İşaaratül Furkan ve Tevhidi Beyan Tefsiri

ikraislam

Yeni Üye
Site Emektarı
Üye
İşaaratül Furkan ve Tevhidi Beyan Tefsiri

RİZE ‘Lİ ASIM YILMAZ HOCAEFENDİ

1935 YILINDA RİZE’YE BAĞLI KENDİRLİ BELDESİNDE DOĞDU. GEÇ YAŞINDA İLKOKULA GİTTİĞİ İÇİN 4.SINIFTAN OKULA BAŞLADI. 4. VE 5, SINIFLARI OKUDUKTAN SONRA BİR DAHA OKULA GİTMEDİ. OKUMA İHTİYACINI ESKİDEN GAZETE KAĞIDINDAN YAPILAN KESEKAĞITLARINI OKUYARAK TELAFİ ETTİ. SÜREKLİ OKUDU VE ARAŞTIRDI. KENDİNCE MEAL-TEFSİR ÇALIŞMALARINA 1979 YILINDA BAŞLADI. TEFSİR KONUSUNDA PEK BİR İDDİASI YOKTU AMA UZUN YILLAR, BİLGİ VE TECRÜBEYLE BU ESERİ ORTAYA KOYDU. KENDİ ÇAPINDA,FAZLA İDDİALI OLMAYAN, GÖNLÜNCE VE TAMAMEN İÇTEN BİR ESER.

HOCAMIZDAN ALLAH RAZI OLSUN.

İndirmek İçin Linke Tıklayınız.

http://dosyam.gulyarasi.com/ikraislam/asimyilmaz.rar
 

IsLaM4eVeR

لا اله الا الله - Lâ ilahe illallah
Admin
ahi Allah razı olsun çalışmalarının devamı gelir inşaallah
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Yönetici
Admin
bu tefsir hakkında yorum yapacak ve okuyupda bilgi sahibi olan kardeşlerimiz varmı

Önsözünden alıntı :




RİZE ‘Lİ ASIM YILMAZ HOCA

1935 YILINDA RİZE’YE BAĞLI KENDİRLİ BELDESİNDE DOĞDU. GEÇ YAŞINDA İLKOKULA GİTTİĞİ İÇİN 4.SINIFTAN OKULA BAŞLADI. 4. VE 5, SINIFLARI OKUDUKTAN SONRA BİR DAHA OKULA GİTMEDİ. OKUMA İHTİYACINI ESKİDEN GAZETE KAĞIDINDAN YAPILAN KESEKAĞITLARINI OKUYARAK TELAFİ ETTİ. SÜREKLİ OKUDU VE ARAŞTIRDI. KENDİNCE MEAL-TEFSİR ÇALIŞMALARINA 1979 YILINDA BAŞLADI. TEFSİR KONUSUNDA PEK BİR İDDİASI YOKTU AMA UZUN YILLAR, BİLGİ VE TECRÜBEYLE BU ESERİ ORTAYA KOYDU. KENDİ ÇAPINDA,FAZLA İDDİALI OLMAYAN, GÖNLÜNCE VE TAMAMEN İÇTEN BİR ESER. HOCAMIZDAN ALLAH RAZI OLSUN.






بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ



BİR KAÇ SÖZ HEMDE ÖN SÖZ


İnsanlar tarafından kitab namı ile kaleme alınan mecmualarda, ön söz kelimesinin altında, takdim yazısı örfleşmiş olduğundan bizde ön söz olan besmeleden sonra örfe sadık kalarak bu İşaaratül Furkan da, takip olunan yolu ve yazılması murad olunan konuyu özetlemeye biiznillah çalışacağız.
Evet, Her kitab da adet olmuş bir ön söz, o ön sözde yazılanlar hem de olur son söz. İşaaratül Furkan'ın ön sözüdür --LA İLAHE İLLELLAH-- son sözü de bu olur inşâ ELLAH...
Gayrı sözler ne ön olur ne de son vakitsiz türemiş vakti öldüren bir ton.
Tek tek, âyet âyet, metin meal ve meram ile bir izah, Rabbim kabul eder inşâ ELLAH hem de belki de günah... Lâkin onun dilemesi muhtardır tevvab. Şimdi ise yazıyoruz her âyette bir güman o güman da yazılanlar tevhit gibi, tevhide duran, durabilenlere inşâ ELLAH olurlar ferman. Kurtulurlar şirkten, tağuttan geçerler ileru çünkü kurtuluş Risâletin mektebindedir illâ ve illâ güman...
Sübhan olan Rahman yeryüzü ins ve cinlerine inzal etmiştir, Resul ve Furkan. Evet, makamı Risâlet ve ona gelen bu Kur'ân Furkan'dır. Tevhide dâvet ve fermandır. Şirk’e isyan tevhide itaattir. Bu Furkan'ın şirk’e isyan ve tevhide itaat oluşunun gizli bir yönü ve sözü yoktur. Çünkü Mubini kelâmdır. Mubini kelâm olan Kur'ân'ın dışında var olan yollar şirk, küfür, zülüm olup bi gümandır.
İşte bu nedenle --LA İLAHE İLLELLAH-- beşeri âleme mal olmuş bir nizamdır. Ama MUHAMMED RESULULLAH Müminlere raam olmuş bir kelâmdır. Ki Evet, MUHAMMED RESULULLAH ile ulaşılır Tevhide, Tevhid çıkar yüze, görünür göze, deler kulağı ulaşır kalbe. Bu yolla kalbine Tevhid ulaşamayan gayrı Müslimler: ELLAH büyüktür, güçlüdür ve Tek'tir derler. Evet, söyledikleri bu kelâmlar doğrudur. Ama bu doğrular eğri yolların içinde olan doğrulardır. Bu doğrular Risâlet mektebinin dışında kalan doğrular olduğu için ELLAH bu doğrulara nazar etmez.
Öyleyse Risâlet'e tabi olan Müminlerin dediğine yani: LA İLAHE İLLELLAH MUHAMMED RESULULLAH cümlesine ki, bu cümle eğrilerin içinden insanı alır imana, İslama, tevhide ve ihlâsa çeker, çıkarır. Böylece bu cümle ELLAH’ın vahdaniyetine olur ferman. Çünkü --LA İLAHE İLLELLAH-- demek ELLAH'tan başka ilâhın olmadığını alenen kabul edip haykırmak demektir. Ne var ki, günümüzde mümin olduğunu söyleyen birçok insanları görüyoruz ki, bu cümleyi söylemekle: ELLAH'tan başka ELLAH olmadığını söylemiş olduğuna inanarak, inanmış oluyorlar.
İmdi ELLAH'tan gayrı ELLAH olmadığına inanan Ey mümin kardeş! ELLAH mı başka? İlâh mı başka? Gel dinle ki, etmeyesin laşka...
Bilesin ki, --İLAH-- ancak ve sadece ELLAH’tır. Yani ELLAH'tan başka İlâh yoktur. Öyleyse kim ve kimler, kendinden başka İlâh olmayan ELLAH’ın hükümleri ile Hükmetmezse, yani ELLAH’ın hükümleri ile hükmetmeyip yahudi ve nasaraların hükümleri ile hükmederse işte bu hâkim, ELLAH’ın yerine olur İlâh...
İlâh ki sadece ELLAH’tır demek, ELLAH’ın hükümlerinin gayrisiyle hükmeden bu zalim, olur ELLAH! Hâşâ... İşte Müminler bu noktadan ayrılmışlar ve ayrılıyorlar Billâh... Ayrılıp ELLAH’ın hükümlerinin gayrisiyle hükmedenleri ediniyorlar İlâh... ELLAH'tan gayrı edinilen İlâhların hâkimiyetleri altında ELLAH’a yükselmez oluyor Müminlerin İmân ve amelleri... Billâh...
Öte yandan bülbül olup ELLAH ELLAH der dilleri, ama söylediklerinden haberdar olmaz kalpleri... Öyleyse kalp, önce --LA İLAHE İLLELLAH-- desin, sonra dil: İlâhım ELLAH’tır ELLAH’tır ELLAH’tır desin. Telâffuzdan yorulursa bu mümin huu desin. Huu demekten kesilirse, sussun ve dilini damağına yaslayıp huu diyenleri dinlesin. Lâkin ELLAH'tan gayrı var olan İlâhları önceden yakıp yok etsin. Yakıp yok edemezse dinlediği, söylediği boş olsun...
Çünkü --LA İLAHE İLLELLAH-- tır. Bu Kur'ân, hüküm, ahkâm, amel, İmân, İslâm hepsi ama hepsi bu cümleye raam. Bu cümlenin dışında tevhid olur mu? Kur'ân olur mu? Olursa ne İmân olur, ne İslâm. Sadece Tağuta olur güman...
O zalim de, bulur boşmeydan koşar süvari, onu İlâh edinenler, ihtirama durmak için koşarlar ona karşı... Kimi özengi tutar, kimi dizgin çeker, kimi de eğer siler, kimi eli bağlı olarak kıyam eder, kimi rükû eder, kimi secdeye varır, kimi kaside çeker, kimiler ıslık eder... Evet, bu karmaşanın içinden ayrılıp Tağuta sâdakât yemini verip, ELLAH’a kulluk ediyoruz diyenlerini de görürüz...
İmdi Evet, bu bir vaveylâ ki, sürer tağuti düzen hepsi mes’ul, hepsi mürted ve hepsi içi boş bir heykel. Hepsi unutmuş Hâlık’ı ve Hilkati böylece dönüp dururlar yeryüzünde acı acı.
İşte bu gerçeği bilen yoktur billâhi. Bu yolda ilâhlar teksir edilmişler vallahi. Oysa dini İslam da, ilâh tekdir tellahi. Gayrı islami Din'ler şirktir, islamın yerini alan her ahkâm müşriktir. Çünkü İslâm dini yürür devleti ile yok ise islamın devleti, durur zilleti ile...
