayanan ümmetin ilmi mirası ve onun ışığında teşekkül etmiş inançsal değerleridir. Bu adam baştan sona yalan söylüyor ve bunların hiçbir ilmi değeri yok, hiçbir bilimsel araştırmaya dayanmıyor ve dolayısıyla ispatı olmaz. Sadece üretip atıyor, o yüzden hangisini düzelteyim diye düşündüm, olabildiği kadar düzeltmeye çalışacağım, kaçırdıklarım olursa o da ona göre anlaşılır artık.

1- “Emevilerin din, Allah, Kur’an, Peygamber ﷺ diye bir dertleri hiç olmadı.” Nasıl bir iftiradır böyle, hani Haccac’ın yaptıkları gibi olumsuz tarafları eleştirilir ancak böyle pervasızlık olur mu? Hâlbuki Emevi hükümdarları içerisinde beşinci raşid halife kabul edilen Ömer b. Abdülaziz (ra), kendi çocukları yerine onu halife ilan edecek kadar hassasiyet sahibi Süleyman b. Abdülmelik, mutlak müctehid konumunda âlim olan Abdülmelik b. Mervan gibi emsali az olan halifeler vardı. Dahası Emeviler zamanında yaşanmış fetihler, neredeyse hiçbir zaman olmamıştır. Sadece İslam tarihi değil, bilinen insanlık tarihi boyunca Müslümanlar en büyük devlete sahip oldular ve Hişam b. Abdülmelik (105-125 h) dönemindeki Müslüman toprakları doğuda Çin sınırlarından batıda Fransa Paris yakınındaki Poitiers'e kadar uzanarak yaklaşık 25 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsıyordu. Müslümanlar Emevilerden sonra hiçbir zaman bu kadar geniş topraklara sahip olamadılar.

2- “Ümeyyeoğlulları ile Haşimoğulları arasında asırlara dayanan iktidar mücadelesi.” Gerçeklikle hiçbir alakası olmayan çağdaş bir iddiadan ibarettir ve büyük ihtimal, tarihi olayları da sebep sonuç ilişkisi içerisinde kendince tahlil eden müsteşriklere dayanıyor. Oysa Mekke bir kabile toplumuydu ve her kabilenin ileri gelenleri, şahsiyetleriyle tebarüz eden kişiler oluyordu. Mekke şehir yapısının idaresi ise, bu kabileler tarafından ortak yürütülüyordu, öyle tek kişilik bir iktidar söz konusu değildi. Aslında bugün adına temsili demokrasi denen şeyin bir benzeri vardı ancak kabileler seçimle değil, tebarüz etmiş şahsiyetleriyle temsil ediliyordu. İmam Osman’ın şehid edilmesinden sonraki süreçte katillerine kısas uygulanası hususunda sahabileri arasında farklı ictihadlar ortaya çıkmış ve bunun sonucunda da, istemeyerek de olsa bazı tatsız olaylar yaşanmıştır. Dolayısıyla hadi diyelim Sıffin olayını cahiliyeden kalma bir çekişme ile yorumladınız, Cemel olayını ne yapacaksınız? Özetle bu adamlar ümmetin ilmi mirasını ve inançsal değerlerini itibarsızlaştırmak için her argümanı kullanıyorlar. Başka bir ifadeyle sonraki süreci Emeviler üzerinden bulandırmak için gidip cahiliyeden başarıyorlar.

