Akademik kaygı maskesi altında pazarlanan ve İslam tarihinin kurucu metinlerini "ikincil kaynak" torbasına atarak değersizleştirmeye çalışan modernist söylem, aslında metodolojik bir intiharın eşiğindedir. Orijinal kaynak kavramını, olayla kronolojik bitişiklik üzerinden tanımlayan bu zihniyet, iş İslam tarihine geldiğinde "90-100 yıllık bir mesafeyi" aşılmaz bir uçurum gibi sunarken; Batı medeniyetinin üzerine inşa edildiği antikiteyi görmezden gelmektedir. Bu, rasyonalite değil, entelektüel bir şizofrenidir.
Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hayatını ve savaşlarını (Mağazi) sistemli bir külliyat haline getiren İbn İshak Rahimehullah, yaşadığı dönemin şartları ve bilgi aktarım usulleri göz önüne alındığında, bugün elimizdeki en "çağdaş" ve en "orijinal" kaynaklardan birini miras bırakmıştır. Hadis inkarcılarının ve metodolojik oryantalistlerin iddia ettiğinin aksine, İbn İshak ile anlatılan hadiseler arasındaki zaman dilimi, tarihin en şeffaf dönemlerinden biridir. Biz bu noktada tarihsel gerçekleri yüzlerine çarpmak zorundayız: Bugün dünyadaki tüm üniversitelerde "otorite" kabul edilen Plutarch, yazdığı biyografileri olaylardan 200 ila 600 yıl sonra kaleme almıştır. Makedon kralı Büyük İskender’in bugün bildiğimiz tarihini yazan Arrian, kralın ölümünden tam 500 yıl sonra mürekkep yalamıştır. Keza Curtius’un İskender anlatıları ile olaylar arasında 300-500 yıllık bir karanlık vadi vardır.
Roma tarihinin sarsılmaz kalesi Livy, kendi doğumundan iki asır önce gerçekleşmiş olayları hikâye ederken akademik bir saygıyla karşılanmaktadır. Ancak ne hikmetse, Hz. Peygamber’in vefatından sadece 120-130 yıl sonra eserini nihayete erdiren (v. 150/767) İbn İshak Rahimehullah, bu çevrelerce "geç dönem" suçlamasına maruz kalmaktadır. Bu tavır, ilmi bir eleştiri değil, ekspresyonist bir nefretin dışavurumudur. İbn İshak, sadece rivayet toplayan bir katip değil, aynı zamanda Medine’nin yaşayan hafızasına,
Tabiin neslinin şahitliğine dayanan bir metodun temsilcisidir. Onun metinlerini "efsane" olarak niteleyip reddedenler, aslında Sezar’ı, İskender’i ve antik Roma’yı da tarihten silmek zorundadırlar; zira İbn İshak’ın kaynak güvenilirliği ve olaylara yakınlığı, bu isimlerin referanslarıyla kıyaslanamayacak kadar yüksektir.
İngilizce literatürde dahi Harald Motzki gibi isimlerin "isnâd-cum-matn" analizleriyle ispatladığı üzere, İbn İshak’ın ulaştığı veriler 7. yüzyılın ilk yarısına kadar uzanan sahih bir çekirdeğe sahiptir. Arapça orijinal tabakalarda gördüğümüz dilsel doku ve silsile disiplini, hadis inkarcılarının o sığ ve köksüz itirazlarını yerle bir edecek bir tahkimata sahiptir. Kendi tarihine yabancılaşmış, Batı’nın kırıntılarıyla beslenen bu inkarcı güruh, İbn İshak’ın eserindeki devasa kronolojik üstünlük karşısında aciz kalmaya mahkumdur. Bizim için İbn İshak Rahimehullah, sadece bir tarihçi değil, vahyin yeryüzündeki son ve en büyük tezahürünün sadık bir kronikçisidir ve onun metodolojisi, modernitenin tüm sahte tenkitlerini tarihin çöplüğüne gömecek kadar kudretlidir.
Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hayatını ve savaşlarını (Mağazi) sistemli bir külliyat haline getiren İbn İshak Rahimehullah, yaşadığı dönemin şartları ve bilgi aktarım usulleri göz önüne alındığında, bugün elimizdeki en "çağdaş" ve en "orijinal" kaynaklardan birini miras bırakmıştır. Hadis inkarcılarının ve metodolojik oryantalistlerin iddia ettiğinin aksine, İbn İshak ile anlatılan hadiseler arasındaki zaman dilimi, tarihin en şeffaf dönemlerinden biridir. Biz bu noktada tarihsel gerçekleri yüzlerine çarpmak zorundayız: Bugün dünyadaki tüm üniversitelerde "otorite" kabul edilen Plutarch, yazdığı biyografileri olaylardan 200 ila 600 yıl sonra kaleme almıştır. Makedon kralı Büyük İskender’in bugün bildiğimiz tarihini yazan Arrian, kralın ölümünden tam 500 yıl sonra mürekkep yalamıştır. Keza Curtius’un İskender anlatıları ile olaylar arasında 300-500 yıllık bir karanlık vadi vardır.
Roma tarihinin sarsılmaz kalesi Livy, kendi doğumundan iki asır önce gerçekleşmiş olayları hikâye ederken akademik bir saygıyla karşılanmaktadır. Ancak ne hikmetse, Hz. Peygamber’in vefatından sadece 120-130 yıl sonra eserini nihayete erdiren (v. 150/767) İbn İshak Rahimehullah, bu çevrelerce "geç dönem" suçlamasına maruz kalmaktadır. Bu tavır, ilmi bir eleştiri değil, ekspresyonist bir nefretin dışavurumudur. İbn İshak, sadece rivayet toplayan bir katip değil, aynı zamanda Medine’nin yaşayan hafızasına,
Tabiin neslinin şahitliğine dayanan bir metodun temsilcisidir. Onun metinlerini "efsane" olarak niteleyip reddedenler, aslında Sezar’ı, İskender’i ve antik Roma’yı da tarihten silmek zorundadırlar; zira İbn İshak’ın kaynak güvenilirliği ve olaylara yakınlığı, bu isimlerin referanslarıyla kıyaslanamayacak kadar yüksektir.
İngilizce literatürde dahi Harald Motzki gibi isimlerin "isnâd-cum-matn" analizleriyle ispatladığı üzere, İbn İshak’ın ulaştığı veriler 7. yüzyılın ilk yarısına kadar uzanan sahih bir çekirdeğe sahiptir. Arapça orijinal tabakalarda gördüğümüz dilsel doku ve silsile disiplini, hadis inkarcılarının o sığ ve köksüz itirazlarını yerle bir edecek bir tahkimata sahiptir. Kendi tarihine yabancılaşmış, Batı’nın kırıntılarıyla beslenen bu inkarcı güruh, İbn İshak’ın eserindeki devasa kronolojik üstünlük karşısında aciz kalmaya mahkumdur. Bizim için İbn İshak Rahimehullah, sadece bir tarihçi değil, vahyin yeryüzündeki son ve en büyük tezahürünün sadık bir kronikçisidir ve onun metodolojisi, modernitenin tüm sahte tenkitlerini tarihin çöplüğüne gömecek kadar kudretlidir.

