İsim ve Sıfat Tevhidi Konusunda Selef’in Metodu

Ehli_Hadis

Aktif Üye
Üye
İsim ve Sıfat Tevhidi Konusunda Selef’in Metodu



Hamd, Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayete ilettiğini kimse saptıramaz. Saptırdığını da kimse hidayete iletemez.

Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O bir ve tektir, O’nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve rasûludür. Allah’ın salat ve selamı ona, aile halkına, ashabına ve güzel bir şekilde onlara tabi olanlara olsun. Hepsine pek çok salat ve selam olsun.

Kitap ve Sünnet’te sabit olan isim ve sıfatlara ilave ve eksiltme yapmaksızın iman etmek gerekir.

İmamlar’ın İmam’ı İbn Huzeyme rahımullah şöyle der:

Allah’ın sıfatları konusundaki hadisler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den tevatürle ve Kitaba uygun olarak gelmiştir.Önceki nesiller de sonrakilere sahabilerden ve tabiilerden başlayarak günümüze kadar bu hadisleri nesilden nesile nakletmişlerdir.O sıfatları Allah hakkında kabul edip te’vilden ve inkardan sakınmış teşbihi ve keyfiyet yorumunu terk ederek o sıfatlarla Allah’ı tanımış O’na inanmış ve Allah’ın Kitabında bildirdiği Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem’in de o Kitaptakileri açıklama sadedinde verdiği bilgilere de teslim olmuşlardır.İbn Kudame Zemmu’t-Te’vil.s.140 el-Hucce fi Beyani’l-Mahacce 1/101

Ebu Bekir el-İsmaili de şöyle der: Biliniz ki hadisçilerin yani ehl-i sünnet ve’l cemaatin yolu Allah’a kitaplarına ve peygamberlerine iman etmek Allah’ın Kitabının ve Peygamberinden gelen sahih rivayetlerin bildirdiği şeyleri kabul etmektir.Orada gelen şeylerden sapmaya ve onları reddetmeye imkan yoktur.Çünkü mü’minler Kitap ve Sünnete uymakla emrolunmuşlardır.Nitekim Allah Kitap ve Sünnete uyanların hidayetini garanti eder.Peygamberlerinin onları doğru yola ileteceğini ifade eder.ona muhalefetin de fitneye ve elem verici bir azaba yol açacağı uyarısında bulunur.Yine onlar Allah’ın hem kendisinin ve hem de Rasülünün bildirdiği güzel isimlere ve sıfatlara sahip olduğuna inanırlar.

الإسماعيلي الامام الحافظ الثبت شيخ الإسلام أبو بكر أحمد بن إبراهيم بن إسماعيل بن العباس الإسماعيلي
الجرجاني كبير



(Ahmed İbn İbrahim İbn İsmail İbn el-Abbas el-İsmaili el-Cürcani Ebu Bekir: Zehebi onun hakkında şöyle demiştir: İmam hafız sebt/sağlam şeyhülislam H.371 senesinde vefat etmiştir.Tezkiretü’l-Huffaz 3/947 Tabakatu’ş-Şafiiyye 3/7)

Onlar isim ve sıfatların tamamını –Kitap ve Sünnette geçtikleri gibi- zahiri manaları üzere kabul ederler.Bu sıfatları çarpıtmaksızın ve nasıl olduklarına dair yorum yapmaksınız onların gerektirdiği Allah’a uygun mükemmellikleri aynen kabul ederler.Buna göre Allah’ın Kitabının ve Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem’in Sünnetinin bildirdiği her şeye iman etmek farzdır.Kendisine deliller sunulduktan sonra kim onları inkar eder veya onlar hakkında eğri yola saparsa onun küfründen korkulur.Nitekim İmam Şafii şöyle der: Allah’u Teala’nın Kitabında zikredilen ve Peygamberinin haber verdiği isim ve sıfatları vardır.Kendisine Kur’an’dan ve Sünnetten bu isimlerin ve sıfatların varlığına dair delil getirilen kimsenin bunları reddetmesi caiz değildir.Çünkü onları Kur’an bildirmiştir ve Rasülullah sallallahu aleyhi ve sellem’den de onlar hakkında sahih rivayetler gelmiştir.Kendisine delil getirildikten sonra kim buna muhalefet ederse Allah’ı inkar etmiş olur.Kendisine delil sunulmadan önce ise bilmediği için mazur sayılır.İbn Kudame Zemmu’t-Te’vil.s.139-142

Dolayısıyla da selef dinin izin vermediği hiçbir şeyi Allah’a isim olarak vermezler Dinde yer alan isimlerle O’nu isimlendirmek farzdır dinde yer almayan isimlerle O’nu isimlendirmek ise doğru değildir.

Nitekim Abdurrahman İbn Kasım el-Utaki şöyle demiştir.Bir kimsenin Allah’ı ancak O’nun Kur’an’da kendisini vasfettiği şeylerle vasıflandırması gerekir.İbn Ebi Zemeneyn Usulu’s-Sünne 1/212

(Abdurrahman İbn el-Kasım İbn Halid İbn Cünade el-Utaki Ebu Abdullah el-Basri İbn Hacer onun hakkında şöyle der: Fakihtir Malik’in arkadaşıdır.Güvenilir onuncu tabakadandır H.191 yılında vefat etmiştir.Takribu’t-Tehzib 1/495 Tehzibu’t-Tehzib 6/252)

Secezi de şöyle demiştir:Müçtehid imamlar sıfatların ancak tevkifi olarak bilinebileceğinde ittifak etmişlerdir.Aynı şekilde onların izahı da ancak tevkifi bilgilerle caizdir.Allah’ı ancak kendisinin ve Rasülünün vasfettiği şeylerle vasfetmek caizdir.Kitabu’l-Harf ve’s-Savt.s.139