3- “Emeviler iktidarı korumak için hadis merkezli bir din kurdular.” Allah müstahakkınızı verecektir elbette, birilerine iftira atarak Allah’ın dinini karalamaya kalkışmak öyle ucuz olmaz. Bu tipler beyinlerini istila etmiş çağın beşeri ideolojilerinden yola çıkarak o günleri okumaya kalkışıyorlar. Hani bugün her şey devlet eliyle yapıldığı için, İslam tarihini de ona uydurmaya çalışıyorlar. Oysa Emeviler döneminde resmi olarak hiçbir ilmi faaliyet olmamıştır, ilmi çalışmalar raşid halifeler döneminin devamı olarak tamamen sivil bir şekilde sürmüştür. Sadece Ömer b. Abdülaziz, sahabe neslinin bitmesiyle Peygamber ﷺ’in bazı hadislerinin kaybolacağından endişe ettiği için Menide valisine, yaşayan sahabilerden bulabildiği bütün hadisleri derleyip yazmasını ister ve bu projeyi de tamamlamadan vefat eder. Dolayısıyla Emeviler döneminde devlet eliyle ne hadis ne de diğer ilmi-dini manada bir faaliyet olmuştur. Tarih de dâhil, bütün ilimler sivil gelişmiştir. Bunun aksi hiçbir şekilde ispatlanamaz. Aşağıda bunu biraz daha açmış olacağız.

4- “Emeviler kendilerine yakın din adamlarıyla bir diyanet rejimi kurdular ve yeniden bir din yazdılar.” Görüyor musunuz çağdaş beşeri sistemleri o kadar içselleştirmişler ki, hep onun üzerinden okuyorlar. Oysa İslam tarihi boyunca hiçbir zaman devlet eliyle yürütülen bir dini müessese olmadı, diyanet vb. diye bir kurum bilinmedi. Kadılar bile ilk dönemlerde tamamen kendi içtihatlarıyla, mezhebler oturduktan sonra ise toplumlarındaki yaygın mezhebin hukuk doktrini çerçevesinde yine kendi içtihatlarıyla karar veriyor ve kararları temyiz bile edilmiyordu. İşte buradan hareketle ictihad içtihadı nakzetmez kaidesi gelişmiştir. Abbasiler zamanında kādılkudât makamı gelişti ve kadı atamalarını da ilmiye sınıfı kendi içerisinde yapmıştır. Üstelik Emeviler döneminde artık tabiîn nesline geçildiği için, ulemanın kahir ekseriyeti mevaliden yani Arap olmayan halklardandı. Öyle ki, Abdülmelik b. Mervan Zühri’ye kentlerin fakihlerini soruyor, o da teker teker isimlerini sayıyor ve hepsinin mevaliden olduğunu söylüyor, sonunda sadece 1-2 tane Arap fakih zikrediyor. Bunun üzerine halife, bunu da söylemeseydin kalpten giderdim manasında bir şey söyleyerek Arapların ilimden uzaklaşmasına üzülüyor [el-Mukaddime, İbni Salah]. Dahası tamamen sivil gelişen ilmi çalışmalarda ilk zamanlar Emevi idarecileri, raşid halifeler döneminde olduğu gibi bu anlamda kendilerine de bir paye gözetilmesini beklediler ancak ulema tarafından şiddetle reddedildi. Hatta idarecilere yakın duran ilim erbabı güvenilmez görüldü ve sözlerine itibar edilmedi. O yüzden sadece ilmi şahsiyetlerine halel gelmemesi için bile olsa, ulema idarecilerden uzak durdu. Dolayısıyla yakın olanlar olmuş olsa bile, ne ilmi ne de toplumsal bir itibarları olmazdı ve söyleyecekleri toplum nezdinde bir karşılık bulmazdı.