Çünkü dini İslâm devletsiz olmaz biline bu! Ama devlet dinsiz olur işte, olanlar gibi... Öyleyse mümin devletini arayıp bulsun, şayet bulamazsa her an ve her lâhza da üç kişi ile de olsa kursun... Evet, üç kişi ile devletini kur, Bi’atını yap ve Zekâtını ver! Cum'a, cenaze ve sıra cemaati ikame eyle! Nikâhını akdedip talâk meselesini mutlaka fasleyle! Kısas, miras mümkün olmuyorsa, ELLAH’a arz eyle! Kısasın, mirasın, talağın ve nikâhın hâkimiyeti için durma gayret eyle!
Müminin devleti İslâm değilse, İslâm adına Bi’atı yoksa Hicreti unutup Cihadı bilmiyorsa, bu meyanda Tağut ve adetlerine du’a edip el çırpıyorsa, ıslık çekip peşinden yürüyorsa işte müşrik, işte kâfir ve işte zalim budur vallahi... Çünkü tevhid demek, ELLAH’ı kalben, kavlen ve fiilen birlemek demektir. Yani ELLAH'tan başka İlâh, Kur'ân'dan başka Teşrii ve Resulullah’tan gayrı imam edinmemek demektir Tevhid. Yani Tevhid, ELLAH’ı esma ve sıfatlarının tazammun ettiği fiillerini, makamların en üstüne oturtmaktır.
Çünkü Evet, her konuda, her an ve her yerde ön ve son sözün ELLAH’a ait olması, dinlenip uygulanması ile Tevhid tahakkuk eder. Böylece kelime’i şehadetin şahitlerinden oluruz. Aksi halde yalan şahitlerden oluruz ve yazılırız. Öyleyse şehadet kelimesine, ELLAH’ın istediği gibi şahit olmak isteyenler varsa, aşağıda vereceğimiz malûmata kulak versinler:
LA İLAHE İLLELLAH diyen herkes, Arapların kureyş kabilesinin haşimi kolundan Abdül müttalib’in oğlu Abdullah’tan Emine isimli hatuna geçen ve geçtikten sonra yetim olarak doğan Muhammed Mustafa’yı ELLAH’ın son Resulü bilen, diyen ve inanan herkes bilsin ki, kabul ettiği bu cümle’i, maana’i aslısı üzere kabul etmek için anında şimşek gibi enfüs ve afakta var olan her cins İlâhı yakıp yok etmeye mecburdur. Ve İmân adına kendisi gibi İmân etmeyenleri red etmeye, red edip onlardan teberri etmeyemecburdur. Zira doğu ile batı misali ara açılmıştır. Gece ile gün misali birbirlerine düşmanlık zuhur etmiştir. Bir daha bir arada ünsiyet kurmaları mümkün olmaktan çıkmıştır. Ancak senin inandığın gibi inanmak için şehadet cümlesini söylerse o kişi, hemen onunla kardeş olmak Vâcıb olur sana ey mümin kişi!
Bu şartın dışına İmân adına onlarla bir dostluk kurulamaz. Onlara rıza yolu ile bir üst makam tevdi edilemez. Şayet üst makamı almışsa o zalim, mümin olan birrıza ona itaat edemez.
İmdi Evet, ilerde bu İşaaratül Furkan'ı okuyan ve dinleyen, mutlak ve şüphesiz ya şahısları namına, ya takip etmiş oldukları kişiler namına, kurumlar, kuruluşlar, şeyhler, tarikatlar, mezhebler, liderler, hizibler, üstadlar, vakıflar, dernekler, yayınlar, gazeteler, dergiler, camiler, vaazlar, millet, milliyet, vatan, ulus, hükümet, devlet namına yani mukaddes görünen, bilinen ne varsa onların namına müzdarib olup kırılacaklardır. Çünkü bu meramlar ve bu izahlar ilâh olarak sadece ELLAH’ı, imam, önder, rehber olarak sadece Resulullah'ı, kitab yani temel yasa olarak Kur'ân'ı ve siyasî toplum olarak Eshabı Resulü kabul etmiştir. Bu nedenle meramlarımız ve izahlarımız o temele oturtulmaya gayret gösterilmiştir.
Haliyle bu temellerin üzerine olmayan, yukarıda isimleri yazılan fert ve cemiyetlere Din, İmân, İslâm ve Tevhid namına zerrece bir haklılık tanınmaz olmuştur. Ne var ki, onlara bir hak tanınmadı diye, bu izahlı meramlar mücerret onların aleyhine olsun için ve onları düşman etmek için ve onları ilzam etmek için yazılmadı. Ama irşad olmasalar ılga etmek için yazıldılar.
Çünkü Evet, atamız Âdem sefiyullah dan beri ELLAH’ın dini olan İslâm dinini, ELLAH’ın seçip gönderdiği Resulleri ve son Resul olan Muhammed Mustafa’yı ve Muhammed Mustafa’ya yüz üç kitaba havi olarak verilen yüz dördüncü kitab olan Kur'ân'ı cahillerin cehlinden, zalimlerin zulmünden, kâfirlerin inkârından, müşriklerin işrakından, fasıkların ifsadından ve münafıkların iki yüzünden kurtarmak için ve istismarcıların istismarından kurtarmak için, bu meramlar izahı ile birlik yazıldı. Öyle ki, bu izahları ELLAH’ın inayeti ve yardımı ile yazan bu âciz kişi, zinhar nefsini tezkiye etmedi. Kime yüklendi ise, yüklendiği kadar yükün, kendi sırtına olduğunu hissetti...
Öyleyse ben, bana kızıp darılmadığım gibi ELLAH’ın rızası namına rica ediyorum hiçbir insan izini takip ettiği heyulâları namına bana, kızıp darılmasın. Çünkü üzerimize birinci derecede hakkı olan ELLAH’tır. İkinci derecede Resulü Muhammed Mustafa (s.a.v.) dir. Üçüncü derecede müminlerdir. Hem izzet da bu tertip üzeredir. Âmin.
Bu nedenle sesim çıktığı kadar: Ey evlâdım! Ey kardeşim! Ey komşu! Ve ey Müminler! Doğup büyüdüğümüz ve içinde yaşamakta olduğumuz bu toplum, tüm yeryüzü insanları ile beraber lâik ve demokrasi, yani yahudi ve nasaraların din'lerini din, siyasetlerini siyaset, ilimlerini ilim, ahlâklarını ahlâk ve rubalarını ruba edinmiş bir toplumdur. Böylece onların düzen ve hükümlerini, düzen ve hüküm edinmiş bir toplumdur.