Ebu Süleyman el-Hattabi şöyle demiştir: Allah Teala’yı kabul etmek demek O’nun keyfiyetini değil varlığını kabul etmek olunca sıfatlarını kabul etmek de bunların keyfiyetlerini belirlemek değil varlıklarını kabul etmek anlamına gelir.el-Erbain fi Sıfati Rabbi’l-Alemin.s.117

Hafız Ebu’l-Kasım et-Teymi de şöyle demiştir: Allah’ın zatını ispat etmek O’nun keyfiyetini değil varlığını ispat etmek demektir Sıfatlarının ispatı da böyledir Selefin tamamı bu görüştedir.el-Hucce fi Beyani’l-Mehacce.s.34

İshak İbn Rahaveyh şöyle der: Allah’ın eli bildiğimiz bir el gibidir veya elin aynısıdır işitmesi başkasının işitmesi gibidir ve işitmenin aynısıdır dediği zaman bu bir teşbih/benzetme olur.Fakat Allah’ın eli vardır Allah işitir Allah görür gibi şeyler söylediği zaman bunların nasıl olduğu konusunda yorum ve benzetme yapmazsa bu teşbih olmaz Bu Allah’ın şu sözü gibi olur:O’nun benzeri hiçbir şey yoktur O işitendir görendir (Şura) Sünenü’t-Tirmizi 3/42

Tirmizi de şöyle der: Bu ve benzeri sıfatlar ve Rab Teala’nın her gece dünya semasına inmesi gibi rivayetler hakkında ilim adamları şöyle demişlerdir:Bu tür hadislere yorum yapmaksızın verhme kapılmaksızın ve nasıl diye sormaksızın inanırız.Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin ilim sahipleri de böyle demişlerdir Cehmiler ise bu rivayetleri inkar etmişler ve bu bir teşbihtir demişlerdir. Sünenü’t-Tirmizi 3/41 42.5/251

İmam Muhammed İbnü’l-Hasan da şöyle demiştir Doğudan batıya kadar bütün fıkıhçılar Rab Teala’nın sıfatları konusunda Kur’an’a ve güvenilir raviler yoluyla Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen sahih hadislere Te’vil nitelendirme ve teşbih yapmaksızın iman etme konusunda ittifak etmişlerdir.Lalekai Şerhu İtikadi Ehli’s-Sünne ve’l-Cemaa 2/432-433

واعلم أنّ فصل ما بيننا وبين المبتدعة هو مسألة العقل ، فإنهم أسسوا دينهم على المعقول ، وجعلوا الاتباع والمأثور تبعًا للعقول

وأما أهل السنة قالوا: الأصل في الدين الاتباع والمعقول تبع، ولو كان أساس الدين على المعقول لا ستغنى الخلق عن الوحي، وعن الأنبياء صلوات الله عليهم، ولبطل معنى الأمر والنهي، ولقال من شاء ما شاء، ولو كان الدين بني على المعقول لجاز للمؤمنين أن لا يقبلوا شيئاً حتى يعقلو



Ebu Muzaffer es-Sem’ani de şöyle dermiştir:Şunu bil ki bizimle bid’atçıları ayıran şey akıl meselesidir.Onlar dinlerini akıl üzerine kurdular akla tabi oldular ve nakli akla uydurdular.Ehl’i-Sünnet ise şöyle dedi dinde asıl olan tabi olmaktır akıl nakle tabidir.Eğer dinin temeli akıl üzere kurulmuş olsaydı insanların vahye ve peygamberlere ihtiyacı kalmazdı Dinin emir ve yasağı geçersiz olur ve dileyen dilediği şeyi söylerdi Yine eğer din akıl üzerine bina edilmiş olsaydı mü’minlerin akılları yatmadıkça hiçbir şeyi kabul etmemeleri gerekirdi.Savnu’l-Mantık.s.182

Hafız İbn Abdilberr şöyle der: Sahabe ve Tabiin alimlerinin Allah’ın arşı üzerinde olduğu ilminin ise her yerde olduğu hususunda icma olduklarını nakletmiş ve Bu hususta onlara muhalefet eden hiç kimse hüccet getirememiştir demiştir.et-Temhid 7/137-138

Muhammed İbn Yusuf şöyle der: Her kim ki Allah’ın arşı’nın üzerinde değildir derse o kafirdir.Buhari Hakku’l-Ef ali’l-İbad ve’r-Red ale’l-Cehmiyye.128

عن صدقة قال : سمعت سليمان التيمي يقول : ( لو سئلت أين الله لقلت في السماء )

Sadaka’dan dedi ki: Süleyman et-Teymi’yi şöyle derken dinledim:Bana Allah nerededir diye sorulacak olursa şüphesiz semadadır derim.

Bunu el-Lalekai (2/92) rivayet etmiştir Buhari de bunu Halku Ef’ali’l-İbad ve’r-Redd ale’l-Cehmiyye Kitabında zikretmiştir.s.71)

( صحيح ) وروى عبد الله بن أحمد بن حنبل في الرد على الجهمية حدثني أبي حدثنا شريح بن النعمان عن عبد الله بن نافع قال : قال مالك بن أنس : الله في السماء وعلمه في كل مكان لا يخلو منه شيء


Abdullah b.Ahmed b.Hanbeli er-Reddu ale’l-Cehmiyye’de şunu rivayet etmektedir Bana babam tahdis etti bize Şureyh b Naim tahdis etti o söyledi ki: Abdullah b Nafi dedi ki: Allah semada’dır ilmi her yerdedir Hiçbir şey O’nun ilminin dışında değildir.

Bunu Ebu Davud el-Mesail’de (s.263) el-Acurri (s.289) el-Lalekai (I/92/b) rivayet etmiştir.

( صحيح ) صح عن علي بن الحسن بن شقيق قال : قلت لعبد الله بن المبارك كيف نعرف ربنا عزوجل قال :

في السماء السابعة على عرشه ولا نقول كما تقول الجهمية : إنه هاهنا في الأرض فقيل هذا لأحمد بن حنبل فقال : هكذا هو عندنا .