Bunu biraz daha açmak gerekirse, sahabe nesli fetihlerle her yere dağılıp oralarda Müslüman olmuş halka İslam’ı anlatıyor ve ders veriyorlardı. Haliyle ilim talep edenler gerek yörelerine gitmiş sahabilerden ve gerekse İslamî ilim tarihinde “er-Rihle” olarak bilinen ilmi yolculuklarla başka yörelere giderek oralardan ilmiyle öne çıkmış sahabî ve tabiîn ulemasından ders aldılar. Böylece fethedilmiş bütün bölgelerde, o bölgenin ahalisinden en başta sahabeden ders almış bir ulema kitlesi oluştu ve kendi bölgelerindeki ilmi faaliyetleri onlar sürdürdü. Sadece Emeviler döneminde değil, Abbasiler ve sonraki dönemler de böyle devam etti. Öyle ki Abbasi halifelerinden Ebu Cafer el-Mansur ve daha sonra Harun Reşid, en azından hukuk birliği olması amacıyla İmam Malik’in el-Muvatta adlı eserini bütün ülkede hukuk kodu olarak uygulamak istiyorlar. Ancak İmam Malik, sahabiler her yere dağıldılar ve her bölge onlardan aldıkları ilim ve fetvalarla amel ediyor, böyle bir şey doğru olmaz, insanları zora sokar diyerek ikisinin de talebini reddediyor. Her ne kadar hepsi içtihadında Kur’an ve Sünnete dayanıyor olsa da, farklı bölgelerin uleması kendi bölgelerinin koşullarını gözeterek fetva verdikleri için, birbirinden farklı birçok fıkhi görüş ortaya çıkabilmiştir. Bu hususu anlamak için İslam hukuk tarihine dair ilmi bir şekilde araştırılarak yazılan eserlerden sadece bir kitap okumak yeterlidir. İşte bu tür adamlar, insanlık tarihinde başka bir örneği olmayan ümmetin ilmi mirasını, böyle iftiralarla karalamak için her türlü yalanı uydurmaktan geri durmuyor ve Emevileri de kendi günahlarının keçisi yapmak istiyorlar.

Bu ve bunun gibi müfterilerin Emevilerin adamı diye itham ettiği ulema ise, Enes b. Malik gibi sahabenin küçükleri, Hasan Basri, İbni Sirin, Ebu Hanefi gibi tabiîn neslinin büyükleridir. Çünkü o dönemin uleması bunlardır. Bunu aşağıda biraz daha açacağım. Kimleri neyle itham ettiklerini görüyor musunuz? Her şeyi geçtik Allah’a nasıl hesap vereceğinizi de mi düşünmezsiniz? Allah Teâlâ birçok ayette; “Allah’ın yolundan alıkoyanlar ve dinini yamultmaya çalışanlar” [Örn. Araf 45-86, Hud 19, İbrahim 3] şeklinde nitelendirdiği kişilerin başında gelmiyor musunuz?

5- “Emeviler aşırı ırkçı bir yapıya sahipti, gittikleri bölgelere kendi kültürlerini götürdüler.” Yine iliklerine işlemiş çağdaş sistemlerden hareketle devam ediyor ve Allah’tan hiç korkmadan Emevileri de bunun malzemesi yapıyor. Oysa tamamen sahabe yoluyla farklı bölgelerde yayılmış ve farklı kültürlere sahip farklı âlimler tarafından geliştirilmiş olmasına rağmen, kaynağı aynı olduğu için her yerde temel usulleri aynı olan İslam ilim mirası ve onun ışığında bütün Müslüman toplumlarda İslami inanç ve yaşam biçimi gelişmiştir. İşte bunu, Emevilerin eliyle yayılmış Arap kültürü olarak lanse etmeye çalışıyorlar. Bu adamlar, tek tipçi çağdaş beşeri sistemlerin ideolojilerini içten benimsedikleri için asimilasyon gibi devlet eliyle diğer etniklere, başka toplumların dil ve kültürlerine müdahale etmeyi iyi biliyorlar. Böylece bütün Müslümanlar içerisinde yerleşmiş İslami değerleri, Emevilerin bir asimilasyonu olarak ileri sürüyorlar ki bu şekilde İslami ahkâmı itibarsızlaştırmak ve beşeri sistemlerle uyumlu bir inanç biçimi türetmek istiyorlar. Yoksa İslam tarihi boyunca hiçbir zaman hiçbir yerde asimilasyon diye bir şey bilinmemiştir. İslam’ın amaç ve gayelerine aykırı olmadığı sürece hiçbir toplumun kültürüne, diline vs.’sine müdahale edilmemiştir ki uygun olmayan örfler de bölgelerin kendi âlimleri tarafından düzeltilmeye çalışılmıştır. Yoksa Arapların olmadığı yerlerde Arap giyimi, yemeği vb. Arap kültürü bilinmemiştir. Sonuçta bugünkü toplumların kültürü geçmişten geliyor ve bugünü neyse, geçmişi de odur. Bugünkü Arap olmayan Müslüman toplumlar içerisinde hangi Arap kültürü görülebiliyor ki? İslami değerler ve yaşam biçiminde birlik var ki o da Kur’an ve Sünnetin ortaya koyduğu hükümlerden kaynaklanmaktadır ve her yerde aynı olması gayet normal hatta olması gerekir. Yoksa hiçbir zaman ne Arap ne de başka Müslümanların askeri olarak gitmediği ve tamamen sivil davetle İslamlaşmış Malezya, Endonezya gibi bölgeler de, diğerleriyle aynı dini değerleri yaşıyor olmazlardı. Ancak hem ilmi miras, hem de dini inanç ve yaşam biçimi aynıdır çünkü kaynak aynıdır.