İmdi böylesi bir toplumda Hâkimiyetin bilakaydu şart ELLAH’ın olması muhaldir. Ama kayıtlı ve şartlı olarak ELLAH’ın da, hâkim olduğunun kabulü doğaldır. Ne var ki, ELLAH tarafından Muhammed Mustafa’ya inzal olunan kitab da zikredilen emir ve nehiylerin, tebşir ve inzarların, misal ve kıssaların, sıyak ve sibaklarına, dirayet ve rivayetlerine ruh ve metinlerine selim akıl ile bakanlar Hâkimiyetin Dünya ve Âhiret'te şartsız olarak ELLAH’a ait olduğunu görür. Zira bu hak ve hakikat güneş gibi açık olup ortadadır...
Evet, bu gerçek güneş gibi parlamasına rağmen maalesef günümüzde insanlara İslâm dini diye öğretilen din ve özellikle Müminlere İslâm dinidir diye öğretilen, okutulan ve okunan din, ELLAH tarafından Resulü Muhammed Mustafa’ya vahyettiği Din değildir. Çünkü Evet, bizlere takdim edilen Din'de, hâkimiyetin şartsız olarak ELLAH'a aitolduğuna dair bir işaret yoktur. Ama şartlı olarak ELLAH’ın da hâkim olduğu, hükümlerde ve fiillerde ortak olduğuna dair bilgi hemen her fert de ve her toplumda vardır.
Hem böylesi ilimler, Âlim'ler, Âbidler, Şeyhler, Mücahidler, Eğitimciler, Yazarlar, Vaazlar, Zakirler ve Hâkimiyetin ana umdelerini ELLAH'tan koparıp alan gayrı islami idareciler tarafından alenen söylenip kabul görmektedir. Böylece bu kişi ve kurumlar tarafından kayıtlı ve şartlı olarak ELLAH’ın da hâkim olduğu bağırıla, çağrıla zihinlere işlenmektedir. Oysa zihinlere işlenerek öğretilen bu din, Muhammed Mustafa’ya vahyolunan din olmayıp beşeri Din'ler ve tahrif olunan semavî Din'ler gibi bir din oluyor. Yani İslâm dini diye öğretilen din, beşeri Din'ler gibi ve tahrif olunan semavî Din'ler gibi bir din olarak öğretiliyor.
İmdi madem İslâm Dini tahrif olundu haliyle eşler ve ortaklar ELLAH’a bulundu. Oysa ELLAH tüm zaman ve zeminlerde küçük büyük her iş ve her sözde ortak kabul etmez. Nitekim ELLAH’ın dengi, benzeri ve ortağı yoktur dememiz, onun ortak kabul etmediği içindir. Hem: LA İLAHE İLLELLAH kelimesinin aslı ve anlamı ELLAH’ın ortak kabul etmeyişidir. Öyleyse bizlere, Tevhid’den başka bir özelliği olmayan ve sadece tevhid olan, İslâm Dinini öğretmediler: Sadece islamın ismini kullanarak bizlere yahudi ve nasaraların din'lerini öğrettiler ve hala öğretilmeye devam edilen din onların şirk din'leridir.
ELLAH’a Hamd olsun ki, biz acizlere bu gerçeği fehmettirdi. Bizde ona şükrane olarak bu gerçeği evlâtlarıma, kardeşlerime, mümin ve müminat’a bu bozuk imlâ ve cümlelerle fehmettirmeye: --Rebbeneğfirli veli valideyye velil müminine velil Müminatı yevme ye kumul hisab-- Diyerek Rabbimin tavsiyesine uymaya çalışmaktayım. Hem bu hususta ve her hususta yardım ondandır, ilim ondandır ve insanlara duyurması ve kabul ettirmesi ona ait olduğuna inanarak ve güvenerek Kur'ân'ın mealinden meramını izah etmeyi düşündüm. Zira okunan mealler ve tefsirler müminleri Tevhide irşad edememekteler. Bu hal, tefsir ve meallerin eksikliğinden olmayıp, Kur'ân'ın evrenselliğindendir. Yani Kur'ân zaman ve zeminleri ve sonsuz olan âhiret'in hayatını ihata etmesindendir. Rabbimiz olan ELLAH’a Hamd olsun. Ki, O bizlere bu yolu kolaylaştırdı.
İmdi Evet, böylesi bir izaha ve böylesi bir merama günümüz müminleri muhtaçtır. Neden mi? Şunun için muhtaçtır: Kur'ân bir bütündür ve bir bütün olan Kur'ân --LA İLAHE İLLELLAH-- inancı altında, MUHAMMED RESULULLAH'ın kalbi, kavli ve fiili sünneti ile insanların hidayetine sunulmuştur. Ama heyhat ki, günümüzde fiiller inançtan, inanç kavilden ayrılıp paramparça olmuşlardır. Hali ile bir bütün olan Kur'ân ve bir bütün olması icap eden müminlerde, parçalara bölünmüşlerdir. Bu ayrılığın neticesine gelince: Hiziplere bölünen yeryüzü mü'minlerinin hepsi yani her hizip, Kur'ân'ı kendi hizbine, kendi dinine, kendi ameline, kendi tarikatına, kendi şeyhine, kendi liderine ve üstadına doğru yorumlayıp yorumlamaktadırlar.
Oysa Kur'ân tek bir hizip olarak, tüm yeryüzü hiziplerini red etmektedir. Hizipçilerired etmektedir. Öyle ki, Kur'ân'ın red ettiği hiziplerin içinde yerini alan Müminler ki, bu Müminler din, İmân adına ve aşkına yola çıkan Müminler olduklarından dolayı haliyle bölünmeye yani benim yolum, benim hizbim, benim şeyhim ve benim liderim doğrudur demeye mecbur oldular. Oysa Kur'ân tek cümledir: ELLAH'tan gayrı ilâh yok. Muhammed Mustafa’dan gayrı ve ayrı imam, lider, reis, üstat yok. Kur'ân'dan gayrı teşrii yok.
İmdi İmân, İslâm ve tevhid böyle olduğuna göre hiziplere bölünen her hizipçi, mutlaka tuttuğu hizbi ile ferah duyacaktır. Böylece ELLAH’ın hizbinin dışına kalan hizipler ELLAH’ın lânetine uğrayacaklardır.
Öyleyse bizler Kur'ân hizbi çerçevesinin içine kalarak ve kalmak için bu İşaaratül Furkan ELLAH’ın izni ve yardımıyla (1979-1985) seneleri içinde müsveddeler halinde yazılmıştır. Badehu bazı rötuşlarla beraber elimden geldiğince son şeklini meydana çıkarmaya çalışıyoruz. Ne var ki, muvaffakiyet ELLAH’tan dır.
Evet, çok kısa, öz ve özet olarak ön sözümüzün sonuna geldik ve Kur'ân'ın kapısına dayandık. Baktık ki, kapı kilitli açılmıyor. Öyleyse bu kapıyı açmak için anahtar lâzım. Her kapının kendine has anahtarı olduğuna göre Kur'ân'ın kilitli olan bu tek kapısını