وفي يرواية للمصنف عنه قال :

سألت ابن المبارك : كيف ينبغي لنا أن نعرف ربنا عز وجل ؟ قال : على السماء السابعة على عرشه ولا نقول كما تقول الجهمية : إنه هاهنا في الأرض



Şeyhu’l-İslam Abdullah b el-Mübarek rahımullah şöyle dedi:

Ali b el-Hasen b Şekik’den şöyle dediği sahih olarak rivayet edilmiştir:Abdullah b el-Mibarek’e: Aziz ve Celil olan Rabbimizi nasıl tanırız diye sordum dedi ki: O yedinci semada Arşı üstündedir Cehmiyye’nin dediği gibi o işte burada yerdedir demeyiz.

Bu husus Ahmed b Hanbel’e söylenince o Bu bize göre de böyledir demiştir.

Yine diğer bir rivayette: İbnu’l-Mübarek’e sordum:Aziz ve Celil olan Rabbimizi nasıl tanımamız gerekir? Dedi ki:Yedinci semanın üstünde Arşı üzerindedir Bizler Cehmiyye’nin dediği gibi O işte burada yerdedir demeyiz.(Bunu İmam Buhari rahımullah Halku Ef’ali’l-İbad ve’r-Redd ale’l-Cehmiyye Kitabında zikretmiştir.s.15)

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun, Peygamberimiz Muhammed’e salat ve selam olsun.
 

ferdiosman

Yeni Üye
Üye
Defaatle söyledik ama yine delilleriyle söyleyelim İsim Sıfat konusunda SELEF tafvid (olduğu gibi kabul edip zahiri manasını Allah'a havele etmek) yolunu benimsemiş kimi zamanda arap dili kuralları çerçevesinde Tevil etmişlerdir.
-----------------------------------------------
İmâm Ahmed
İbnü Hanbel Te’vîl Yaptı mı?
---------------------------------------------

İmâm Ahmed b. Hanbel’e gelince. İmâm Beyhakî, Menâkıbu Ahmed İbni Hanbel’de, Hâkim’den, O, Amr b. Semmâk’dan, O, Hanbel’den rivayet etmiştir ki; Ahmed İbnü Hanbel ;وَجَاءَ رَبُّكَ= "Rabbın geldi" (Fecr:22) ayetini "Rabbının sevâbı geldi" şeklinde te’vîll etmiştir.
Sonra Beyhakî şöyle demiştir:
Bu üzerinde toz bulunmayan, sağlam bir isnaddır.[1]
Yine İmâm Beyhakî Menâkıbu Ahmed’de senediyle beraber şöyle rivayet etmiştir:
Hanbel İbnü İshak anlatıyor: Amcamı -Ebu Abdillah Ahmed ibnü Hanbel’i kasdediyor- şöyle derken işittim: Emirul-Mü'minîn'in sarayında münazara edildiği zaman bana karşı hüccet ileri sürüldü ve dediler ki, Bakara ve Tebâreke sûreleri kıyamet gününde gelecek. Onlara dedim ki; Kıyamet gününde Bakara ve Tebâreke sûrelerinin gelmesi demek sadece sevabın gelmesidir. Çünki Allah Teâla buyurduki ;وَجَاءَ رَبُّكَ=/”Rabbın geldi” buyurdu. Burada sadece ve sadece Rabbinin kudreti geldi, Kurân ve benzeri şeyler, vaazlar ve nasıhatler geldi, demektir.
İmâm Beyhakî şöyle dedi: Bunda delil vardır ki, Ahmed ibnü Hanbel, Kitabta/Kur’ân’da gelen “Allâh’ın gelmesi” ve Sünnet’le gelen “Nüzûl”/”Allah'ın inmesi” ile murad edilenin intikal/bir yerden bir yere gitmek, yani cisimlerin zatlarının intikali gibi bir mekândan bir mekana intikal olmadığına inanmaktadır; O Cenâb-ı Hakk’ın ayetlerinin yani kudretinin alametlerinin zuhuru manasından ibarettir. Zira onlar (Bid’at ehli), “Kur'ân Allah’ın kelamı olsaydı, Allahın sıfatlarından zatî sıfatlarından bir sıfat olsaydı, gelmek onun için düşünülemezdi” diyorlar. Ahmed İbnü Hanbel onlara şöyle dedi: Okunmasının sevabı gelecektir ki, o gün bunu açıklamak isteyecektir. İşte bu sebeble, onu “ortaya çıkarma”yı “gelmek” kelimesiyle ifâde etti. (Nakil bitti.)
Bu da İmâm Ahmed İbnü Hanbel hazretlerinin sıfat ayetleri ve sıfat hadislerini bir mekande yer tutmak olarak anlamadığının delilidir.
Yine İmâm Beyhakî’nin el-Esmâ ve’s-Sıfat’ında senediyle Hasen ibnü Meymûnî’den rivayet ettiğine göre, (İbnü Meymûnî) şöyle dedi: Bir gün Ahmed İbnü Hanbel yanıma çıktı geldi ve “gir” dedi. Ben de evine girdim. (O’na) “şu insanlarla (Mu’tezile sapıklarıyla) yaptığın tartışmayı ve sana karşı neyi delîl olarak ileri sürdüklerini bana haber ver” dedim. O da “Kur'ân'dan bir şeyler getirip onları te’vîl ve tefsîr ediyorlar” dedi.
مَا يَأْتِيهِمْ مِنْذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ“kendilerine Rablerinden yeni hangi nasîhat gelirse…” (Enbiyâ:2) ayetini okuyorlar. Ben, “sonradan olan” muhtemeldir ki onun “indirilişi”dir; yoksa o zikrin kendisi muhdes/yeni ve sonradan olma değildir, dedim.
İmam Beyhakî şöyle diyor: Ahmed İbnü Hanbel hazretlerinin doğruluğuna şu rivayet delalet etmektedir:
Abdullâh İbnü Mes’ûd radıyallâhu anhu şöyle buyurdu: Ben Resûlüllâh sallallâhu aleyhi Vesellem’e vardım ve O’na selâm verdim. Bana, “ve aleyküm selam” demedi. Kadim/eski olan da sonradan olan da beni yakaladı (Eski yeni ne varsa hep aklıma geldi.) “Hakkımda yeni bir şey mi oldu,” dedim. Resûlullah sallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: Allah Nebisi için emrinden istediği şeyi ihdas eder/sonradan ortaya çıkarır. İhdas ettiği şeylerden biri de namazda konuşmamanızdır.
-----------------------------------------------
1- İbnü Kesîr, el-Bidâye:10/327
 