6- “Emeviler uydurma hadislerle insanları daha itaatkâr hale getirmek istediler.” Yukarıda açıkladığımız üzere devlet eliyle ne hadis ne de diğer ilmi faaliyetlere dair bir girişim olmadı ve tarih de dâhil, bütün ilimler tamamen sivil gelişti. Bu iddiaya gelince, Emeviler dönemi fikri olarak en özgürlükçü dönemlerden biri olmuştur ve sadece fıkhi mezhepler değil, kelam ve fikir akımlarının da hemen hepsi o dönemde ortaya çıktı. Bugün bile mezhepler tarihi olarak incelediğimiz ve ümmetin ana kitlesinden kopmuş fırkaların neredeyse hepsi, temeli itibariyle o dönemde gelişmiştir. Daha sonrakiler sadece o temel fırkaların zamanla birbirinden ayrılmış kollarıdır. Üstelik hem Harici ve Şiî gibi siyasi-silahlı olanlar, hem de Kaderiye ve Mu’tezile gibi fikri olanların birçoğu Emevilere karşı bir duruşa sahipti. Emevilerin eliyle işlenen çoğu mezalimler de aslında bu silahlı fırkaların siyasal otoriteye karşı başkaldırısından kaynaklıdır. Yoksa Emeviler fikri cereyanlara karşı hiçbir engellemede bulunmadılar, aksi halde o kadar yaygınlaşmazlardı zaten. Eğer Emeviler tek tipçi bir din anlatısı dayatmış olsaydı, farklı bölgelerde farklı mezhepler ortaya çıkabilir miydi, farklı fikri fırkalar gelişebilir miydi, bütün bu fikri cereyanlar türeyebilir miydi ve tüm İslam âlemine yayılabilir miydi? Ehli Sünnet içerisindeki en kadim ilmi farklılık olan Ehli Re’y ve Ehli Hadis, Emeviler döneminde oluştu. Bugün bize ulaşmış ve birbirinden farklı ictihadları olan mezheplerin bütün ilmi temelleri o dönemde atıldı. Madem Emeviler tek tipçi bir din dayattı, bütün bu ilmi farklılıklar nasıl ortaya çıktı?...

7- “Emevi dini, mühendislik hesapları yapılmış profesyonel bir şekilde yazılmış bir dindir. Medreseleri ele geçirdiler, kendilerine yakın ilim insanları yetiştirdiler, onları her tarafa göndererek Emevi dinini yani siyasal İslam’ı yaymaya çalıştılar.” Siyasal İslam! Sonunda baklayı çıkarmış ve niye bu kadar yalan söyleyip iftira attığını açıklamış oluyor. İslam’ın siyasetle yani idareyle işinin olmaması gerektiğini, tamamen laik beşeri ideolojilerin ileri sürdüğü gibi Allah ile kul arasında ne olduğu belli olmayan bir bağ olarak kalmasını istiyorlar. Diğer bir ifadeyle bütün hayatı kuşatan bir İslam’dan çok rahatsızlar. Başka bir açıdan, bugün İslam adına gördükleri kimi politik oluşumların katı laisizmi gölgelediklerini düşündükleri için olacak ki bunları başımıza İslam çıkardı diye düşünüyorlar. Dolayısıyla bütün hayatı kuşatan İslam’ı direk hedef alamadıklarından, Emeviler üzerinden vurmaya çalışıyorlar. Oysa Peygamber ﷺ’in bütün peygamberlik hayatı aynı zamanda siyasi bir faaliyettir. Medine’de kurduğu şehir devletinde yaşayan farklı inançlardaki toplum için yazdığı metin (Medine Vesikası), günümüze ulaşmış insanlık tarihinin ilk anayasal metin niteliğindedir. Öyle yalanla her şeyi Emevilere bağlayarak İslam’ın önünü kesebileceğinizi mi sanıyorsunuz? İlk vahyin gelişiyle Mekkeli müşriklerden Haçlı ordularına, Moğol’dan çağdaş haçlılar ile yerel kuklalarına kadar bu din çok düşman gördü ve hiçbiri önünü kesemedi, senin gibi müfteriler mi önünü alacak!..