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ

ile açıyoruz. Hah.
Rahman ve Rahîm olan ELLAH’ın adıyla Kur'ân'ın kapısını açtık. Ne var ki, şöyle bir soru soranlar olur: Furkan olan Kur'ân'ın bu kapısını açan bu Besmelenin Farukiyet yönü var mıdır? Ki, Faruk olan Kur'ân'ın kapını açtı? Evet, besmeleyi şerife bitamamıha Furkan'dır. Şöyle ki:
Hudeybiye müsalahasında, akdedilenleri yazmak için kâğıt isteyen Resulullah,kâtibine:

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ

Yaz deyince karşı taraf hemenHayır, deyip söyledi:
Biz ELLAH’ı rahman ve Rahîm olarak bilmiyoruz ve ELLAH’ı o sıfatlarla kabul etmiyoruz. Biz onu tanıdığımız gibi yazın ve bismikellahumme yazın dediler. İmdi bunun manası: ELLAH’ı kuru bir isim ile bırakıp onu yeryüzünde Teşrii tasarrufun da hiçbir işte, sözde ve emirde karışmaz ve karışmaması lâzım demektir. İşte Faruk olan Kur'ân'ın kapısını açan bu anahtarın Faruk oluşu, ELLAH, Rahman ve Rahîm sıfatlarını zatının ismi ile beraber zikretmesidir. Öyleyse Rahman ve Rahîm sıfatlarını Zatullah’a mezcederek başlanılan her iş, her söz Risâlet'e uyar olmalıdır. Çünkü bu cümle Risâletin, tevhidin ve Furkan'ın mebdesidir. Öyleyse bu cümle, Risâletin çerçevelediği sahanın dışına kullanılacak olursa Evet, Rahman ve Rahîm sıfatları gayrı nesnelere yakıştırılmış olur.
Nitekim musalaha namenin başına bu cümleyi kabul etmeyenlerin ELLAH'tan gayrı Rahman ve Rahîmleri vardı. Evet, vardı ki, bu sıfatları Rahman ve Rahîm bildikleri ilâhlarından soyup almaya zinhar yaklaşmadılar. Evet, zira ilâh olan mutlaka Rahman ve Rahîm de olmalıdır. Hem ilâh olan Rahman ve Rahîm olsun yada olmasın rahman ve Rahîm bilinmeye mecburdur. Aksi halde Rahman ve Rahîm olmayan İlâhın, kimseler emrini dinleyip düzenine tabi olmaz. Çünkü insanlar ve tüm canlılar muhtaç'dır. Muhtaç olan da ihtiyacını temin için Rahman dan yana firar eder. Ve Rahman olan ilâhın emirlerini yapmaya başlar. Bu nedenle edinilen her ilâh Rahman ve Rahîm bilinmeden kabulü mümkün olmaz. Öyleyse ELLAH’ı Rahman ve Rahîm bilen her Müminin ELLAH'tan gayrı ilâhı olmamalıdır. Çünkü ELLAH'tan gayrı ilâhı olan kişinin ELLAH'tan gayrı Rahman ve Rahim’i de var olur. Nitekim tağut; Rahman, Rahîm, Hafız ve Razık bilinmezse işgal ettiği o Ulûhiyyet makamında bir gün duramaz. Evet, huzuruna yemin verip memuru olmaya kimseler yarış etmez. İşte yemin verip Tağuta memur olanların çektikleri besmeleler bu nedenle Tağutun rahmaniyetine kalbolup kalır. Ve yine yapılan hamdler, Tağuta kalbolup kalır. Kalmaktadır da...
Evet, şimdi inşâ ELLAH Kur'ân'ın kapısını açıp içeri girdik. Madem kapısını açıp içeri girdik, öyleyse kapıyı açan cümlenin hakkında, daha geniş malûmat edineceğiz demektir. Öyleyse buyurun Furkan olan Kur'ân'ın kapısından içeri girer girmez önümüze çıkan Fatiha süresinin birinci ayeti olan besmeleyi şerife'nin izahına çalışalım şöyle ki: Lafsa’ı celal yani ELLAH ismi şerifi zatullah’tır. Rahman ve Rahîm isimleri de o zatı kibriyanın sıfatlarıdır. Öyleyse her hangi bir işe niyet edip başlarken, Rahman ve Rahîm sıfatlarını ELLAH ismi şerifinin yanında zikrederek işe başlamanın keyfiyeti şudur: Mücerred sadece ELLAH ismi ile değil de Rahman ve Rahîm sıfatlarıyla beraber olan ELLAH’ın ismiyle başladım bu işime...
Buna göre: ELLAH’ı, ELLAH ismi şerifiyle bilmek Âlemlerin Rabbi olan ELLAH’ı bilmek değildir. ELLAH’ı seviyorum demek onu seviyorum demek değildir ve ELLAH'tan korkuyorum demek, ondan korkmak değildir. Çünkü bu ve böylesine olan bilgiler, sevgiler ve korkular fıtrattır. Yani insanın iradesinin dışına olan bilgi, sevgi ve korkulardır. İnsan böylesi bilgilere fıtratı gereği meyillidir. Örneğin: ELLAH’ın zatı kibriyasını inkâr edenler dahi, altından kalkamayacakları bir musibete yakalandıkların da, ister istemez, şuurlu yada şuursuz dilleri, halleri ve kaalleri ELLAH der. Yani gözler yukarı dönük bir büyüğe sığınma ve o büyükten yardım isteme hali hemen kendini gösterir. Hem yardım ister haline bürünen bu felaket zede, Zatullah’ı dahi inkâr edendi belki de...
Evet, bu fıtri malumata göre, ELLAH’ı anmalar, sevmeler ve korkmalar Risâlet yolu ile bizden istenmemişler. Çünkü bu hal insanın iradesi dışında olup kendiliğinden kendini gösterirler. Öyleyse Evet, Resuller ELLAH’ı böylesine sevmemiz, korkmamız ve bilmemiz için gönderilmedi.
Evet, besmele ile işe başlamakla şöyle demiş olur mümin: Her işimize ELLAH’ın ismi ile başlarız. Çünkü o, öyle ELLAH’tır ki, Rahman ve Rahîm olan ELLAH’tır. Rahman ve Rahîm olmayanın ELLAH olması muhaldir. Evet, mutlaka muhaldir. Zira Risâlet'e uymadan yani Risâlet dışı ilim ve yollarla, hüküm ve düzenlerle ELLAH’ı tanıdığını iddia edenlere gelince, bu zalimler ELLAH’ı Rahman ve Rahîm bilmezler ve kabul de etmezler. Nasıl mı? İşte şöyle:
ELLAH (c.c.) Hâlıkün Külli Şey'dir. Halk ettiklerine hayat verendir. Hayat sahibi olan her canlıya Rızık verendir. İşte Hayy ve Merzûk olan canlıların içinden bir cins mahlûkunu, Merzûkunu seçerek öne almıştır. Öne aldığı bu mahlûkuna akıl, irade ve hürriyet vermiştir. İmdi Evet, irade kuvvet olup kuvvettir. Bu kuvveti yani irade’i leh ve aleyhte yani inkâr ve ikrarda, tağut ve Risâlette istimal etmek hürriyetin esasını teşkil edip gayesine ulaşmaktır. Demek irade, kuvvet ve hürriyetten ibarettir. İrade ve hürriyeti istimal etmeye de memur edilen akıldır.
İmdi akıl, hürriyet ve irade cevherleriyle donatılan mahlûka ELLAH (c.c.) insan ismini vermiştir. Ve zatı kibriyasına yemin vererek: İnsanı en güzel şekil ve surette halk ettiğini diğer mahlûkatlarına ilanen tebliğ etmiştir. Böylece insanı diğer canlıların ve eşyanın üzerine tasarruf sahibi kılmıştır.
Çünkü insan akıl, irade ve hürriyeti sayesinde, ELLAH’a Halife seçilmiştir. İnsana verilen Hilafet makamı imtiyazından sonra, ELLAH Kibriya sıfatı ile Halifesine yani akıl, hür ve irade sahibi kılınan insana şöyle seslendi: Halifem olan ey insan! Bu eşyamı Rahman ve Rahîm ismimin altına ismimle istimal edersen, ismine, kulluğuna ve Hilafetine uygun davranmış olursun. Yok, böyle etmeyip Tağut'u, tabiatı ve eşyayı Rahman edinerek ve heva ve hevesinizi İlâh makamına koyarak icra’i hüküm ve infaz ederseniz ki, bu her iki halden biri ile icra’i hüküm etmeye akıl, hür ve irade sahibisiniz...
Hür iradenizle ne ile Hükmedeceğinize karar vermeniz, yine akıl ve hür iradenize taalluk eder. İmdi kararınız hangi istikamette taalluk ederse etsin, bilesiniz ki, size yardım edecek olan biziz. Çünkü biz Rahman olan ELLAH’ız...
Madem Rahman olan ELLAH’ız, Rahmaniyetimin muktezası olarak size yeminle söylüyorum: Tasarruf ve infazınızı Resulümün talimi ile benim adıma, adım ile icra ederseniz, yâda Tağutun hükümleriyle putlaşan düzen ve piranları adına icra’i hükme yönelirseniz size bu her iki halde yardım eden, yol gösteren ve mahsul veren biz olmuşuz, biz olacağız. Ne var ki, siz bu gerçeği bir türlü anlamıyorsunuz ve anlamak istemiyorsunuz. Öyleyse iyi dinleyin: Ektiğiniz tohumları yoktan var edip size ulaştıran biziz. O tohumlar da zehirli ve panzehirli olanı var. Hür, akıl ve irade sahibi olduğunuz için istediğinizi ekebilirsiniz. Onu size bol mahsul ile ulaştıran biziz ve biz olacağız. Çünkü zehirli yada panzehirli olarak ektiğiniz tohumları ekmeniz nezdi Rahmaniyetimde, zatı kibriyama bir dua'dır. Zira eşyamızı istimal etmek, zatı akdesimize dua etmektir. Fıtrat ve Sünnetullah gereği bize tazarru eden, ELLAH diyen mahrum olarak geri dönmez. Zira Sünnetullah, her canlı ömrü boyunca menfi yada müspet tüm fiillerinize yardım olunacak istikametindedir. Bu nedenle samimi yada gayrı samimi olarak eşyamı istimalen yapmış olduğunuz işleri size ulaştırmak üzere tahakkuk ettireceğim ve tahakkuk ettiriyorum.