ferdiosman

Yeni Üye
Üye
-----------------------------------------------
İbnü Abbâs Te’vîl Yaptı mı?
---------------------------------------------
İmâm Taberî’nin, Tefsîrinde sahîh bir senedle zikrettiği gibi, Ümmetin derin ve büyük âlimi İbnü Abbâs,
;اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ= “Allah göklerin ve yerin nûrudur,” (Nûr:35) âyeti hakkında şöyle buyuruyor: Allah sübhânehû ve teâla göklerin ve yerin ahalisine hâdî’dir/yol gösterendir.[1]
Hafız İbnü Hacer Fethu’l-Bârî’de şöyle diyor: Hâkim’in İbnü Abbâs’dan yaptığı rivâyete göre ;سَاقٍ=/"Sâk"/ayak hakkında İbnü Abbâs radıyellâhu anhumâ’dan rivâyet edilen
;يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ= ”ayak açılacağı gün..” (Kalem:42) ayeti hakkında şöyle dedi: “O sıkıntı ve şiddet demektir.” Hattâbî, ma’na “şiddet ve sıkıntıdan ortaya çıkacak kudretini ortaya çıkaracak denmektir” dedi.[2]
;فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآَنَهُ= "biz onu sana okuduğumuzda okunmasına tâbi’ ol” demek, “sana Cebrail aleyhisselâm bizim emrimizle okuduğu zaman, sen onun okuyuşuna tabi ol” manasındadır. Nitekim bunu, İmâm Buhârî’nin İbnü Abbâs radıyallâhu anhuma dan Bed’u’l-Vahy ile alakalı gelen bir rivayetini[3] okuyan bilir. Bu rivayetle hadisi şerifdeki bütün karışıklıklar izale edilmiştir. Nitekim âyetteki karışıklığı diğer bir ayet yok etmiştir.

[1] Tefsîr-i Taberî:18/105 (Dârü’l-Ma’rife)

[2] Fethu’l-Bârî:9/664 (Dârü’l-Fiikir)

[3] Buhârî (5044)
 

ferdiosman

Yeni Üye
Üye
---------------------------------------------
Enes ibnü Malik
Te’vîl Yapmış mıdır?
---------------------------------------------



Zürkânî, Ebû Bekir İbnu’l-Arabî’den, O’nun (Mâlik’in), ;ينْزِلُرَبُّناَ=/‘Yenzilü Rabbuna’/‘Rabbimiz iner’ hadîsi hakkında şöyle dediğini nakletti: Nüzûl/iniş Allah Teâlâ’nın Zatına değil, fiillerine döner.. Hatta bu, O’nun emri ve nehyini indirecek olan meleğinin inişinden ibarettir. Şu halde nüzûl/iniş hissîdir/fizîkîdir ve de kendisiyle emrin gönderildiği meleğin sıfatıdır. Veyâhud da ma’nevîdir; yani ‘önce yapmayıp da sonra yaptı’ ma’nâsında, bunu, ‘nüzûl’, yani ‘bir mertebeden bir mertebeye inmek’ diye isimlendirmiştir. Bu sahîh bir Arabça ifade tarzıdır.[Zürkânî, Şerhu’z-Zürkânî ale’l-Muvatta:2/35]
 

ferdiosman

Yeni Üye
Üye
----------------------------------------------
Ebû Ca'fer İbnü Cerîr
Et-Taberî Te’vîl Yaptı mı?
-----------------------------------------------
İşte sana Selef’in tercümanı ve müfessirlerin imamı Ebû Ca'fer İbnü Cerîr Et-Taberî'nin "Arş’ın üzerinde istivâ etmek" hakkındaki görüşü:
“Arş’ın üzerinde istivâ etmek” mes’elesinde Selefî olduğunu iddia eden ama haddizatında Halef’in geri zekalıları olan kimseler, bir de cihet ve mekan hususunda Allah Teâlâ'ya cihet ve mekan ta’yîn eden görüşlere tutunurlar. Ben zannetmem ki insaflı bir kimse Ebû Ca'fer İbnü Cerîr et-Taberî radıyallâhu anhü hazretlerinin Selefî olduğunu münakaşa mevzuu etsinler.
İbnü Cerîr, bu Bakara suresinde geçmekte olan ”Sonra Semâ’ya istivâ etti…” ayetinin tefsirinde şöyle dedi:
"İstivâ" Arab kelâmında bir çok manaya gelir. Onlardan
(Bir) tanesi: "Adamın gençlik yıllarının son bulması ve kuvvetlenmesi" manasıdır. İnsan böyle olduğu zaman,;إِسْتَوَئ الرَّجُلُ=/”adam İstiva etti” denilir.
(İki): İstiva kelimesinin manalarından bir tanesi de bulunmuş olduğu hususda doğru hâle gelmesi ve düzelmesi demektir. Bir adamın işi eğri ve yamuk yumuk olduktan sonra düzelirse, ;إِسْتَوَي لِفُلَان ٍ أَمْرُهُ=/“işi falancıya istiva etti” denilir. "İstivâ" kelimesinin manalarından bir tanesi de “bir şeye bir iş ile yönelmek” demektir. Nitekim şöyle denilir: Bir insan bir insana iyilik ve ihsanda bulunduktan sonra,