Ayrıca Emeviler dönemi, yaklaşık 96 yıl gibi kısa bir süreçtir ve bu dönemin önemli bir kısmı sahabe, diğer kısmı da tabiîn neslidir. Emevilerin sonlarına yetişmiş tebe-i tabiînden de daha çok neslin büyükleri olan –tabiîn olmadığını söyleyen görüşü esas alırsak- İmam Ebu Hanife, İmam Malik gibi büyük müctehidler olmuştur. Bunlar Abbasilerin de ilk dönemini görmüşlerdi. Bu büyük müctedihdler sahabilerin, gerek Peygamber ﷺ’den aldıkları ve gerekse ondan sonra ortaya çıkmış olaylara buldukları fıkhi çözümlerini, fetvalarını ve yargı kararlarını derleyerek ondan bir ilmi usul oluşturmuş ve o usulleri esas alarak Kur’an ve Sünnetten ahkâm istinbat etmişlerdir. Diğer bir ifadeyle Kur’an ve Sünnetten nasıl ahkâm çıkarılacağını sahabe Peygamber ﷺ’den, tabiîn de sahabeden öğrenmiştir. Zaten ondan sonra günümüze kadar gelen İslami ahkâm aynıdır. Yani bu büyük müctehidlerin sahabeden alarak sistemleştirdikleri hükümlerden ibarettir, sadece zamanla yeni ortaya çıkmış olayların ahkâmı araştırmış ve onu da yine aynı usullerle yapmışlardır. Dolayısıyla bu ve bunun gibi müfterilerin itham ettiği ulema, başta sahabiler olmak üzere aslında Peygamber ﷺ’in övdüğü ilk üç nesildir. Çünkü iddialarının doğru olduğunu varsayarsak, Emevilerin yetiştirebileceği âlimler ancak tabiîn olabilir ve onları da sahabilerin marifetiyle yetiştirebilirlerdi. Özetle Emevi dini diye karalamak istedikleri, haliyle sahabenin Peygamber ﷺ’den aldığı ve o şekilde sonraki nesle aktardığı ve aynı usulle günümüze kadar gelmiş Kur’an ve Sünnete dayayan hükümlerdir. Kısacası Emevilerin kullandığını iddia ettikleri ulema, kısmen sahabiler ve önemli ölçüde tabiîn âlimleri oluyor. İşte bunların iddialarına buradan baktığınızda, bu adamların ne dediği ve ithamlarının nereye vardığını daha net görürsünüz!...