Hak, batıl ne olursa olsun sağyınızın, sabrınızın ve azminizin ölçüsünce tahakkuk ettireceğim ve tahakkuk ettiriyorum. Çünkü ben Rahman olan ELLAH’ım da onun için. Rahman olan ELLAH’ın mülkünde, kıpırdanan her mahlûk ELLAH demeden kıpırdanamaz. ELLAH deyip kıpırdanan her mahlûk, asıl itibariyle bu dünyada Rahman demiş olur. Yani her kıpırdanan bir arzu ve istek için kıpırdanmış olacağından, onun arzu ve isteklerini kıpırdaması sebebiyle tahakkuk ettiren ancak Rahman olan ELLAH'tan gayrısı değildir.
Öyleyse bu dünya hayatında Rahmanullah demeyen hiçbir mahlûk yoktur. Hem bu dünyada ELLAH diyen her canlı yani her insan esasta Rahman demiş oluyor. Bu dünyadaRahman demeye mahkûm edilen insanlar bu mahkûmiyetleri sebebiyle esasta yani irade’i kül sahasında, Risâlet'e yani Şeriata uymuş oluyorlar.
İmdi fıtratı gereği itaat etmeye mahkûm edilen insan, itaat etmeye mahkûm olduğunu bilmeyebilir ve bilmez. Çünkü bunu bilmek insanın üzerine Vâcıb olan ilimlerden değildir. İnsandan istenen ilim şudur: saha’ı irademizin içinde, hür olan aklımız ile tefekkür edip Risâlet'e kulak vermektir. Yani Halife’i Resule biat verip, tağut'u inkâr ederek teslim olmaktır. Böylece ELLAH'tan gayrı İlâh edinmemektir bizden istenen... Bizden istenen bu şeyleri yerine getirebilmemiz için, Risâlet'e İmân noktası ile teslim olmaktır biz insanlardan ve biz müminlerden istenen... İmdi istenilenleri lehimize verebilmemiz için mutlaka ama mutlaka Halife’i Resule Bi’at verip itaat etmektir bizden istenen. Çünkü imanın Teşrii sahada şerhi ve emri budur. İmân, bu zincire bağlanmayı Amirdir.
Bir mümin olarak bu zincire bağlı olmadığımız takdirde, ELLAH’ı bilmek bilmemek, ELLAH demek dememek, Risâletin mektebi açısından beynel farktır. Çünkü Evet, irade’i kül bir Sünnetullah olarak insanları ELLAH dedirtmeye arzu ve istekler yolu ile mahkûm etmiş olduğu için Risâlet dışı sahalarda ELLAH deyip dememek beynel farktır. Öyleyse ELLAH’ı bilmek, hür irademizle Risâletin emri altına olarak ELLAH’ı Rahman ve Rahîm bilmekle ELLAH’ı bilmemiz tebarüz eder. Bu bilgi, İslam nizaminin hâkimiyeti ile ve hâkimiyeti için Hicret ve Cihad ile sabit olur. Çünkü ELLAH’ın mekri, Rahman sıfatının gölgesinde gizlidir. Şöyle ki: Hayatta olan her insan niyet ve sağyının karşılığını bol bol aldığı için olacak ki, her insan tuttuğu yolla, yaptığı işle konuştuğu sözle ve inandığı akidesi ile ferahlanmaktadır.
Oysa Risâletin gayrı yerlere ve yollara ve işlere verilen mükâfatlar o işleri yapanların istikamette olduğunu göstermez. Çünkü sağyu gayret edenlere yani çalışanlara verilenler sadece tabii bir kuralın gereği olarak verilmekteler. Yani verilenler Rahman sıfatının gereği olarak verilmekteler ki, bu nimetler sahipleri için mekir da, istidrac da olabilir. Öyleyse niyetimizi, sözümüzü ve amelimizi sünnet yolundan Kur'ân ile ölçelim: Hak nedir? Batıl nedir? Şirk ve tevhid nedir? İmân nedir? İmân etmemizle neleri yapacağımızı ve nelerden niçin kaçınacağımızı öğrenmemiz farzdır. Ne var ki bu farz yerine gelmesi için Halife’i Resulün riyasetinde şekilden, sözden öte fiilde kendini gösterir. Yani farzlar ancak bu şemsiyenin altına yerine gelir. Farzlar yerine gelirse hemen Rabbimizin Rahîm sıfatının gölgesi ve himayesi altına girmiş oluruz. Yani dünyada yaptıklarımız dan âhiret de bir karşılık alırız.
Böyle olmayıp aksi olursa yani sağyımızın karşılığını bu dünyada alıp âhiret'e bir şey kalmasa ki, bu halden ELLAH’a sığınırız, çünkü imanımız kabul edilmemiş sayılır. İmanımız, amelimiz dünya için oldu ki, âhiret'te elimiz boşkaldı. Çünkü âhiret'te sadece Rahimullah in’am ve icra edecektir. Öyleyse bu dünyada, Risâlet yolu ile Rahmana uymayanlar âhiret'te Rahimullah tan istifade edemezler. Çünkü Rahmaniyet, Rahimiyetin şahidi, öncüsü ve müjdecisidir. İşte bunun için imanın bir şartı, vel yevmil ahiri olmuştur. Yani bu hayattan hemen sonra gelecek olan ve sonsuz bir hayat olan âhiret'in hayatına inanmak imanın bir şartı oldu. Âhiret hayatına inanmanın ön şartı ise, ölüp bir yığın toprak, kül, taş, cam, kum ve su olduktan sonra tekrar ihya edileceğimize inanmak, İmanın âhiret'e taalluk eden şartıdır.
İmdi Rahman ve Rahîm olan ELLAH’ın bu sıfatlarını bu tertip üzere noktaladıktan hemen sonra Rahman, Rahîm, Kadir, Hâlık, Rab, Razık ve Hafız olan ELLAH’a --HAMD-- ederiz. Çünkü ondan gayrı İLÂH yoktur.
Şu da biline ki: Hamd, ELLAH’ın Rahman sıfatı ile iç içedir. Şöyle ki: Rahman, merhamet eden ve merhamet edenleri merhametetmeye muvaffak kılan demektir. Merhamet ki, sıkıntıda, darda kalıp onu aşamayana yardım etmenin adıdır, öyleyse Rahmanullah yardımını bizzat yada vasıta ile yapandır. ELLAH bu yardımları ile kullarını refaha, huzura ulaştırandır.
Öyleyse --HAMD-- sadece âlemlerin Rabbi olan ELLAH’a hastır. Çünkü Rahman ve Rahîm olan sadece ELLAH’tır. Çünkü vasıtasız yardım eden sadece odur. Öyleyse minnet, itimat, itaat, kulluk ve güven sadece ona olmalıdır. Zira insanın yaratılışı öyle ki, aşamadığı bir işin de, derdinde ona yardım edene, kol vurana minnet duyar. Refaha ulaştığı zamanlarında dahi, ona daima teşekkür halini sürdürür. Yani insanın yaratılışı, kendine yardım edene meyyaldir. Evet, insan bu temayül üzere yaratılmıştır. Bu yaratılış insanın şükür ve teşekkür halidir. Ha Evet, böyle olmayan nankör insanlarda vardır elbette ama bunlar için çok nankördür derler.
Öyleyse biz Müminler böylesi nankörlüklerden ELLAH’a sığınalım da, Rabbimizin bizlere yardımı olduğunu ve yardımcılar gönderdiğini bilerek ona her an, her nefes minnettar olalım. Yani daima şükür ve Hamd halinde olalım. Zira mademki, muhtacız, öyleyse bir büyüğe sığınmaya, minnet duymaya mecburuz. Öyleyse sadece Rahman ve Rahîm olan Rabbimize minnettar olup ona güvenip tevekkül edelim. Aksi halde ELLAH'tan gayrı ve Risâletten ayrı olan Rabler, İlahlar, Hafızlar ve Razıklar bulup teslim ve tevekkül etmeye mecbur kalırız. Çünkü insan kul olarak ve kulluk etmek üzere yaratılmıştır.
İmdi ELLAH’ın yardımı ile üzerine kalem gezdirdiğimiz besmele’i şerife, fatihadan bir âyet mi? Yoksa başlı başına ayrı bir âyet midir diye düşünenler olmuştur. Fatihadan bir âyet olması ile birlikte her sürenin ve her işin kapısını açan bir miftah’ul Kur'ân'dır. Çünkü Kur'ân'ı hâkim şöyle başlıyor sözüne, özüne ve mesajına:
Rahman ve Rahîm olan ELLAH’ın adıyla HAMD, Âlemlerin Rabbi olan ELLAH’a mahsustur. Yani Evet, HAMD, şükür, teşekkür, minnet, tevekkül, teslim ve itimat ancak ve sadece ELLAH’a aittir. Bizde inşâ ELLAH böylece Fatihanın ikinci ayeti olan:
Elhemdulillahi Rebbil alemine diyeceğiz. Ama Rahman ve Rahîm olan ELLAH’ın adıyla böyle diyeceğiz inşâ ELLAH...