إِسْتَوَي فُلَانٌ عَلَي فُلَان ٍ بِمَا يَكْرَهُهُ وَ يَسُوئُهُ بَعْدَ الْاِحْسَانِ إِلَيْهِ
“İstevâ fülanün ala fülanın bima yekrahuhu ve yesûühu ba’de’l-ihsâni ileyhi"/ “falancı falancıya hoşlanmadığı, kendisini kötü edecek bir şeyle, ona ihsanda bulunduktan sonra ikbal etti, yöneldi” demektir.
(Üç): İstivâ kelimesinin manalarından bir tanesi de "İhtiyâz" yani hayyizine/”içine almak”, yani “kaplamak” demektir. Nitekim,
;إِسْتَوَي فُلَانٌ عَلَي الْمَمْلَكَةِ= /”falancı memlekete istiva etti” yani onu ihtiva etti içine aldı ve zabtetti.
(Dört): İstivâ kelimesinin manalarından bir tanesi de ;عُلُوٌّ=/"Uluvv" ve ;اِرْتِفَاعٌ=/"İrtifa'”/”yüksekta olmak, yücelmek ve yükselmek” demektir. Bir insanın ;إِسْتَوَي فُلَانٌ عَلَي سَرِيرِهِ= /”falancı divanının üzerine çıktı” denilir.
Bu ayeti celîleye bu manaların hangisi daha çok yakışıyor?. Yani bunların en evlâsı, ;ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ= ayeti celilesindeki İstivâ
;عَلَي عَلَيْهِنَّ واَرْتَفَعَ=/”üzerine çıktı ve yükseldi, kudretiyle onları tedbir etti; yani “onları yedi kat sema olarak yarattı” demektir. Arab kelamında,
; ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ= ayeti celîlesindeki İstivâ'nın "Uluvv” ve “İrtifa'" olduğunun anlaşılacağını inkar eden kimselere şaşılır, "Allah Teâla semanın üzerine yükseldi” demek, “önceden altındaydı da sonra üstüne yükseldi” manasına gelebilileceği endişesiyle böyle bir yanlış manadan kaçınmak için, buradaki İstivâ'nın İrtifa'/yükselme manasında olduğundan kaçınan kimselere şaşılır. Bu kimse şu mahzurdan kaçar ama onu bilinmeyen ve hoş olmayan bir şekilde te’vîll eder. Sonra da bu kaçtığı şeye/mahzûra kendisi tutulur. Ona, sen, "İstevâ" akbele/ikbâl etti demektir. Allah Teâla, daha önce "İdbâr" mı etmişti?. Yani, önceden semaya arkasını mı dönmüştü de şimdi önünü döndü, ona yöneldi; bunu mu iddia ediyorsun? denilir.
Eğer iddia ederse ki, “bu İkbâl, fiili bir İkbâl değildir. Fakat bu tedbiriyle yöneldi manasında bir ikbaldir” derse, ona şöyle denilir: Aynı şekilde de ki, “O’nun yükselmesi mülk ve sultan yükselmesidir. Bir yerden bir yere intikal ve bir yerden ayrılma yükselmesi değildir, manevi bir yükslemedir.” O bu husuta ne şey söylerse, onun gibi bir şeyle ilzam edilir…”[1]
Görüyorsun ki, İbnü Cerîr "Arşın üzerine İstivâ"yı orada oturmak ve yerleşmek manasında tefsir etmedi; aksine onun “mülkiyet ve sultanlık”/”hükümrânlık manasında bir yükselmek,” “mâlik olmak hükümranlığı altına almak manasında bir yükselmek” demek olduğunu anlattı. Allah teâla hakkındaki ;علو=/"uluvv" ve "yüksekte olma"yı Kur'ân'da nerede zikredildiyse, hep aynı şekilde (ma’nevî bir yükseklik olarak) tefsir etmiştir.

1-Tefsîr-i Taberî:1/428 (Mektebetü İbni Teymiyye-Kâhire)
 