Sadece “Medreseleri ele geçirdiler” cümlesi bile bu adamın tamamen yalan söylediğini anlamak için yeterlidir. Çünkü Emeviler zamanında medrese diye bir kavram yok hatta düzenli bir eğitim kurumu bile yok. Abbasilerin de bir dönemine kadar İslam âlemi içerisinde eğitim ve öğretim faaliyeti, tamamen sivil bir şekilde mescidlerde ve âlimlerin evlerinde yapılıyordu. Abbasiler zamanında büyük şehirlerde kitapçı dükkânları oluşmaya başladı ve buralar da eğitim faaliyetine katıldı. Halife Me’mun devrinde (217/ 832) Bağdat’ta özellikle tercüme faaliyetleri için kurulan Beytü’l-Hikme bunların başında geliyordu. Şimdilik hakkında çok bilgi olmamakla birlikte, zamanla farklı bölgelerde en azından çocuklara yönelik cami ve mescidlerin yakınında bir takım yerler yapılmıştır. Daha sonraki adıyla bilinen sistematik medreselerin ilk örnekleri, Selçuklu Veziri Nizamülmülk (ö. 485/1092) tarafından kurulan ve kendi adıyla anılan Nizamiye medreseleridir. Dolayısıyla Emeviler döneminde medrese diye bir şey yok hatta devlet eliyle oluşturulup yürütülen hiçbir eğitim kurumu yok ki çöksünler. Dahası Emeviler, 30 yıllık raşid hilafetten sonra Hasan (ra)’nın gönüllü çekilmesiyle kuruldu ve öyle kurumsallaşmış bir devlet de yoktu. Dolayısıyla bir asır bile sürmeyen Emevi dönemi, daha çok beytü’l-mal, darphane, para birimi geliştirme ve benzeri devletin temel kurumlarını oluşturmakla geçti. Bu dönemde fetihlere giden ordu dahi raşid halifeler döneminde olduğu gibi büyük ölçüde gönüllü mücahidlerden oluşuyordu.

Şimdi bu pespaye müfteriye sorulmaz mı; devlet eliyle yürütülen hiçbir eğitim kurumu yok iken ve ilmi faaliyetler tamamen sivil yapılıyorken, Emeviler nerede kendi ideolojisine uygun ilim adamı yetiştirdiler? Çok bir şey istemiyoruz, bu medreselerden ve buralarda yetiştirilmiş ilim ehlinden sadece birer örnek gösterebilir misin? Mesela bir âlimin adını söyle ve nereye gönderildiğini, orada ne anlattığını göster, sadece bir tane fazla değil. Cümleleri görüyor musunuz; Emevi dini, gelişi güzel gelişmemiş, mühendislikle ve profesyonel bir şekilde yazılmış… Adama sormazlar mı; Emeviler hangi akademik enstitülerde kimleri istihdam ederek mühendislikle ve profesyonelce bir din kurgulayıp yazdırdılar? Uydurma bir rivayet de olsa, buna dair tarihi bir bilgi getirebilir misin? Hiçbir ispatı ve delili olmayan bir şeyi nasıl böyle rahat ileri sürebiliyorsun?!...

Ama yine de doğru söylediği bir şey var. Şöyle ki, İslami ilimler ve İslam hukuku – fıkıh, öyle gelişi güzel gelişmiş değildir. Aksine son derece profesyonelce ve eski inançlarından kültürlerine kadar her şeyi birbirinden farklı bir sürü topluma, kendi koşullarına göre uygun olacak şekilde büyük bir mühendislikle geliştirilmiştir. Üstelik bu muazzam ilmi gelişme, yaklaşık 1-1,5 buçuk asırlık bir zaman dilimi içerisinde başarılmıştır. O yüzden müsteşrikler de İslam hukukunu incelerken, bu kadar kısa süre içerisinde nasıl bu muazzam hukukun geliştirilebildiğini hayretle karşılamışlardır. Onun için Yahudi, Hıristiyan, Roma vb. hukuklardan aldılar şeklinde bir sürü iddia ileri sürmüşlerdir. Çünkü kendi dünyalarında en mükemmel gördükleri hukuk sistemi Roma hukukudur ve kısmen kapsamlı bir hukuk olabilmesi için 6-7 asır çalışılması gerekmiştir. Hatta kıta Avrupa hukuku da ondan alınmadır ve bunca çalışmalara rağmen hala da insanların ihtiyacına cevap veremiyor ve sürekli değiştirmek zorunda kalıyorlar. Üstelik bu hukuklar sadece insanların kendi aralarındaki ilişkileri işliyor ve hayatın gerisine karışmıyor, İslam hukuku ise bütün hayatı kuşatıyor.