VEL HEMDULİLLAHİ REBBİL ÂLEMİN...


AMİN
 

bihemhal

Yeni Üye
Üye
Evet ben baştan sonuna kadar okudum. Özetlemek gerekirse diyorki; Hakimiyet milletin değil Allahındır, hakimiyet milletindir diyenler durumlarına göre kafir müşrik ve mürteddir, oy veren müşriktir, hakimiyet milletindir diyenlerin emriyle imamlık yapanların arkasında namaz olmaz. Ve diyorki; imanın en azı olan tağuta buğzufillahi'yi gerçekleştiremeyenler kabre imanlarını iletemezler. İmanlarını muhafaza edip kabre iletmek isteyenler ESHAB-I KEHF misali bir cemaat olup tağuti düzen ve sisteminden teberri etmelidirler. Yani hak ile batıl misali ayrılmalıdırlar. Ayrılan bu cemaat kendi aralarında önce sıra namazları, cuma ve bayram namazlarını ikame etmelidirler. Ellah'ın rahmeti bu cemaatin üzerinedir.

KEHF SURESİ:

10.Ayet: Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, "Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır" demişlerdi.

14-15. Ayet : Kalkıp da, "Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başkasına asla ilah demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, ondan başka ilahlar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?" dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.

16.Ayet : (İçlerinden biri şöyle dedi:) "Madem ki onlardan ve Allah'tan başkasına tapmakta olduklarından yüz çevirip ayrıldınız, o halde mağaraya çekilin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve içinde bulunduğunuz durumda yararlanacağınız şeyler hazırlasın."

22. Ayet: (Ey Muhammed!) Bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak: "Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Yine, "Beş kişidirler, altıncıları köpekleridir" diyecekler. Şöyle de diyecekler: "Yedi kişidirler, sekizincileri köpekleridir." De ki: "Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Zaten onları pek az kimse bilir. O halde onlar hakkında (Kur'an'daki) apaçık tartışma (yı aktarmak) dan başka tartışmaya girme ve bunlar hakkında onlardan hiçbirine bir şey sorma.