ferdiosman

Yeni Üye
Üye
---------------------------------------------- Buharî Te’vîl Yaptı mı?
-----------------------------------------------
İmâm Buharî Sahîh'inde
;كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ= "her şey helak olacaktır onun vechi hariç" (Kasas:88) ayetinin tefsirinde
;وَجْهَهُ= kelimesini ;إِلَّا مُلْكَهُ=/illâ mülkehû/mülkü müstesnâ diye tefsir etmiştir ve şöyle demiştir: Ve yine denilir ki, “Kendisiyle sadec Allah'ın vechi, yani mülkü/mülkiyet ve iktidârı murâd edilen müstesna”.[1] (Buhârî'nin Sözü Bitti.)
İmân Buhârî burada vechi kesin bir şekilde mülk manasına te’vîl etmiştir. İmân Buhârî'nin Selefin en hayırlılarından olduğunda şübhe edecek bir akıllının var olduğunu tahmin etmem.
Yine İmâm Buhârî Sure-i Hûd(56)'un ;مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا=/
ayetinin tefsirinde ;فِي مُلْكِهِ= onu mülkünde ve sultanında tutmuştur, demiştir.[2] (Buhârî'nin Sözü Bitti.)
O, yine Ebû Hureyre’den, وَيُؤْثِرُونَ عَلَي أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كاَنَ بِهِمْ خَصاَصَةٌ (Haşr:9) ayetinin tefsirinde şöyle rivayet etmektedir: Adamın biri Peyğamber efendimiz sallahu aleyhi vesellem’e geldi ve efendimiz aleyhissalatü vesselam hanımlarına haber gönderdi; onlar da “bizim yanımızda sudan başka bir şey yoktur” dediler. Resulullah sallalahu aleyhi vesellem “kim bunu misafir edecek” buyurdu. Ensardan bir adam, “ben edeceğim” dedi. Onu karısına götürdü ve “Resûlullahın misafirine ikramda bulun” dedi. O da “yanımda çocuklarımın yiyeceğinden başka bir şey yok” dedi. Adam da “o yemeği hazırla ve mumunu yak ve çocuklarını uyut” dedi. O da yemeği hazırladı, sonra kalkıb mumu düzeltecek gibi yapıp mumu söndürdü. Sonra sanki kendileri ve çocukları yiyormuş gibi yaptılar. Kendileri karınlarına taş bağlayarak gecelediler. Adam sabah olunca Resulullah sallallhu aleyhı vesel-lem’e gitti. O “Allah teâla bu gece güldü” veya “sizin yaptıklarınıza taaccüb etti.” Bunun üzerine Allah cc bu (Haşr:9) ayeti indirdi” buyurdu.[3]
Hafız İbni Hacer, Hattâbî’den “gülme”nin ve “teaccub etme”nin Allaha isnâd edilmesinin imkânsız olduğunu bununla murad edilenin Allah’ın bundan razı olması olacağını, “melekleri taaccüb ettirmek” veya “güldürmek” de olabileceğini nakletmiştir.
İmam Buhârî, “gülme”yi “rahmet” olarak te’vîll etmiştir. Bunu ondan İmâm Hattâbi nakletmiş ve şöyle demiştir: İmâm Buhârî gülmeyi başka bir yerde rahmet olarak te’vîll etmiştir.[4] Bu da ihtimale yakın bir şeydir; ama “Allah Teâlâ'nın razı olması” şeklindeki te’vîli (doğruya) daha yakındır.[5]
İbnü Hacer bu sözü Buhârî nüshalarında göremediğini aynı yerde beyân ettiyse de, İmâm Hattâbî ve Beyhakî gibi büyük hadîs hâfız-larının nakline biz i’timâd ediyoruz. Yeni türeme “Hadîs Ehli”(!)nin hevâları kendilerinin olsun.
İmâm Beyhakî gülme ile alâkalı bir çok rivâyeti kendi isnâdları ile yaptıktan ve başkalarından naklettikten sonra mes’eleyi şöyle noktaladı: Önceki arkadaşlarımız (Hadîs âlimleri) bu amellere teşvîk edilmesini ve Allahın lütfuna dâir verilen haberi anlamışlar ve “gülme”nin tefsîri ile uğraşmamışlardır. Bununla berâber Allahın organların ve mahreclerin sâhibi olmadıklarına, Allahın (hâşâ) dişleri ve ağız açmak ile vasfedilmesinin câiz olmayacağına inanırlardı. Allah yaratılanlara benzemekten çok büyük yücelil ile yücedir.[6] (Beyhakî’den Nakil Bitti.)
[1] Buhârî, Sahîh:6/17

[2] Buhârî, Sahîh:5/213

[3] Buhârî (4889)

[4] İmam Beyhakî, el-Esma ve’s-Sıfat: 593 (İlmiye)

[5] Fethul-Bârî: 9/623 (Dârü’l-Fikir)

[6] İmam Beyhakî el-Esma ve’s-Sıfat: 598
 

ferdiosman

Yeni Üye
Üye
Koca bir yalan!.. İbnu Abbâs, Enes ve başka Sahâbîlerden Hasen-i Basrîlere, Mücâhidlere, Katâdelere, Süfyân-i Sevrîlere ve İmâm Mâliklere, O’nlardan İmâm Buhârîler ve İbnu Cerîrlere kadar, yukarıda nakiller yaptığımız kimseler Selef değilse, Selef kimdir? Yoksa, ‘Selef’ derken, Harrân mecûsîleri mi kasdedilmektedir? Kimmiş şu İsim Sıfat tevhidine tevil kabûl etmeyen ‘Selef’ dedikleri?!.. Birkaç isim söylensin… Yalanın dîn edinilmesi artık şunlara göre sıradan işlerden olmuş.. Hayret!.. Hem ne hayret!…
 

samanpan

.
Yönetici
Admin
arkadaşlar bi siteden konu eklerken direk kopyalamayın. içinde linkleri de geliyor.
notepad açıp içine atın. ordan tekrar kopyalayın. dikkat edelim. linkli mesajları sileceğim daha sonra. düzeltilmesse.
kolay gelsin
 

Ehli_Hadis

Aktif Üye
Üye
Kulun tevhidi ancak isim ve sıfat tevhidini gerçekleştirmesi ile kemale gelir. Bu da; Allah Azze ve Celle‘nin Kitabı ile Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem‘in sünnetinde varid olan Allah‘ın güzel isimleri ve yüce sıfatlarında bir bilip, Allah‘ın kendisi hakkında veya Rasulünün O‘nun hakkında bildirdikleri isim ve sıfatları, tahrifsiz (manasını bozmadan), ta‘tilsiz (hükümsüz kılmadan), tekyifsiz (keyfiyet belirlemeden), temsilsiz (mahlukatına benzetmeden) Celal ve Azametine yakışır şekilde ispat etmek ve Allah Azze ve Celle‘nin kendisinden nefyettiği veya Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem‘in Allah‘ı tenzih ettiği kemal ve celaline yakışmayan sıfatlardan nefyetmektir.