Onun da ötesinde, Müslümanlardan önce bir hukuk sistemi yani hattıhareket kaidelerinin üstünde mücerred bir hukuk ilmi yoktu ve bu manada mevcut en eski yazılı kaynak, Şafiî’nin er-Risale adlı eseridir. Ondan önce Hamurabi kanunlarından başlayarak Babil, Çin, Hindu, Yunan, Pers ve Roma gibi eski uygarlıkların sadece kanunları vardı, hukukun bir teorisi yoktu. Dolayısıyla sınırlı sayıdaki Kur’an ve Sünnet nassından hareketle fakihlerimizin sıfırdan ve sadece yaklaşık bir asırlık bir süreç içerisinde bu kadar muazzam bir hukuk sistemini nasıl oluşturduklarını, hafsalaları bir türlü almıyor. Onların yerli papağanları olan bu tip adamların da aklı almıyor ve zavallılar cumhuriyet döneminde amaçlı kurulmuş ilahiyatlar veya diyanet gibi kuruluşlarla karıştırıyorlar. O yüzden Emeviler üzerinden bir yalan uydurarak karalamaya çalışıyorlar. Bugün bile insanlığın ulaşamadığı İslam hukukunu hazmedemiyorlar. Modern zamanların bütün karmaşık sorunlarına ve hiçbir yerde uygulama sahası bulmamasına rağmen, Müslüman âlimler bugün de, ilk üç nesil döneminde oluşturulmuş usullerden hareket ederek Kur’an ve Sünnetten her şeyin bir çözümünü buluyorlar. Bugünün dünyasında kıta Avrupa, Anglo-Sakson ve İslam hukuku şeklinde üç hukuk sistemi var. Diğer ikisinin arkasında dünyanın süper güçleri var ve devlet eliyle uygulanıyorlar, İslam hukuku ise, uygulanmasına izin verilmemesinin yanında yine tamamen sivil bir şekilde her şeye çözün üretebiliyor. Üstelik diğer hukukların hiç giremediği, bulaşmadığı hatta kendine alan olarak bile görmediği hayatın hemen her alanında çözüm üretiyor. İşte bu haseple fıkıh, Müslümanların yaşambilimi ve sosyolojisidir diyoruz. Bugün de dâhil, insanlık tarihinde böyle bir hukuk sistemi hiç olmamıştır. Siz İslam ulemasının büyüklüğünü, ilmi seviyelerini, takva ve fedakârlıklarını hiçbir zaman anlayamazsınız çünkü sizde ne o iman var, ne o samimiyet ve dürüstlük var ne de öyle bir bilgi düzeyi olabilir.

Şimdi anladınız mı niye bu kadar Emevilerle uğraşıyorlar? Çünkü kafalarındaki kuruntuya göre eğer Emevileri bu şekilde kirletebilirlerse, o dönemde sistemleşmiş ve tedvin edilmeye başlanmış bu muazzam ilmi mirası da bertaraf edebileceklerini düşünüyorlar. Zira bugün dünyayı sarmış batı hukukun da, medeniyetinin de tek alternatifi, tek rakibi ve en önemlisi her gün biraz daha tehlike arz eden tek medeniyet, İslam’dır. İşte bunlar da efendileriyle birlikte batı medeniyeti için İslam’a karşı savaşıyorlar. Üstelik küfrün ileri karakolluğunu yapıp biz sadece Kur’an’a çağırıyoruz diyorlar [Tevbe 107]. Fakat unuttukları bir şey var, güneş balçıkla sıvanmaz ve hak, yalanlarla, iftiralarla karalanamaz. Bu din Allah’ındır ve hiç beklemediğiniz kişileri ona musahhar kılar. Siz de Allah’ın yolundan alıkoymak için her şeyinizi vereceksiniz; ancak günün sonunda yenileceksiniz ve her şeyiniz boşa gidip size sadece boşa giden emeklerinizin hasreti, kederi ve acıklı ateş kalacaktır [Enfal 36]. Vesselam, Aldiyaî.

Burhanüddin Aldiyaî​
 
Geri
Üst Ana Sayfa Alt