ASIM YILMAZ, ESHAB-KEHF VE KIYAMETE KADAR ESHAB-KEHF GİBİ TAĞUTİ DÜZENLERE VE SİSTEMLERE KIYAMA KALKAN YİĞİTLERE SELAM OLSUN...

bu tefsir hakkında yorum yapacak ve okuyupda bilgi sahibi olan kardeşlerimiz varmı
 
M

Mutedeyyin

Guest
ELLAH’ın kurduğu islam düzenin de hırsızlık edene ibrete şayan ceza, hırsızlığı adet varı geçim kaynağı, mal toplama, yığma vasıtası edenler içindir.
Ama hakimiyetin ELLAH ve Resulüne ait olduğuna İmân eden mümin cidden muhtaç olduğu için, ihtiyacı kadar hırsızlık ederse eli kesilmez. Belki onun ihtiyacı giderilir. ELLAH Gafur ve Rahîm'dir.
Hem de göklerin, yerin mülkü ELLAH’ın dır. İnsanlarda onundur. Öyleyse insanların üzerine hüküm koyma hakkı sadece onundur. Zira kadir olan sadece odur. Âciz ve muhtaç olan da sadece insanlardır.
Âciz ve muhtaç olan insan, ELLAH’ın hükme bağladığı kurallara uymasa yani ELLAH’ın hükümleri ile hükmetmezse ve böylesi zalimlere uyup itaat ederse İmân mefhumundan hiçbir şey üzere olmaz. Çünkü böyleleri inanmış olmayıp, inandıklarını söyleyenlerdir. Sözleri yanlış yorumlayıp ELLAH ve Resulünün aleyhinde casusluk edenlerdirler yani münafık ve müşriktirler. Bunun için Halife’i Resulün sözlerini kabul etmezler. Kabul ettiklerini de, değiştirerek kabul ederler.
Bunun için alabildiklerince yalan söylerler. Öte yandan mümin olduklarını derler. Oysa tohum toprağa ekilirse mahsul verir. Taşa ekilen tohum zayi olur ve ekicisi yalan söylemiş olur. Bu yalana inanarak o tohumdan mahsul bekleyende yalan dinlemiş olur. Yani gayrı islami düzende ruhsat ile yapılanlar boş ve batıldır.
Bunlar mümin değillerdir. Çünkü Kur'ân ellerinde olmasına rağmen onunla hükmetmiyorlar. Böylece bunlar, hiçbir şeye inanıcı olmuyorlar.
Evet, hiçbir şeye inanıcı değiller ki, yol gösteren, nur saçan, ELLAH’ın hükümleri ile hükmetmiyorlar ve Kâfirlerin ruhsatı ile Âlim, Âbid, Şeyh, Mürid, Mücahid ve Talebe oluyorlar. Oysa ELLAH’ın hükümleri ile hükmetmeyenler Kâfirlerin tamam kendileridir.
Evet, hiçbir şeye inanıcı değillerdir ki, kısas kanununu terk edip, ceza kanununa dönmüşlerdir. Ve hiçbir şeye inanmış değiller ki, ceza kanununa dönenlerin ruhsatı ile ELLAH’a yönelmişlerdir. Ama şüphe yok yönelememişlerdir. Böylece metbu, tabi, ortaklaşa zalimlerden olmuşlardır. Kim ELLAH’ın hükümleri ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin tamam kendileridir.
Evet, hiçbir şeye inanmış değillerdir ki, yahudiler Tevrat ile hükmetmedikleri için kâfir olduklarını ve hıristiyanlar Îsâ Mesih'e uyup incil'i kabul etmedikleri için zalim, fasık olduklarını ELLAH bu Kur'ân ile açık, açık Beyân etmesine rağmen, bu Kur'ân ile hükmetmeyenler ve bu zalimlerin ruhsatı ile ELLAH’a yöneldiğine inananlar oldular.
Oysa bu Beyânlar, Kur'ân ehli Kur'ân ile hükmetmezse bunlarda onlar gibi kâfir, zalim ve fasık olur ve kâfir, zalim ve fasık olacaklarının Beyânıdır.
Nitekim ELLAH: Ey habibim! Sana da yani bu ümmete de hak ve nur olan Kur'ân'ı verdiğini burada okuyoruz. Öyleyse kitabım Kur'ân'dır diyenler, başını iki elinin arasına alıp bir an olsun şunu düşünmelidirler: Bu Kur'ân Tevrat'ı, İncili tasdik ederek ve saliklerinin hallerini açıkça Beyân ederek insanlığa, hükümleri ile hükmolunsun diye gönderildi. Ve Kıyâmete dek Şeriatı bakı kılınmıştır. Ve geçmiş Teşriileri nüzulü ile iptal etmiştir. Böylece yeryüzüne bir tek ümmet olunmaya işaret etmiştir. Gerçi islamın başlangıcı ile insanlar, inanan ve inanmayan olarak bir ümmettiler. Bunun için insan olup da son Resule İmân etmeyenler ve İmân edip da tağutun ruhsatı ile ELLAH’a yönelenler cehennemden kendilerini koruyamazlar.
Zira ELLAH, Resulüne bakın ne buyuruyor: O halde ELLAH’ın indirdiği Kur'ân ile aralarına hükmeyle... ELLAH’ın sana indirdiği Kur'ân'ın bir kısmından seni vaz geçirmelerinden kendini sakın. Onların arzularına uyma. Şayet Kur'ân'dan ve Halifesinin emrinde olmaktan vaz geçerseler bil ki, ELLAH bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor. Çünkü ELLAH’ın hükümleri ile hükmetmeyenler ve bunların ruhsatı ile ELLAH’a yönelenler fasıktırlar, zalimdirler ve kafirdirler. Ama zahiren ilim, İmân sıfatı taşıdıkları için, müminleri şaşırtırlar. Zira İmân, islam ve Kur'ân namına konuşurlar. Ama Kitabullah'ın tümüne sahip çıkmaktan vaz geçmişlerdir. Haliyle bazı günahları yüzünden bu hale düşürülmüşlerdir. Zira insanların çoğu din, İmân ismi ve resmi taşımalarına rağmen fasıktırlar. Bu nedenle ELLAH’da bu zalimleri hak namına şaşırtıyor. Çünkü Halife’i Resulün emrinde değillerdir. ...
 
Üst Alt