Bu ümmetin selefinin alimleri de Allah Azze ve Celle‘nin ta‘zimi ve O‘na layık olmayan şeylerden tenzihinde bu şekilde hareket etmişlerdir:

Ebu Hanife‘nin öğrencisi Muhammed b. El-Hasen şöyle der: Doğudan batıya bütün fakihler ittifak etmişlerdir ki: Kuran‘a ve güvenilir ravilerin Rasullah sallallahu aleyhi ve sellem‘den naklettikleri Rabb Azze ve Celle‘nin sıfatlarına dair hadislere, değiştirmeden, vasıflandırmadan ve teşbihe gitmeden iman edilir. Kim bugün bu konuda bir tefsirde bulunursa, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‘in üzerinde bulunduğu yoldan çıkar ve cemaatten ayrılmış olur. Zira onlar (sahabeler) ne vasıflandırmışlar ne de tefsir etmişlerdir. Lakin Kitap ve sünnette gelenle fetva vermişler, sonrasında sükut etmişlerdir. El-Lalkaî şerhu Usuli itikadi Ehli‘s-Sunne (740)

İmam Ahmed b. Hanbel rahimehullah, isim ve sıfatların ispatı konusunda Ehl-i Sünnet ve‘l-Cemaatin menhecini şöyle açıklamıştır:

Kendisini vasıfladığı gibi; zatında O‘nun misli gibisi yoktur. Allah Azze ve Celle kendi sıfatını en güzel Şekilde belirtmiştir. Kendi sıfatının haddini hiçbir şeye benzetmeden bildirmiştir. Sıfatları, kendisinin bildirdiği dışında sınırlı ve malum değildir. O hadsiz ve takdirsiz olarak işiten ve görendir. Vasfedenler O‘nun sıfatına ulaşamazlar, Kuran ve sünnetin sınırını aşamayız, sadece Kuran ve sünnetin dediklerini deriz, O‘nun kendisini vasıfladığı sıfatları söyleriz ve bunu aşmayız. ibn Kayyım İctimau‘l-Cuyuşi‘l-İslamiyye (s.80)

İmam İbn Huzeyme rahimehullah da Ehl-i Sünnet ve‘l-Cemaat alimlerinin isim ve sıfatları teşbihsiz olarak ispat etmede ittifak ettiklerini belirterek şöyle der: Bizim ve Hicaz‘lı, Tihame, Yemen, Irak, Şam ve Mısır‘lı bütün alimlerimizin mezhebi şudur: Allah Azze ve Celle‘nin kendisi hakkında ispat ettiği sıfatları ispat ederiz, bunu dillerimizle ikrar ve kalplerimizle tasdik ederiz. Yaratıcımızın yüzünü yarattıklarının hiçbirinin yüzüne benzetmeyiz. Rabbimiz yarattıklarına benzemekten azizdir ve sıfatlarını iptal edenlerin sözlerinden yücedir. İptal edicilerin dediği gibi yokluktan münezzehtir. Zira O‘nun sıfatının olmadığını söylemek O‘nun var olmadığını söylemektir. Halıkımızın kendisini Muhkem Tenzilinde ve peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem‘in dilinde vasıfladığı sıfatları inkar eden cehmilerin sözlerinden de Allah münezzehtir. İbn Huzeyme Kitabu‘t-Tevhid (s.10)

Ebu Süleyman el-Hattabî, el-Gunye Ani‘l-Kelam ve Ehlih adlı eserinde der ki: Şüphesiz Selefin mezhebi; sıfatları ispat ve zahirleri üzere icra etmek, onlardan keyfiyet ve teşbihi reddetmektir. Doğrusu bazı topluluklar o sıfatları nefyedip, Allah‘ın ispat ettiğini iptal etmiş, bazı topluluklar da onların hakikatini kabul etmekle beraber teşbih ve keyfiyet belirlemeye kalkmışlardır. Orta yol, iki taraf arasında bulunan doğru yola koyulmaktır. Allah Teala‘nın dini, o dinde aşırı gidenle, o dini eksik ve kusurlu yapan arası bir yoldur.

Bu konuda aslolan şudur: Sıfatlardan söz etmekle zattan söz etmek aynı hükme tabidir. Her ikisi hakkında da aynı konuşma esasına yönelinir. Allah Subhanehu‘nun varlığını kabul, nasıl sadece O‘nun var olduğunu söyleyip varlığının keyfiyetini söylemek değilse, O‘nun sıfatlarını kabul etmek de sadece var olduklarını söylemektir; sınırlarını belirlemek, keyfiyetlerini tespit etmek değildir.
Binaenaleyh yed (el), sem‘ (işitme), basar (görme) ve diğerlerinden söz ettiğimiz zaman, bunlar Allah‘ın kendisi için sabit kıldığı sıfatlardan ibarettir. Yani ne yed’in anlamı kuvvet veya nimet’tir, ne sem ve basarın anlamı ilimdir diyoruz, ne de bunlar uzuvdur diyor, onları bildiğimiz ellere, işitme ve görme organlarına benzetiyor ve iş görme araçları olan uzuvlarıdır diyoruz! Asla! O halde deriz ki: Böyle söylemek bu sıfatları ispat etmekten ibarettir. Çünkü bunlar tevkifidir. (Allah ve rasulünden) böyle gelmiştir, onlardan teşbihi nefyetmek de gereklidir. Çünkü Allah, değil benzeri olmak, benzer gibisi de olmayandır. işte sıfat hadislerinde selefin sözleri bu usûl üzeredir. Fetava‘l-Hamaviye (s.34) Zehebi Muhtasaru‘l-Uluvv (s.257)
 

Ehli_Hadis

Aktif Üye
Üye
Allah Kur'an'da kendini hangi isim ve sıfatlarla vasıflandırmışsa bizde O'nu öylece vasfeder Rasül'de Sahih Sünnetin'de Allah'ı ne ile vasfetmişse bizde öylece vasfederiz Biz Bu iki kaynağın dışına çıkmayız Biz Kalkıp Allah'ı Rasül'den daha iyi tanırız diye iddia edenlerden değiliz ........Naslarda nasıl gelmiş ise bizde öyle deriz Allah Kur'an'da elim var gözüm var diyorsa Bizde Kur'anda dendiği gibi İşittik iman ettik biz bu sıfatları senin bize haber verdiğin gibi tasdik ettik deriz Rasül'de Allah'ı Sahih hadislerinde Allah'ı nasıl vasfetti ise bizde öylece vasfederiz Allah Rasülü bize Allah'ın her gece dünya semasına indiğini haber verdi ise bizde öylece kabul ederiz nasıl indi nasıl iner diye araştırmayız ve bunu tev il etmeyiz Rasül Rab iner demiştir bunu kalkıp tevil etmeyiz çünkü Rasül sallallahu aleyhi ve sellem buna böylebir mana vermemiştir.ve Allah ve Rasülü buna böyle bir mana vermemişse kimse bu Nüzül'e mana veremez....kimsenin de haddine değildir ....ve diğer sıfatlar içinde bu kaide gecerlidir....?

Ha gayret az daha tenzih etsen olacak,hadi bakalım..

Merak etme biz Muattıla tohumu değiliz....
 

ferdiosman

Yeni Üye
Üye
biz de onları bugün öyle unuturuz.(araf 51)
e sen bu ayetten ne anlıyorusun Haşa Allah unuturmu?

Peygamberimiz sahih kudsi hadiste Allah sevdiği kulun duyan kulağı ,gören gözü,tutan eli,yürüyen ayağı olurum''(Buhar‎, VII, 190) diyor tevil etmeden kendisini nasıl vasıflandırdıysa o şekildemi vasıflandırıyorsun?

Haydi bu sefer kaçma ve tevil etme bari gittiğin yolda doğru ol
 

tewhid-el-hak

Yeni Üye
Üye
Ebu Hanifenin Tevhid Ile Alakali Sozleri
1-) Bir kimsenin Allah’a onun isimlerinden başka isimle dua etmesi caiz değildir. Caiz olup emredilen dua Allahu Teala’nın şu ayetiyle sabittir:

En güzel isimler Allah’ındır. Allah’a bu isimlerle dua edin. Allah’ın isimlerinde aşırı gidenler işlediklerinin cezasını göreceklerdir. (el-A’raf:180)

ed-Durru’l-Muhtar c:6, sh:396-397



2-) Dua edenin “falancanın hakkı için” veya “peygamberler ve nebilerin hakkı için” ya da “Kabe’nin Meş’arı Haramın hakkı için”, gibi sözlerle yalvarması mekruhtur.

el-Akidetu’t Tahaviyye şerhi sh: 234. Fıkh-ı Ekber Şerhi sh: 198, İthaf sade’l-Muttekin c:2 sh:285


3-) Bir kimsenin Allah’tan gayrısıyla Allah’a dua etmesi doğru değildir. Duada “Senin arşının izzetle tutunduğu yerlerin hürmetine” veya “yarattıklarından birinin hakkı için” gibi kullanılmasını kerih görürüm.

Tehzibu’t-Tehzibm c:3, sh:189, c:6 sh:405, c:7 sh:501

* İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed ibnu’l Hasan kişinin duasında “Allahım! Senin arşının izzet düğümü hatırına” diye dua etmesini, hakkında bir nas olmadığı için kerih görmüştür. Ebu Yusuf’un sözünü ettiği nasda (hadiste) Allah Rasulu (sav) şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Ben senden arşının izzet düğümlerinden, kitabındaki sonsuz rahmetle senden isterim.”

Bu hadisi el-Beyhaki “et-Deavat el Kebire” adlı kitabında tahric etmiştir. El-Binaye’de de (9/382) zikri geçer. Nasbu’r Raye (4/272) Fakat bu hadisin isnadında 3 illet vardır.

a-) Davud b. Ebi Asım, İbn-i Mesut’tan hadis duymamıştır.

b-) Abdülmelik b. Cüreye müdellistir. Hadisleri irsalle rivayet eder.

c-) Amr b. Haruz yalancılıkla suçlanmıştır. Bunun için ibn’ul cevzi -el-Binaye’de de(9/382) belirtildiği- gibi bu hadise: “Şüphesiz ki uydurmadır.” Demiştir.



4-) Allah yaratılmışların sıfatıyla vafedilemez. Gazabı ve rızası, O’nun iki sıfatıdır. Keyfiyetleri araştırılamaz. Bu Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in sözüdür. Allah, gazab ettiği gibi razı da olur. “O’nun gazabı cezasıdır, rızası da sevabıdır.” Denilemez. O kendisini nasıl vasfetmişse, biz de öyle vasfederiz.

O doğmamış ve doğurmamıştır. Ahad’dir. Samed’dir. O’na denk hiçbirşey yoktur. Allah Hayy, Semi’, Basir ve Alim’dir. Allah’ın eli mü’min kullarının elinin üzerindedir. Ancak eli yarattıklarının eli gibi değildir, yüzü de yarattıklarının yüzü gibi değildir…

El-Fıkhu’l-Ebsat sh:56


5-) O’nun eli yüzü ve nefsi vardır. Allah’ın kitabında zikretmiş olduğu yüz, el, nefis, O’nun keyfiyeti bilinmeyen sıfatlarıdır. “Elinden maksat kudretidir ve nimetidir” denilemez. Zira bu durumda Allah’ın sıfatlarını iptal söz konusudur. Bu ise Mutezile ve Kaderiye’nin görüşüdür.

el-Fıkhu’l Ekber, sh: 302


6-) Hiç kimsenin Allah'ın zatı hakkında bir şey söy*lemeye hakkı yoktur. Aksine kişi Allah’ı O, kendisini nasıl vasıflandırmışsa, öyle vasıflandırmalıdır. Allah Tebareke ve Teala hakkında bilmediğini söylememelidir.

el-Akidetu't-Tahaviye, c: 2, sh: 427Dr. et-Turki tahkiki celau'l-Ayneyn, sh: 368


7-) Ebu Hanife'ye “nüzul” hakkında sorulduğunda: “Allah keyfiyetsiz olarak nüzul eder.” cevabını verdi.

Akidetu's-Selef ve Ashabi'l-Hadis sh: 42 el-Esma ve's şifa (el-Beyhaki), sh: 456 el-Kevseri bu konuda sukut etmiştir. el-Akidetu't-Tahaviye sh: 245, Thk. El-Elbani. Şerh Fıkhu’l Ekber (Aliyyu’l Kari) sh:60.
 

Benzer konular

Üst Alt